Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 08 Ekim 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

İki dünya: Secdeye varanlar ve varamayanlar!

Geçmiş zaman... Yabancı bir ülkede, bir otel odasında televizyondan yayınlanan paskalya törenlerini izliyorum. Neredeyse her kanalda başka bir kiliseden canlı yayın var.

Bakıyorum. İnsanlar gösterişsiz fakat şık giysileriyle gelmiş. Huşu içindeler.

Töreni yöneten Ortodoks papazlar ise göz alacak kadar ihtişamlı cüppeler giyinmiş. Mumlar yakılıyor, dualar okunuyor, şarkılar söyleniyor bir ağızdan.

Bir nokta özellikle dikkatimi çekmeye başlıyor, hatta giderek kafam takılıyor.

Herkesin davranışlarında inançlı insanlara özgü yoğun bir saygı var.

Ama... Ama sanki teslimiyet yok!

Neden böyle algılıyorum.

Çünkü sadece başlarını eğiyorlar; İsa tasvirleri önünde bellerini büker gibi yapıyorlar. Evet, sadece büker gibi...

Zorlanıyorlar sanki!

Dışarıdan bakınca çok garip geliyor insana!

İlahi olan karşısında saygılılar, bu açıkça görünüyor.

Fakat bir yandan da konser veya tiyatro gösterisinde gibiler.

O sırada çoktandır zihnimde donup kalmış eski bir anı canlanıyor.

Şöyle...

Doğu kültürlerine, inançlarına meraklı bir Katolik tanıdığımız secde hareketini denemek istemişti.

Dizini kırıyor, diz üstü çöküyor ama olmuyor! Başını ve burnunu yere bastırıncaya kadar eğilmek sanki dünyanın en zor, en yorucu hareketiymiş gibi geliyor ona. Birkaç denemeden sonra mırıldanır gibi “bedenim değil sanki ruhum zorlandı” diyor da, bu saptama karşısında hepimiz çarpılıp kalıveriyoruz.

Ey okur, şimdi yazacaklarımı sıradan bir din veya dinler yazısı olarak algılamaya kalkışma ne olur!

Anlatmak, dikkat çekip düşündürmek istediğim şey en derin biçimde İNSANa özgü bir hal ve onun belli bir kültürdeki yansımalarıdır.

Geçenlerde ölen ünlü gazeteci yazar Oriana Fallaci’nin “günde beş vakit k.çlarını havaya diken toplumlar” sözü geldi aklıma.

Fallaci ayrıksı bir örnek değil. Birçok Batılı veya fena halde Batılılaşmışlar namaz kılan çok sayıda Müslümanı gösteren bir fotoğrafa baktığında k.çlarını havaya kaldırmış insanlar görür.

O resime bakıp da yüzünü yere yapıştırmış, koskoca evrenin içinde iyiden iyiye büzülmüş, kendini gönülden “küçültmüş” insanları görmekte nedense çok zorlanırlar.

***

Modern insan (aslında az veya çok hepimiz) kibir kültürünün meyvesi...

Bedeni de öyle! Dışı çılgınca hoplayıp zıplarken bile içi kibirle kaskatı ve dimdik...

Her türlü eğilmenin zayıflık; her türlü diz çöküşün yenilmek, alnını yere koymanın ise bir daha asla ayağa kalkamayacak biçimde düşmek olmasından korkan bir zihnin bedeni bu...

Sadece haz için eğiliyor, bükülüyor. Sadece hazza veya işkenceye “teslim oluyor” bu beden...

Geçen gün internette “Tibet Budizminde secde” başlığı altında Budist ritüelleri Batılılara anlatan bir yazı çıktı karşıma.

Orada Budist rahibin ettiği şu söz durumu yeterince ve acıklı biçimde açıklıyordu: “Her şeyden önce, secdenin Tibet anlayışında asla bir zayıflık işareti olmadığını belirtmeliyim.”

***

Kimse anlattıklarımın Batı’yla Doğu; Hristiyanlıkla İslam ve diğer doğu dinleri arasında sıradan bir ibadet farkı olduğunu iddiaya kalkışmasın!

Hayır, o kadar basit değil.

Dahası, insanın ibadetinde, Tanrı düşüncesi karşısındaki ürperişinde geçmişte bir fark yoktu.

Hristiyanlığın kendisinin kabul ettiği vahye, mesela orada Hz. İsa’nın nasıl dua ettiğine bakın, ne demek istediğimi anlarsınız. “Biraz ileri gidip yüzüstü yere kapandı ve ey Baba mümkünse bu kâse benden geçsin, benim istediğim gibi değil, senin istediğin gibi olsun diye dua etti.” (Matta 26/39)

Peki sonra ne oldu da bu fark oluştu? Hayati önemdeki nokta bu!

Yaşam biçiminin değişmesi neden ve nasıl inançlı insanların bile (ilahi varlık huzurunda) yere yüz sürmesini güçleştirdi?

Onun tam secdeye varacakken elini ayağını tutan, ruhuna üşengeçlik kilitleri vuran şey ne?

Ön sıradakilerin ayak kokusu mu?

Kültürel dönüşümlerin ibadetleri etkileyen muazzam gücü mü?

Yoksa modern insanın o sözünü ettiğim derinlere kök salmış kibirle beslenen egosu mu?

Vatan, 7.10.2006

Haşmet BABAOĞLU

08.10.2006


 

Darbe tamtamları ile seçim havası!

Darbe tamtamları ile demokrasi yollarında yürünmez, seçim havası çalınmaz! Bu ülkede darbe tamtamlarıyla seçime girenler her seferinde hüsrana uğramışlardır.

Darbeler tarihi böyle yazar.

27 Mayıs, DP’yi yıktı.

Ama asker, DP’nin uzantısı olan AP’nin Demirel liderliğinde iktidara yükselişini engelleyemedi.

12 Mart farklı olmadı.

Askeri müdahaleye karşı çıkan CHP lideri Ecevit ilk seçimde birinci parti oldu.

12 Eylül de farklı değildi.

Darbe liderleri, Turgut Sunalp Paşa’nın partisini işaret ettiler ama seçimi kazanan yüzde 45’le Turgut Özal oldu.

Ya 28 Şubat postmodern darbesi?

Hapse attığı Tayyip Erdoğan dört yıldır Başbakanlık koltuğunda oturuyor.

O, bugün de istenmeyen adam!

İrtica ile özdeş kılınmış durumda. Erdoğan’la AKP’yi kösteklemek için darbe tamtamları çalınıyor. İrtica kapıda bağırışlarıyla kampanya başlatılıyor.

Kime yarar bu kampanya?..

Düşündünüz mü?

Ya ters teperse?..

İrtica cinneti böyle giderse, hiç kuşkunuz olmasın, bu hava seçim sandığında, seçmen tabanında AKP’ye yarar. AKP kurmaylarının darbe tamtamlarından pek öyle rahatsız oldukları söylenemez.

Dikkat edin, Doğru Yol Partisi irtica kampanyasından uzak duruyor. Genel Başkan Mehmet Ağar da, yardımcıları da mesafe koyuyorlar.

Bahçeli’nın MHP’si de farklı değil. İrtica yerine bölücülük penceresinden bağırıyor hükümete...

Bir tek CHP lideri Baykal var, askerci koroya katılan... İktidarı hâlâ süngünün, namlunun ucunda sanan...

Yazık!

1950’lerden, 1960’lardan dersini mi alamadı? Yoksa oportünizmin sularında mı yüzüyor?

Bilemiyorum.

Oysa, 27 Mayıs yüzünden askerci damgası yiyen ve sürekli seçim kaybeden CHP’yi halkın gözünde bu raydan çıkarıp, iktidar yürüyüşüne başlatan, Ecevit’le birlikte CHP’ye 1973 ve 1977 seçimlerini kazandıran Mülkiye Cuntası’nda Baykal da vardı.

Anlaşılan o ki:

Artık Baykal demokrasinin zahmetli yollarında yürümek istemiyor. Kim bilir, belki geçen yıllar onun da sabrını tüketti. Belki bu yüzden askerciliğin kolaylığına kendini kaptırıyor.

Baykal son seçimlerde Kemal Derviş’li bir vitrin düzenlemesiyle son anda yüzde 20’yi yakalamıştı. Bu kez tam ters sulara dalıyor. Demokratlığa, sosyal demokratlığa yan çizerek ulusalcı-milliyetçi cephelere açılıyor.

Oportünizm dediğim bu.

Ama bu oportünizm ya da askerci kolaycılık bazı çevrelerde bayağı yaygın. Madem seçim sandığından askerin istediği çıkmıyor, o zaman bu oyunun adı demokrasi olamaz diyenler var. Seçim sandığından askerin istediği çıkıncaya kadar demokrasi oyununa son verelim, daha uzun süreli mıntıka temizliği yapalım diyenler var.

Kestirmeden gitmek istiyorlar.

Demokrasi kültüründen yoksun oldukları için öyle. Demokrasinin bir süreç olduğunu, bata çıka öğrenildiğini, sabır ve zaman gerektirdiğini bilmedikleri için öyle.

Gerçeğin kendi tekellerinde olduğunu sandıkları için öyle. Gerçeğin bir değil, bin yüzü olduğunun farkında olmadıkları için öyle.

İngiliz düşünürü Isaiah Berlin’in deyişiyle:

“Yalnızca kendi görüşünün haklı olduğunu sanmak, ürkütücü ve tehlikeli bir ukalalıktır. Bir tek senin gözün gerçeği görüyor! Diğerleri sana karşıysa, haklı olamazlar! Bu tutum insanı şuna inandırır: Tek bir amaç vardır ve o amaç uğruna her acıya katlanılır. Ya da senden farklı düşünenlere her türlü acı çektirilir.”

Kısacası:

Darbe tamtamlarıyla demokrasi yollarında yürünmez!

Bu yöntem hep ters tepti ülkemizde. Hep aynı şeyleri yapıp yapıp da, farklı bir sonuç çıkmasını bekleyenlere ne derler, biliyor musun:

Ahmak!

Milliyet, 7.10.2006

Hasan CEMAL

08.10.2006


 

Dünden bugüne asker

I. TBMM günlerine gidelim… Tarih: 20 Nisan 1920. Oturum: Gizli

Sözler şöyle:

“Teşkilâtı askeriye vatanımızı esbabı müdafaası ve muhtelif cephelerde icra edilecek (askerî işler kadar), siyaseti dahiliye ve hariciye ile (de) yakınen alakadar bulunuyor. Ve mesailde Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi’nin mütaleası bulunmak ve diğer haizi mesuliyet olan zevatın noktai nazarlarına yakınen vakıf olmak için onlarla bir arada çalışmak ve bir mesele hakkında Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi’nin rey ve mütaleası olan zevat gibi İcra Vekilleri meyanında olması teklif edilmiştir...” Mustafa Kemal

“Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti’nin vazifesi ordunun teşkilini, tensikini fenni olarak düşünmek ve memleketin esbabı müdafaasını nazarı dikkate almak ve bunlarla iştigal etmek. Harbiye Nezareti (Millî Müdafaa Vekaleti) umur ile kendi vezaifi arasında büyük fark vardır. Harbiye Nezareti, Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti’nin tensip ettiği yahud onun planına göre teşkil ve tensik ettiği bir orduyu iaşe eder, ilbas eder ve saire. Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi nasıl harb edecek, vatanı nasıl müdafaa edecek, nasıl hazırlanmak lazım geldiğini düşünür...” Mustafa Kemal

“Askerî mesuliyet, yalnız mesul değil, aledderecat mesul kimselerde olmalıdır...” (Askerî sorumluluk tek sorumluluk değil, derecelendirilmiş sorumluluk olmalıdır) Hüseyin Avni.

Ne diyor bu alıntılar?

Şöyle özetlenebilir:

1. Silâhlı Kuvvetler sadece askerî işlerle değil, iç ve dış siyasetle doğrudan ilgili olması gereken, dolayısıyla siyasî karar verilme ve alınma safhasında ve yapılarında bulunması gereken bir kurumdur.

2. Silâhlı Kuvvetlerin karargâhını oluşturan Genelkurmay Başkanlığı millî savunma ve millî güvenlik konularında ve kendisini ilgili hissettiği iç ve dış siyasî konularda tek karar verici mercidir. Millî Savunma Bakanlığı ise ona bağlı çalışan lojistik işler, askerî alımlarla ilgili bir birimdir.

3. Türkiye’de askerî otorite gerek kendi iç örgütlenmesi gerek diğer savunma kuruluşlarıyla ilişkisi gerekse aldığı veya katıldığı diğer politik kararlar açısından yetkileri dereceli olarak dağıtmayan, tersine tek makamda, hattâ tek kişide toplayan bir yapıdadır.

Bu üç unsurun altını çizen yukarıdaki alıntıların işaret ettiği model, tarihlerinin de gösterdiği gibi Kurtuluş Savaşı sırasında ortaya çıkmıştır ve savaşla yakından ilgili bir modeldir.

Aslında tam olarak bir “savaş yönetim modeli”dir.

O dönem ordunun vergi toplamadan askere almaya ve iç isyanları bastırmaya kadar oynadığı etkin ve kaçınılmaz rol, Kurtuluş Savaşı koşullarının dış politika, iç politika ve cephe operasyonlarını ayrılmaz bir bütün haline getirmesi, Kurtuluş Savaşı’nın en kritik döneminde Mustafa Kemal’in Başkomutanlık çerçevesinde Millî Savunma ve Genelkurmay bakanlarını kendi karargâhı kılması gibi döneme ilişkin doğal nedenlerinden söz edilebilir.

Ancak sorun odur ki, bu model 1920-1923 arası uygulamalarda sınırlı kalmamış, ileri tarihlere taşınmış, dahası bugüne kadar uzamıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında I. TBMM’de güç ilişkileri çerçevesinde oluşturulan, dönemin yönetim anlayışını, yani devlet-siyaset, asker-siyaset ilişkilerini kuşatan savaş modeli, savaş sonrasında da korunmuştur. Modelin ana eksenleri 80 yıl boyunca sistematik geliştirilip, kurumlaştırılmıştır.

Fikrî olarak; “savaş”, “tehlike”, “topluma ve siyasete duyulan güvensizlik” üzerine oturan, değişimin ana merkezi olarak devleti gören, devlet iktidarının kontrolünü tek siyasî amaç haline getiren, böyle yaptıkça devletçiliği mutlaklaştıran bu model, olağan ya da olağanüstü her yeni dönemde yeni gerekçelerle pekiştirilecek, meşrûlaştırılacak ve yeni unsurlarla yasallaştırılacaktır.

Öykü 80 yıllıktır...

Büyükanıt bu modelden taviz vermeyiz diyor…

Meselemiz işte budur...

Yeni Şafak, 7.10.2006

Ali BAYRAMOĞLU

08.10.2006


 

Bırakınız konuşsunlar

“Evet sayın seyirciler, Çankaya Köşkü önündeki bekleyişimiz sürüyor. Günlerdir merak ve heyecanla beklenen Milli Güvenlik Kurulu toplantısı, 19 saat, 20 dakika, 35 saniyedir devam ediyor. İçeriden aldığımız bilgilere göre birkaç dakika içinde tarihî toplantı sona erecek.

Şu anda 68 maddelik bildiriye son şekli veriliyor. Toplantıya iftar ve sahur için ara verildiği, ancak hükümet üyelerinin teravih kılma taleplerinin Cumhurbaşkanı tarafından geri çevrildiği gelen duyumlar arasında.

Şu anda kapıda bir hareketlenme görüyoruz, ilk olarak asker üyeler çıkış yapacak. Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın arabası hızla yanımızdan geçiyor. Siyah camlardan dolayı yüzünü göremedik, ama sinirli olduğu her halinden belliydi. İsminin açıklanmasını istemeyen bir üst düzey yetkili, hükümet üyelerinin toplantıda çok terlediğini, üçer kez gömlek ve fanila değiştirmek zorunda kaldıklarını belirtti. Komutanların iktidarı sıkıştırdığı dosyalara en fazla kupürün bizim grubun gazetelerinden kesildiği müjdesini aldık. Gerilimin doruğa çıktığı anla ilgili bir anekdotu da size aktarayım. Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın Türkçe ezan ısrarına karşı sivil sıralarından duyulan ‘ezan Türkçe okunsa namaz kılacak mısınız?’ fısıltısı havanın buz kesmesine yol açtı. Önündeki sürahiyi fırlatmaya çalışan Komutan’ı, Cumhurbaşkanı güç bela durdurabildi. ‘Marketten yeni aldım, lütfen takımı bozmayın. İlla fırlatacaksanız, anayasa kitapçığını atın. Kendi küçük, ama daha çok gürültü çıkarıyor.’ sözleriyle sürahinin kurtulduğunu kayıtlara geçirelim.

Bu arada 68 maddelik bildiri elimize henüz ulaştı. Tarihî bildiriyi sizinle paylaşırken, MGK şifrelerini en iyi çözen gazeteci Hüsnü Dekoder de yorumlarıyla katkı yapacak.

- Sayın Dekoder, bildiri umduğunuz kadar sert mi?

- Daha okumadım; ama toplantı öncesinde müsveddesini gördüğüm için rahatlıkla konuşabiliriz. Bir kere 68 maddeden oluşması başlı başına bir mesaj. 68 ruhunun, devrimci geleneğin tekrar dirildiğinin müjdecisi olarak değerlendirmek gerekiyor. Ver şu kâğıdı bir bakayım. Başlıkta ‘ve’ bağlacının yanına virgül de konmuş. Bazı cahiller bunu tashih hatası diye görebilirler. Onca yıllık birikimimle söylüyorum; bu kesinlikle bir tashih değil. Bilinçli olarak, o virgül oraya konmuş. Askerî erkânın kendilerini sivillerden ayrı konumlandırdığının göstergesi.

- Hüsnü abi yanlış kağıdı çektin. Onlar benim aceleyle tuttuğum notlar.

- Çaktırma oğlum, bizi canlı yayında âleme rezil mi edeceksin?

- Sayın seyirciler, şimdi merkez stüdyolarımıza bağlanıyoruz. 33 konuğumuzla tarihî toplantıyı ve 68 maddelik bildiriyi masaya yatıracağız. Sivil üyelerin mosmor halde Köşk’ü terk edişlerini de size kare kare yansıtacağız.”

Yukarıda biraz karikatürize ettiğim ifadeler hayal mahsulü. Fakat, eminim size tamamen de gerçek dışı gelmemiştir. 28 Şubat 1997 ve 19 Şubat 2001’de yaşananları biraz abarttım.

Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’ın konuşmasının içeriği ile birlikte yeri de tartışılıyor. ‘Umuma açık yerlerde konuşmanın ne gereği var? Yetkili organlarda (yani MGK) gündeme gelmeliydi.’ diyenler çoğunlukta. Bense tam tersini düşünüyorum. Herhangi bir kişinin kapalı kapılar ardında konuşmaya yetkili olduğu şeyleri kamuoyu önünde dile getirip savunabilmesi gerektiği kanısındayım. Şeffaflıktan sadece bazı ihalelerin canlı yayında yapılmasını anlamamalıyız. Son sözü söyleyecek gerçek yargıç olan kamu vicdanının meselenin künhüne vakıf olması gerektiğine inanıyorum.

Adam Smith’in izniyle ‘Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’e eklemede bulunmak istiyorum: Bırakınız konuşsunlar. Ta ki gerçek demokrasi yerleşsin. Şeffaflığın alternatifi yukarıdaki gibi ustûreciliktir. Konuşma canlı yayında değil, MGK’da yapılsaydı yukarıdakine benzer bir senaryo önümüze konacaktı, şüpheniz olmasın.

Zaman, 7.10.2006

Bülent KORUCU

08.10.2006


 

Kamal

(M. Kemal) Ulusu eskilerden arındırmıştır. Fes, Arapça harfler, eski hukuk, Arap ve Fars izleri atılmıştır. Öyle ki... Atatürk kendi adındaki “Kemal”i de “Kamal”a çevirmeyi düşünmüştü. Bunun nedeni, onun için çok açıktı...

“Kemal” Arapça kökenliydi.

Bir ara “Kamal” adıyla basılmış bir kartı bile vardı.

Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki bir kitabede adı, “Kamal” olarak yazılmıştı.

Ancak...

“Kemal” adını değiştirmek pratikte uygun olmadı. Bunun yerine Atatürk imzasını, “Kemal Atatürk” olarak atmaktan vazgeçti ve “K. Atatürk” olarak atmaya başladı.

Araplara karşı duyduğu bir küçümsemeden değil, Arapçanın genel olarak halkı modernleşmekten geri tutan zihniyeti ve dini yobazlığı simgelediğini düşündüğü için...

Milliyet, 7.10.2006

Güneri CIVAOĞLU

08.10.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004