Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 01 Nisan 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Dizi Yazı

Tuba Nur Arıcan Fatma Yılmaz

AB süreci, Asya için de büyük fırsat

Rİsâle-İ Nur Enstitüsü tarafından Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin vefatının 48. yıldönümü münasebetiyle tertiplenen “Meşrutiyetin 100. yılında Türkiye’nin Demokrasi Serüveni” başlıklı panel, Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayında önceki gün gerçekleştirildi. Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın açılış konuşmasıyla başlayan paneli Avukat Kadir Akbaş yönetti. Panele Prof. Dr. Atilla Yayla, Prof. Dr. Doğu Ergil, Prof. Dr. Mehmet Altan, Dr. Cengiz Aktar ve gazetemiz Genel Yayın Müdürü Kâzım Güleçyüz konuşmacı olarak katıldı.

Avukat Kadir Akbaş, demokrasi serüvenimizin 100. yılında bilim adamlarının bile, bilimsel görüşlerinden dolayı üniversitedeki görevlerinden el çektirilerek hapis cezalarıyla sindirilmek istendiğine dikkat çekerek, şunları kaydetti: “Said Nursî asayişe, emniyete dokunmamak şartıyla hiç kimsenin vicdanıyla, kalbiyle kabul ettiği bir fikirden, bir metoddan dolayı mesul olamayacağını ifade eder. Açıkça şiddete çağrı içermediği sürece eksiksiz bir fikir özgürlüğünden yanadır. Said Nursî Kur’ân’dan aldığı adalet dersiyle hiçbir mülâhazanın insan hayatını, insan hakla

GÜNDEM YÜZ YIL ÖNCESİYLE AYNI

Panelin ilk konuşmacısı olan Prof. Dr. Mehmet Altan, 1908 gündemiyle 2008 gündemi arasında bir benzerlik olduğuna dikkat çekti. Aradan geçen 100 yıla rağmen en önemli maddemizin gene bir sivil anayasa olduğuna işaret eden Prof. Dr. Altan, “100 yıllık perspektif içinde bir değerlendirme yapıldığında, aslında en önemli sebebin şu olduğunu görüyoruz: Buralarda kuvvet kanunda olmuyor. Kuvvet hep kanunun dışında bir yerlerde" dedi. Yeryüzünde kanun, hukuk dediğimiz hadiseyi toplumsal çatışmaların doğurduğunu ifade eden Prof. Dr. Altan, insanlığın tarih boyunca çeşitli süreçlerden geçerek, hukuk manzumesini meydana getirdiğini kaydetti. Altan, hukukun aynı tıp bilimi gibi insanlığa hizmet eden bir bilim olduğunu belirterek, “Hukuk, insanların insanlarla, insanların toplumla, insanların devletle ilişkilerini bir vicdanî adaletin tartısında şekillendirmiş, netleştirmiş ve kesin kurallara bağlamış. Din hukukun çok önemli kaynaklarından biridir. Ama tek başına tabiî ki hukuk değildir. Yaptırımları farklıdır.”

Altan, Türkiye’nin yüz yıllık süreç içinde bocalayıp durduğunu, gücün gerçekten hukukta olduğu bir Türkiye’nin var edilemediğini vurgulayarak, "Bunun değişim sürecini yaşıyoruz; istediğimiz kadar hızlı olmasa da istediğimiz noktada olmasa da. Bizim gibi düşünmeyen, bizden farklı olan, bir şekilde aynı kültürden gelmeyen hatta muarız olan muhalif olan karşıt olanlara bir noktada bir konsensüsü, bir beraberliği, bir bir arada bulunmayı sağlayan tek şey gene o evrensel hukuk. İnsanların bir şekilde temel hak ve özgürlüklerinin içinde inanç ve vicdan özgürlükleri de var. Bu özgürlüklerin de bir şekilde güvencesi hukuk” diye konuştu.

Türkiye’nin din ve vicdan hürriyetine hukuk üzerinden bakması gerektiğini gerektiğini ifade eden Altan, “Bunu yapabilmesi kendi sosyo-kültürel yapısına, inancına şaibeli bakmayan bir devlet algısı, bir toplum algısı ve bir demokratik özgürlük anlayışının geçerli olmasıyla mümkün. Bunu doğuracak şey tabiî ki Tükiye’nin çok hızlı bir şekilde dünyalaşması gerekiyor. Bugün Türkiye’nin normalleşmesini sağlayacak unsurlar nelerdir? Bir tanesi bir Müslüman toplumunda demokrat, insan haklarına saygılı, din kurallarını işleten bir anlayış. Bir demokratik anlayışın laikliği de içeren bir şekilde cumhuriyeti sarmasıdır. Bunun önündeki engellerden birisi Kürt sorunu. Bugün bunun gene çözümünü sağlayamayan bir statükonun varlığını görüyoruz. İnsanı ve insanın temel hak ve özgürlüklerini yönetmeyi esas olarak almış bir zihniyetin buralarda yaygınlığının ve yerleşmesinin mümkün olabildiğini görebildikçe statükonun daha arttığını daha alevlendiğini daha bir şekilde celâllendiğini görüyoruz.”

AB’nin, temel haklar şartı diye 2000 yılında kabul ettiği devletle bireyin ilişkisini en ileri noktada bir hukuksal anlayışla nasıl olması gerektiğini bize anlatan bir metni kabul ettiğini hatırlatan Altan “Türkiye'de her türlü özgürlüğün garanti altına almanın tek yolu evrensel hukuk üstünden bunu sağlamasıdır” dedi. Cumhuriyeti bir tek parti anlayışına indirgemenin yanlışlığına işaret eden Altan, bunun sonucu olarak laik-şeriat ikileminin yaşandığını söyledi. Altan, laik şeriat-ikileminin tuzağına düşmeden insanların özgürlüklerini garanti altına alacaklarını formülün ise “cumhuriyetin demokratikleştirilmesi” olduğunu kaydetti.

BEDİÜZZAMAN DEMOKRATİKLEŞME

SÜRECİNİN ÖNCÜSÜDÜR

Gazetemiz Genel Yayın Müdürü Kâzım Güleçyüz, meşrutiyetin neye tekabül ettiğinin okullarda yeterince anlatılmadığını, verilen bilgilerin de daha çok Osmanlı’yı kötüleme bağlamında anlatılan kuru bilgilerden ibaret olduğuna dikkat çekti. Okullarımızda zorunlu olarak okutulan inkılâp tarihi dersleri bulunduğuna dikkat çeken Güleçyüz, “Ama demokrasi tarihi dersi yoktur. Bu zaten başlı başına eğitim sistemimizin ne kadar demokrasiden uzak bir yapıya oturtulduğunu gösteren en çarpıcı örnektir” dedi.

Güleçyüz, Bediüzzaman’ın yeni gelinen çağda, “Kuvvetin yerini hak, akıl, marifet, bilgi ve kamuoyu almıştır” dediğini aktararak şöyle devam etti: "Yeni dönemde devleti idare etmek için eski dönemden farklı olarak kalbi millet hükmünde olan bir meclis-i mebusanın, fikr-i ümmet makamında olan meşveret-i şeriyenin ve medeniyetin kılıcı ve kuvveti mesabesinde bulunan fikir hürriyetinin artık geçerli olduğunu söylüyordu. 100 yıl sonra geldiğimiz aşamada bu hakikat ve bu değerlendirmeler çok daha fazla geçerli. Bediüzzaman meşrutiyete daha sonraki aşamalarda cumhuriyet ve demokrasi olarak daha ileri tekamül ederek gelişen bir sürecin aşamalarından birisi olarak bakıyor. Hatta ‘Meşrutiyet ki; adalet, meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir’ şeklinde yaptığı tarifi daha sonra ‘Cumhuriyet ki; adalet ve meşverete kanunda inhisar-ı kuvvettir’ şeklinde güncellemiştir. O itibarla Bediüzzaman'ın bu konuya yaklaşım biçiminde bir çelişki yok ve bir bütünlük arz eden sürecin birbirini tamamlayan aşamalarından bahsetmek var.”

Güleçyüz, Cumhuriyeti 20'li 30'lu 40'lı yıllarda uygulanan bir amansız tek parti zihniyetinin diktası olarak algılayan anlayışın, sandıktan, hiçbir zaman kendisine destek verecek, kendisini destekleyecek bir sonucun çıkamayacağını görmüş olmanın vermiş olduğu ümitsizlik içerisinde olduğunu kaydetti. Güleçyüz, şunları söyledi: “48. vefat yıldönümünde rahmetle bir kez daha andığımız ve bu konuyla ilgili görüşlerinin bir kısmını anlatmaya çalıştığımız Bediüzzaman Said Nursî için klişeleşmiş bir suçlamayı sürekli tekrarlarlar nakarat gibi. Derler ki; ‘Bediüzzaman Cumhuriyet karşıtıydı, Cumhuriyet düşmanıydı.’ Hiç alakası yok. Tam tersine Bediüzzaman yine bu ithamla yargılandığı Eskişehir Mahkemesinde 1935’te mahkeme heyetine ‘dindar bir cumhuriyetçi olduğunu’ gayet açık ve net ifadelerle ve asr-ı saadetten örneklerle ifade edebilmiş bir insandı. Ve meşrutiyetin ilânından, 1960’da son nefesini verdiği ana kadar ortaya koymuş olduğu profille kesintisiz çizgide bize şunu söyleme imkânını veriyor: Bediüzzaman cumhuriyet karşıtı veya düşmanı olmak şöyle dursun; meşrutiyet, cumhuriyet, demokrasi silsilesi içerisinde ifade edilen hürriyet mücadelesinin ve demokratikleşme sürecinin öncüsüdür. Ve bu sürecin sağlıklı zemine oturtulmasının rehberliğini yapmıştır.”

AB sürecimiz 200 yıllık uzun bir yolculuk

Dr. Cengiz Aktar ise, 1908’de yaşanan Meşrutiyet tartışmalarının iyi anlaşılabilmesi için ilk önce 1808’de Sultan II. Mahmut tarafından kabul edilen Sened-i İttifak anlaşmasını iyi tahlil edilmesi gerektiğini kaydetti. Cengiz Aktar, II. Mahmut’un bu anlaşma ile çöküş aşamasındaki bir devlete güç kazandırdığını, bir takım yetkilerini “Ayan” denilen yerel yöneticilerle paylaştığını belirterek, Meşrutiyet’e giden yolun bu şekilde açıldığını ifade etti. Aktar, 3. Selim, 2. Mahmut ve arkadan gelen bütün padişahların dünyadaki yeni dönemi algılayarak, “bir şeyler yapmak gerektiğini gördüklerini” Osmanlı’nın batılılaştırılması düşüncesinin tepeden inme bir değişim anlayışı tamamen devletin bekası için düşünülmüş bir model olduğunu belirterek, bu mânâda 1908 yılında ilân edilen meşrutiyetin ondan önceki yüzyıl boyunca ve özellikle 2. Mahmut'la başlayan sürecin doğal sonucu olduğunu söyledi.

1908’deki Meşrutiyet’in doğal sonuçlarından birisinin ülkemizin içinde bulunduğu AB süreci olduğuna dikkat çeken Aktar şöyle devam etti: "Hukuk ve demokrasinin giderek daha fazla hayatımıza girdiği bir süreçtir. Bunu geriye döndürmeye çalıştığınızda bu geri teper. Çünkü insanlar demokrasiyle, hukukla daha fazla aşina olmuşlardır. Günahıyla, sevabıyla meşrutiyet ayrı. Pek çok günahı var biliyosunuz. Hatta bu günkü ittihatçı geleneğin daha hâlâ ortalıkta olduğunu görüyoruz. Ve kolay kolay geçen bir hastalık değil. Bu gün içinde bulunduğumuz AB süreci belki bu topraklarda yaşayan insanların belki ilk defa kendi kaderlerini tayin etmeleri için böylesine muazzam bir imkanla karşı karşıya kaldıkları bir süreçtir. Çünkü AB süreci ancak toplum bu işe sahip çıkarsa gerçekleşebilecek bir meseledir. Bu anlamda Bediüzzaman’ın bahsettiği ‘Asya’nın bahtının miftahı meşveret ve şûrâdır’ ifadesi hakikaten çok ilginç bir öngörüdür. Yani bu sürecin Avrupa’da başlayan bu sürecin bu topraklara, bu coğrafyalara hele hele Türkiye üzerinde yayılacak olması çok insanlık adına büyük bir fırsattır. Batılılaşmayı tabiî doğru anlamak lâzım. Batılılaşmak batılı olmak değil, batılı olunur, olunmaz bu bir tercihdir. Ama önemli olan burada batıdan sunulan gelen akan dinamiği doğru kullanmak içerdeki dinamikle harmanlamak ve buralara kalıcı bir istikrar taşıyabilmekitr. Bu dış dinamiğe bizim ihtiyacımız var. Burada gocunulacak bir şey yok. Özellikle 2004 yılından sonra 1908’den gelen problemlerin nasıl alevlendiğini yaşıyoruz. Ben bu mânâda AKP yöneticilerine Allah akıl fikir versin diyorum. AB süreci küçümsenecek bir süreç değildir. Bunu doğru kullanabilmek önemli olan doğru yönetebilmek ve böylelikle bu memleketi hak ettiği ve 200 yıldır hak ettiği başında çok acı çektiği. AB kimilerinin zannettiği gibi 3-5 kişinin aklının erdiği politik bir mevzuu değil. Bu hepimizin meselesi. Zira AB dediğimizde son derece üzerinde çalışılmış damıtılmış bir yaşam tekniği bu. Dış politika meselesi değil. Ama Türkiye’nin sivil toplumunun ne kadar güçsüz olduğunu maalesef biliyoruz. Dolayısyla bu böylesine bir sürece sahip çıkabilmek için toplumun niyeti isteği yeterli değil. Muhakkak hükümetten aynı 2002-2004 döneminde olduğu gibi bir irade gerekiyor. Bu iradenin bir an evvel tekrar bulunmasını temenni ediyorum.”

Devamı yarın

Bediüzzaman’ın kardeş ve yeğenleri

Dünden devam

Ubeyd, Bediüzzaman’ın büyük ablası Durriye Hanımın tek oğludur. Bediüzzaman Hazretleri’ne küçük yaşlarda talebe olmuş; Van’da, Başet Dağı’nda kaldığı yıllarda onunla birlikte olmuştur. Bu birliktelik, Birinci Cihan Harbi’ne kadar devam etmiştir. Birinci Cihan Harbi’nde Bediüzzaman Hazretleri’yle birlikte Bitlis deresinde Rus ve Ermeni kuvvetleriyle çarpışarak şehid olmuştur. Ubeyd’in Ruslarla çarpıştığı ve çarpışma sırasında şehid olduğuyla alâkalı olarak Vanlı Ali Çavuş namındaki Ali Aras, oğlu Fevzi Aras’tan bizzat aldığımız hatıralarında Ubeyd’den şöyle söz eder: “Ubeyd, düşman tarafından vurulunca, sırtında yeni bir elbise, kemerinde altınları vardı. Vurulunca bana; ‘Ali gel, bunları al, gâvurun eline düşmesin’ dedi. Ve kelime-i şehadet getirerek şehid oldu.”

Ubeyd ile alâkalı olarak daha sonra Bediüzzaman Hazretleri bir eserinde şunları kaydeder:

“Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehid olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini (gömüldüğü yeri) bilmediğim halde, bence bir rüya-yı sadıkada, tahte’l-arz (yerin altında) bir menzil sûretindeki kabrine girmişim. Onu şühedâ (şehitler) tabaka-i hayatında gördüm. O beni ölmüş biliyormuş; benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor. Fakat Rus’un istilâsından çekindiği için, yeraltında kendine güzel bir menzil yapmış.” (Mektûbât, s. 12) Şehid annenin şehid oğlu Ubeyd, mübarek Nursî Hanedanı’nın şehidler kervanındaki yerini almıştır.

NURSÎ HANEDANININ ÂLİME BİR HANIMI:

HANIM

Sofi Mirza Efendi’nin yaş sırasına göre ikinci evladı olan Hanım, âlime bir hanımefendidir.

Sofi Mirza’nın “..Hanım ismindeki kız çocuğunu büyük ve meşhur bir âlime olarak yetiştirdiği rivayetler arasındadır. Bu merhume Hanım, Birinci Cihan Harbi’nden evvel, Molla Said isminde âlim bir zatla evlenmiş. Bilahare 1913 senesinde Şeyh Selim veya Bitlis Hadisesi ismiyle meşhur, hürriyetin ilânına karşı hükümete isyan edenlerin arasında bu Molla Said’in isminin karışması neticesinde Hanım ile Şam’a birlikte hicret etmişlerdir. Şam’da çok talebesi olan Molla Said Efendi, ders okuturken, takıldığı çetin meseleleri perde ve hicap arkasında oturan âlime hanımı Hanım’a sorarmış. O ise hiç duraksamadan hemen meseleyi çözer, cevap verirmiş” diye halen Şam’da hayatta olan Bitlisli Abdülaziz Efendi anlatmışlardı. (Mufassal Tarihçe-i Hayat, A. Kadir Badıllı, Timaş Yay, c. 1, s. 51-52) Hanım, 1945 yılında Mekke-i Mükerreme’de tavaf ederken vefat etmiştir. Bediüzzaman Hazretleri, risâlelerde “Hacca gidip sekerât içinde tavaf ederken, tavaf içinde vefat eden âlime Hanım nâmındaki merhume hemşirem...” şeklinde kendisinden söz eder. (Asâ-yı Musa, 11. mesele, s. 70) Muhteşem hanedanın bu bahtiyar ferdi mensup olduğu silsilenin şanına lâyık hayat sürmüş ve öylece de ebedî âleme irtihal etmiştir.

NURSÎ HANEDANI’NIN ‘İNSAFLI VE

MÜDAKKİK BİR ÂLİMİ’: MOLLA ABDULLAH

Sofi Mirza Efendi’nin yaş sırasına göre üçüncü evlâdı ve Bediüzzaman’ın ağabeyidir. Çevrede derin bir âlim olarak bilinir. Nurs Köyünde dünyaya gelmiş, 1914 yılında orada vefat etmiştir. Mezarı Nurs Kabristanındadır. Evlenmiştir. Bir kız, bir erkek olmak üzere iki çocuğu olmuştur. Çocuklarının ismi, Bedia ve Abdurrahman’dır.

Said Nursî Hazretleri, onun için “insaflı ve müdakkik bir âlim” (Kastamonu Lâhikası, s. 60) ifadesini kullanır. Oğlu Abdurrahman, Bediüzzaman’a yıllarca talebelik yapmış, 1922 yılının sonlarında amcasından ayrılarak Ankara’da kalmış, orada vefat etmiştir. Kızı Bedia Hanım ise, Nurs Köyünde evlenmiş, dört çocuk sahibi olmuş ve orada vefat etmiştir. Mezarı Nurs Köyü Kabristanındadır.

Nursî Hanedanı’nın bahtiyar fertlerinden Molla Abdullah ile Said Nursî arasında geçmiş bir muhâvere, Tarihçe-i Hayat’ta şöyle anlatılır:

“Ağabeyi Molla Abdullah:

“Sizden sonra ben Şerh-i Şemsî kitabını bitirdim, siz ne okuyorsunuz?”

Bediüzzaman:

“Ben seksen kitap okudum.”

Molla Abdullah:

“Ne demek?”

Bediüzzaman:

“İkmal-i nüsah ettim ve sıranıza dahil olmayan birçok kitapları da okudum.”

Molla Abdullah:

“Öyle ise seni imtihan edeyim?”

Bediüzzaman:

“Hazırım; ne sorarsanız sorunuz.”

Molla Abdullah, biraderini imtihan eder. Kifayet-i ilmiyesini takdir ile, sekiz ay evvel talebesi bulunan Molla Said’i kendisine üstad kabul etti ve talebelerinden gizli olarak küçük biraderinden ders almaya başlar.” (Tarihçe-i Hayat, s. 33)

İlim ve takva dairesinde mümtaz bir kişiliğe sahip Molla Abdullah, aynı zamanda “Evliya-i azîmeden olan Hazret-i Ziyaeddin’in (k.s) has müridlerindendir.” (Kastamonu Lâhikası, s. 60)

MOLLA ABDULLAH’IN KIZI: BEDİA

Bediüzzaman’ın büyük kardeşi Molla Abdullah’ın iki evlâdından birisi kızdır ve ismi Bedia’dır. Nurs Köyündeki araştırmalarım sırasında bu bahtiyar hanım hakkında bilgi toplarken, hangi eve gittimse bana fotoğrafını göstererek ondan bahsettiler. Bedia Hanım Nurs’ta evlenmiş ve 1970 yılında orada vefat etmiştir.

Dört çocuğu olmuştur. Çocukları hâlâ hayattadır. Nurs Köyünün Aşağı Kığıs Mezrasında oturmaktadırlar. İsimleri şöyledir: Salih, Mustafa, Said, İsa. Bu muhtereme hanımın burun kısmı, kartal burnunu andırmaktadır. Amcası Bediüzzaman’ın burun kısmını andırır. Civarda çok sevilen bir hanımefendidir.

BEDİÜZZAMAN’IN YEĞENİ: ABDURRAHMAN

Bediüzzaman, onu Nurun satır aralarında “Abdurrahman” ve “biraderzâdem” ifadeleriyle tesmiye eder. Ve “bir dehâ-i nurânî sahibi olacağı muhtemel olan biraderzâdem Abdurrahman” (Barla Lâhikası, s. 21) diyerek senâsına mahzar kılar. Abdurrahman, Bediüzzaman’ın ağabeyi Molla Abdullah’ın oğludur. 1918 yılında Bediüzzaman’ın Rusya esareti dönüşü İstanbul’a teşrif ettiği zamanlarda, Bediüzzaman’ın yanında kalmaya başlar, onun hizmetinde bulunarak talebesi olur.

Amcası ile beraber

Bediüzzaman, yeğeni Abdurrahman’la beraberliğini şu ifadelerle belirtir: “Esaretten geldikten sonra, İstanbul’da Çamlıca tepesinde bir köşkte merhum biraderzadem Abdurrahman ile beraber oturuyorduk.” (Lem’alar, s. 238)

Bediüzzaman’ın hayatında çok mühim bir yere sahip olan Abdurrahman’ın ulvî hasletleri vardır. Bediüzzaman, kendisine ve nurlara sonsuz sebatta zirveleşen bu bahtiyar yeğenini, mühim talebelerinden Kuleönülü Mustafa Hulûsi Ertürk’e nispet eder.

Bediüzzaman'a sadakat içinde

Abdurrahman’ın 1918 senesinde Bediüzzaman’la başlayan beraberliği 1923 yılı Mayıs’ına kadar devam eder. Bediüzzaman’a sadakatini şu satırlarda görmek mümkündür: “1923 Mayıs’ına kadar amcası ile her an beraberdir. Ve ayrılmamıştır. Çamlıca’da, Sarıyer’de beraber olduğu ve İngilizlere karşı 1920 yılı içinde neşredilen Hutuvat-ı Sitte eserinin İstanbul’da yayınlanmasında büyük hizmetleri olduğu gibi bilâhare 1922 Kasım’ında amcası ile Ankara’ya giderek, Bediüzzaman’a itiraz eden veya aleyhinde bulunan bazı münafık şahısları öldürmek teşebbüsüne kadar hep fedakârâne sadakatle, amcasının hizmetinde görülmüş, bütün cazip ve şaşaalı tekliflerini reddederek, izzet-i ilmî ve vakarını muhafaza yolunda, fakr-u zarureti ihtiyar ederek Van’a gitmeye hazırlandığı zaman merhum Abdurrahman, amcasından ayrılmış, Van’a gitmemiştir.” (Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdulkadir Badıllı, s. 364)

Abdurrahman'ın yazdıkları

Yeğeni Abdurrahman, Bediüzzaman’ın doğumundan, Rus esaretinden firar edip İstanbul’a teşrifleriyle, Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye azalığına kadar hayatını içeren bir “Tarihçe-i Hayat” kaleme almıştır. Ayrıca Bediüzzaman’ın “Lemeât” isimli eserinin arka tarafında kısa bir makalesinin yanı sıra Barla Lâhikası’nda amcasına hitaben yazdığı mektubu bulunmaktadır.

Abdurrahman, amcası Bediüzzaman’a hasret ve iştiyak içindedir.

Yıllarca beraberlikten sonra ayrılık hasreti, yüreğinde daimî bir kor olmuştur. Amcasından ayrılmış, hasretini yanık yüreğinde dâima muhafaza etmiştir. Vefatına iki ay kala amcası Bediüzzaman’a yazdığı bir mektupta duygu ve düşüncelerini şöyle dile getirmiştir: “Esselamu Aleyküm. Ellerinizden öper, duanızı dilemekteyim. Sıhhat haberinizi, irşad edici olan Onuncu Söz risalenizle beraber Tahsin Efendi vasıtasıyla aldım; çok teşekkür ederim. Evvelce gerçi emrinize muhalefet ederek muhterem ve değerli amcamdan ayrıldığıma pişman olmuş isem de ve itâbınıza müstehak olmuş isem de, bu da mukadder imiş. Ve Cenâb-ı Hakkın emir ve iradesiyle ve belki de bizim için hayırlı olduğu için oldu. “Binaenaleyh, ben cehalet sâikasıyla bir kusur yaptım ve belâsını da çektim. Bundan sonra çekmemek için affınızı rica ve duanızı dilerim.

“Aziz mamo!1 Şunu da şurada arz edeyim ki: Himaye ve himmetiniz sayesinde, din ve âhiretime dokunacak ef’âl ve harekâttan kendimi muhafaza ettim ve etmekte berdevamım. Gerçi dünyanın değersiz çok musibetlerini gördüm ve çektim ve birçok da lezâiz ve safâsını gördüm, geçirdim. Hiçbir vakit ve hiçbir zaman unutmadım ki, bunların hepsi hebâ olduğu ve dünyanın Allah için olmayan lezâiz ve safâsı neticesi zillet ve şedid azap olduğu ve dünyada Allah için ve Allah’ın emir buyurduğu yollarda çekilen ve çekilmekte olan mezâhim neticesi, sonu lezzet ve mükâfat verildiğini bildiğim ve iman ettiğimden, fenâ şeylerin irtikâbından kendimi muhafaza edebildim. Bu his ve bu fikir ise, terbiye ve himmetinizle zihnimde ve hayalimde yer yapmıştır. Hakikat böyle olduğunu bildiğim için bütün meşakkatlere şükürle beraber sabretmekteyim.

“Şimdi amcacığım ve büyük üstadım,

“Habîs olan nefsimle mücadele edebilmek ve onun hevâî ve bilâhare elem verici olan arzularını yapmamak ve dinlememek için teehhül etmek mecburiyetinde kaldım ve şimdi artık her cihetle Cenâb-ı Hakkın lütuf ve keremiyle rahatım. Kimsenin dediğini, şer ise duymamazlığa gelir ve kimseyle, fenâ hasletleri kapmamak için ihtilât etmemekteyim. Dairede müddet-i mesâiden hariç zamanlarımı kendi evimde Cenâb-ı Hakkın şükrüyle geçiriyorum. Bundan başka, ey amca, sizden sonra şimdiye kadar en çok beni ikaz ve fenâ şeylerden men eden, üstad-ı âzam ve mürşidim olan bu âyet-i kerimeden duyduğum ve hissettiğimdir: ‘O gün onların ağızlarını mühürleriz; elleri bize onların yaptıklarını anlatır, ayakları kazandıkları günahlara şahitlik eder.’ (Yâsin Sûresi, 36: 65.)

Ve öyle biliyorum ki, o gün de pek yakındır.

‘Allah’ım, bu dünyadan bizi ancak kelime-i şehadet ve imanla çıkar.’2 Duam bu ve itikadım böyledir ve böyle de iman ederim.3

‘Allah’a inandım, meleklerine inandım, kitaplarına inandım, peygamberlerine inandım, ahiret gününe inandım, iyiliğin de kötülüğün de Allah tarafından geldiğine inandım, öldükten sonra dirilmenin hak olduğuna inandım. Ben şehadet ederim ki, Allah’tan başka bir ilah yoktur, yine ben şehadet ederim ki, Muhammed (asm) Allah’ın kulu ve peygamberidir.’4

“Abdurrahman…” (Barla Lâhikası, s. 33)

Çok sarstı ve ağlattırd

Abdurrahman’ın vefatı, Bediüzzaman’ı çok sarsar ve ağlatır. Bunun üzerine Bediüzzaman, yazdığı bir mektupta şöyle der: “Demek Onuncu Söz, onun hakkında bir mürşid-i hakikî hükmüne geçmiştir ki, birden onu derece-i velâyete çıkararak şu üç kerâmeti söylettirmiştir. Benden sekiz sene evvel ayrılmış. Onuncu Söz eline geçmiş, mektubun başında söylediği gibi çok azîm istifade edip sekiz sene zarfında aldığı kirleri onunla silmiştir. Hattâ tayyedilmiş, mektubunun diğer bir parçasında Onuncu Sözün şevkinden demiş: ‘Yazdığın Sözler’in hepsini bana gönder, kendi hattımla herbirisinden otuzar nüsha yazar ve yazdırırım. Tâ intişar edip kaybolmasın.’ İşte böyle bir kahraman vârisi kaybettim. Ruhuna el-Fatiha. Said Nursî” (Barla Lâhikası, s. 33)

Dipnotlar:

1- Kürtçe “Amcacığım” demektir.

2- Âhir nefesteki kelimat-ı imaniyeyi âhir-i mektubunda zikretmesi dünyadan kahramancasına imanını kurtarıp öyle gideceğine işaret eder. (S.Nursî)

3- Hem iman ile gideceğini haber veriyor. (S.Nursî)

4- Câ-yı dikkattir, vefatını haber veriyor. (S.Nursî)

MUSTAFA ÖZTÜRKÇÜ

01.04.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Dizi Yazı

  (30.03.2008) - ‘Nurs, Risâle-i Nur’la iftihar kazanacak’

  (29.03.2008) - Dünya bir yana, Türkiye bir yana

  (28.03.2008) - Seyyidler sülâlesinden bir hanedan

  (27.03.2008) - Kosovalılar son yıllarda İslâma sarıldı

  (26.03.2008) - Bağımsız ve hür olmak çok güzel

  (24.02.2008) - Trafik Tahran’ın da derdi

  (23.02.2008) - Nükleer tesisleri gezemedik

  (22.02.2008) - İranlılar da dizilerimizden şikâyetçi

  (03.02.2008) - Ahıska bir gül idi gitti!

  (02.02.2008) - Stalin zulmü çok can aldı

 

 Son Dakika Haberleri