Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 16 Ağustos 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


Şaban DÖĞEN

Karın tokluğuna ilişkin



Mü’minin güzel şeyler öğrenmeye ölünceye kadar doymayacağını biliyoruz. “İlk emri “Oku!” ile başlayan dinimiz “beşikten mezara kadar ilim” parolasını vermiş elimize.

Dünya ve ahiret hazinelerinin anahtarı ilimdir. Yaratılışı gereği öğrenmeye, ilimle tekâmüle muhtaç insana teşvik olsun diye, ilim öğrenmenin içine hiçbir şeyde bulunmayacak derecede bir lezzet konulmuş, dünya ve ahiret için nice mükâfatlar vaadetmiştir. Bunlar kişiyi ilme koşturmuyor, ilim sevdalısı yapmıyorsa o insanı başka ne ilme koşturabilir?

Karın tokluğumuz, çoğu kere aç bir vaziyette ilme koşan suffa ehlinin halini gördüğümüzde, bunca nimet ve imkânlar içerisinde ilim sevdalısı olamamanın üzüntüsünü hissediyoruz.

İşte o ilim âşıklarından birisi olan Ebû Hureyre! Ashab-ı Suffa’dan olan bu büyük Sahabi gün oluyor açlıktan karnına taş bağlıyor, yol üstünde duruyor, belki evlerine davet edip de karnını doyururlar diye gelip geçenlere âyetten okuyordu. Bir gün yine böyle yol üzerine durmuş, gelip geçenlere âyetler okumuşsa da kimse aldırış etmemişti. Sonunda Allah Resûlü (a.s.m.) gelmiş, birkaç âyet dinlediğinde, ona, “Benimle gel” deyip birlikte Efendimizin (a.s.m) evine gitmişler ve karnını doyurmuştu.

Kendisinin niçin bu kadar çok hadis rivayet ettiği söz konusu olunca da, “Muhterem kardeşlerim çarşıda, Ensarda mallarıyla meşgul olurlarken bu fakir de karın tokluğuna Hz. Peygamberin (a.s.m) arkasına takılıyor, kimse yokken bile onun yanında bulunuyordum” diyordu. Onun bu azmi gayreti öğrendiklerini unutmama konusunda Resûl-i Ekremin (a.s.m.) özel duâlarını almasına vesile oluyordu.

Allat Resûlü (a.s.m.) ahirete göç edince, İbni Abbas “Haydi Resûlullahın (a.s.m.) Ashabına bazı şeyler soralım. Sayıları bugün çok onların.” dediğinde, arkadaşı, “Ne acayip adamsın sen, İbni Abbas! Halkın arasında Resûlüllahın (a.s.m.) Ashabından bu kadar büyükler varken sana mı ihtiyaç duyacaklar?” diye karşılık vermiş, o da tek başına gitmiş, kum fırtınalarına rağmen hırkasını sahabenin eşiğine serap çıkmasını beklemiş, çıktığında naklettiği bir hadis-i şerifi bizzat ağzından dinlemişti.

İşte Sahabedeki ilim aşkı!

16.08.2007

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Ye'cüc ve Me'cüce karşı Sedd-i Zülkarneyn -1



“A” Rumuzlu okuyucumuz: “Zülkarneyn kimdir? Zülkarneyn’in seddi bugün mevcut mudur? Mevcutsa nerededir? Ye’cüc ve Me’cüc ne demektir? Ye’cüc ve Me’cüc’ün kıyametin kopmasıyla alâkası nedir?”

Hazret-i Zülkarneyn (as), Kur’ân’da ismiyle zikredilen sâlihlerdendir. Kimliği konusunda açık bir nass olmadığı için nebi mi olduğu, veli mi olduğu, sâlih bir padişah mı olduğu hep tartışma konusu olmuştur. Bazı müfessirler, Kur’ân’da Allah’ın “Yâ Ze’l-karneyn”26 şeklinde hitap ettiğinin bildirilmesini nazara alarak nebî olduğunu; bazıları da velî olduğunu iddiâ ederler. Bu konudaki ihtilâfa Üstad Bedîüzzaman (ra) son noktayı koyar: Zülkarneyn, Allah’ın kendisini te’yid ettiği, hususî güç ve kuvvet verdiği27, Yemen Padişahlarından bir şahıstır ki, Hazret-i İbrahim (as) zamanında yaşamış ve Hazret-i Hızır’dan ders almıştır.28

Zülkarneyn, “İskender” olarak da tanınmıştır. Her ne kadar Fahrüddin Râzî tefsirinde Yunanlı İskender’in Zülkarneyn olduğunu söylemişse de; milattan takriben üç yüz sene önce yaşamış ve Aristo’dan ders almış olan Yunanlı İskender’in tarihî bilgiler açısından Zülkarneyn olamayacağında müfessirlerin çoğunluğu birleşmişlerdir.29 Bedîüzzaman (ra) da Zülkarneyn’in, Yunanlı İskender olmadığını kaydetmiştir.30

Hazret-i Zülkarneyn’in, Ye’cüc ve Me’cüc denilen bozguncu, fitne ve fesatçı, mütecaviz, vahşî, saldırgan, yağmacı, yıkıcı ve zalim iki kabilenin şerrinden ve saldırılarından medenî ve mazlum kavimleri korumak için bir sed bina ettiğini, yine Kur’ân beyan eder.31 Kur’ân, bu seddin nerede inşa edildiğinden ise açıkça bahsetmez. Dolayısıyla bu konu da bize kapalıdır. Kimi müfessirler bunun Çin Seddi olduğunu, kimileri Yemen’de bulunan Me’rib Seddi olduğunu, kimileri Ermenistan ile Azarbeycan’ın iki dağı arasında (Kafkasya’da) bulunan Derbent’teki demir kapı olduğunu, kimileri Buhârâ’nın ortasında yer alan Kokya dağı bitişiğinde bulunduğunu, kimileri de bu seddin zamanla höyük şeklinde örtülerek bir dağ şeklini alıp kaybolduğunu nakleder. Rivayetler muhteliftir. Tarihte bu isme lâyık birçok sedlerin yapıldığı da bir gerçektir. Burada açık olan, bu seddin demir ve bakır eritilip dökülerek müstesna bir inşa tarzı ile yapılmış olduğudur.32 Bedîüzzaman (ra) bütün bu müfessir kavillerini naklettikten sonra Çin Seddinin, Kur’ân’ın bahsettiği İlâhî takviye ile yapılmış sed olduğunu söylemenin “caiz” olduğunu kaydeder.33

Bu sed için Hz. Zülkarneyn’in; “Bu, Rabb’imden bir rahmet eseridir. Rabb’imin vaad ettiği vakit geldiğinde onu yerle bir eder; Rabb’imin vaadi haktır.” Sözü de Kur’ân’ın beyanatı arasındadır.34

Ye’cüc ve Me’cüc mes’elesine gelince; Ye’cüc ve Me’cüc’ün bozguncu, fesatçı, yıkıcı ve zalim iki kabile olduğunu yukarıda söylemiştik. Bu kabilelerin Hazret-i Nuh’un oğlu Yafes’in torunlarından iki kabile olduğunu söyleyenler olduğu gibi; Moğol ve Mançur taifeleri olduğunu söyleyenler, kuzey doğu kavimlerinden birer kavim olduğunu söyleyenler, insanoğlundan medeniyeti bozmaya ve yıkmaya vazifeli bir taife olduğunu söyleyenler ve nihayet Allah’ın mahlûkatından yerin üstünde veya içinde insan veya insan olmayan, ama insanoğlunun kıyametine sebep olan bir taife olduğunu söyleyenler de mevcuttur.

Bedîüzzaman hazretleri (ra) bu konudaki ihtilafı da şu hükmüyle giderir: Ye’cüc ve Me’cüc, bozguncu, yıkıcı, fesatçı, medeniyet ve huzur toplumlarının eceli hükmünde Allah’ın mahlûkatından iki taifedir.35

İnşaallah yarın devam edelim.

DİPNOTLAR:

26. Kehf Sûresi, 18/86 27. Muhâkemât, S. 59 28. Lem’alar, S. 112 29. Tecrit Terc. IX/98 30. Lem’alar, S. 112 31. Kehf Sûresi, 18/95 32. Kehf Sûresi, 18/96 33. Muhâkemât, S. 60 34. Kehf Sûresi, 18/98 35. a.g.e., S. 60

16.08.2007

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Tenkidin psikolojisi, üslûbu ve ölçüsü



Eleştiri bir kültür ve hatta bir sanattır. Gerçeği bulmaya hizmet ettiği nisbette meşrû ve makbuldür. Tenkidin saikı, psikolojisi, “ya nefretin teşeffisi (rahatlaması) ya şefkatin tatminidir”1

Oysa münekkidde, gerçeği bulma, ifâde etme aşkı olmalı. Eğer eleştiriyi insaf işletirse, gerçeği parlatır.2 Gurura dayanan tenkit ise, müthiş bir hastalık ve musîbettir. 3 Hem hakikati incitir, hem de gayret ve şevki kırar.

Kendimize yapılan tenkitleri hazmedebilme maharetini gösterdiğimiz taktirde, eksiklerimizi tamamlar, hatâlarımızı telâfi eder, olgunlaşabiliriz. Zaten, eleştirilerimizin hedefi geçmişe takılıp kalmak değil; ondan ders alıp geleceğe uzanmaktır. Eleştiri, aynı zamanda oto-kontrolü sağlar. Ancak, tenkid, sathî bir nazarla yapılmamalıdır. Mü’minlerin, ilim adamlarının lüzumsuz şeylerde biri birini tenkit etmeleri gayet zararlıdır. İlim ve fikir ehli, mal satın alan bir müşteri gibi yalnız kusurları göremez.4 Meseleye çok yönlü bakarak, önce iyi ve güzel taraflar dikkate sunulur. Kıskançlık, ele geçirememe, aşağılık kompleksinden kaynaklanan tenkidin zararları zahirdir. Çağdaş mütefekkirlerimizden Bediüzzaman Said Nursî, bizzat kendisini misal verip hedef göstererek, İslâmın eleştiri konusundaki muhteşem ölçüsünü şöyle yansıtır:

“Hiçbir müfsid, ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayâlin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.

Sual: Neden hüsn-ü zannımıza su-i zan edersin? Eski padişahlar ve eski hükûmetler seni haktan çeviremedi. Jön Türkler sizi kendilerine râm ve müdaheneci (yağcı, tabasbuscu, dalkavuk) edemediler. Zira seni hapis ettiler, asacaklardı; sen tezellül etmedin. Merdane çıktın. Hem sana büyük maaş vereceklerdi, kabul etmedin. Demek sen onların taraftarlığı için demiyorsun. Demek hak taraftarısın.

Cevap: Evet, hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira, hakkın hatırı âlidir; hiçbir hatıra fedâ edilmemek gerektir. Fakat şu hüsn-ü zannınızı kabul etmem. Zira bir müfside, bir dessasa hüsn-ü zan edebilirsiniz. Delil ve âkıbete bakınız.

Sual: Nasıl anlayacağız? Biz câhiliz, sizin gibi ehl-i ilmi taklit ederiz.

Cevap: Gerçi cahilsiniz, fakat âkılsınız. Hanginizle zebib, yani üzümü paylaşsam, zekâvetiyle bana hile edebilir. Demek cehliniz özür değil... İşte, müştebih ağaçları gösteren semereleridir. Öyleyse, benim ve onların fikirlerimizin neticelerine bakınız.5 Meseleyi daha da müşahhaslaştırır:

Sual: Bir büyük adama ve bir veliye ve bir şeyhe ve bir büyük âlime karşı nasıl hür olacağız? Onlar meziyetleri için bize tahakküm etmek haklarıdır. Biz onların faziletlerinin esiriyiz.

Cevap: Velâyetin, şeyhliğin, büyüklüğün gereği tevazu ve mahviyettir; tekebbür ve tahakküm değildir. Demek, tekebbür eden sabiyy-i müteşeyyihtir. Siz de büyük tanımayınız.6

Eğer eleştiri görevini; bu perspektiften ele alıp hakkıyla ifâ, yâni dozajını ayarlayıp ifrat veya tefrite düşmeseydik; ilimde, fikirde, hattâ teknikte çok daha büyük merhaleler kat’ edecek, daha çok ve büyük kabiliyetlerin inkişâfına zemin hazırlamayacak mıydık?

Dipnotlar:

1-İçtimâ î Reçeteler, 1: 200; 2-Hutbe-i Şâmiye, s. 147; 3-Hutbe-i Şâmiye, s. 147; 4-Muhakemât, s. 105; 5-Münâzârât, s. 48-50; 6-Age, s. 59-60

16.08.2007

E-Posta: [email protected] [email protected]




Sami CEBECİ

Nur menzilleri



Bediüzzaman, asırlardır yolu gözlenen ve beklenen bir şahsiyetti. Otuz üç Kur’an âyetinin işâretine mazhar olduğu gibi, Hazret-i Ali (r.a.) ve Gavs-ı Geylâni (r.a.) gibi kudsî zatların müjdesine de mazhardı.

Ahirzamanın en dehşetli din tahribatını tamirle vazifeliydi. Mehmet Akif’in “O nuru gönder İlâhi asırlar oldu yeter. Bunaldı milletin âfâkı bir sabah ister” beytiyle temenni ettiği mânevî nurun dellâlıydı. Bütün mesaisini iman hakikatlerini ispat ve izaha hasretmişti. Milletin imanını muhafaza etmek ve mutlak dalalete düşmekten kurtarmak için her şeyini feda etmişti.

1. Cihan Harbinde talebeleri ile birlikte beş bin kişilik bir milis alayının kumandanı olarak harbe iştirak etmiş ve Bitlis muhasarasında yaralanıp Kazak askerlerine esir düşmüştü. İki buçuk seneye yakın esaret hayatından sonra, Bolşevik İhtilâlindeki kargaşadan yararlanarak firar etmiş ve İstanbul’a dönmüştü. İngilizler İstanbul’u işgal ettiği zaman, yazdığı Hutuvat-ı Sitte namındaki eseriyle onların plânlarını deşifre etmiş ve İstanbul ulemasını İngilizlerin aleyhine döndürmüştü. Anadolu’daki Kurtuluş Savaşını desteklemiş ve Meşihatın aleyhteki fetvasını geçersiz sayarak mukabil fetva vermişti. Onun bu hizmetlerini takdir eden Ankara Hükümeti “Böyle kahraman bir hoca bize lâzımdır”diyerek onu Ankara’ya davet etmişlerdi. Mecliste, hoş geldin merasimiyle karşılanan Bediüzzaman, onların başka niyette olduğunu fark edince, bütün ısrarlara rağmen Ankara’yı terk edip Van vilayetine gitti. Kendi rûhî ve vicdanî hazlarıyla baş başa kalarak, Kur’ân’ı mütalaaya ve talebe okutmaya başladı.

Şeyh Said isyanı bahane edilerek hiç alâkası olmadığı halde, diğer ileri gelen şahıslar gibi, onu da Batı Anadolu’ya sürgün ettiler. Burdur vilayetinde kaldığı dokuz aylık mecburi ikâmetten sonra, sekiz buçuk yıl kaldığı Barla Nahiyesine nefyettiler. Burası o günün şartlarında kuş uçmaz kervan geçmez, yolu izi olmayan küçük bir yerleşim yeriydi. Orada unutulup ölüp gitmesi hedefleniyordu. Ancak, Bediüzzaman Hazretleri manen vazifeliydi. Altı bin sayfalık Nur Risalelerinin üçte ikilik kısmının telifine orada muvaffak olmuştu. Barla bir kürsü olmuş, oradan bütün İslâm âlemine ve insanlığa ders veriyordu.

Barla’da, Bediüzzaman’ın bir çok menzilleri vardı. Ekser risaleler oralarda telif edilmişti. Sıdık Süleyman’ın bahçesinde Cennet bahsi yazıldığı gibi, Beyderesinde 21. Söz olan namaz bahsi yazılmıştı. Çam Dağında yazılan risaleler vardı. Barla’nın hemen hemen her tarafında Bediüzzaman’dan izler bulmak mümkündü. Çınar ağacı ve Çam Dağında yaptırdığı küçücük kulübeler için “Ben bu menzillerimi Yıldız Sarayı'na değişmem.” diyordu. O Nur menzillerinden biri de Karakavak mevkiiydi. Öğrendiğimize göre, Barla’nın bağ ve bahçelerini sulayan suyun kaynadığı bu yere sık sık gelen Bediüzzaman, oradaki bahçede 17. Sözü ve Mucizât-ı Ahmediye (a.s.m.) risalelerini telif etmiş. Ekser risalelerin tashihatını da orada yaparmış. Mucizât-ı Ahmediye risalesi her gün üç dört saat çalışmak suretiyle, üç dört gün zarfında toplam on iki saatte yazılmış.

Her gittiği mekânı nurlandıran ve nur menzili olarak adlandıran Bediüzzaman’ın bu hatırasına binâen, gelecek nesillere bir yadigâr olması için Karakavak mevkiindeki bahçeyi geçen sene satın aldık ve Yeni Asya’ya tapusunu verdik. Bu sene, Barla ve Eğirdir belediye başkanlarının müzaheretleriyle oraya yol çalışması yapılıyor. Kendilerine şükranlarımızı sunuyoruz. Güzel bir düzenlemeyle herkese açık bir okuma ve dinlenme parkı olacak olan bu mekânın hayırlara vesile olmasını diliyoruz.

Pazar sabahı sosyal tesislerde bulunanlarla birlikte ziyaret ettiğimiz Karakavak mevkii ve kaynak suyu bizi etkilemiş, oldukça yüksekten gördüğümüz manzara hepimizi büyülemişti.

Bir haftalık program sona erip Ankara’ya döndüğümüzde, mânevî bataryalarımızın dolduğunu hissediyorduk.

16.08.2007

E-Posta: [email protected]




Murat ÇETİN

Türkiye çöl olmasın



Türkiye çöl olursa biz de Leyla yahut Mecnun olur muyuz? Mecnun olup yollara (çöllere) düşer miyiz? Leyla olup, Mecnun’un yolunu gözler miyiz?

Serap görür müyüz? Gördüğümüz serapları hayra yorar mıyız?

Deve besler miyiz? Atlayıp devemize yola (çöle) koyulur muyuz?

Yarım litre suya en fazla kaç veririz? Ölüm sebeplerimiz arasına susuzluğu ekler miyiz?

“Sudan bahane”ye hayatî önem atfetmeye başlar mıyız?

”Havadan sudan sohbet” sözünü, en önemli sohbet konuları için kullanır mıyız?

Birilerini “bir kaşık suda” boğmak yerine, o suyu içip kendi hayatımızı kurtarmayı tercih eder miyiz?

Türkiye’nin en büyük çölü neresi olur? Tuz Gölü’ne artık Tuz Çölü mü deriz? Akarsular akarçöl haline gelir mi?

Her tarafı çöllerle kaplı bir ülkede yaşadığımız için gururlanır mıyız?

Çöl kenarına tatile gidip güneşlenen olur mu? Çöl kenarındaki evlerin değerleri katlanır mı?

Deniz suyunu arıtmaya başlar mıyız? Deniz suyunu arıttıktan sonra da kanalizasyonları denizlere boşaltır mıyız? Hayatında ilk kez deniz görenler, serap gördüklerini zanneder mi? Denize eşsiz güzellik yerine potansiyel musluk suyu gözüyle mi bakmaya başlarız? Öyle baktığımız için de denize girip yüzmekten kaçınır mıyız?

Coğrafya derslerinde “karasal iklim” yerine “çöl iklimi” öğretilmeye başlanır mı? Karasal iklimi öğrenenler, iklim değiştikten sonra ÖSS’de çöl iklimi sorusuyla karşılaşırlarsa bu soru iptal edilir mi?

Biz çocuklarımıza “Bizim zamanımızda” diye başlayan “sulu” hatıralar anlatıp artık yaşlanmaya başladığımızı hisseder miyiz?

Evlere su tesisatı yapmak lüks yatırımlar arasında sayılır mı?

Hurma mahalli bir meyvemiz haline gelir mi? Pazarlarda kasa kasa hurma satılmaya başlanır mı?

Bugün yüzüne bile bakmadığımız meyvelere, süpermarketlerin ithal meyveler reyonunda ağzımızın suyu aka aka bakar mıyız?

“Türkiye çöl olmasın” diye uğraşıp duranlar, artık iş işten geçtiği için, “Develere özgürlük” kampanyasına imza atarlar mı?

Türkiye çöl olursa, laiklik elden gider mi?

Zaten adam yerine konulmayan halk, “pis bedevi” muamelesi görür mü? “Pis bedevi” cumhurbaşkanını seçer mi? Dahası, Meclisini seçer mi?

Partiler kendilerini laikliğin teminatı yerine, sulak bölgelerin teminatı olarak över mi?

Siyasî cinayetler, maktülleri susuz bırakarak işlenir mi? Bu şekildeki cinayetleri de yine laik cumhuriyet düşmanları mı işler?

Türkiye çöl olursa, bu, “hayat tarzımıza müdahale” sayılır mı?

16.08.2007

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

İşadamlarının beklentisi



İş dünyası 22 Temmuz seçimlerinden nasıl bir meclis aritmetiği ortaya çıkacağını bilmeden, yeni kurulacak hükümetten ve meclisten neler istediklerini açıklamışlardı. TÜSİAD, Tim, Türk-İş, TZOB, Hak-İş ve Tisk başkanlarının yeni hükümetten yapmasını istedikleri ‘iş’ler, gerçekte ‘milletin talepleri’yle de örtüşüyor. Türkiye’de ekonomiye yön verenlerin talepleri gerçekleştirilirse bundan en çok millet faydalanmış olacak.

İşte iş dünyasının temsilcilerinin taleplerini (Kriter, Temmuz 2007) kısaca özetleyelim:

TÜSİAD Başkanı Arzuhan Yalçındağ: TÜSİAD olarak ülkemizin AB’ye katılımınn 21. yüzyılın en önemli stratejik adımlarından biri olacağını düşünüyoruz. Türkiye’nin üyelik süreci, her iki tarafça iyi yönetilmesi ve tam üyelik ile sonuçlandırılması durumunda, stratejik, kültürel ve ekonomik sonuçları bakımından AB’yi aşan olumlu bir gelişme olacaktır.

TİM Başkanı Oğuz Satıcı: Avrupa Birliğinin partiler üstü, hatta hükümetler üstü bir konu olduğunu düşünüyorum. AB üyeliğimiz, ne Türkiye’de, ne de AB içerisinde, iç politika malzemesi olarak yıpratılamayacak kadar önemlidir. Biz, ihracat ailesi olarak, defaatle AB’ye tam üyeliğe verdiğimiz desteği vurguladık. Gelinen bu noktadan sonra hem tüm siyasi partilerin, hem de yeni hükümetin bu sürecin başarıyla tamanlanması için çaba göstercekleri inancındayız.

TÜRK-İŞ Genel Başkanı Salih Kılıç: Konfederasyonumuz, AB üyeliğini sonuna kadar desteklemektedir. (...) Türkiye’de demokratikleşmenin önkoşulu olan sosyal devletin kurulmasının yolu, büyük ölçüde çalışanların haklarının korunmasından, onlara insanca yaşama hakkının tanınmasından, örgütlü güç niteliğinin korunmasından geçmektedir. Bu nedenle uyum sürecinde yürütülen reformların en başında sendikal hak ve özgürlükler gelmektedir. Türk-İş, işçi hak ve özgürlükleri bakımından AB standartlarında bir Türkiye istemektedir.

HAK-İŞ Genel Başkanı Salim Uslu: AB entegrasyon ve bütünleşme anlayışının temelinde toplumların birbirleriyle kaynaşması ve demokratik bir bütün olması ana hedeftir. Türkiye-AB müzakere süreci yavaşlasa da dondurulmamıştır. Biz, ülke olarak uyum sürecinde ev ödevlerimizi yapmak durumundayız. Yakın geçmişte yaşadığımız, AB konusundaki kararlı tutumun önümüzdeki dönemde de kurulacak yeni hükümet tarafından sürdürülmesi ve daha ileriye götürülmesini beklemekteyiz.

TİSK Başkanı Tuğrul Kudatgobilik: Türkiye olarak her şeye rağmen yolumuza devam etmeliyiz. Bu yolun bizi çağdaş uygarlığa ve refaha götüreceğinden kuşkumuz yoktur. Bu hedef doğrultusunda çalışmakla demokrasimizi ve ekonomimizi modern ve etkin hale getireceğimiz gibi, AB’li dostlarımız ‘AB perspektifi olmazsa Türkiye’de reform süreci yavaşlar’ görüşünü de boşa çıkarmış olcağız. Biz TİSK olara, tüm siyasî partilerimizden bu doğrultuda yaklaşım ve politikalar bekliyoruz.

*

İş adamlarımızın yeni Meclisten ve hükümetten beklentileri böyle. Bakalım bu beklentilere ne ölçüde cevap verilebilecek?

16.08.2007

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

1987'den beri...



Nazife Şişman bir kitabında, feminizmin genel çerçevesi içinde İslamcı feministlerden bahsetmektedir. Dolayısıyla ‘İslâmcı feminizm’, feminizmin bir alt kimliğidir sadece. Liberalizm genel klişesi altında İslâmcı liberaller veya liberal Müslümanlar var. Sekülarizmin geniş klişesi altında da İslâmcı sekülerler yaşıyor ki; Arap dünyasındaki sekülarizm cereyanının piri olarak kabul edilen Fuad Zekeriya da bu ifadeyi kullanmaktadır. Demek ki bu gelişmeler hadisat diliyle hadislerin teyid ve tasdikinden başka bir şey değildir: “Sizden önceki milletlerin adet ve geleneklerini adım adım, kademe kademe takip edeceksiniz; Onlar kertenkele çukuruna girseler dahi siz de gireceksiniz...”

İbni Haldun’un deyimiyle müstevlileri veya galipleri taklit çılgınlık boyutuna varacak. Mürekkebi naks dedikleri kompleks bu derecede güçlü olacak ve Müslümanın şahsiyetini ve hayata bakışını etkileyecek. Hollandalı çılgın siyasetçi Wilder sözümona şiddet içerdiğinden dolayı Kur’ân-ı Kerim’e Hitler’in Kavgam kitabı muamelesi yapılmasını ve her yerde yasaklanmasını ve görüldüğü yerde müsadere edilmesini istemişti. Onun bir alt kimliği gibi çalışan İslâmî liberallerden veya İslâmcı feministlerden (ki, Emine Vedud hareketinin ileri gelenlerindendir) Esra Q. Numani ‘Kur’ân tefsirleri şiddeti dışlamalı veya şiddet içeren Kur’ân tefsirleri dışlanmalı’ gibi çağrılarda bulunuyor (Radikal, 27 Ekim 2006).

Wilder doğrudan aynı gerekçe ile, ‘Kur’ânı yasaklayalım’ derken onun alt kademede temsilcileri olan veya bir adım gerisinden seyreden İslâmcı feministler de ‘işimize gelmeyen Kur’ân yorumlarını yasaklayalım’ demektedirler. Emine Vedud’la birlikte bir İslâmcı feminist odak haline gelen Numani gibiler istediklerinde başörtüsü takıyorlar istemediklerinde de çıkarıyorlar. Yumuşak (yeni deyimle Light) bir kural haline getirdiler. Tam da “Modern Mahrem” yazarı Nilüfer Göle’nin istediği tarzda. Kurala uymuyorsan, kuralı kendine uydur, misali.

***

Feminist türbanlılar ‘light’laşırken ‘light’laştıkça da başörtüsüne gerek görmüyorlar en son safhada o ‘bağ’dan da azat oluyor, kurtuluyorlar. O yolu kadınlara daha 1986 yılında Yaşar Nuri Öztürk göstermişti. Aslında o bağ eskilerin ‘ribkatü’l İslâm’ dedikleri İslâm fularıdır. Neyse... Burada Türkiye’de türbanın modernleşmesi sürecine doğru bir seyrü sefere çıktığımızda Mehmet Barlas’ın eşi ve Can Paker’in kardeşi Canan Barlas’ın çarpıcı tespitleriyle karşılaşıyoruz. Tempo dergisinin kendisiyle gerçekleştirdiği söyleşide takibi ve gözlemi altında olan süreci şöyle analiz ediyor: “1987’den beri türban, modernleşme içinde bir kadın hareketi...” Burada neden 1987 yılını milat alıyor onu anlayamadım. Vardır bir bildiği. Tempo’ya yaptığı analizi izlemeye devam edelim: “1987’den beri türban modernleşme içinde bir kadın hareketi. Araba kullanıyorlar, flört ediyorlar (Can Paker de bu ifadeyi kullanmıştı), makyaj yapıyorlar... Geleneksel İslâm’da evden kadın çıkamaz oysa. Para kazanmakla ilgilenmez. Kanaatkârdır. Halbuki bunların medyada yerleri var, örgütlü yaşama katılıyorlar vs. ‘Bunlar bizim başımızı kapatacak’ diye yorumlayamazsın. Korkularla yaşarsan, orada ne bilgi vardır, ne görgü, ne de farklı bir düşünce...”

Gözlemlerini siyasetçi eşleri üzerinde de sürdürmüş. Emine Erdoğan’la ilgili gözlemleri şöyle: “O da çok değişti ve kimse görmek istemiyor. Yüzde yüz batı tarzı giyinecek sanıyorlar. Hayır! Önce pardösü geldi, sonra renkli tayyör, sonra başının bağıyla tayyörünün rengini birleştirdi. Daha şık ayakkabılar giymeye başladı. Zamanla, dünya zirvelerinde kocasının yanında yer aldı. Modern kadın temsili olarak bunu yaptı. Laik kesim bunu görmezden gelmek istedi...”

Galiba bundan cesaret alan kimi modacılar da Emine Hanım’a ‘yol yordam’ veya neyin yakışıp yakışmayacağını göstermeye kalkıştılar. Tekbir Giyim gibi firmalar da bu değişim pastasından paylarını almak için kendi katkılarını ve rollerini nazara vermek istemişti ama gerçek şu ki; Emine Hanım bu reklam arayışlarına prim vermemişti.

***

Canan Barlas’ın Hayrünnisa Gül ile ilgili gözlemleri de şöyle: “Onlar aralarında bir kimlik taşıyorlar ama konuştukları zaman bizim gibiler. Bir tek başörtüsüyse mesele, o da tercihimiz diyorlar. Hayrunnisa Gül’ü geçen sene Bodrum’da gördüm mesela, balık çiftliklerinin denizi nasıl kirlettiklerini araştırıyordu. Son derece açık kişilikli. Her şeyi kabul ediyor. ‘Bizi aleyhimizdekilerle bir araya getirin kendimizi anlatmaya çalışalım’ diyor...”Şimdi galiba kendini anlatma sırası Çankaya adayı eşi Abdullah Gül’de. Allah kolaylık versin...

16.08.2007

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

Yeni denklem



Gelinen noktada siyasî tablonun şekillenme süreci hâlâ tamamlanmış değil. Tamamlanması için yeni hükümetin ortaya çıkması ve Çankaya seçiminin sonuçlanması gerekiyor.

Yeni yapıyı oluşturacak dengelerin köşe taşları, 27 Nisan’dan bugüne yaşanan gelişmelerle örüldü. 27 Nisan e-muhtırası, Anayasa Mahkemesinin 367 kararı ve Başbakanla Genelkurmay Başkanı arasındaki Dolmabahçe görüşmesi, bu dengenin devlet cenahındaki belirleyici etkenleri olarak AKP’nin hareket alanını ve sınırlarını tayin ederken, 22 Temmuz’da sandıktan çıkan sonuç da halkın iradesini gösteren bir “karşı denge unsuru” olarak denklemdeki yerini aldı.

Göründüğü kadarıyla Erdoğan, bu dengelerin optimum kesişme noktalarını gözetip kollayan bir strateji uygulamanın gayreti içerisinde.

AKP’nin Meclis kadrosunu yarı yarıya yenilemesi ve bunu, millî görüş kökenli veya cemaat bağlantılı isimlerin çoğunu tasfiye edip, yerlerine demokrat, orta sağ veya orta sol tandanslı isimleri getirmek suretiyle yapması; ardından Meclis Başkanlığına Köksal Toptan gibi demokrat misyon kökenli bir ismi seçtirmesi anlamlı.

Yeni hükümetin de bu yönelişi tamamlar nitelikteki bir kompozisyonla oluşturulacağı yönünde tahmin ve beklentiler var. Sonuç da bunları doğrularsa, Erdoğan’ın hesabının, millî görüş gömleğini çıkardığı ve merkeze iyice yerleştiği iddiasını daha kuvvetli bir şekilde seslendirebilmek olduğu yönündeki değerlendirmeler teyid edilmiş olur.

Peki, Gül’ün cumhurbaşkanlığına aday gösterilmesi bu stratejiyle ne ölçüde örtüşüyor, veya daha doğru bir ifadeyle, örtüşüyor mu?

Burada karışık ve izahı zor bir durum var.

Bir yoruma göre, Erdoğan Gül’ün adaylığına eskisi kadar sıcak ve istekli değil. Nitekim seçimden sonraki beyanlarında, adaylık takdirini Gül’e bırakıp, dolayısıyla ondan “feragat” beklediği yorumlarına kapı açan daha mesafeli ve temkinli bir tavır sergilemesi bunu gösteriyor.

Ne var ki, Gül’ün ısrarına karşı çıkması da gerek parti dengeleri, gerekse toplum psikolojisi açısından kolay birşey değil. Bu yüzden, kendisini geçen seferki gibi kamuoyu önünde açıktan angaje etmese dahi, kapalı kapılar ardında “Adayımız” dediği Gül’ü aday gösteren dilekçeye de ilk sırada imzasını koymak durumunda kaldı. Ancak “Karar Gül’ün, sorumluluk da onun” sözüyle konulan ihtiyat kaydını mahfuz tutarak...

Diğer yorumda ise, AKP’nin yeni Meclis grubunu ve yeni hükümetin yapısını “devlet”in taleplerine göre şekillendirmek suretiyle oluşan durumu, Gül’ü Köşke çıkararak dengeleme hesabının yapıldığı yönünde görüşler seslendiriliyor.

Bu da akla ve vâkıaya çok uzak görünmüyor. Hele 27 Nisan sürecini başlatarak siyasete müdahale eden siyaset dışı aktörlerin, 22 Temmuz’da sandıktan çıkan sonuca karşı yeni müdahaleleri göze almasının zorluğu ortadayken.

Dolayısıyla Gül’ün Çankaya'ya çıkmasını engellemek için yeni atraksiyonlar sergilenmesi ihtimali, 22 Temmuz öncesine kıyasla çok düşük.

Buna mukabil, Gül’ün cumhurbaşkanı olduktan sonra “ilkelere sözde değil, özde bağlı” olduğunu ispatlama yolunda nasıl bir “performans” göstereceği ise süreç içinde belli olacak.

Ne diyelim? Hayırlısı olsun...

16.08.2007

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN


 Son Dakika Haberleri