Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 12 Ağustos 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Hüseyin GÜLTEKİN

Musibet-i dîniye



Bir imtihan mekânı olan şu geçici dünya hayatında insanın başına gelen belâları, musibetleri ve felâketleri, Bediüzzaman bir nev’î insanın hayrına yorumluyor. Nefsin hoşuna gitmeyen, zahmet ve meşakkat gibi görünen bir çok musibet, belâ, hastalık ve felâketlerin, netice itibariyle ve hakikat-i halde insanların tekâmül ederek olgunlaşmasına, işlediği hata ve günahların silinmesine vesile olması gibi güzel ve hayırlı durumları doğurduğunu söylüyor.

Her ne kadar nefis, hiçbir musibete, hiçbir belâya, hiçbir zahmete katlanmayı göze almayıp, hep bu dünyanın rahatını, lezzetlerini, zevklerini arzu etse de, Bediüzzaman bu dünya hayatının bir ücret yeri olmadığını, zahmet ve meşakkat yurdu olduğunu, zevk, lezzet, ücret yerinin âhiret yurdu olduğunu söylüyor.

Ayrıca Bediüzzaman böyle hep rahatla, istirahatla geçen bir hayatın hayra alâmet olmaktan ziyade, hakkımızda pek de iyiye işaret olmayan günahlara, şerlere götürecek durumlar olduğunu haber veriyor.

Yine bu meyanda Bediüzzaman dünya hayatını tarif ederken; “Hayat, musîbetlerle, hastalıklarla tasaffî eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakkî eder, netice verir, tekemmül eder, vazife-i hayatiyeyi yapar” diyerek, birçok insanın yanlış telâkki ettiği, belki de anlamada zorluk çektiği ifadelerle bu geçici dünya hayatını tarif ediyor.

Sırf bizi ilgilendiren, şahsımıza yönelik belâ ve musibetlerin gerçek mahiyetlerini böylece öğrendikten sonra Bediüzzaman bir başka musibete dikkatlerimizi çekiyor ve asıl ciddiye alınması gereken musibetin bu musibet olduğunu beyan ediyor.

Evet, Bediüzzaman’ın işaret ettiği en tehlikeli musibet şöyle: “Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir.” Devamında da “Musibet-i diniyeden her vakit dergâh-ı İlâhiyeye iltica edip feryad etmek gerekir” diyerek dikkatleri bu önemli tehlikeye çekiyor ve çâreyi de “dergâh-ı İlahiyeye iltica” ve “feryad etmek” diye tavsiye ediyor.

Bediüzzaman’ın hayatına baktığımızda, onun bütün ömür dakikalarının bu şekilde geçtiğini, son nefesine kadar şahsına yönelik bütün işkence, tazip ve hakaretlere karşı hep sabır ve tevekkülle durduğunu; yılmadan, müştekî olmadan, hiçbir menfî harekete tevessül etmeden mukavemette bulunduğunu görüyoruz.

Ama onun şahsından öteye, din-i mübine, kudsî değerlerimize yönelik bir hücum, bir haksızlık, bir hakaret vukû bulduğunda, işte o zaman Bediüzzaman’ın dergah-ı İlâhiyeye iltica ederek feveran ettiğini görüyoruz. Böyle zamanlarda, artık öyle halim-selim, sakin bir Üstadı, kabına sığmayan bir çağlayan, kükreyen bir aslan gibi görürüz. Bu gibi hallerde artık onu teskin etmek, onu susturmak, onu zabtetmek mümkün değildir.

“Karşımda müthiş bir yangın var, alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. Ben o yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum...” ifadelerinde de Bediüzzaman’ın, milletinin dinini, itikadını içine alan manevî yangınlar karşısındaki tavrını ve feveranını görüyoruz.

Bilenlerin malumu olan Bediüzzaman’ın dine gelen musibetler karşısındaki harika duruşunu, tavizsiz tavrını böylece hatırladıktan sonra; sözü, böyle dinimizi hedef alan musibet ve belâlar karşısında ehl-i din olarak bizim sergilemekte olduğumuz tavır ve duruşlara getirmek istiyorum.

Başörtüsüne yönelik zulüm, bütün şiddetiyle devam ediyor. İmam hatiplere hâlen zenci muâmelesi yapılıyor. Belli bir yaşa gelmeyen çocuklara uygulanan Kur’ân okuma yasağı, hâlen yürürlükte. İnsanlar halen fikir ve düşüncelerini serbestçe ifade edemiyorlar. Serbestçe konuşma ve yazma cesaretini bulanlar da soluğu mahkeme salonlarında alıyorlar. Alkol, uyuşturucu, kumar, fuhuş gibi alışkanlıklar almış başını gidiyor. Çok küçük yaştaki çocuklar bile bu illetlerin tehdidi altında. Sâfî zihinleri daha fazla bulandırmamak için daha fazlasını dile getirmek istemiyorum.

Evet bir İslâm diyarı olan ülkemizde bütün bunlar olurken ehl-i din olarak nasıl bir tavır, nasıl bir duruş sergiliyoruz?

Birer musibet-i diniye olan ve uhrevî hayatımızı tehdit etmekte olan şu olup-bitenler karşısında, Bediüzzaman’ın ifade ettiği mânâda dergâh-ı İlâhî’ye ilticâ ediyor muyuz? Feryat edip herhangi bir çare arayışına giriyor muyuz?

12.08.2007

E-Posta: hgultekin@yeniasya.com.tr


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Yazıları

  (05.08.2007) - Su yüzüne çıkan gerçekler

  (29.07.2007) - Millet konuşmacı, siyasîler dinleyici olsaydı

  (22.07.2007) - Dar ve geniş dairedeki vazifelerimiz

  (15.07.2007) - Gayemiz siyaset yapmak değil

  (08.07.2007) - Siyasî tercihleri ciddiye almalı

  (01.07.2007) - Siyasî arenadaki ayak oyunları

  (24.06.2007) - Zihnimdeki suâller

  (17.06.2007) - Hem dindar, hem siyasetçi olmak

  (10.06.2007) - Siyasette kafa karışıklıkları

  (03.06.2007) - Nifak ve çıkarların son bulması için

 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN


 Son Dakika Haberleri