Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 11 Aralık 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Dizi Yazı

Halil USLU

Şark yaylalarında en çok Münâzarât okunuyor

Dünden devam

Delikli taşlar ve önümüzü kesenler:

Bu günlere ışık tutan bir hatıramız şöyle: 1957 yılında merhum Başbakan Adnan Menderes iktidarında Hakkâri girişine 5 km mesafede delikli taş var. O tarihte, kayalık dağ delinerek küçük tünel açılır, adı delikli taş kalır ve Başbakan bir kamyon üstünde ilk defa şehre girmiş oluyor. O zamânâ kadar otobüs yok, tek tük zor belâ kamyonlar çalışıyor. 1967 yıllarında ise o dönemin başbakanı Sn. Süleyman Demirel, Hakkâri’de ve at sırtında Karadağ mevkiindeki yeni kurulan elektrik santralinin şartelini açar ve Hakkâri ışıklanır.

Bunların fotoğraflarını çekmek ve oraya gitmek için taksi bulamadık. Yalnız İstanbul Üniversitesi’nde okuyan bazı üniversite öğrencileri önümüze şehir meydanında çıktılar ve bir nevî bize meydan okudular. Buralarda gezmemizi ve doküman toplamamızı istemediler. Bunun üzerine kendimizin bu yörenin insanları olduğunu aşiretimize kadar sayınca mahcup oldular ve kendilerine yukarıdaki hizmetleri yapan devlet adamlarının ırkçılık yapmadıklarını, Hakkâri’de 7 tane lise olduğunu, buradan mezun olanların rahatlıkla üniversitelerde okuduklarını, yaptıkları hareket ve propagandaların yersiz ve lüzumsuz olduğunu ifade ettik. Bu gençler federal devlet kurmak havasında idiler. “Toplu iğnenin dahi imal edilmediği bir yerde ne devleti kuracaksınız, ithalatınız ne olacak, ihracatınız ne olacak? vs.” dedik. Daha sonra bu gençlerden bazıları “Bizim baba da geçen sene hacca gitti, bizi de dinsiz kabul etmeyiniz” demeye başladılar ve bizden özür dileyip kendi arabaları ile gezdirdiler. Nerede irşad ekipleri? Nerede?

Bu gençleri teyid edecek ve bugünkü eğitim sistemine ve üniversitelerine ders olacak bir vakıayı belirteceğim. Geçmiş dönemlerde Yankı dergisinde Muhterem M. Kırkıncı Hoca ile yapılan bir mülakatta çıkan ve Türkiye’de büyük yankı yapan hadise şöyle gelişiyor: Erzurum-İspir ilçesinin bir köyünde Ahmed isimli bir babanın üç çocuğu İstanbul’da üniversitede okur. Ne gariptir ki; her üç evladı da dağdadır ve teröristlerin ağındadır. İlçe merkezindeki askeri yüzbaşı, bu babayı ve aileyi yakinen tanımak ve tahkikat yapmak için köye bir müfreze asker ile atla giderler.

Babayı çağırırlar ve yüzbaşı at üzerinde adamın ifadesini alır: “Kimsin? Necisin? Nasıl üç evlât dağa çıkar? Kimin neslindensin?” gibi sözler sarf eder. Çocukların babası, sert ve vakur bir ifade ile cevaben Erzurum şivesi ile der ki: “Yüzbaşı beg, yüzbaşı beg, ben bin türlü meşakkatlere, sıkıntılara katlanarak, evlâtlarımı bu vatana ve millete hizmet etsinler diye üniversiteye gönderdim. Şimdi sizlere soruyorum, benim çocuklarıma o üniversitelerde ne verdiniz de, evlâtlarım dağa çıkmış? Burada böyle değildiler, bak küçük kardeşleri ile biz camiden geliyoruz, biz vatanımızı seviyoruz.” Bu sözler karşısında yüzbaşı attan iner, babanın elini öper ve oradan ayrılır. “Baba haklıdır” der.

Bu vakıayı teyid eden sayısız tespitlerden yeni bir tesbit: ABD’ye verilen ve teslimi istenen PKK’nın önde gelen 170 kişisinin başları için Vatan gazetesinde başlık olarak çıktı: “İşte aranan top 10 listesi.” Bunların içinde; Kod adı Cuma: Ankara Üniversitesinden mezun. Kod adı Abbas: Öcalan’ın Üniversite arkadaşı. Fen Fakültesi mezunu. Kod adı A.H: 1983 yılında Asteğmen olarak Kıbrıs’ta görev yapmış ve Hakkâri-Dağlıca’daki 12 şehidin eylem emrini vermiş. Hedef olarak alınan mezkur 170 kişinin acaba kaçı Türkiye üniversitelerinden mezun olmuş veya okumuştur? Yıllar önce Hakkâri’de önümü kesen üniversiteli gençlere söylediklerim hâlâ kulaklarımda çınlar.

Şu kesin ki; okullarda iman, vatan ve kardeşlik dersi tam anlamı ile verilmiyor, yoksa bu kadar döküntü olmaz ve gençlik rayından çıkmazdı. Adam kalkıyor, haddini de aşarak “Laiklik elden gidiyor, irtica hortladı” dıyor. Ayıptır günahtır, vatan elden gidiyor, gençliğimiz elden gidiyor. Maskaralık yapmayın, yaptığınız bütün aşılar genç ağaçları çürüttü ve dağlara çıkarttı, çıkmayanları da hapishanelere sokturdu ve futbol sahaları gibi trübünleri bıçaklarla, küfürlerle doldurdu. Bunu mu gelecek nesillere armağan ediyorsunuz? Bunu mu?

Anarşist ve anarşizim dünyayı kasıp kavuruyor. Bunun temeli insanın bozulmasıdır. Yağ bozulunca yenilmez, insan yağa benzer, bozulunca anarşist olur, çılgın olur, akıl ve kalp hakimiyeti yoktur. Böyle kişilerin çoğalması ile cemiyet veya topluluk anarşizme gider, bataklık büyür, sinekler çoğalır. 1940 yıllarında Bediüzzaman Hazretlerine o dönemin idare ve iradesi zulmederken o mübarek şefkat kahramanı döner ve onlara der ki:

“Bu vatan, bu millet ve bu vatandaki ehl-i hükûmet, ne şekilde olursa olsun, Risâle-i Nur’a eşedd-i ihtiyaç ile muhtaçtırlar. Değil korkmak veyahut adavet etmek, en dinsizleri de onun dindarane, hakperestane düsturlarına taraftar olmak gerektir. Meğer ki, bütün bütün millete, vatana, hakimiyet-i İslâmiyeye hıyanet ola. Çünkü, bu milletin ve bu vatanın hayat-ı içtimaiyesini anarşîlikten kurtarmak ve büyük tehlikelerden halâs etmek için, beş esas lâzımdır ve zarûridir: Birincisi merhamet, ikincisi hürmet, üçüncüsü emniyet, dördüncüsü haram-helâlı bilip haramdan çekinmek, beşincisi serseriliği bırakıp itaat etmektir. İşte, Risâle-i Nur, hayat-ı içtimâiyeye baktığı vakit, bu beş esası temin edip, asayişin temel taşını tesbit ve temin eder. Risâle-i Nur’a ilişenler katiyen bilsinler ki; onların ilişmesi, anarşîlik hesabına, vatan ve millet ve asayişe düşmanlıktır.” 3

Sivrisinek ve bataklık...

Şimdi haberlere bakıyorum, özeti şöyle: “Dağlar bombalanmaya devam.” Hangi dağlar? Türkiye’nin içindeki dağlar, dışındaki değil. Şimdi eğri oturup doğru konuşmak lâzım. Yüzlerce üniversite açmanın hiçbir mânâsı yok. Müfredatını ve ders programını gerçek mânâda değiştirmedikten ve din ilimleri ile fen ilimlerini bir arada okutmadıktan sonra, açmanın sırrını anlat. Dağa çıkanların yüzde kaçı üniversiteli ve yüzde kaçı liseli ve yüzde kaçı genç? Cevap korkunçtur. Gelin buna çare bulun veya çare bulana yapışın, gemi batarsa hep beraber batacağız. Vatanperverliğin neresindeyiz? Sivrisineği öldürmek var, bataklığı kurutmak var. Gelin, çoklarını aldatmayın, boşuna da masraf yapmayın, sivrisinekler bataklık kurutulunca kendileri yok olur ve ölürler. Milyar dolarları bataklığın kurutulması için kullanın.

Bataklığın kurutulması için fazla safsataya da lüzum yok. Çağımıza damgasına vuran Hz. Bediüzzaman, bataklığın kurutulması için çıkış yolunu gösteriyor, ülkenin başında olanların acilen bu çıkış yolunu hayata geçirmeleri lazımdır. 100 yıllık bu tenbih ve nasihat yerini bulmalıdır: “Vicdanın ziyası, ulûm-u dîniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.”4

Ord. Prof. Sadi Irmak

Mezkur yazı serisi “Seyda’nın talebeleri”ni ve oradaki çeşitli intibalarımı, dönemin başbakanı Ord. Prof. Sadi Irmak beye, kendisini ziyaret gittiğimiz 10 üniversiteli talebenin huzurunda anlattık ve kendilerine Bediüzzaman Hazretlerinin “Sözler” isimli eserini ve Yeni Asya Yayınları’ndan “Anarşi Sebep Çareleri” kitabını hediye verdik. Kendileri, orada Sözler kitabını açarak Dördüncü Söz’e kadar okudu. Bülbül tetimmesini de biz açtık, kendileri okudu. Hayranlığını bazı senatör ve milletvekillerine anlatmış, onları da başka bir seride yazmak istiyorum. 3 saati bulan sohbetimizin akabinde bizlere dönerek dedi ki: “Anlattığın bu notları kitap haline getirin ve şarkın bütün köylerine ve bürokratlarına dağıtın, benim kanaatim de aynıdır.”

Bu bölgede başarımızın esas kaynağı ve temel noktası, Hz. Bediüzzaman Said Nursî’nin mazide yaptığı muhteşem hizmettir. Nereye gittiysem hep onun ayak izleri vardı. Çünkü yalnız Van’da çeşitli dönemlerde ve gençliğinin baharında takriben 18 yıl kalmış. Oturarak veya tatil yaparak kalmamış, hayatının her ânını, zamanının bütün dilimlerini hizmetle geçirmiş, kimseyi hakir görmemiş. Çadırlarda onun sesi ve izi vardı. Paşa ve vali konaklarında onun gür ve istikbale ait tesbitleri vardı. Yaylalarda, Başet gibi 3650 rakımlı tepelerde yine onun ayak izleri vardı. Âlimler topluluğunda, şarkın gürültülü medreselerinde ve Şafiî mezhebinin görkemli müderrislerinin tedrisat rahlelerinde onun nağmesi, onun şivesi ve onun müthiş sarsıcı, ışık saçan, ümit saçan ifadeleri vardı.

Bütün konuşmalarını ve görüştüğü kesimlerin suallerini, o tarihlerde neşrettiği “Muhâkemât, Münâzarât, Tuluât, Sünuhât, Hutbe-i Şâmiye” gibi eserlerine derc etmiş ve hastalıkları teşhis ederek, çağ ve çağlara, o günden bu güne çıkış yolları ve hâl çareleri sunmuştur. Meselâ, o yaylaların o yüksek rakımlı köylerinde en çok okunan ve hoşlarına giden “Münâzarât” kitabıdır. Bizim yaylaların çobanları “Bu kitap çok hoşumuza gidiyor ve anlıyoruz, sanki bizim için yazılmış” diyorlar. Bu kitabı okumayanların kulakları çınlasın. Bir çok milletvekiline dedik ve diyorum: Bu eseri cebinizde taşıyın, yoksa asla başarılı olamazsınız. Bu çağın doktorunun reçetesidir. Sizler de bu reçetelere muhtaçsınız.

Gerçek barışçılar

Bu itibarla Şarkın her köşesinde en rahat hizmet eden Risâle-i Nur talebeleridir. Çünkü Hz. Üstad, fevkalâde bir miras bırakmıştır. Herkesin saygı duyduğu bir şahsiyet ve tabii ki eserleri de... Bazı yerlerde bizi dinlemezlerdi, fakat “Seyda böyle diyor, Bediüzzaman böyle diyor, Molla Said-i Meşhur böyle diyor” deyince, gürültü kesiliyor, sükûnet hasıl oluyor ve herkes dikkat kesiliyordu. Çok yerlerde dedim, tekrar diyorum: Hz. Bediüzzaman, Risâle-i Nur ve onun sadık ve halis talebeleri şarkın temel unsurudur, adeta o bölgenin harcıdır. O bölgede yaşayan, Kürdü, Türkü, Arabı, Azerisi, Zazası vesâire ırkları Nura muhtaçtır ve ancak onunla rahat bulacaklar, gerçek barışı, kardeşliği ihya edeceklerdir. Çünkü çağın tabibini dinlemeyen ve ilaçlarını kullanmayan, maddî ve manevî hastalıklardan ve bugünkü elim vaziyetten kurtulamaz.

Türkiye’de ittihad-ı İslâm için, muhabbet-i millî için ve Türkiye’nin bekası için müessir olmuş, ülkeyi ayakta tutan, yıkılmasını önleyen, birlik ve beraberliği sağlayan Risâle-i Nur ve dershaneleri, Başta Irak’ta ve Irak’ın kuzeyinde, güneyinde, doğusunda, batısında olsaydı, bu vahşî ve gaddar ve elem verici faturalar ve manzaralar olmazdı. Bu bölge Arapça konuşuyor, fakat iktidardaki partiler sosyalıst partiler. İslâmdan kopmuşlar. “Cumhuriyetçiyiz” diyorlar, cumhuriyeti despot ve zalim bir rejim zannediyorlar. 14 asır önce Ebûcehil’in ana lisanı Arapça idi, fakat iman etmediğinden kâfir olarak öldü. Yani lisan kurtarmıyor. İnanç, iman ve İslâm kurtarıyor.

Onun için merhum Mehmed Akif öyle diyor:

“Rehber olamaz bana kozmopolit maymunlar,

Âlemin serveri Peygamber-i Zîşanım var (asm)”

—Devam edecek—

Dipnotlar:

3- Tarihçe-i Hayat. - Kastamonu Lâhikası, s. 273 BSN.

4- Münâzarât, BSN.

Halil USLU

11.12.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Dizi Yazı

  (10.12.2007) - Şarkta, Bediüzzaman'a herkes saygı duyuyor

  (06.12.2007) - İslâm dünyasının Davos’u

  (05.12.2007) - İhtişam var, kültür yok

  (21.04.2007) - Barikatın kapısı açılır mı?

  (20.04.2007) - Kıbrıs’ın gerçek fotoğrafı

  (19.04.2007) - Kıbrıs'ı doğru anlamak lâzım

  (17.02.2007) - İttihad-ı İslâma ihtiyaç var

  (16.02.2007) - Türkiye de hedef tahtasında

  (15.02.2007) - Yerli işbirlikçiler

  (14.02.2007) - Çağdaş Şerif Hüseyinler

 

 Son Dakika Haberleri