"Gerçekten" haber verir 04 Ekim 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.
 


Faruk ÇAKIR

Saygı beklemek hepimizin hakkı



Bayram sonrası Avrupa’dan gelen bazı haberler, ‘insan’a, ‘Müslüman’a ve ‘inanca’ gösterilen saygıya güzel bir örnek teşkil ediyor.

Bu ve benzeri haberleri duyunca, “Türkiye’de yaşayan ‘insan’lar da en az Avrupa’da yaşayanlar kadar saygıyı hak ediyor” dememek mümkün değil.

Bakınız, Avusturya Cumhurbaşkanı Heinz Fischer, aralarında Türklerin de bulunduğu ülkedeki Müslüman toplumunun ileri gelenlerine bayram resepsiyonu vermiş. (AA, 2 Ekim 2008)

Resepsiyonda misafirlere hitaben konuşan Cumhurbaşkanı Fischer, hayatında hep kültürler ve dinlerarası diyalog için çaba gösterdiğini belirterek, “Kültürler ve dinlerarası diyalog için çalışanlar hiçbir zaman kaybetmez, hep kazanırlar” demiş. Fischer, “kendisi için insanların hangi dinden veya kültürden olursa olsun insan olarak eşit haklara sahip olduğunu ve onlara saygı duyduğunu” da söylemiş.

Cumhurbaşkanlığı makamının bulunduğu tarihî Hofburg sarayındaki bayram resepsiyonuna ülkedeki Müslüman toplumunun ileri gelenlerinden yaklaşık 300 kişi katılmış.

Tabiî ki bu haber Avrupa’da yaşayanlar için dikkat çekici bir haber olmaz. Çünkü, hemen her Avrupa ülkesinde benzer davetler, toplantılar yaşanıyor. Ama Türkiye’de yaşayanlar için sürpriz sayılabilir.

Bu toplantı haberinden daha önemli olan ise şu bilgi: Toplantıda, davetlilere İslâmî usûle göre hazırlanmış yemek ve tatlılar ikram edilmiş.

“Bundan daha tabiî ne olabilir?” diyenler haklıdır. Ancak benzer toplantılar Türkiye’de yapılsa, ‘inanca’ bu kadar saygı gösterilmeyebilir! Bizdeki beş yıldızlı otellerin yöneticileri (bazıları müstesna) sıkılmasalar iftar sofralarına bile alkollü içki koyarlar maalesef...

“O kadarını da yapmazlar” demeyin. Çünkü bu yöneticilerde insaf, iz’an ve inanca saygı olsa otellerinde birer ‘mescid’ açarlardı. Yine, ‘mescid’ olan otelleri tenzih ederek deriz ki, mevcut ‘mescid’siz beş yıldızlı otel yöneticileri bari Avrupalı yöneticileri örnek alsın!

“İftar, bayram resepsiyonundan başladık, nereden çıktı bu mescid” demeyin. Çünkü bu da bir saygı ifadesidir. Nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede faaliyet gösteren her hangi bir otelde mescid yok ise, o otelin yöneticileri—kusura bakmasınlar—inançlara saygı göstermiyor demektir. Oteller öyle de başka yerler farklı mı? Büyük alış veriş merkezleri yöneticilerinden de aynı saygıyı beklemek hakkımız. Her türlü ihtiyaca cevap verip, ibadet ve inanç ihtiyacını görmezden gelmek mümkün mü?

Hayır, okulları unutmuş değiliz. Her zaman olduğu gibi, “Her okula iki mescid” talebimizi de bu vesileyle bir defa daha dile getirelim. Okullarda mescid olması da inanca, ibadete ve Müslümanlara saygının bir gereğidir. Bu taleplerin altında başka bir şey arayanlar varsa boşa uğraşmasın.

Türkiye’yi idare eden her kademedeki yöneticilere bir defa daha seslenelim: Lütfen, inançlara ve ibadetlere saygı konusunda Avrupalı yöneticileri örnek alın. Bu saygıyı beklemek mütedeyyin insanların hakkı!

04.10.2008

E-Posta: [email protected]




Selim GÜNDÜZALP

Bizim bayramlarımız vardı!



Hayatta yaptığınız işler arasında en çok beğendiğiniz hangisi diye sorsalar ne dersiniz?

Her halde canınızı dişinize takarak, kendinizi zerre zerre içinde hissedip, yaptığınız işler olacaktır değil mi? Allah’ın takdiri de böyle; “İnsana ancak çalıştığının karşılığı var” buyuruluyor. Çalışıp, özen gösterene hak ettiği veriliyor.

Gözlerimizi ova ova, dudaklarımızı bura bura, biraz mızıldanıp da olsa yine kalktığımız şu bayram sabahları, hiç ama hiç unutmadığım kristal anlardır. Üç erkek kardeş el ele, babam önde, biz arkada, koştura koştura camiye doğru bir gidişimiz vardı ki sormayın! Karanlık gecenin içinden güneşin yüzünü gösterdiği âna kadar, epeyce bir zaman camide kalırdık. Kur’ân ya da vaaz dinlerdik. Vakit az daha geçince iki rekâtlık mübarek bayram namazını kılardık. Hutbesi kısa, tesbihi yoktu. Sadece duâsı olan bir namazdı. Ve aralarda segâh makamında söylenen saltanatlı tekbirle “Allahuekber, Allahuekber” sesleriyle çınlardı caminin kubbesi. Aşkla, şevkle ve aynı ahenkle bütün cemaat hep bir ağızdan söylerdik. Bir daha, bir daha... Söylerken tüylerim diken diken olurdu. Hâlâ da öyleyimdir. Bu âna hiç doyum olmazdı. Sonra eller ve gönüller açılır, duâya dururdu. Namazın bitiminde ise, bayramlaşma başlardı. Hem de caminin içinde. Küsler, dargınlar barışır. Büyükler, küçükleri sevgiyle kucaklar öperdi. Biz küçükler, adam yerine konulmanın, büyük sayılmanın o eşsiz zevkini tadardık. Bayram sabahları zevkli ve zor zamanlardı. Zorluğu uyanana kadardı. Her zorlukta bir hayır vardır derler ya, bu mübarek sabahlar da baştan sona hayırla ve sevapla doluydu. Bayram bitse bile, anıları zihnimizde yaşardı. Gerçekten çok güzel ve çok özel bayram anılarım vardır. Hiçbirini unutmadım. Bu güzelliklerin birini olsun tadamayanlara acırım. Bir kerecik olsun bayram namazı için camiye gelmeyenlere yanarım. Onlar için cidden üzülürüm, ağlarım. Bu mutluluk herkes içindi halbuki. Niye onlar da camide değillerdi ki! Bunu bir türlü anlayamadım. Bırakın beş vakti, Cuma namazına bile katılmayanları bari, bayramlarda olsun camide görmek, bana ikinci bir bayram yaşatırdı. Olsun, bu sabah, bu bayram namazında da olsa aramızdaydılar ya. Onları bizden, cemaatimizden bilirdim. Dünya ve siyaset görüşleri umurumda bile olmazdı. Bayram sabahlarında farklı farklı simaları bir arada görmek, onlarla beraber sevinmek bir başka oluyor.

Cemaati avlular almaz, tâ sokaklara taşardı. Caminin içi ve dışı çocuklarla dolardı. Bahar gelir, hayat gelir sanki camilere. Cıvıl cıvıl seslerle dolardı her yer. Hiçbir zaman, hiç bu kadar çocuğu bir arada göremezdiniz. Çocuk dediğin ne ki, hepsi de yarının büyükleri değil mi? “Kim demiş çocuğa küçük bir şey, / Belki bir çocuk, en büyük bir şey.” Böyle diyor Abdülhak Hamit Tarhan.

Her çocuğa bir annesinin, bir de babasının gözüyle bakmak gerek. Bir de Yüce Yaratanının nazarıyla. Tâ ki haksızlık etmeyelim. En temiz, en yeni, en güzel elbiselerini giymiş, güleç yüzleriyle, mis gibi kokan üst başlarıyla camiler aydınlanırdı. Evet, bizim bayramlarımız vardı. Bu sabah çocukluğumun bütün bayram sabahları, karşımda resmî geçitteydiler. Neler yaşamışım meğer, neler...

Camiden çıktıktan sonra kabristan ziyareti başlardı. Yol da epeyce uzaktı. Olsun, birazdan okuyacağımız duâların şevkiyle hızlanırdı adımlarımız. Yolda diğer camilerden çıkan cemaatle karşılaşır, bayramlaşırdık. Birbirimize çok samimî ve çok içten davranırdık. Neşeli yüzlerle ayrılırdık. Bunların, bayram sabahlarına mahsus özel haller olduğunu sonra sonra anlardık. Bizim bayramlarımız vardı. Sevgiyle, coşkuyla gelen sıcacık ve herkesi kucaklayan bayramlarımız vardı. Akide ya da hayat şekerlerinin, küçük yuvarlak çikolataların, bademlerin, lokumların ve beyaz mendillerin hediye edildiği bayramlarımız vardı. Başımızı, yüzümüzü okşayan ellerin, gülümsediği bayramlar vardı. Ve isminiz sevgiyle söylenirdi. O kadar güzel söylenirdi ki, ismimizi bir kere daha severdik. Bizim bayramlarımız vardı. Hiçbir bayrama benzemeyen, tam 14 asırdır ve 1428 yıldır kesintisiz süren bayramlarımız vardı.

Kabristan ziyaretleri de, bir başka olur bayramlarda. Asırlık çınarlar, serviler, sıra sıra taşlar, küçük büyük mezarlar, eski yeni insanlar... Beş yüz sene önce ölenle, beş gün önce ölen buradadır hepsi. Burada yatanların öldüğüne inansam da, yok olduğuna inanmazdım. Vazifesini güzelce yapanların mutlaka daha mesut bir diyarda yaşadığına inanırdım. Ahirete iman belki de buydu. Dünyadayken her ne kadar birbirine uzak da olsalar, şimdi hepsi burada yan yana yatıyorlar. Ben doğmadan dört sene önce vefat eden İsmail amcam da bu mezarlıkta. Her bayram kabrine okumak için gelirdik. Rahmetli başucunda durur, Yasin-i Şerif okurdu babacığım. Biz de üç kardeş, başımız önde dinlerdik. Kur’ân’ı öğrenince, bu okuma kervanına ben de katıldım. İlk Yasin’imi hatırlarım İsmail Amcamın ruhuna burada, Yorgalar Kabristanı’nda okumuştum.

İlkler unutulmaz. Kıldığım ilk cenaze namazım da, sanırım ilkokul sıralarında, Berber Halil Amcanın cenaze namazıydı. İlk sevgiler, ilk doğumlar, ilk ölümler, ilk acılar, ilk Yasinler, ilk hatimler ve de ilk namazlar unutulur mu? Bayılırım Ömer Seyfettin’in “İlk Namaz” hikâyesine. O ne sade, o ne yaman tasvirlerdir öyle. Alır götürür sizi şöyle, hatıralarınızın eşiğine, beşiğine doğru.

Babaannemin eve döndüğümüzde, “Bugün hoca vaazda ne anlattı bakalım?” diye sorması ve duyduklarımızı bir kere daha anlattırıp dinlemesi, ince bir terbiyenin, derin bir eğitimin izleri olsa gerek. Soracaklarını tahmin ettiğim için, hocanın vaazda anlattıklarını dört kulakla dinlerdim.

Aaah bayramlar, güzel günler, İlâhî vakitler. Sizleri anmamak ve hatırlamamak olmaz. Allah’ın yeryüzüne gökler ötesi semalardan özel olarak gönderdiği müstesna vakitlersiniz. Güvercinlerin kanadı kadar lekesiz ve temizsiniz.

Bir yandan tekbir sesleri, bir yandan mezarlığın büyülü havası, bir yandan hiç alışmadığımız bu kadar coşkulu bir topluluğun, hepsinin birden o aynı ve ulvî şey için atan kalplerin bir arada bulunuşu. Akıl alacak gibi değil. Bunlar sadece ve sadece Allah’ın emriyle olabilirdi. Ne stadda, ne mitingte, ne de maçta, başka hangi yerde vardır bu mânâ? Çocuk ruhum, ilk yaşlardan beri ötelerin ötesi bir havayı burada duyar, burada yaşardı.

Bizim bayramlarımız vardı. Sevinçten sabahı zor ettiğimiz bayramlarımız vardı. Her bayram aklım, mezarlığa takılıp kalırdı. Mezar taşlarındaki yazıları ilginç bulurdum. En hoşuma giden yazı hemen yol üzerindeydi: “Yolcu, ziyaretten maksat bir Fatiha’dır. Bugün bana ise, yarın sanadır.” Ölüm neydi, ölenler nereye giderdi acaba? Küçük yaşta, bu büyük muammânın peşindeydim bayram sabahlarında. Hediye ettiğimiz Fatihalardan, yaptığımız duâlardan her bir ruhun nasibedar olduğuna yürekten inanırdım. Kimseyi Fatihasız bırakmayayım diye, peş peşe ne kadar da duâlar ederdim. Kibrit başı kadar bir ışık, koca bir karanlığa yettiği gibi, bir Fatiha da bütün kabristandaki ölülerin ruhlarını sevindir-meye yetiyordu.

Eskiden kışlar çok soğuk olurdu, ama bayram sabahları, ruhumuzun hiç mi hiç üşümediği sabahlardı. Bizim bayram sabahlarımız vardı. Diller, Mustafa Itri Efendi’nin Segâh makamında bestelediği o saltanatlı tekbiri, Allahuekber, Allahuekber diye söylemeye başladığında, yer sarsılırdı sanki. O tekbir ki, Sultan Abdülaziz’in Fransa seyahatinde devlet marşı olarak çalınmıştı. Fransız devlet erkânının gönlünü fethetmişti. Bir kere, bir kere daha çalınmasını istemişlerdi.

Bizim bayram sabahlarımız vardı. Bismillah ile, abdest ile başlayan. Sevgiyle kapıların açıldığı, sağ adımla yola çıkıldığı, yeniden dirilişimizin kendini hissettirdiği bayramlarımız vardı. Ölülerimizin bile Allah’ın izniyle sevincimize katıldığı bu mübarek havaya ruh kattığı bayramlarımız vardı. Camiden dönenleri bekleyen, pencerelerde seyreden yaşlı büyüklerimiz ağlardı. Bizi de ağlatırlardı. Aman ne ağlamak, ne coşkuydu bu o mübarek yüzlerde. Belki de, ol bir bayrama daha, kim öle, kim kala sağ diye mi düşünürlerdi acep? Amennâ, kadere imanımız var ama ölüm bu, ki o kadar âni. Zamanı da belli değil hani. Onlar gönüllerinde saklı derdi, inci inci gözyaşlarına dizerlerdi. Allah’tan başka niçin ağladıklarını kim bilebilirdi? Ama görünen o ki, bir kutsallık vardı bu işte. Göz ağladıkça ruh gülüyordu çünkü.

Evde ailecek bayramlaşmanın havası bir başkaydı. Önce büyüklerin elini öpmek için sıraya girilirdi. Ardından büyüklerin kendi aralarındaki bayramlaşması olurdu. Derken bizim de bu halkaya katılıp kaynaşmamız, sarılıp kucaklaşmamızla ailenin birlik ve dirliği pekiştirilirdi.

Ah be güzel insanlar, günbegün aramızdan eksilen insanlar, bayramlarımızı bayram edenler, neredesiniz şimdi? Hepinizi göreceğim geldi, tek tek kucaklayacağım geldi. Bir Fatiha göndereyim bâri. Aziz hatıralarınızın ardından. Benim bedelime duâlarım ziyaret etsin, sarsın, kucaklasın ruhlarınızı. Babaannelerimize, dedelerimize, ninelerimize, kimin kimsesi varsa kendinden evvel âhirete göç eden sevdiklerinize birer bayram sabahı hediyesi olsun bu Fatihalar. Her bayram ve her zaman duâlarımdasınız, unutmuyorum sizleri. En yakın komşum Naciye Hanım Teyze: “Beni duâlarında unutmazsın İnşaallah” demiştin. Seni de unutmadım. Ruhuma işlemiş bu sözün. Ne zaman duâ için elimi kaldırsam hemen ismin geliyor hatırıma. Âh dostlarım, yorganınız olsun duâlarım, sarsın sizi mezarınızda. İmdadınıza yetişsin Yasinler, Fatihalar. Kur’ân’lar, gıdanız olsun. Nur olsun kabrinize, ışık dolsun ruhlarınıza İnşaallah.

Bizim bayramlarımız vardı. Asr-ı Saadetten hatırladığım güzel bayramlar vardı. Kâbe kokan, Mekke kokan, Medine kokan, gül kokan bayramlar vardı. Asırlar geçse de bayramdaki ruh aynı. Çünkü aynı Rahman’ın, aynı rahmetinin altında yıkanıyoruz. Bu ne büyük bir yücelik ve hiç eskimeyen, zamanı aşan bir birliktelik. Bizim bayramlarımız vardı.

Bayram sabahı, Rabbime o güzel ve ulvî duyguları tekrar yaşattığı için hamd ediyorum. Bu bayram, benim için bin bayram değerindeydi. Rabbimin sonsuz af ve sonsuz rahmetiyle sayısız insanın bağışlandığı bu mübarek sabahta affını bekleyen bir günahkâr, bir mücrim de bendim. Cennetten bir mevsimdir bayram sabahları. Hayata yeniden doğuşun ve tutunuşun sırrı...

Bayram şekeri ve balonlar satan amcamız, allı güllüler satan dedemiz daha yeni, geçende vefat eden sütlü mısırlar satan ağabeyimiz ve emektar davulcumuz rahmetli Mehmet Amcamız. Sokağımızın renkleri, gülleri, bülbülleri unutmadım ben sizleri! Duâlarımızdasınız. Menkıbelere, anlatılan peygamber kıssalarına sizlerle ruh geldi, renk geldi dünyamda. Korkmazdım en koyu karanlıklardan bile gülümserdi yüzünüz. Sizi, o dost seslerinizi hayal ederdim. Meydan baştan başa sizindi. Kahramanım Hz. Ali’ydi, Hz. Hüseyin’di. Canlarım benim. Şehitlerim. Özledim hepinizi. Ey sevgili komşularım, sınıf, ders ve mahalle arkadaşlarım. Bizden evvel yol tutup ötelere göçenler, hepinize binler Fatihalar. Sizin de arkanızdan duâlar yollayanınız var çok şükür. Bakın vefasız çıkmadık değil mi dostlar? Yetişsin Fatihalar, her birinizin ruhuna katar katar. Mekânınız Cennet olsun. Duâlar ruhlarınıza kanat olsun. Cennetlere uçasınız. Neşemizi, sevincimizi duyasınız. Bizimki sizin, sizinki bizim olsun. Bayramımız bir olsun. Yarın bizim de hatırlayacağımız böyle bir günümüz olsun. Allah’ım, Sevgili Habibin (asm) ve Peygamberim aşkına, bayram sabahının şerefine ve hürmetine ne olur günahlarımızı bağışla, affeyle. Kara yüzümüzü ak eyle. Günah dolu sayfalarımızı yak lütfen, ak pak eyle. Affet sevdiklerin adına. Affet büyük Allah’ım. Rahman ve Rahîm Allah. Senin sonsuz rahmetinin yanında günahlarımıza bakıp da utanıyoruz. Sil ne olur, yak yok et, yaşanmamış kabul et! Günahlarımızı affet. Günahlarımız çoksa da, senin rahmetin çok daha geniş, çok daha bol Allah’ım. Affet Allah’ım affet. Bizde kesafet, Sende letâfet. Affet Allah’ım affet.... Günahların ağırlığı altında ezilen kalplerimizi ne olur temizle lütfen. Gözyaşlarımız izin ver de çağlasın, içimizi dışımızı bir güzel yıkasın İnşaallah. Kalbimiz aç, sevgine muhtaç. Sevginle rızıklandır. Kabul buyur lütfen duâlarımızı...

Bizim bayramlarımız vardı. İçten duâlar ettiren, hislendiren, bizi yanına çeken, alıp asırlar ötesine götüren bayramlarımız vardı. Bu bayramlarımız hiç ama hiç bitmesin ne olur! Kabrimize girdiğimizde dahi, Rabbim bize bu mübarek günleri oradan seyrettirsin, tekrar be tekrar yaşatsın inşaallah. Biz bayramlarımızı çok sevdik. Bizim bayramlarımız vardı. Hiç kimsenin yeryüzünde böyle bayramları yoktu. Olamazdı ve olmayacaktı. Çünkü bizim bayramımız tekti, biricikti, ilâhiydi. Neredesiniz dostlar, şimdi bildim şimdi.

“Bayramım imdi,

Bayramım imdi,

Dost ile bayram

Ederler şimdi.”

Hepinize selâm olsun, hepinizin geçmiş ve gelecek bay-ramları mübarek olsun.

04.10.2008

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

Hizb-i Fransa’dan Hizb-i İran’a



Kardavi’nin birinci kademedeki Brütüs’ü Muhammed Selim Avva’dır.

Liberal İslâmî düşünceleriyle tanıdığımız Muhammed Selim Avva, İhvan’a yakın bir isimdir. Son tavrında Kardavi’ye mesafeli bir tutum takınmıştır, Kardavi’nin daha önce bu yöndeki açıklamalarını da sulandırmaya çalışmış, parazit yapmıştır. Sözgelimi Kardavi’nin Şiî dailiği yönündeki tehlike çanları çalan önceki açıklamalarını da ‘dil sürçmesi’ olarak nitelendirmiştir. Meğerse işin aslı başkaymış. Kimi yazarların ifade ettiği gibi, Hizb-i İran uzantılarıyla akçeli ilişkilere girmiş. Kardavi’nin reddettiğini o kabul etmiş. Dolayısıyla ekmeğini yiyene kılıcını da sallamak düşer. Zaten modernist dalgaların eşliğinde adamın hassasiyetleri törpülenmiş idi.

Mevdudi ve Muhammed Gazali gibi kadının imametü’l uzma (Halifelik) dışında devlet başkanlığı da olmak üzere her türlü makam ve mevkiye gelebileceğini öngörmüştür. Bununla birlikte, kitaplarında Ayetullah Humeyni’nin ‘Velâyet-i fakih’ doktrinine kuvvetli itirazları var. Buna rağmen pratikte onların çizgisinde yer almış ve Kardavi çizgisini reddetmiştir. Fethi Yeken ve benzerleri gibi daha ziyade siyasî noktadan Hizb-i İran’ın güdümüne girmiştir. İttihad’ın genel sekreteri olması da Kardavi ile ilişkilerine gölge düşürmüş ve İttihad’ın geleceğini fiilen tehlikeye atmıştır. İttihad çatallaşma ve iftirak noktasına gelmiştir. Bu da Kardavi’nin teşeyyü dalgalarına dikkat çekmesinde ne kadar haklı olduğunu bir kez daha ispat etmiştir. Kardavi bile iyi niyetine rağmen Hizb-i İran tarafından kuşatıldığını geç ve iş işten geçtikten sonra fark edebilmiştir. Bu da bize temkinsiz ve dikkatsiz fantastik adımların sonuçta ne kadar tehlikeli olabileceğini göstermektedir. Üçüncü Brütüs ise Tarık Bişri’dir. Tarık Bişri bizde tanınan isimlerden değildir. O da Kardavi’nin tavrını ve çıkışını faşizan bir hareket olarak nitelendirmiştir. Aslında bu suçlama Fadlallal’ın suçlamasından da daha ağırdır.

***

Bununla birlikte Cephetü Ulema-i Ezher gibi müteşerri çizgideki yerini muhafaza eden kurumlar Kardavi’den yana tavır koymuşlardır. Esasında Kral Abdullah döneminde Suudi Arabistan içeride ve dışarıda diyalog adımları atmış ve bu bağlamda dışarı da pek tanınmayan Hasan Nassar gibi Şiî ulema da içeride ve dışarıda tanınmaya başlamıştır. Karşılıklı diyalog zemini noktasında Hasan Nassar çeşitli Suudlu gazetelerde makaleler kaleme almıştır. Lâkin bu süreç ağır aksak ilerliyor ve gelecek ufkuna haiz olduğu da gözükmüyor. Zira iyi niyet ufkunu perdeleyen temelde farklar var. Bunları aşmadan sadece iyi niyet zemini üzerinden bir yere varmak mümkün değildir. Hatta beklenmeyen kötü noktalara da kayabilir.

2006 Temmuz’unda Hizbullah’ın İsrail karşısında mukavemet göstermesi İslâm dünyasında büyük yankılar uyandırmış ve Hizbullah Sünnî dünyada da sempati toplamıştı. Bu direniş noktasında değil de Hizb-i İran ve mezhebi noktada da kırılmalara ve geçişkenliğe sebep olması noktasında da bazı uyarılara neden olmuştu. Gerçekten de Hizbullah’ın bu başarısından sonra hem teşeyyü faaliyetleri artmış ve hem de buna paralel Sünnî âlimlerin uyarıları artmıştı. Bu noktada en uç yaklaşımlardan birisini Suud ulemasından Cibrin temsil etmiş ve sergilemişti. O dönemde başta Kardavi olmak üzere çokları ona eleştiriler yönelttiler. Cibrin, ehl-i bidat fırkayı temsil etmesi bakımından Hizbullah’ın başarısı için duâ etmenin bile caiz olmadığını söylemişti. Kardavi gibi âlimler vaktiyle bu yaklaşıma itiraz ettiler. Fakat gelinen noktada bu zemin güçlenmiş gözüküyor. Zira Kardavi’nin son itirazları da dolaylı olarak Cibrin’in sözlerini olmasa bile yaklaşımını doğrular niteliktedir. Aynı bağlamda, Suudi Arabistan’ın parlak iki dâvetçisi ve ılımlı selefi Aiz el Karni (Son sıralarda İran’ı da ziyaret etmiştir) ve Selman Avde de Kardavi’ye güçlü destek verdiler. Bunun üzerine İranlı hackerlar Avde’nin sitesini yerle bir ettiler.

***

Selman Avde’ye göre Hizbullah ismini değiştirmeli ve silâhını bırakmalıdır. Nedenini de şöyle açıklıyor. Hizbullah ismi ümmetin ortak malıdır ve bir hizbin tekelinde değildir ve bu hem hak veya yetki gasbı hem de yanlış anlamaların medarıdır. İsrail’le mücadelede Lübnan referansına bağlı ise buna göre hareket eder ve dahilde silâh kullanmaz. Oysa ki, Lübnan devletinin yerine kendisini ikame ederek gerçek olmayan bir görüntü vermekte ve bunu da İsraille mücadele ediyor şeklinde takdim etmekte ve bu sayede, ideolojik olarak da Hizb-i İran’ın çıkarına pazarlamaktadır. Faysal Mevlevî gibiler bu gibi mahzurlarından dolayı zaten direnişin’ taifi olmaktan çıkarılmasını ve çeşitlendirilmesini isteyip durmaktadırlar. Direnişin taifi kalması propaganda hedeflerine matuftur ve avamın dışında herkes için açık ve ayan beyan ortada bir oyundur.

İkincisi, silâh her ne sebeple olursa olsun içeriye doğrultulmuş ve başbakanın hizbine silâh çekilmiştir. Dolayısıyla bu, ‘direniş’in hizipçi yönünü ortaya koymaktadır. Lübnan ordusunu da aşan tek silâhlı güç olduğundan Ali kesen baş kıran haline gelmiştir. Hizb-i İran etkin propaganda maksadıyla Hizbullah’a dokunulmazlık halesi ve zırhı giydirmiştir. Son olarak Irak’ta ve Lübnan iç cephesindeki gelişmeler akabinde Sünnî dünya intibaha gelmiş ve Hizb-i İran tarafından kandırıldığı yönünde güçlü emarelere sahip olmuştur. Evet! Sünnî dünya Hizb-i İran ile ayrışma noktasına gelmiştir. Kimileri Hizb-i İran’ın tehlikesini daha fazla ona sarılarak bertaraf etme düşüncesindedir. Halbuki teşeyyü gibi tehlikeler ifrat ile büyüdükleri gibi tefritle de büyürler. Bu gerçekle yüzleşmekten başka yapacak bir şey yoktur.

Burada, Hizb-i İran, Hizb-i Fransa’ya mumasil bir kavram olarak kullanılmaktadır. Hizb-i Fransa, Cezayir gibi ülkelerde kimliklerini gizleyen, ama gizliden gizliye Fransız maslahatı için çalışan yerlilere denmektedir. Hizb-i Fransa’ya açık destek veren Harkiler sonunda tasfiye olarak soluğu Fansa’da aldılar. Ama Halit Nezar gibi gizli Hizbi Fransa mensupları varlıklarını korudukları gibi dahilde büyük tahribatlar yapmışlardır.

04.10.2008

E-Posta: [email protected]




Mikail YAPRAK

Doğunun bayramı



Karamsarlık saçıyor şarkın bugünkü hali, İnanıyoruz, parlak olacak istikbali…

Mum, kendi etrafına ışık vermezmiş, öyle…

Velâkin güneşle mum aynı olur mu, söyle!..

Güneş, doğduğu yere neden ışık vermiyor?

Doğu halkına küsmüş, nurunu göstermiyor!..

Biz “biz” olursak eğer, nurunu gösterecek,

Batıya saçtığından fazla ışık verecek!..

İşte size bir misal, doğunun incisi Van…

Yaradan ihsan etmiş, dememiş “içinde yan”!..

Van’ın güzellikleri saymakla bitmez ama,

Biz lâyık olmuyoruz, bu ilâhî ikrama!..

Avusturya’da olsa bu güzelim mavi göl;

Etrafı kalmaz böyle altyapısız, çorak, çöl!..

Güllerle donatılır, insanla dolup taşar,

Yerin gözdesi olur, ünü ülkeler aşar!..

Hele suyu, havası, Akdamar’ı, kalesi…

Bir başka yerde olur, o yerin meş’alesi!..

Şimdi yaparsam şöyle, “batıl” bir mukayese,

Kimse düşmesin sakın, umutsuzluğa, ye’se!..

Doğu-batı arası uygarlık farkıdır bu,

Belki tersine dönen feleğin çarkıdır bu!..

Doğuda olmak ise, Van’ın tek kabahatı;

Bu vebalin altından kalkamaz uygar batı!..

Madem ki bu topraklar bizimdir karış karış,

Öyleyse kalkınmada olmalı adil yarış!..

Ey bu şanlı ülkenin şanslı iş adamları!

Bırakınız lâfları, faydasız ahkâmları!..

Yapınız batı kadar, doğuya da yatırım…

Hakka reva değildir, bu mânâsız ayırım!..

Dolar ve avroları bölgeye serpin çil çil…

Halkının yüzü gülsün, kalkınsın doğu; il, il…

Size haber vereyim biraz kendi ‘il’imden,

Gerçekler dile gelsin kalemimden, dilimden!..

Şehrin kalbi misali, “kan basan” belediye;

An be an müjde verir; saymayın “belâ” diye…

Kulak ver, ne ola ki, hoparlörden sunulan!

Temcid pilâvı gibi önümüze konulan!..

“Afiyet olsun” ya da “buyurun” demek gibi...

Dinle, içine sindir, üç öğün yemek gibi…

Bütün duyurularda enerji, gıda vardır…

“Daha yok mu..” demeyin, sermaye bu kadardır!..

Meltem gibi yayılır ilânın esintisi,

Elektrik, su.. bilmem daha ne kesintisi…

Bir çocuk, ya da yaşlı kalabalıkta kayıp,

Olmuşsa, duyurulur. Var mı ki bunda ayıp?

Sonra da “bulunmuştur” ilânına sevinin!

Belediyenizle ve şehrinizle övünün!..

Ya bir “kan” duyurusu, acil bir “yatan” için…

Ya bir ölüm haberi, doğup da “batan” için…

Ölüm haberlerinin duyurusu çok taze…

Çünkü henüz kalkmadı, orta yerde cenaze!..

Camide kılınacak namazı müteakip,

Sen de edersin onu mezara kadar takip…

Bizi “biz” eden unsur, şanımız, tarihimiz;

Onunla övünmek de bir hakk-ı sarihimiz!

Vah yazık, o da ölmüş, öldürülmüş, yatıyor…

O mevtanın ardından ne güneşler batıyor!..

“Vel ba’su ba’del mevt”e mazhar olduğumuz gün,

Biz dahi yapacağız milletçe bayram, düğün!..

04.10.2008

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Altının ve gümüşün kölesi olmak



Cenâb-ı Hak yeryüzünde bir misafir olarak ağırladığı insanoğluna maddî ve mânevî sayısız ikram ve ihsanlarda bulunmaktadır.

Her türlü nimeti önüne sermiş, sayısız yaratığı hizmetine sunmuştur.

Şüphesiz insan bunlardan şükretmek kaydıyla azamî derecede istifade edecek, hizmetçisi olan varlıkların hizmetine girmeyecektir.

Dünya nimetlerini sandalyeye benzetirler. Saldalyeye oturan ondan faydalanırken, onu başında ve omuzunda taşıyan sıkıntı çeker.

Eğer sahip olduğumuz, daha doğrusu bize ihsan edilen nimetler bizi Allah’a kulluğa yöneltiyor, Onun rızası yolunda olmaya götürüyorsa iyidir, güzeldir, faydalıdır. Kulluktan, Allah’ın rızasından uzaklaştırıyorsa kötüdür; felâkettir; nimet iken birer nıkmet, azap olurlar.

Para pul eğer maddî ve manevî hayatımızın inkişafında, ahirete yatırım yapmada kullanılıyorsa güzeldir, eğer kişi paranın pulun kulu kölesi oluyor, ondan başka birşey düşünmüyor, onu hizmet ettirme yerine onun hizmetine giriyorsa; sırf onu elde etmek, caka satmak, böbürlenmek için peşinde koşuyor, hayır hasenâtta kullanamıyorsa kötüdür, yüktür, musibettir. Ne güzel buyuruyor Allah Resûlü (asm): “Şu dünya malı gerçekten tatlıdır. Kim onu helâl ve meşrû yollardan elde eder, zekâtını vererek hayırda harcarsa Allah rızasını kazanma yolunda ne güzel bir vesiledir. Kim de onu haram yollardan kazanırsa yiyip de doymayan kimseye benzer.”1

Kur’an ticaret, alış veriş gibi dünyevî meşguliyetlerin Allah’ı anmaktan, namazlarını dos doğru kılmaktan ve zekâtlarını vermekten alıkoymayan insanları övmektedir.2

Aksi halde, Allah Resûlünün (asm) ifadesiyle, “Altının, gümüşün, kadifenin ve pahalı elbiselerin kölesi olan kimse helâk olur.”3

Demek mal da, diğer her türlü nimet ve imkânlar da kişiyi mânen Allah’a yaklaştırıyor, kulluğunu kolaylaştırıyor, yardımcı oluyor, ahirette işe yarar hâle gelebiliyorsa onun hakkını vermiş ve faydalı hâle getirmiş olur.

Birgün Allah Resûlü (asm), “Hanginiz mirasçısının malını kendi malından daha çok sever?” diye sormuş yanındakilere. Onlar da, “Ya Resûlallah, aramızda kendi malını daha çok sevmeyen hiçbir kimse yoktur” dediklerinde, Kâinatın Efendisi (asm), “Şüphesiz insanın kendi malı, hayır hasenat yaparak ahirete gönderdikleridir. Geride bıraktıkları da mirasçılarınındır”4 buyurmuşlardır.

Demek hangi nimet olursa olsun sonuçta, hem dünya, hem de ahirette işimize yarayacaksa bizim gerçek sermayemiz oluyor. Kur’ân da bu hususta yatırıma dâvet ediyor bizi: “Herkes yarın için ne yaptığına baksın!”5

Dipnotlar: 1- Buharî, Rikak: 7; Müslim, Zekât: 122. 2- Nur Sûresi: 37. 3- Buhârî, Rikak: 10; İbni Mace, Zühd: 8. 4-Buharî, Rikak: 12; Neseî, Vesa yâ: 1. 5- Haşir Sûresi: 18.

04.10.2008

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Kısa kısa cevaplar



Murat Babal: “Ben vakit namazlarımın peşinden o vaktin kazasını da kılıyorum. (Geçmiş namazlarım için.) Ayrıca yatsı namazından sonra tekrardan beş vakit namazlarımın kazasını kılıyorum. Vitir namazının kazasında kamet getiriliyor mu? (Ben getiriyorum.)”

Namazınızı tebrik ediyorum. Allah daim kılsın. Âmin. Vitir namazının kazasında da, edasında da kamet getirilmez. Çünkü vitir namazı vacip namazdır. Kamet sadece farz namazların edasında ve kazasında getirilir.

***

Şanlıurfa’dan Mehmet Demir: “Sesli okunan farz namazlarında 3’cü ve 4’üncü rekâtlarda neden Fatihalar sessiz okunuyor?”

İbadetlerin her bir ayrıntısı taabbüdîdir. Yani vahiydendir. Yani emredildiği için yapılır. Aklın muhakemesine bağlı değildir. Peygamber Efendimiz (asm) ilk iki rekâtta sesli okumuş; son iki rekâtta sessiz okumuş. Netice itibariyle cemaatle kılınan akşam ve yatsı namazlarının farzlarının ilk iki rekâtlarında sesli kıraat yapmak, üç ve dördüncü rekâtlarında ise sessiz kıraat yapmak vaciptir. Hüküm ve uygulama böyledir.

***

Haşim Ekinci: “Çoğu zaman namaz kılıp, bırakıyordum. Namazda devamlı olmak bana biraz zor geliyordu. Şimdi tamamen kılmak istiyorum. Hanefî’yim. Sünnetlerin yerine hep kaza namazlarımı kılabilir miyim?”

Öncelikle, namaza başlamanızı tebrik ediyorum. Allah daim kılsın. Âmin. Kaza namazları zimmetimizde bulunan ve kılmaya borçlu olduğumuz “farz namazlardır”. Kaza namazlarının sevap ve feyzi günlük farzlarımız kadar yüksektir. Sünnet namazlar ise, farzlardan sonra ve farzlara ilâveten, derece derece bize feyiz ve sevap kazandıran nafilelerdir.

Kaza namazları ile sünnet namazların konumunu mezhep imamları tartışmışlardır. Kaza namazları hakkında serdedilen muteber görüşlerden edindiğimiz izlenim şudur: Kazası çok olup da, kendisini kaza kılmaya çok sıkı programlayan birisi, bu programını her şeye rağmen aksatmamak için, bazen sünnetler yerine kaza kılabilir. Bunda bir sakınca yoktur. Bu, namaz mükellefinin kendi tercihidir. Din buna müsaade eder.

Fakat bunu sürekli bir yol olarak benimsemek ve sünnetlerden tamamen kopmak doğru değildir. Dengeyi kurmakta fayda vardır. Şöyle ki: Vitir namazı vacip olduğundan kaza için terk etmemeliyiz. Sabah namazının sünnetini de, din sahibinin çok önem verdiği sünnet-i müekkede olduğundan kaza için terk etmemeliyiz. Ahmed bin Hanbel’e göre sair sünnetler yerine kaza kılınabilir. Sünnetler yerine kaza kılma ruhsatı, Şafiî ve Malikî Mezheplerinde de vardır.

Hanefî Mezhebine göre de, sünnetler yerine kaza kılınması en azından “vebal getirmez”; fakat mümkünse sabah namazı ile birlikte öğle ve akşam namazlarının sünnetleri de kılınabilirse daha faziletli olur.

Kazası çok olup da sıkı bir programa girenler bu içtihatlardan birine göre amel edebilirler.

***

Eskişehir’den Salih Beydemir: “1- Namazın kişiye farz olma yaşı kaçtır? Ergenlik yaşını mı baz alacağız? Kaza namazlarımı hesaplayacağım. 18 diyen mezhep imamları var. Üstad Hazretleri 15 diyor. Hangisine göre amel edeceğiz? 2- Büyük günahları işleyen imam olamaz diyorlar, doğru mu? 3- Cemaatte müzezzinlik bilmeyen varsa imam hem müezzinlik hem de imamlık yapabilir mi? 4- Ramazan ayından sonra tutulan 6 gün oruç bir seneye bedeldir deniyor aslı var mı? Peygamber Efendimizin (asm) bu konu hakkında hadisi var mı?”

1- Namazın farz olma yaşı ergenlik yaşıdır. Ergenlik yaşı biyolojik ve psikolojik bir olgudur. Kişiden kişiye değişir. Ülkemizde Üstad Hazretlerinin de ifade ettiği gibi, ortalama 15 yaştır. 2- Büyük günahları işleyen imam olabilir, ama daha faziletli imam varsa onu tercih etmek evlâdır. 3- İhtiyaç varsa imam, hem imamlık, hem müezzinlik yapabilir. 4- Ramazan ayının peşinden gelen Şevval ayında altı gün oruç tutmak sünnet-i seniyyedir. Ebû Eyyüb el-Ensârî (ra) bildirmiştir: Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) buyurdu ki: “Her kim Ramazan orucunu tutar ve sonra onun ardı sıra, Şevval’den altı gün daha oruç tutarsa, bütün sene oruç tutmuş gibi olur.”1

Nitekim Cenâb-ı Hak, “Kim hasene (iyilik, ibadet, sâlih amel) ile gelirse, onun için getirdiğinin on katı vardır. Kim de kötülükle gelirse, o ancak misliyle cezalandırılır. Kimseye zulmedilmez”2 buyuruyor. Ramazan’da otuz gün, Ramazan sonrası gelen Şevval ayında da altı gün oruç tutan bir mü’min toplam otuz altı gün oruç tutmuş olmaktadır ki, bu rakamın on katı bir yıla denk düşmektedir. Cenâb-ı Erhamü’r-Râhimîn’in rahmeti ve ikramı ise sonsuzdur, sınırsızdır.

Dipnotlar: 1- Müslim, Sıyâm, 204; Câmiü’s-Sağîr, 3/3668, 2- En’am Sûresi, 6/160

04.10.2008

E-Posta: [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

İşte vahşi kapitalizmin çirkin yüzü: Kârı özelleştirir, riskleri ise kamulaştırır



Büyük bir gürültü ile infilak eden Amerika'daki "finansal kriz", aslında yakın (en iyimser ihtimalle orta) vâdede başgöstermesi beklenen "reel ekonomik kriz"in habercisi ve bir kıvılcımı mesabesindedir.

B

Zira, orada yürütülen ve adeta baştâcı edilen sistem, tamamen vahşi kapitalizme dayalı bir anlayışın eseridir. Bu anlayış ise, asla ve kat'a doymak bilmez, kanaat nedir, yardımseverlik nedir bilmez, bencil ve egoist bir dünya görüşünden ibarettir.

Nitekim, ABD Temsilciler Meclisi Başkanı (Nancy Pelosi) da, bu anlayışın acı meyvesini gördükten sonra, şunları söylemekten alamamış kendini: "Şunu açıkça ifade edeyim ki, görünen tabloda çok, ama çok büyük bir yanlış var: Bakınız, iflâs etmiş görünen şirket mensupları, vaktiyle yüksekten uçup vicdansızca ve alabildiğine çok para kazandıkları ve bu yüksek kazancı özelleştirdikleri halde, işlerin kötüye gittiğini gördükleri anda ise, hemen feryat edip riskleri kamulaştırmaya çalıştılar. Yani, şirketleri yere çakılırken, onlar altın bir paraşütle kurtuluyor ve bu ağır fatura Amerikan halkına kesilmeye çalışılıyor." (New York Times, 30 Eylül 2008)

Bu ifadeler, esasında Temsilciler Meclis'inde görüşülen ilk 700 milyar dolarlık yardım paketinin reddine sebebiyet veren uzun konuşmanın can alıcı kısmını teşkil ediyor.

Temsilciler, sınırsız kârlar elde eden, bunları bir şekilde özelleştirerek dokunulmaz kılan, ancak ortaya çıkan zararları ise halkı sırtına yüklemeye çalışan bu acımasız sistemi belki de ilk ciddî şekilde sınadılar, yani sorgulamış oldular. Üstelik, bir adım daha ileri giderek, vahşi kapitalizmin sınır tanımaz yürüyüşünü yavaşlatmaya, en azından bir yoluna bir takoz koymaya yöneldiler.

Evet, ilk paketin reddi, bir nev'î takoz vazifesini gördü. İkinci paketin kabulü ise, bu ağır tonajlı sistemin çabuk ve kolay bir şekilde durdurulamayacağının göstergesi oldu.

Her şeye rağmen görünen risk ve yaşanan kriz dalgası, henüz gerçek ekonomik hayata yansımış değil. Bu dalgalanma, daha çok bankalarda ve finansal kurumlarda sarsıntılara yol açtı.

Bir de bunun reel ekonomiye, iş ve çalışma hayatına yansımaları bekleniyor ki, asıl fırtınanın o zaman kopacağından korkuluyor. En büyük korku ise, fırtınanın yer yer kasırgaya dönüşmesi ihtimali...

Bize göre, bu ihtimalin gerçekleşmesi kuvvetle muhtemeldir. Zira, kazancın ve servet sahibi olmanın alabildiğine serbest bırakılmasını düzenleyen, buna mukabil fahiş kârları sınırlandırmaktan ve dahi denetlemekten âciz olan bir sistemin neticesi kaostur, kargaşadır.

İşte, şimdi Amerika'da uç veren ve kıvılcımlar saçarak başka merkezleri de etkisi altına alan sistemin temel karakteri bundan ibarettir: Sınırsız kazancı denetimsiz şekilde düzenleme ve muhtemel riskleri ise kamulaştırmak sûretiyle faturayı halka ödetme vicdansızlığı...

İslâmiyet ise, böylesi bir anlayışa geçit vermez. Bir mü'min, bir başka mü'min kardeşini gözetlemek ve kollamakla mükelleftir. Malının hiç olmazsa kırktan birini zekât olarak muhtaçlara vermek durumundadır.

Dolayısıyla, en zengin olan bir kimse, en fakir olanın kırk katından fazla zengin olamaz. Yani, meselâ en zengin olanın kırk milyar liralık serveti varsa, en fakir olanın da—en azından—bir milyar liralık serveti olmalı.

Zekâtın dışında, İslâmda ayrıca fitre, sadaka, hayır–hasenat yardımları ve komşuluk hakları gibi daha nice emniyet subapları vardır ki, sınırsız zenginliğin önüne set çekiyor ve kişiyi başkasını düşünmeye sevk ediyor.

Sosyalizm, komünizm, mânevî değerleri tahrip ettiği ve insanları insanlıktan çıkaracak yollara sevk ettiği gibi, onun büyük kardeşi olan kapitalizm de maddî–mânevî bütün değerlerin üzerinden silindir gibi geçerek ezmeye çalışıyor.

Ümit ve temenni ediyoruz ki, insanlık bu âhir zamanda İslâmın şefkat sinesine doğru yönelsin, böylelikle mutlu ve huzurlu bir devir yaşasın.

Bir başka ihtimal var ki, o da hiç temenni etmediğimiz bir "erken kıyamet"in kopmasıdır. Tarihin yorumu 4 Ekim 1912 Hayvanları Himaye Cemiyeti Marmara Denizindeki Sivriada'ya götürülen köpeklerin telef olmaya başladığını gören duyarlı vatandaşlar, İstanbul Himaye–i Hayvanat Cemiyetini kurdu. Bu cemiyetin mensupları, bir–iki senedir İttihatçı hükümet tarafından sokaklardan toplanarak Sivriada'ya götürülen ve bakımsızlıktan artık can çekişmeye başlayan köpeklere düzenli şekilde yiyecek ulaştırmaya çalıştılar. Ne yazık ki, tam da bu esnada başlayan Balkan Harbi ve ardından yaşanan Birinci Dünya Harbi, yapılacak yardımların da yetersiz kalmasına, dolayısıyla hayvanların telef olup gitmesine sebebiyet verdi.

04.10.2008

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Risâle-i Nur, diğer meslekleri de ihtivâ eder



Geçmiş zamanların tasavvuf veya kelâm bilgisi; tarikat tanzimi ile bu zamandaki insanların ihtiyaçları karşılanamaz, soruları cevaplandırılıp akılları tatmin, duyguları terbiye edilemez.

Ancak, iman esaslarının ispat ve izahıyla, akıl, kalp ve vicdanlar tatmin edilebilir. İşte Risâle-i Nur, diğer âlimlerin eserleri gibi, yalnız aklın ayağı, nazarıyla ders vermez. Evliyâ gibi yalnız kalbin keşif ve zevkiyle de hareket etmez.1 İslâm filozoflarının ve ulemanın mesleğinde de gitmeyip, Kur’ân’ın mânevî mû’cizeliğiyle, her şeyde bir marifet penceresi (Yaratıcımızı tanıma penceresi) açmış. Bir senelik işi bir saatte görür gibi Kur’ân’a mahsus bir sırrı ortaya çıkarmış. Bu dehşetli zamanda İslâma hadsiz saldıranların hücumlarına karşı mağlûp olmayıp galebe etmesi2 de bunu apaçık gösteriyor.

Eski kelâmcılar; imkân ve hudûs delillleri, a’raz, cevher gibi meseleleri tartıştılar. O zamanın şartları gereği gayet zor anlaşıldıklarından halk değil, ancak yüksek tabaka istifâde edebilirdi. Bediüzzaman; bu delilleri; herkesin anlayacağı tarzda açıklamış; modern ilimlerle yoğurmuş ve bunların yanında, san’at, hikmet, gâye, yardımlaşma, temizlik, simâlarda ve eşyalardaki mühür, ruh ve vicdan delili, fıtrat delili, Kur’ân delili, peygamber delili, fizik, kimya, biyoloji, zooloji, botanik, astronomi, ekoloji ve sair bütün ilimlerin özlerinden çıkan delilleri, en kıvrak ve keskin zekâları dahi doyuracak ve tatmin edecek çapta kullanmıştır.

Meselâ, materyalist, pozitivist, tabiatperest felsefik akımlar; madde; tabiattan çıkardıkları fen ilimleriyle, yani tabiat kanunlarıyla; tabiatın Sahibini inkâra yeltendiler. Bediüzzaman da, tevhidi, yani Allah’ın varlığı ve birliğini; fen ilimleriyle ispat ve izah ederek şöyle bir metot takip etti:

Her şeyin üstündeki Allah’ın kudret damgasını; terbiye mührünü ve kaleminin nakışlarını görmekle, doğrudan doğruya her şeyden O'nun nûruna karşı bir pencere açıp, O'nun birliğine ve her şeyin O'nun kudret elinden çıktığına ve İlâhlığında ve Rubûbiyetinde (her şeyi terbiye etmesinde) ve mülkünde hiçbir şekilde, hiçbir ortağı, yardımcısı, olmadığını görür gibi kesin bir bilgiyle tasdik edip imân getirmektir.3

Evet, hakikat mesleği; tarîkat berzahına uğramadan, doğrudan doğruya lütf-u İlâhî ile hakîkate geçmektir ki, Sahabeye ve Tabiîne has, yüksek ve kısa yol budur. Bir adımda ve bir sohbette, zahirden hakikate geçebilirler.4 Yani, benimsenen Sahâbe mesleği ile Peygamberî mirastan gelen, berzah tarikine (ara yollara, perdelere) uğramadan, doğrudan doğruya zâhirden/görünüşten/yüzeyden hakikate geçip İlâhî yakınlaşmayı sağlar. Bu yol, gayet kısa ve gayet yüksektir. Harikaları az, fakat meziyetleri çoktur. Keşif ve kerâmet az görünür.5

Tasavvuf/tarikat yolunun zevkli ve renkli hayatlarını otobüsle yolculuğa benzetebiliriz. Pek çok manzaralar görür, maceralar geçirir. Hakikat mesleğinde ise, uçakla direkt hedefe ulaşılır. Kur’ân hakikatlerinden tereşşuh eden (sızan) Nurlar ve o Nurlara tercümanlık eden Sözler, bu özelliktedir.6

Dipnotlar: 1- Mektûbât, s. 340.; 2- Mesnevî-i Nuriye, s. 11.; 3- Sözler, Yeni Asya Neşriyat, s. 264.; 4- Kastamonu Lâhikası, s. 52.; 5- Emirdağ Lâhikası, s. 80.; 6- Mektubat, s. 340.

04.10.2008

E-Posta: [email protected] [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 
GAZETE 1.SAYFA

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Atike ÖZER

  Cevher İLHAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  Saadet BAYRİ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Süleyman KÖSMENE

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  İslam YAŞAR

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır