"Gerçekten" haber verir 23 Kasım 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.

 


Faruk ÇAKIR

Herkesin başına açılan ‘kriz’



Bilindiği gibi son günlerde, dünyayı sarsan “global ekonomik kriz” konusunu tartışıyoruz. Krizin ne getirip ne götüreceği konuşulurken, rakamlar havada uçuşuyor. Batan bankalar, iflâs etmesi beklenen büyük holdingler ve işsiz kalan milyonlarca insan dünyanın ve dolayısı ile Türkiye’nin de gündeminde.

Bu konuları konuşmak ve tartışmak elbette gerekiyor. Fakat bunları yaparken, acaba daha önemli ve kendi başımıza açılan ‘kriz’leri unutuyor muyuz?

“Ülkeler bile iflâsa sürüklenirken, başka hangi önemli ‘kriz’den bahsedilebilir ki?” diyenler olabilir. Böyle düşünenler görünüşte haklıdırlar, ama hepimizi şahsen ilgilendiren çok önemli başka ‘kriz’lerle de karşı karşıya olduğumuz da bir vak’a.

Hadiselere, Üstad Bediüzzaman’ın bir soruya verdiği cevap penceresinden bakabiliriz: “Bir zaman bana hizmet eden kardeşlerim tarafından suâl edildi ki: Küre-i arzı herc ü merce getiren ve İslâm mukadderatiyle alâkadar olan bu dehşetli harb-i umûmîden (...) hiç sormuyorsun ve merak etmiyorsun? Halbuki bir kısım mütedeyyin ve âlim insanlar, cemâati ve câmii bırakıp radyo dinlemeye koşuyorlar. Acaba bundan daha büyük bir hâdise mi var? Veya onunla meşgul olmanın zararı mı var?

“Cevaben dedim ki: (...) Evet, bu cihan harbinden daha büyük bir hâdise ve bu zemin yüzündeki hâkimiyet-i âmme dâvâsından daha ehemmiyetli bir dâvâ, herkesin ve bilhassa Müslümanların başına öyle bir hâdise ve öyle bir dâvâ açılmış ki: Her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa, o tek dâvâyı kazanmak için bilâtereddüd sarf edecek. (...)

“Herkesin, îman mukâbilinde bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlar ile müzeyyen ve bâkî ve dâimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvâsı başına açılmış. Eğer îman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. (...) Acaba bu kaybettiği dâvânın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?” (Asâ-yı Musa, Dördüncü Mes’ele, s. 20)

Maddî iflâslara sebep olan ekonomik krizle bu kadar uğraşıp, meşgul olup; hepimizin başına açılan “kazanma ya da kaybetme dâvâsı” hakkında hiç konuşmamak, tartışmamak ve çareler aramamak doğru olabilir mi?

Elbette, “ekonomik kriz konuşulmasın, yok sayılsın” demiyoruz. Aksine bu krizin gerçek sebep ve çarelerinin tartışılmasında fayda olduğunu ifade ediyoruz. Bununla birlikte, ‘âhiret’i unutup, var gücümüzde dünyevî işlerle meşgul olmayı doğru bulmadığımızı hatırlamak ve hatırlatmak istiyoruz.

Peki, hepimizin başına açılan “kazanma ya da kaybetme dâvâsı” nasıl aşılıp kazanılacak? Bunun cevabı da yine Risâle-i Nur’da: “O büyük dâvâyı yüzde doksanına kazandıran ve yirmi senede yirmi bin adama o dâvânın kazancının vesikası ve senedi ve beratı olan îman-ı tahkikîyi eline veren ve Kur’ân-ı Hakîm’in mû’cize-i mânevîyesinden neş’et edip çıkan ve bu zamanın birinci bir dâvâ vekili bulunan Risâle-i Nur’dur.” (age.)

Geçici ekonomik krizlerle uğraşırken, asıl krize karşı almamız gereken tedbirleri unutmayalım...

23.11.2008

E-Posta: [email protected]




Mehmet KARA

İyi şeyler de oluyor



Meclis Plân ve Bütçe Komisyonunda görüşmeleri devam eden 2009 bütçesi, kavgaları ile haber oluyor. Fakat bazı bakanlıkların bütçeleri görüşülürken de iyi şeylerde oluyor.

Bunlardan birisi de, komisyon üyelerinin de artık bir dikili ağaçları oldu. Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, bakanlığının bütçesi görüşülürken komisyon üyelerine bir sürpriz hazırladı. Eroğlu, Komisyonu’nun 40 üyesi için, Ankara’da AOÇ’de isimlerine sedir fidanı diktirdi. Milletvekilleri isimlerine dikilen fidanlarını görmeye gidip suladılar mı bilemeyiz ama örnek bir davranış. Keşke 550 milletvekili adına da dikilebilse...

Aynı komisyonun üyelerine bir sürpriz de Ulaştırma Bakanlığının bütçesi görüşülürken PTT Genel Müdürlüğü’nden geldi. Komisyon’un bütün üyelerine, üzerinde fotoğrafları basılı kişisel pullar dağıtıldı. Bu pulları gören milletvekillerinin mutlulukları yüzlerine yansıdı. Yoğun çalışmalardan ve tartışmalardan sıkılan komisyon üyeleri biraz olsun tebessüm ettiler.

Televizyonlarda ve bazı gazetelerin üçüncü sayfalarındaki içimizi karartan kötü haberlerden sonra böyle güzel şeylerin de duyurulması gerekir düşüncesiyle bu notu aktardık.

(Not: PTT’nin bir süre önce hizmete koyduğu kişisel pul hizmeti kapsamında gerçek ve tüzel kişiler ücretini ödeyerek adlarına pul bastırabili-yor. Bazı milletvekili adayları seçim öncesinde kendilerini daha iyi tanıtmak için bu hizmetten yararlanmıştı.)

* * *

Bir şey diyeceğim!

MAZLUMDER İstanbul Şubesi, farklı meslek gruplarının Türkiye’de birçok alanda hak ihlâlleri ile ilgili yaşadıkları sıkıntıları dile getirmek, bu kesimlerin özgürlük özlemlerini ortaya koymak amacıyla bir kitapçık hazırladı.

Ücretsiz dağıtılan kitapta, “Ben bir…” diyerek başlayan başlıklarla, öğretmeninden ev hanımına, işçisinden memuruna, emeklisinden öğrencisine, hukukçusundan iş adamına, gazetecisinden siyasetçisine, yazarından yargı mensubuna, kadar kendi alanlarında “özgürlük” taleplerini dile getirildi.

Ve kitabında sonunda “Ben bir insanım” di-yerek şunları belirtildi: “Ben Bir İnsanım. Diyorum ki! Bunun için; Düşüncelerimi yazılı ve sözlü olarak ifade ederken özgür olmak, inandığım gibi yaşamak, etnik kökenimden, di-limden veya bölgemden dolayı ayrımcılılığa tabi tutulmamak; Eğitim haklarından mahrum kalmamak, ürettiğimin ve emeğimin karşılığını almak, istikrarlı bir ortamda ekonomiye destek çıkmak istiyorum. Hepimiz özgürlüğümüze sahip çıkmalıyız.”

İnsanlar çok şey mi istiyor? En temel haklardan olan özgürlük istiyor. Bunun yolu da yeni ve sivil anayasa başta olmak üzere kanunlarımızın “özgürce” hazırlanmasından geçiyor.

* * *

Kitap okuma cezası!

“Kitap okumanın cezası olur mu” ya da “kitap okutmak için ceza mı verilir?” diye düşünmeyin, oldu.

2003 yılında Bursa’da düzenlenen mitingde Başbakan Tayyip Erdoğan’a hakaret içeren kelimeler kullandığı için hakkında dâvâ açılan Genç Parti Genel Başkanı Cem Uzan, yargılandığı mahkemece 5 yıl denetim altında tutularak rehber gözetiminde 5 kitap okuması ‘ceza’sına çarptırılmıştı.

Öfke kontrolü ve kişisel gelişim konusunda 5 adet yayın okutturulmasına karar verilen Uzan, İstanbul’daki Nöbetçi Ağır Ceza Mahkemesine itirazda bulunmuştu. Mahkeme, ilgili itiraz dilekçesini yetkili olduğu gerekçesiyle Bursa 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ne ulaştırdı. İtiraz dilekçesini değerlendiren Bursa 1. Ağır Ceza Mahkemesi, Cem Uzan’ın itirazını reddetti. Böylece 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nin Uzan’la ilgili kararı kesinleşmiş oldu. Şimdi Uzan’ın, tebligatın yapılmasıyla 10 gün içinde Denetimli Serbestlik Şubesi’ne gitmesi gerekiyor. Ardından bir uzman okunacak kitapları belirleyecek. Haftanın belli günlerinde Uzan, şu-beye veya belirlenecek bir kütüphaneye giderek uzman okutman gözetiminde kitapları okuyacak. Verilen süre içerisinde kitapların okumasını tamamlayacak olan Cem Uzan, yine uzman tarafından kitapları okuyup okumadığını öğrenmek amacıyla teste tabi tutulacak. Karara uymadığı takdirde Uzan’a cezaevi yolu görünmüş olacak. “Böyle cezaya can kurban” diyenlerimiz olacağı gibi, “kitap ceza veri-lerek okutulur mu?” diyenleriniz de çıkabilir. Ama mahkeme kararı kesin artık.

23.11.2008

E-Posta: [email protected]




Cevher İLHAN

AKP, Kemalizm ve “ılımlı İslâm” projesi



Can Dündar’ın filmiyle M. Kemal’in “dinden tecrit” rejim öngörüsünün tartışıldığı sırada CIA’nın Ortadoğu ve İslâm ülkeleri uzmanı ve Türkiye (eski) şefi Graham Fuller’in yeni “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” kitabı, birçok istifhamı aydınlattı.

ABD’nin tıpkı Cezayir’de olduğu gibi Türkiye’de AKP üzerinde yürüttüğü “ılımlı İslâm” ya da “Amerikan İslâmı” projesinin parametrelerini ortaya çıkardı. Gerçek şu ki Graham Fuller’in, “Kemalist Türkiye, Müslümanlar ve özellikle Araplar ile Türklerin kadim bağlarının tümüyle reddini temsil etmektedir” tanımı, bir süredir medyada hararetle tartışılan “M. Kemal’in dine bakışı”nı yerlileri iyi bilen “yabancı bir göz”le özetliyor.

Washington’daki Jamestown Vakfı’nın düzenlediği “Türkiye ve Kafkaslar” konulu bir toplantıda konuşan Graham Fuller’in “Kemalist Türkiye, İslâmın bir din olarak aşağılanmasını” ve “Müslüman gücünün zayıf düşürülmesini temsil etmektedir” sözleri, tek parti döneminde cebrî ve keyfî yöntemlerle lanse edilen “laisizm”in hedefini açıklıyor. Can Dündar’ın âdeta kendini paralayarak, M. Kemal’in bizzat notlarından ve hâtıralarından verdiği “cevapları” destekliyor.

Keza aynı toplantıda konuşan yine (eski) CIA ve Dışişleri görevlisi Paul Goble’nin “Atatürk şimdi yaşasaydı ve Ankara’nın herhangi bir tepesinden kente bakıp cami ve minareleri görseydi yeni bir devrim başlatırdı” tesbiti, okyanuslar ötesinden pişirilip servis edilen “ılımlı İslâm modeli”nin amacını deşifre ediyor.

Özetle denilebilir ki, Graham Fuller’in sözünü ettiği “Kemalizmin din dışı çağdaş devlet projesi” ile bugün ABD’nin “büyük Ortadoğu projesi”yle Fas’tan Uzakdoğu’ya kadar “özgürleştirme” adı altında 22 İslâm ülkesini “değiştirme” ve İslâmı emperyal emellerine göre ehlileştirme ameliyesinin örtülü itirafı…

“ERDOĞANİZM KEMALİZMİN

GÜNCELLEŞMİŞ BİR VERSİYONU”

Bu bakımdan Pazar günleri kadın erkek karma cemaate üniversitelerin bahçesinde Cuma namazı kıldıran CIA ajanı “kadın imamlar”la açığa çıkan, İslâmın dejenere edilmesini amaçlayan “ılımlı İslâm”ın “Kemalizm”le kaynaştırılmasının AKP iktidarı döneminde hararetlenmesi, tesâdüf değil…

Başbakan ve AKP sözcüleri her ne kadar her defasında bu tâbire karşı çıksalar da, Anayasa Mahkemesi’nin “takdiri”yle AKP’nin özellikle “kadını sosyal hayata sürme”deki başarısı, “din nâmına siyaset” zihniyetinden türeyen “dini dünyaya âlet” illetinin bir tezâhürü.

Aynen “40 yıl boyunca açıklanmayacak” damgasının vurulduğu zamanın İngiltere Büyükelçisi Perey Loraine’nin, M. Kemal’in ölümünden onbeş gün sonra 15 Kasım 1938’de Londra’ya gönderdiği “Mösyö Kemal Atatürk”ün “çift karakterliliği”ni, “idrâk gücündeki esrarengiz yönü”nü ve “din karşıtı oluşunu” anlatan 608 nolu telgrafında yazıldığı gibi…

Bu durum, İsrailli akademisyen eski Dışişleri Müsteşarı Alon Liel’in “Demo İslâm: İslâmın Yeni Yüzü” adlı kitabında daha baştan, “Erdoğanizm Kemalizmin güncelleşmiş bir versiyonu” olarak belirlediği ve Erdoğan’ın itiraz etmediği “ucube sentezi” su yüzüne çıkıyor. “Mahalle baskısı” teriminin mûcidi Prof. Şerif Mardin’in “AKP iktidarı Kemalizmin başarısıdır” değerlendirmesiyle…

Sonuçta Erbakan’ın “Atatürk yaşasaydı, Refahlı olurdu” temennisiyle, AKP’nin kuruluşunda “bir yandan Kocatepe Camii diğer yandan Anıtkabir” olarak simgelenen yakıştırmalar, bir defa daha tezâhür ediyor. “Atatürkçülük” adına demokrasinin katledildiği 12 Eylül ihtilâlinin enjektesiyle Özal’la ivme kazandırılan ve “ikinci Özal” Erdoğan’ın AKP’siyle ikame ettirilen “Kemalizmi İslâmla barıştırma” projesini açığa çıkarıyor.

Menfaatinden başka bir şeyi düşünmeyen ve çıkarları hesabına bütün dünyayı ateşe veren “beşeri (insanlığı) sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş tek gözlü Deccal ‘ikinci Avrupa” anlamındaki “Amerikan hegemonyası”na “uygun İslâm” ve “Amerikan çıkarlarına hizmet eden Müslüman” tipini türetip dini arzileştiren “ılımlı İslâm”ı, bu yönüyle Kemalizm felsefesiyle buluşturma plânı açıkça anlaşılıyor.

İSLÂMI “KEMALİZM”LE

UYUMLULAŞTIRMA

Aslında Erdoğan’ın, Obama’ya benzetilmek yerine, “İllâ birine benzetecekseniz Atatürk’e benzetin”e varan “Modernleşmede en büyük liderimiz Atatürk’tür; onu aşmanın değil, örnek almanın gayreti içindeyiz” sözü meselenin mâhiyetini bildiriyor.

Ne denli “değiştiğini” ve “dönüştüğünü” göstermek için “millî görüş gömleğini çıkardığını” vurgulayan Başbakan’ın, smokinli Köşk resepsiyonlarını ve şaraplı “Çankaya sofraları”nı ihya eden Cumhurbaşkanı’nın her vesileyle, “Atatürk’ün muasır medeniyet hedefi”ni vurgulamaları, bu anlama yönelik…

Kısacası AKP’nin 2002 seçim programında,“Atatürk’ün öncülüğündeki inkılâp ve reformlar”dan dem vurup, “Atatürk ilke ve inkılâpları”nın “toplumun ortak paydası” nitelenmesinden, son “kapatma dâvâsı”nda Başbakan’ın, “Atatürk ilkelerini, birleştirici, milletimizin bütün fertlerini kucaklayan bir mutabakat zemini haline getirme” iddiası ve gayreti, partisinin “devrimler”e bakışını okutturuyor. AKP’nin “laikliğin ve ilke ve inkılâplarının koruyucusu ve tâkipçisi olduğu”nun göstergesi oluyor…

Bundandır ki Enerji Bakanı’nın “Atatürk’ün heyecan ve enerjisiyle birlikte devrimleri”nin “kendisini en çok etkilediği”ni söylemesi ve “devrimlerini sonraki nesillere örnek” telkini, AKP’nin “Atatürk’ü ve devrimleri”ni rehber alan “dünyevîleşme ve dünyevîleştirme” çizgisinin te’yidi ve tekrarı.

“Müslümanların modernite ile tanıştırılması” ve “çağdaş İslâm” maskesinde İslâmı özelde Kemalizmle, genelde “İsevî dininden uzaklaşmış”, bütün semavî dinlere başkaldıran “Batılcılık” cereyanı ve “emperyalizm”le uyumlulaştırma ve uyuşturma oyununa uygun olarak…

Çok garip!

23.11.2008

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

Nur fabrikası



Üstadın ferden ferda en azından her on beş günde bir ve bunun dışında zaman zaman da beraberce okunmasını tavsiye ettiği ve geçenlerde Durham Üniversitesinde düzenlenen konferansta Prof. Dr. Thomas Michel’in ihlâs konulu tebliğini sunmaya başlamadan önce salondakilere “İçinizde son on beş günde bu kitabı okumayan var mı?” diye sorduğu İhlâs Risalesi’nde konular anlatılırken verilen son derece dikkat çekici misallerden biri de fabrika örneği.

O pasajı hep beraber hatırlayalım:

“Nasıl ki, bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârane uğraşmaz, birbirinin önüne takaddüm edip (önüne geçip) tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkit edip, sa’ye (çalışmaya) şevkini kırıp atalete uğratmaz. Belki (tam tersine) bütün istidatlarıyla birbirinin hareketini umumî maksada tevcih etmek için yardım ederler; hakikî bir tesanüd, bir ittifak ile gaye-i hilkatlerine (yaratılış gayelerine) yürürler.”

Çarkların ahenk içinde dönmesi buna bağlı.

“Eğer zerre miktar bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak; neticesiz, akim bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak...” (Lem’alar, s. 165)

Demek ki, çarkların işleyişine yönelecek zerre miktar bir taarruz ve tahakküm dahi fabrikanın tamamen işlemez hale gelmesine yol açabiliyor.

Onun için bu noktaya çok dikkat etmek lâzım.

Çarkların menfî rekabete girip birbiriyle uğraşması, diğerlerinin önüne geçip tahakküme kalkışması, hep kusur arayan bir anlayışla yekdiğerini sürekli yıkıcı tenkitlere maruz bırakıp çalışma şevkini kırmak suretiyle atalete uğratması, dış veya iç kaynaklı taarruz ve tahakkümlerle yapılmak istenen tahribatı çok kolaylaştırıyor.

İç çekişmelerle zayıf düşmüş bir bünyeyi çö-kertmek için fazla bir kuvvete ihtiyaç kalmıyor, “zerre miktar” taarruz veya tahakküm yetiyor.

Bu sebeple çarklara düşen vazife, bütün güzel haslet, kabiliyet ve duygularını, birbirinin çalışma ve gayretlerini umumî maksada yöneltmek için seferber etmek; gerçek bir dayanışma ve ittifak ruhuyla yaratılış gayesine yürümek olmalı.

Risale-i Nur’dan ve İhlâs Risalesinden aldığı dersle kendisini “hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmünde” gören ve hayatını bu ulvî ideale vakfeden hizmet erbabının, taarruz ve tahakkümleri püskürtüp hizmete devamı buna bağlı.

Aksi halde, taarruz ve tahakkümle amaçlanan tahribatın tahakkukuna, istemeden de olsa katkıda bulunulmuş olur. Saadet-i ebediyeyi netice vermek üzere kurulduğu halde çarkların birbirine girmek suretiyle bu hedeften uzaklaştığı bir fabrikayı ise, sahibi bütün bütün kırıp dağıtır.

Böyle bir durum da, sorumlularını, “hem bu hizmetteki umum kardeşlerinin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur’âniyenin hizmetine taarruz, hem de hakaik-ı imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik” vebaliyle karşı karşıya bırakır.

Ancak fabrika sahibi, ebedî saadeti netice verecek hizmetleri fabrikasız bırakmaz ve hizmet bu mânâlara sadık daha ehil ellerle devam eder.

Nurun birinci talebesi Hulûsi Beyin Barla Lâhikası’ndaki kısa bir mektubunda yazdığı gibi:

“Üstadım, müsterih olunuz, bu Nurlar ayak altında kalamazlar. Onları dellâl-ı Kur’ân’dan enzar-ı cihana (dünyanın nazarına) vaz eden Hâlık (Celle Celâlühü) bizim gibi, kimsenin ümit ve tahayyül etmeyeceği âciz insanlarla bile neşir ve muhafaza ettirir. ‘Bu işi ben sa’yim (kendi çalışmam) ile, kudretim ile kazandım’ diyen hüddam (hizmet erbabı) o gün görecekler ki, o mukaddes hizmet, zahiren ehliyetsiz görünen, hakikaten çok değerli diğerlerine devredilmiş olur kanaatindeyim. Bu sebeple oradaki kardeşlerimden Risale-i Nur ile çok alâkadar olmalarını rica etmekteyim.” (s. 69, mektup: 18)

Bu hizmette istihdam edilmek, başlı başına şükür gerektiren eşsiz bir nimet ve mazhariyet. Nimetin devamı ise ihlâsın muhafazasına bağlı.

23.11.2008

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

En hayırlı insanlar



Bir öğrencinin öğretmenlerine iyice kulak verip okuluna devam etmesi, derslerine günü gününe çalışıp ödevlerini yapması parlak bir geleceğe aday olması demektir. Tembel, öğretmenlerini dinlemeyen, derslerine çalışmayan bir öğrencinin akibetini ise anlamak zor değildir.

Dünya da bir okuldur. Bu okulun sahibi Cenâb-ı Hak, rektörü Resûl-i Ekrem (asm), öğretim üyeleri peygamberler, asistanları da âlimler ve evliyalardır.

Okulun sahibi okulun kurallarını, esaslarını, derslerini koymuş, Resûl-i Zişanı (asm) ve yardımcıları da bir bir anlatmış. İnsanlar bu esaslara uyduğu sürece dünyada bulunuş maksatlarına uygun hareket etmiş, mutlu olmuşlardır.

Önemli olan bu hedeften sapmamaktır.

Eskiden mezarlıklar evlerin bahçesine yapılırmış. Tâ ki bu hedeften sapılmasın; dünyada ebedî kalınmayacağı; yolcu ve misafir olunduğu, ebedî saadeti kazanmak için bulunulduğu sürekli hatırlarda tutulsun; cam parçası hükmündeki fani dünyaya dalınmasın, elmas hükmündeki ebedî hayat unutulmasın, hazırlık ihmal edilmesin.

Bu gayeye kilitlenen insanların nazarında aslında her şey âhireti hatırlatır, hayatlarını ona göre sürdürür, dünyada bulunuş maksatlarının Allah’ın emirlerine uyup yasaklarından kaçınmak, rızasını kazanmak olduğunu unutmazlar. Onun rızasını kazanma dışında her şey anlamsız ve önemsiz değil midir? Rızasına vesile olmayacaksa dünya dahi elde edilse beş para etmez.

Özetle her şey insana Allah’ı, O'nun yolunda olmayı, rızasını kazanmayı hatırlatmalı. “En hayırlılarınız, görüldüğünde Allah’ı hatırlatan insanlardır”1 hadis-i şerifi bu gerçeğe ne güzel dikkat çeker.

İşte gaflet denen dehşetli hastalıktır ki insana dünyada bulunuş maksadını unutturup ebedî kalacakmışcasına dünyaya bağlatır, asıl gideceği yere eli boş olarak götürtür ve pişmanlık dolu bir eda ile “Keşke, şu ebedî hayatım için bir hazırlık yapmış olsaydım!”2 dedirtir.

Bu keşke ne kadar acı ve ibretli değil mi?

Dipnotlar: 1- İbni Mâce, Zühd: 4. 2- Fecr Sûresi: 24.

23.11.2008

E-Posta: [email protected]




Yasemin GÜLEÇYÜZ

“Âhir zaman Âdemleri”



Teknolojinin gelişmesi dünyamızı artık küçük bir köy haline getirdi. Sefih medeniyet bunu fırsat bilip her şeyi dünya hayatından ibaret gören bir zihniyeti yaygınlaştırmakta. “Ân’ı yaşa, gününü gün et!” anlayışıyla modası, sineması, müziği, tiyatrosu, dansı, klibi, reklâmı, TV dizisi, dergisi, gazetesi ile zihinler darmadağın edilip, yaratılış maksatlarını tefekkürden uzaklaştırmakta.

Bediüzzaman Hazretlerinin “Beşerin nefs-i emmâresi” diye adlandırdığı, egoları şişirmekten ibaret olan modern yaşam “cazibedar bir fitne” olarak insanları tefekkürden uzaklaştıracak her türlü donanımı adeta “zehirli bal” gibi göz boyama ve aldatma unsuru olarak kullanmakta.

Bu durum özellikle aile kurumu için büyük bir mânevî tehlike oluşturmakta. Mü’minin bir sığınağı, bir nev'î dünyadaki cenneti olan aile hayatı etkilenip, tahrip olmakta. Aileyi oluşturan bütün fertler bu durumdan zarar görmekte. Bunun sayısız örneklerini gerek medyada, gerek çevremizde müşahede etmekteyiz.

Eşler birbirlerini “ebedî hayat arkadaşı” olarak görmekten ziyade “menfaat birlikteliğini” öne almakta, bu da boşanma, aldatma gibi bir çok problemler dizisini gündeme getirmekte.

Ebedî arkadaşlık fikri yerini geçici beraberliklere, o da yerini Bediüzzaman Hazretlerinin tâbiriyle “ebedî müfarakatlara” (sonsuz ayrılıklar) bırakmakta.

Ve ne yazık ki yapılan araştırmalara göre bu “ihanet” tablosunda erkekler, kadınlarla mukayese edildiğinde büyük ölçüde önde gitmekteler.

Şüphesiz bu tablonun değişimi ancak ve ancak iman hakikatlerine sımsıkı sarılmakla mümkün. Ancak o zaman iman ebedî lezzetleri netice veren bir çekirdek olarak, insana dünyada iken bile cenneti andıran huzuru verebilir.

Ancak o zaman ailede kadın da, erkek de ihtiyarladıkça artan bir hürmet ve muhabbetle birbirlerine can yoldaşı olurlar…

NOT: Bizim Aile dergisinin Aralık sayısı “Âhir zaman Âdemleri” başlığı altında, özellikle dünyevîleşen erkekleri incelemekte. Değerli yazarlarımız Mü’mine Güneş ve Naciye Kaynak’ın da kapak dosyamıza katkıda bulunduğu bu sayıda Tubanur Arıcan Telci’nin Doç. Dr. Armağan Samancı ve Uzm. Dr. Hakan Yalman ile yaptığı röportajları ilgiyle okuyacağınızı tahmin ediyoruz.

Bu sayımızla ilgili geri bildirimlerinizin bizim için çok önemli olduğunu da şimdiden belirtelim… Gönenli Mehmet Efendi ve hanım talebeleri... Gönenli Hoca, Bediüzzaman Hazretleriyle Denizli Hapishanesinde bulunan ve onun “Biz Kur’ân’ın mânâsını, siz ise lafzını hıfzetmekle vazifelisiniz!” cümlesine muhatap olan bir aziz insan. Gönenli Hoca İstanbul’da özellikle hanımlar cemaatine yaptığı sohbetlerle gönüllerde taht kurmuştu. İşte Gönenli Hocanın sohbetleriyle yetişmiş olan hanımlar, 1995 yılında “Gönenli Mehmet Efendi İlim ve Hizmet Vakfı”nı kurmuşlar. Vakıf yetkilileri şimdilerde Silivri’de inşâ ettirdiği yaşlılar evinin tamamlanması için çaba sarf etmekte. Kimsesiz, bakıma muhtaç yaşlıların barınma ihtiyaçlarının karşılanacağı bu mekân ile ilgili daha detaylı bilgiler önümüzdeki günlerde gazetemizde daha detaylı bir şekilde sizlere aktarılacak. Gönenli Hocanın hanım talebeleri şefkat ve merhametleriyle bu sefer de yaşlıların gönüllerini hoş eyleyecekler. Ne diyelim, Allah sayılarını arttırsın!

23.11.2008

E-Posta: [email protected]




Hüseyin GÜLTEKİN

Evlilikteki yanlış kararların bedeli



Daha henüz delikanlılık çağında iken her ikisi de kafa kafaya verip, ailelerinden habersiz bir şekilde evliliklerini ilân ettiler. “Gönül ferman dinlemez” misâli gençlerde his ve heves ön plana çıkınca, hiç geçit vermeyen engeller dahi dümdüz yol oluveriyor.

Her iki tarafın aileleri istemese de, haberleri olmasa da, ikisi de düğünsüz dâvetsiz evliliklerini ilân edince, ailelere kerhen de olsa bu işe “Artık hayırlı olsun” demek düşüyordu ve onlar da öyle yaptılar.

Ne var ki evlendik demekle evlilik devam etmiyor. Hele bir de bu gibi hayırlı işlerde akıl mantık devreden çıkarılıp, his ve heves ile karar verilmiş, annelerin babaların rızası ve duâsı alınmamış ise, böylesi evliliklerin akıbeti de pek iyi olmuyor.

Her ne ise, bu delikanlıların evliliklerinin ikinci yılında bir de kız çocukları dünyaya geliyor. Bu arada çift arasındaki sürtüşme, kavga gürültü çoktan başlamış olmalı ki, ani bir kararla boşanıyorlar. Anne daha henüz üç yaşındaki kızını babasına bırakarak evini terk ediyor. Baba da çocuğunu kendi anne babasına terk ederek, o da evi terk ediyor.

Aradan çok zaman geçmeden, anne de, baba da hemen ikinci evliliklerini gerçekleştiriyorlar. Yakından tanıdığım Abdullah Beyin ikinci evliliğinden de iki çocuğu oldu. Ama maalesef bu evlilikte de beklenilen huzur ve mutluluk gelmedi. Sebebini bilemediğimiz sebeplerden dolayı çekişmelerin, sürtüşmelerin ardı arkası gelmiyordu. Kavga, gürültüler şiddetlenince eşler artık ayrı yaşamaya karar verdiler. Eşler arasındaki kavgaların, ayrılmaların en ağır bedelini çocuklar ödemiş oluyor. Bunda da aynen öyle oldu. İki minnacık çocuk ortada kalınca, dedeleri onları da yanına aldı. Böylece kendileri bakıma muhtaç dede ile nine konumundaki iki pir-i fani ihtiyar, aklı bir karış havada, his ve heves ile hareket eden evlâtlarının sayesinde artık torunların bakıcısı durumuna düşmüş oldular.

Boşanan eşlerin ağır bedelini çocuklar çekiyor dedik. Birisi ilk hanımından, ikisi ikinci hanımından olan üç toruna dedeleri ve babaanneleri bakıyorlardı. Ama kendileri bakıma muhtaç iki yaşlı insan, anne baba sevgisinden ve şefkatinden yoksun bu küçük yavrulara nasıl, ne şekilde bakabilirlerdi? Beklendiği üzere çocukların ruh sağlıkları iyiden iyiye bozulmuştu. Artık bu yaşlı pir-i faniler, torunlarının maddî ihtiyaçlarını karşılasalar dahi, mânevî boşluklarını doldurmakta güçlük çekmeye başlamışlardı.

Aradan yıllar geçti. Artık, Abdullah Beyin birinci hanımından olan kız çocuğu büyüyüp evlenme çağına gelmişti. Psikolojisi de bir hayli bozulan ve dolayısıyla evde problem haline gelen bu çocuğun hâlet-i ruhiyesi belki düzelir düşüncesiyle, kendi rızası da alınmak sûretiyle evlendirilmesine karar verildi. Ve evlenme teklifinde bulunan birisine, çok fazla araştırılıp soruşturulmadan söz verildi ve kısa zamanda da düğünleri yapıldı.

Ama heyhat... Derde devâ olur niyetiyle yapılan bu evlilik, maalesef beklenilenin tam tersine çekilen sıkıntı ve ıztırapların şiddetlenerek devam etmesine sebep oldu. Psikolojik rahatsızlıklardan muzdarip olan bu talihsiz kızın kısmetine içkici, ayyaş, serkeş bir adam çıkmıştı. Ve tahmin edeceğiniz gibi bu evlilik yürümedi. Aradan yaklaşık bir yıl geçmeden bu evlilik boşanma ile neticelendi ve kız tekrar baba evine değil, dede evine döndü.

Ailevî geçimsizliklerin, eşler arası kavgaların ve boşanma olaylarının ülkemizde artarak devam ediyor olması, yaşanan böylesi bir ailevî dramı sizinle paylaşmama vesile oldu. Böyle iç karartıcı hadiseleri gündeme taşımak, bazı karamsarlıklara sebep olmanın yanında, bazı gençlerin ibret almaları bakımından faydalı olabilir belki.

Evlilik gibi böyle bir meselede sadece duygusal davranarak karar verilmesi, akıl mantıktan yoksun, his ve heveslerle hareket edilmesinin ne gibi acı sonuçlar getirdiğini görüyoruz. Bu konuda atılan yanlış bir adım, isabetli olmayan bir karar; belki de ömür boyu telâfi edilemeyecek sonuçlar doğurabiliyor. Günümüzde erozyona dûçâr kalmış evlilik meselesini ciddiye almak gerekir diye düşünüyorum.

23.11.2008

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Tenkit üzerine



İsmail Bey: “Tenkit ne demektir? Müsbet ve menfi yanlarıyla tenkit konusunu açıklar- mısınız?”

Tenkit, kendimizi, başkasını veya bir işi eleştirmek; davranışın veya işin hatalı, hatasız ve düzgün yanlarını muhataba bildirmekten ibarettir. İçindeki ilâve unsurlara göre olumlu ya da olumsuz değer almaktadır. Meselâ tenkidin üslûbu yanında, içinde kendini övme, muhatabı övme veya yerme, yargılama, hatta yargısız infaz, hatta kınama unsurları taşıyıp taşımadığı durumlarına göre müsbet veya menfi olduğuna hükmetmekteyiz.

Her beşerî kavram gibi tenkidin de niyete ve yaklaşıma bağlı olarak müsbet olanı ve menfi olanı elbette vardır. Müsbet tenkitte yıkmak değil yapmak, bozmak değil tamir etmek, eksik bulmak değil eksikliği gidermek söz konusudur. Burada insaf, merhamet, iz’an, akıl, yapıcı olmak ve iyi niyet hâkimdir.

Müsbet tenkide hepimiz her zaman muhtacız. Çünkü hatalarımızı görmemize yarar. Hatta kendimize karşı yöneltilen tenkitleri haksız ve insafsız da bulsak, müsbet saymamız ve tenkit sahibine gücenmememiz, bir olgunluktur ve fazilettir. Bedîüzzaman Hazretleri, bir nahiye müdürünün kendisi gıyabında insafsızca, tezyifkârâne ve hakaretli sözler söylediğini işitince, şöyle diyor: “Nefsime dedim: Eğer onun tahkiri ve beyan ettiği kusurlar, şahsıma ve nefsime ait ise; Allah ondan razı olsun ki, benim nefsimin ayıplarını söyler. Eğer doğru söylemiş ise, beni nefsimin terbiyesine sevk eder ve gururdan beni kurtarmaya yardımdır. Eğer yalan söylemiş ise beni riyadan ve riyanın esası olan şöhret-i kâzibeden kurtarmaya yardımdır. Evet, ben nefsimle musâlaha etmemişim. Çünkü terbiye etmemişim. Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse, ondan darılmak değil; belki memnun olmak lâzım gelir.”1

Menfi tenkit, içindeki niyete bağlı olarak yıkıcılıktır, bozgunculuktur, tahriptir ve eksik bulma gayretinden başka bir şey değildir. Bunda hak değil, insafsızlık; akıl ve iz’an değil, nefis ve hevâ; yapıcı olmak ve iyi niyet değil, yıkmak ve tahrip etmek hâkimdir.

Ancak tenkidin şeklinden veya dozundan haklı mı, haksız mı veya yapıcı mı, yıkıcı mı olduğunu anlamak çoğu zaman pek mümkün olmaz. Çünkü muhatabımız haklı bir tenkidi çok sert bir üslûp içinde bize yansıtıyor da olabilir. Üslûbunun sertliğinden hareketle, tenkidinin yıkıcı olduğunu söylemek gerçekçi olmaz.

Tenkit konusunda genel kuralımız şudur: Bize yöneltilen tenkitleri, üslûp ne kadar şiddetli, kırıcı ve yıkıcı da olsa, haklı ve yapıcı saymalı ve tenkid ışığında kendimizi bir kez daha değerlendirmeli; karşı tarafa gücenmemeliyiz. Ancak biz başkasını tenkit ederken, mutlak sûrette haktan, insaftan, yumuşak ve tatlı sözden ayrılmamalı, muhatabı kırıcı ve incitici olmamalıyız. Bilhassa muhatabımız ehl-i iman ise, kalbini rencide etmemeye gayret etmeliyiz.

Bedîüzzaman; ihlâs, uhuvvet, “fena fi’l-ihvan” ve muhabbet sırlarına uygun bulmadığı menfî tenkidin, iman kardeşleri arasına girmesine bundan dolayı razı olmuyor ve izin vermiyor.2 Çünkü her şeyin bütün çıplaklığı ve netliği ile ebediyete intikal ettiği bir hayatta esas olan uhuvveti tesis etmektir. Uhuvvetle beraber muhabbeti, sevgiyi ve kardeşliği ‘fena fi’l-ihvan’ ölçüsünde kurmaktır asıl zor olan ve ihtiyacımız olan. Bu kurulursa herkese kendi hatasını görme hakkı, yetkisi ve fırsatı verilmiş olur. Kişinin kendi hatasını görmesi ve kendini yargılaması, hiç şüphesiz gıpta edilecek bir olgunluktur. Bu olgunluğun yeşerdiği alan ise, tefânî sırrının yaşandığı alandır. Gereksiz tenkitlerle bu alan incitilmemelidir.

Dipnotlar:

1- Mektûbât, s. 67

2- Lem’alar, s.164

23.11.2008

E-Posta: [email protected]




İslam YAŞAR

BİR ŞEHRİN İKİ YAKASI



eyoğlu ve Fatih...

İstanbul’un iki yakasında yer alan semtler bunlar.

Biri Beyoğlu yakasındadır, diğeri Âsitâne tarafında.

Aslında onlara, birbirine müteveccih iki yüz demek daha doğru olur. Bu yüzlerin biri Batıya dönüktür, diğeri Doğuya. Biri Avrupaî bir çehredir, diğeri İslâmî. Birinde madde esastır, diğerinde mânâ.

Biraz da bu yüzden hep birbirlerine bakarlar ama hısım ailelerin hasım fertleri gibi birbirlerinden uzak durmaya gayret ederler. Bu güne kadar onları bayramlarda bile barıştırmak pek mümkün olmamıştır.

Fatih’te yaşayan bir insan için Beyoğlu zahiren oldukça cazip görünse de her şey seçinceye kadardır. Gider, gezer, bakar, beğenir, alır ve giyinip kuşanır. Ama daha birkaç adım atmadan içinde Fatih hasreti başlar.

O andan itibaren Şişli’nin süksesi, altın mızraklı şövalye gibi beni adım adım takip eder. Ruhu, karanlık perdedeki karagöz oyununu andıran renkli fakat kasavetli bir kaynaşma kavrar ve o hasreti söküp atmak istercesine bütün hıncı ile sıkar.

İnsan kendini ancak Fatih’e dönünce rahat hisseder.

***

Bu sevginin de tesiriyle İstanbul’un o dargın yüzlerini barıştırıp kaynaştırma hevesine kapılınca Tanzimat paşazadeleri gibi soluğu Şişli’de aldım. Gezdim, dolaştım, giyindim, kuşandım ve Eminönü’ne gelip Jön Türk kuruntusuyla yürümeye başladım.

Meydanda kaynaşan binlerce insanın değişik duygularla da olsa bana baktığını görünce, Osmanlı’nın üç yüz senelik Tanzimat rüyasını gerçekleştirdiğim ve Şarkın tevekkülü ile Garbın terakkisini mezcetmenin ilk adımlarını attığım zehabına kapılarak adımlarımı hızlandırdım.

Önceleri her şey normal gibi görünüyordu. Fakat hayran zannettiğim bakışların altında istihzâî bir bıyıkaltı gülüşün olduğunu fark edince, gece vakti Galata Köprüsünden geçerken açılan dubaların boşluğuna düşmüşçesine mahcubiyet içinde bocalamaya başladım.

O zaman Fatih’i bilmeden Şişli’ye gitmenin insanı şaşırtacağını, orada hevesle giyinip burada kurumla gezmeye kalkmanınsa aslından uzaklaştırıp kendine yabancı hâle getireceğini hissettim.

Bu durumda yapmam gereken ilk hareketin Fatih’i, yani bir zamanlar Âsitâne diye de anılan tarihî yarımadayı tanımak olduğunu anladım. O anda deryaya düşmüş damla gibiydim. Önüme birbiri içinde daireler açılıyordu. Hangi yöne gitsem, adım başı karşıma başka bir eserin çıkacağından emindim.

İşe nereden başlamam gerektiğini düşünürken kendimi Yeni Cami’nin ağuşunda bulunca rahatladım ve zamanın, ismini de cismini de eskitemediği muhteşem mabedi temâşâya daldım.

O anda, her yeri ayrı bir zirve olan koca bir dağla karşı karşıya idim. Hem maddî, mânevî san'atın zirvesiydi bu eser; hem beşerî tevazuun, mahviyetin, asaletin ve kemalâtın.

Taşlara, aslını bozmadan asîl şekiller veren o mahir eller, su ile toprağın bir türlü imtizaç edemediği bu balçık tarlasına o koca dağı getirip oturtmuşlar da, bir mermer parçasına isimlerini kazıyıp bir kenarına raptetmemişler.

Şimdi kim bilir o esere emek veren hangi mimar, usta, kalfa, işçi, san'atkâr hangi taşların arasından bir avuç toprak olmuş, zahiren meçhul fakat hakikatte mâlûm bir bekleyişin içindedir.

Bu şaheserle her gün iç içe, yan yana yaşayanlar bir yana, hayatında bir sefer görüp ömür boyu gururla anan ve anlatan insanların kaç tanesi onlardan birinin ismini biliyor acaba?

Soruyu, Yeni Cami haziresinin, sükûtu şekillendiren mezar taşları, ‘Hiçbiri’ diye cevaplandırınca, ‘Nisyan ile mâlûl olan hafıza-i beşer’ den kaçarcasına oradan uzaklaştım.

Hamidiye Caddesi’ne çıkmıştım ama daha üç beş adım gitmeden Hatice Turan Sultanın Türbesi dikildi karşıma. Henüz onların uhrevî ikliminden çıkmadan, alnındaki hatlardan, gölgesinde yatanların güldüğü anlaşılan Hamidiye Kabristanının mezar taşları ile karşılaştım.

Dünyaya meftun nazarları dağlayan bu manzaralardan kurtulmak için İstanbul’dan çıkmam gerekiyordu anlaşılan. Bunca fiilî ikaza rağmen mağdurluğunu hissetmeyen mağrur nefsimin telkiniyle hareket etsem belki de çıkardım ama bir ağaç yolumu kesince durmak zorunda kaldım.

Koca caddenin ortasında varlığını koruyan asırlık bir çınar ağacıydı bu. Kuruydu, ama dalıyla, gövdesiyle şehit cesedi gibi diriydi ve daha asırlarca orada duracak kadar sağlam görünüyordu.

Gayri ihtiyarî etrafıma bakındım, Gülhane parkından yükselen azgın insan gürültüsü ile Zeynep Sultan Camii haziresinin derin sükûtu arasında sıkışıp kalmıştım.

Bir tarafta ölüm, diğer tarafta eğlence…

Ağaca yaslanıp düşündüm. O anda eğlenen insanların uğultusu bana, mezarların sükûtundan daha korkunç göründü. Şimdi orada eğlenenler, akşama doğru şu kapıdan yorgun adımlarla çıkıp gidecekler.

Yaşayan bir ibret levhası olan şu hazire, kaç tanesinin gözüne çarpacak acaba? Kaç tanesi gayri meşrû zevk ve lezzetlerin geçici ve elemli olduğunu anlayıp şu mezarlara bakarak ölüm hakikatini hissedecek?

Koca çınar belki de onun için kurumuş olmalı. Geçici lezzetler ve basit zevkler uğruna kendini heder eden o insanlara acıdığı için. Zaten her gün o hâlleri görüp de yanmamak, kurumamak ne mümkün.

Bu manzara karşısında, o insanlardan ziyade çınara acıyarak yürüdüm. Ayasofya’nın yanından geçerken bahçesinde berzah hayatı yaşayan ll. Selim, lll. Murad, lll. Mehmed, l. Mustafa gibi padişahları Fatihalarla selâmladıktan sonra Üskübî İbrahim Ağa Camiinin, harabe halindeki haziresine uğradım.

Ta Üsküp’ten gelip, buradaki insanlara hizmeti ibadet telâkki eden o mübarek zat, ölüm hakikatinin her yerde aynı olduğunu göstermek için caminin bahçesine önce kendi mezarını kazdırmış.

Lâkin zamane insanları bu hareketin hikmetini anlamamış olmalı ki caminin ismi ‘Yerebatan’ şeklinde değiştirilmiş. İsmine gösterilen ilgi camiye ve haziresine gösterilmediği için mezar taşları kırılıp dökülmüş.

Bazılarınca taş diyerek aşağılanan o san'atlı, süslü ama soğuk ve soluk çehreler gölgelerinde yatan İbrahim Ağa'nın nâmını hâlâ güzel bir talik hatla yaşatarak müdakkik nazarlara hatırlatıyorlar.

O cami ve hazire değil ama hatıralara soğuk mermerler kadar bile sadakat göstermeyen bu zihniyet yere battığı zaman, mezar taşlarının da çehresi değişecektir.

Oradan ayrılıp Divan yoluna çıkınca artan ibret levhaları, insanların yükseldikçe ölümü daha çok hatırlayıp ibret alarak ölçülü davranmaları gerektiğini hatırlatıyor olmalı ki; bir o kadar adım daha gittikten sonra, Firuz Ağa Camii’nin, Hazret-i Ömer’in (r a) şakağındaki beyaz saçları andıran iki mezardan ibaret küçük haziresi ile karşılaştım.

Hayret! Bazı insanlar, dünyaya yalnız bu ibret levhalarını koymak için gelmişçesine, hiçbir cami veya mescidi bu berzah dekorundan mahrum bırakmamışlardı. Hepsi ince bir ruh, hassas bir intizam ve dakik bir itina ile vücuda getirilmişti.

“Bunlar bir ömrü doldurmaya değer mi?” diye düşünerek dönüp baktığımda, karşıma, binlerce ömrü dolduracak kadar mükemmel bir abide olan Sultanahmed Camii çıkınca durdum.

O taraf gezi güzergâhımın dışında kaldığı için mabedin banisi Sultan Ahmed’i de rahmetle yad ederken aynı anda binlerce ışık kanatlı muhayyel ruhun, “Hizmette büyüklük küçüklük değil, ihlâs esastır” dediğini duyar gibi oldum.

Şaşırmıştım, şaşkınlığım şimdiye kadar bunları hiç fark etmediğimdendi. Her halde, şu anda şaşkınlığımı seyreden bu insanlar da ömürlerinde bir sefer olsun, şehirde tayaran eden milyonlarca ruhtan birinin bile kanat hışırtısını duymamışlardı. Belki de içlerinde ömür boyu duymayacak olanlar da vardı.

Demek ki biz bu şehirde yaşadığımızın bile farkında değiliz. Eğer olsak ve maziye tahassürle bakmasını bilseydik, Sultan İkinci Abdülhamid’in Divan Yolu üzerindeki türbesine bir hayırseverin taktırdığı anlaşılan levhanın yazılarının silinip boyasının döküldüğünü fark ederek yenilerdik de vefasızlığımız ve ihmalkârlığımız tarihe geçmezdi.

Belki o zaman bu kabristanın elli adım ilerisindeki Köprülü Külliyesi’nin bir kısmının muhteris tüccarlar tarafından gasp edildiğini, mescidi ibadete açık olsa da kaderine terk edilen haziresinin aynı akıbeti beklediğini anlayabilirdik.

Ne yazık ki, bu zamana kadar anlayamadık, pek anlayacağa da benzemiyoruz.

Hain değiliz, ama çok çabuk unutan bir milletiz.

***

Yürümeye ve unutkanlığımızın tezahürleri üzerinde biraz daha düşünmeye devam edecektim ama on iki mermer parçadan yapılıp demir halkalarla birbirine bağlanan gösteriş abidesi Çemberlitaş’tan önce, Atik Ali Paşa Camii’nin bahçesindeki mezarların önünde Fatiha okuyan ihtiyar dikkatimi çekti.

Yanına yaklaştım, hava biraz kararmasına rağmen onun yüzü parlıyordu. Hiçbirini tanımadığı hâlde kardeş olduğuna inandığı insanların kabrine, gönlündeki nur deryasından birer avuç ışık serperek gidiyordu.

Hamiyeti mâsivayı aşan bu mesrur insan, beni fark edince durdu. Gülümseyen siması ile bir şeyler söylemeye niyetlendi ama üzerimdeki -bana göre modaya uygun, onun nazarında acayip- elbiseyi görünce ferasetiyle içimden geçenleri anlamış olmalı ki, mezarları göstererek guruba doğru döndü ve yoluna devam etti.

İhtiyarın o tavrı üzerine, Koca Sinan Paşa Türbesinin ve Çorlulu Ali Paşa Camii haziresinin önünden geçerken, hep ‘mü’minin ferasetini’ düşündüm. O ulvî hassasiyetle ehl-i kubûrun imdadına koşarken, onlar da ferasetleri ile günümüz insanının ahvalini görmüş olmalılar ki hayattayken inanıp yaşamaya çalıştıkları hakikatleri, öldükten sonra mezarları ile anlatarak ibret almamızı temin etmeye çalışıyorlardı.

O anda, kıyamete kadar bu kabirlerin önünde dikilsem, dalga dalga kabaran hislerinin bir katresini bile ifade edemeyeceğimi anlayınca, bir Fatiha da ben okuyup umumuna bağışlayarak yürüdüm.

Fakat gittikçe, bir gelişi duyar gibi oldum. Dikkatle dinledim; ne bir ayak sesi, ne kanat hışırtısı, ne su şırıltısı, ne de ışık huzmesi... Hiçbirine benzemiyordu zamanı yudumlayan nefes. Yaşamak için havaya, suya, toprağa ihtiyaç hissetmeyen, kalbi atmadan da gülen bir ferasetin tebessümüydü bu.

“Kimdir, nedir?” demeye kalmadan, kendimi, Beyazıt Camii'nin, sebilde yıkanmış güvercin nefesi kadar yumuşak ve serin sükûtunda; asırlar önce basılmış bir ayak izi kadar bâki ve mesrûr hissettim.

Burada, her gül türlü rayihalarla kokuyor, her katre çağlayanlar gibi akıyordu. Bülbüller bin bir dilli terennümle şakırken melekler kanatlarında taşıdıkları ulvî ruhları sündüs döşekler üzerine bırakıyorlardı.

Burada ölüm adeta insanın yüzüne gülüyordu. Biraz daha beklesem belki bana da gülecekti ama neden sonra fark ettiğim kalp atışlarımı, bu sükûnet diyarına yabancı hissedince, güllerin gölgesinde gülümseyen çehreleri uyandırmamak için hemen ayrıldım.

Kendimi bir anda buluttan kopmuş damla gibi boşlukta hissetmiştim. Düşmek, dağılmak, parçalanmak pahasına bir yere değmek istiyordum. Binalar arasında zoraki fark ettiğim Marmara’nın mavi sükûtuna sığınacağım sırada, buz dağına çarpan Titanik gibi sendeledim. İçinde, hepsi ahirete müteveccih binlerce hisle birlikte devrilirken kolumdan tecrübeli bir tebessüm kavradı.

Yine o ihtiyardı. İkinci Beyazıt devrinde dinlenen orduyu Yavuz’un sefere kaldırışı gibi günün yorgunluğunu Beyazıt Camii’nin türbe avlusundaki uhrevî yeşillikler arasında dinlenerek giderdikten sonra yürüyüşe başlamışa benziyordu.

Fakat bu yol, bütün Şarkı görüp fetheden Tevhid ordusunun, daha Yavuz’un matemi bitmeden Kanunî’nin peşinden Garbı tanımak ve Allah’ın ismini oralarda da yaymak için sefere çıktığı yoldu.

İhtiyar da tıpkı onlar gibi gidiyordu. Hedefini merak edip peşine takıldım. O Lâleli Camii’ne doğru eğilince, içime Bosna’ya kadar yürüme korkusu düştü. Bu Hızır timsali İhtiyarın ne yapacağı hiç belli olmazdı. Ne de olsa eski topraktı. Gider mi giderdi.

Ben bunları düşünürken o bana bakıp aklımdan geçenleri yüzümden okumuş olmalı ki gülümsedi. Herkesten farklı bir tebessümü vardı. Bakışlarındaki derinliği dünyada herhangi bir şeye benzetmek mümkün değildi. Beni emekleyen çocuk hassasiyetiyle Lâleli Camii’nin duvarına tutundurdu. Ellerini açarak taş yapıya doğru döndü ve bir şeyler okumaya başladı.

Ben onun okuduklarından ziyade kim olduğunu merak etmeye başlamıştım ki bir anlık tereddütten sonra dönüp baktığımda, gurup tarafında batan güneş ışıklarıyla renklenen bir bulut kümesinden başka bir şey göremedim.

Güneşe baktım; batarken bile gülüyordu. Başka bir âlemde doğduğunun farkındaydı her halde.

Az önce ihtiyar da yüzüme tıpkı öyle gülümsemişti ama ben o hayatî tebessümü bir nefeslik tereddüt yüzünden kaybettim. Kaybedilenlerin ardından hasretle ağlanırmış.

Benim hayatımda idrak ettiğim en büyük kayıp işte o tebessümdü.

Kaybetmenin acısını dünyada en iyi bilenler bulutlar olmalıdır. Çünkü bir anda bağırlarından kopan milyonlarca, milyarlarca katrelerini kaybediyorlar ve ağlıyorlar, ağlıyorlar...

Hey bulutlar! Gelin dolun, gözüme ve gönlüme:

Ağlamak istiyorum…

23.11.2008

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 
Ufo ısıtıcılar, infrared ısıtıcı, kumtel ısıtıcılar.
GAZETE 1.SAYFA

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  H. Hüseyin KEMAL

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır