- Dikkat! Hayatımızı elimizden almaya çalışanlar var... -
Ey hayat! Tut elimden...
...
Bir yanım “kal” diyor...
Bir yanım “tamam” diyor...
“Doldu, bitti artık zamanın” diyor…
...
Her gün, ama her gün, kim bilir kaç defa yaşıyorum bunu...
Yollar da olmasa, varamayacağım kendime...
...
En zor yolculuk bu olsa gerek...
Kendinden başlayıp kendinde biteni...
...
Tertemiz bir sayfa açılıyor her sabah...
“Yazayım, bir şeyler yazayım, ümide neşeye dair bir şeyler yazayım...”
Diyorum, niyetleniyorum, ama olmuyor...
...
Yazmayı bırakın; karalamaya başlıyorum o tertemiz sayfayı...
Sonra geçip de karşısına “Nedir bunlar?” diye soruyorum...
Cevabı yok...
…
En azından şimdilik...
...
İki arada bir derede
Şaşkın bir yelkenli bizimkisi...
Suda, ama sudan korkan
...
Olmayacak şeyleri yapınca, mutluluğun uykusu kaçıyor erkenden...
Çocuk gibi nazlı ve biraz da kırılgan oluyorum o demlerde...
...
Sözü kalbe bırakıyorum...
Sığınacak bir liman arıyorum...
“Bu fırtına, imkânı yok, dinmez…” diyorum...
...
Biliyorum...
Elimde hayat denilen kalemle yazmanın zor olduğunu…
Yazmaların en zorunun, yaşamak olduğunu...
Bir an evvel kurtulmalıyım
Kendimi hapsettiğim şu yerden...
...
Yatıp uyumak kolay değil bu havalarda...
Daha kötüsünü beklerken…
Sobadan zehirlenmek de var...
Ne acı haberler geçiyor önümüzden...
...
Onca zehir varken,
Ruhun ölümüne aldıran yok...
Varsa yoksa, tek korku sadece bu...
Bedenin ölümü sadece...
...
Hayat su gibi...
Ne kadar sade...
Ne kadar yalın...
...
Bir ses alır götürür...
Bazen de bir renk...
Bazen de bir manzara meselâ...
Yorgun ruhumuz, bir liman ararken kaybolur...
Kendi içinde, kendini unutur insan...
Elini tutacak, derdini dinleyecek birini arar...
Oysa herkes kendini anlatıyor...
Dinleyen yok, kulak veren yok şimdilerde...
...
Yıllar bir aynadır...
Ne yaşadıysak oradadır...
...
Gölgesi de, izi de ordadır...
Yanı başındadır...
Sen fark edene kadar...
...
Şükür ki yalnızlık var...
Dikenler içinde güller gibi...
Şükür ki yalnızlık yok...
Denize düşen ve denizleşen bir damla gibi...
...
Başı da sonu gibi mânidardır hayatın...
Başı da sonu gibi...
Bir damla olarak başlayıp...
Yine bir damla olup gitmek...
Ya ummana dalmak...
Ya da çöllere yelken açmak...
...
Boşuna adına hicret dememişler...
Bilmem o yolda atılan adıma ne demişler...
...
Çölün, sözü kumlara bırakması...
Ya da yıldızlara...
Bilmiyorum hangisi...
Bir ucundan tutuşmuş yanıyor hayatımız...
Hicrete hazırlanıyor ruhumuz...
...
Ama bütün seferler iptal...
Gidecek yerimiz de yok artık...
Kalmadı ne yer, ne de yar...
Kalmadı gidilecek bir diyar...
...
Ağlıyor gülen gözlerim...
“Nafile” diyor kalbim, “nafile”...
Geçti gitti kafile...
Bir sen kaldın geride...
...
Sür atını...
Vaktidir...
Eğlenecek zaman değil...
...
Bak, uyandı uyanacak o çocuk...
O içindeki çocuk...
...
Haydi, yeter...
Geç kalma yaşamaya...
...
Sür atını Fatih gibi...
Sür hadi beyaz atını...
İçinin masmavi denizlerine...
Fatih gibi...
...
“Geç kaldım hayata doğmaya...
Geç kaldım yaşamaya...”
Dememek için ve dahi bir kez olsun yeniden denemek için...
Eninde sonunda başaracağız inşallah...
Yardım ve inayet Allah’tan olduktan sonra...
...
Hayat konuşuyor ve diyor ki:
“Ben ümitliyim senden ey insanoğlu...
Ya sen? Ya sen?” diye soruyor, hepimize sesleniyor hayat...
Özellikle de:
“Geç kaldım yaşamaya”
diyenlere...
Gür bir sesle sesleniyor...
...
Hayatı emanet bilenlerin,
Hayatın önüne çıkıp onu ellerinden almaya çalışanlara karşı bir sözü olmalı değil mi?
Bu çağın, bu günün cihadı da bu değil mi zaten?
...
Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…
BİR HATIRLATMA
Küçüklerden büyük dersler
Küçük çocuklarla konuşmaya bayılıyorum.
Dünyama yepyeni pencereler açılıyor.
Hangi birini dinlesem, her biri binler hikmet yüklü…
Öğretmenlere bu yüzden imreniyorum.
Acaba bu mesleğin içindeyken bu hazinelerin gerçekten de farkındalar mı?
BİR ÖYKÜ
Üşümek ve şükretmek
Nur yüzlü bir dede ile çayevinde sohbet ediyoruz.
Ellerini tuttuğumda o soğukluk içime işledi.
Ama o hiç oralı bile değildi.
“Üşümüyor musunuz?” dedim.
Lâtife yaptı:
“Titremeyi biliyoruz çok şükür.” dedi.
Bana bir atasözünü hatırlattınız:
“Fakire ‘Kış geliyor’ demişler.
O da;
‘Titremeye hazırım’ demiş.”
“Öyle mi?” dedi...
Sanki bilmiyormuş gibi.
Ve ilâve etti;
“Yakınmak niye? Kışı da ayrı güzel Rabbimizin, yazı da ayrı güzel. Her mevsimi ayrı güzel.
Biz dört mevsimi bir arada yaşıyoruz.
Oysa kelebekler üç mevsim yaşıyorlar.
Kış yok onlara, kelebekler kışı göremiyorlar.
Kelebek olmadığımıza şükredelim.
Kıştan, baharı hazırlıyor Rabbimiz; görmek gerek…
Hem niye şikâyet edelim ki? Şeytanın istediği de bu zaten.
Her şikâyet bir perdedir o nimetlerle aramızda. Şükretti mi insan, Allah da nimetini arttırır.
Hatta acıyı, soğuğu bile hissettirmez o insana ...”
...
Bu nur yüzlü dedeye;
“Üşümüyor musunuz?” diye sorduğuma bin pişman olmuştum.
Ama aldığım derse değmişti doğrusu.
“Ben soruncaya dek, belki de o soğuğu bile o kadar hissetmiyordu” diye düşünmeye başladım...
Az perdeyi aralasak göreceğiz belki, ama takılıyoruz perdelere.
Evet, perdeleri açmak ve pencerelerden bakmak gerek.
Sahi Otuz Üçüncü Söz, Pencereler Risalesi niye var ki?
Niye o isimle yazmış ki Bediüzzaman Hazretleri o risaleyi?
Boşuna değil elbette…
O pencereden de bir bakmaya ne dersiniz?
Haydi Bismillah...