"Gerçekten" haber verir 13 Şubat 2009
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formuİletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.

 

İsmail TEZER

“Nur hakikatinin fen dairesinde fevkalâde kıymetini takdir eden” Dr. Mustafa Hilmi Ramazanoğlu



Mustafa Ramazanoğlu, Mustafa Hilmi, Mustafa Oruç...

Risâle-i Nur’da bu isimlerle, ama en çok da “Mustafa Oruç” ismiyle geçen, Üstadın “Benim için bir Abdurrahman” dediği, Safranbolulu ve şimdilerde vatan-ı asliye sevkiyât yolunda âlem-i berzaha girmiş ve kuvvetle muhtemel Münker ve Nekir’in suâllerine Risâle-i Nur’un hakikatleriyle cevap veren, Nurun yüksek bir talebesidir bahsettiğimiz...

Evet, o, Üstadının ifadesiyle “yüksek bir talebe” idi. Ve onu yükselten de Risâle-i Nur’a olan sadakatiydi...

Onu, Kastamonu’da Üstadın yanına gelen ve “Bize Hâlıkımızı tanıttır; muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar” diyen lise talebelerinden biri olarak da tanıyoruz.

Ruhunu daha o yıllarda fethetmişti iman ve Kur’ân hakikatleri...

Zira okuduğu Nurlar sayesinde, fen derslerinden bile Rabbini, Hâlıkını bulmuştu.

Onun “fenlerden Hâlıkını tanımak” iştiyakı, daha sonraki yıllarda da artarak devam etmiş olmalı ki, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girmiş ve Hâlıkını hususiyetle “fenn-i tıb” mikyasıyla “dünya eczahanesi”nden tanımaya başlamıştı. Üniversite, onun için adeta bir “Nur Mektebi” olmuştu.

Sadece onun için mi?

Elbette hayır...

O yıllarda onunla birlikte, Nur’dan aldıkları feyzle, bulundukları her yeri bir iman ve irfan mektebi haline getirmeyi âdeta meleke haline getirmiş, vatanın sâir yerlerinde Nur’a hizmet eden üniversiteli talebeler için de...

O, İstanbul’da idi ve İstanbul’un faal bir rüknü idi. Mustafa Sungur’un ifadesiyle, seneler sonra Üstad, ona yazdığı bir mektubunda, onun İstanbul’daki hizmetini elli senelik bir hizmet gibi kabul ettiğini ifade edecekti. (Son Şahitler, c. 4, s. 15)

Onun İstanbul’da, bilhassa üniversite sahasında vesile olduğu hizmetlerin de bir alâmeti olarak, Risâle-i Nur’la ilgili olarak yazdığı bir mektup, Üstadının “Üniversitedeki Nur şakirtlerinin, Nur hakikatinin fen dairesinde fevkalâde kıymetini takdir ettiklerine bir nümunedir” notuyla Risâle-i Nur Külliyatı’na da girecekti.

Şimdi onun bu mühim mektubunu, dar-ı bekaya irtihal eden ruhuna bir rahmet duâsına vesile olması temennisiyle de aşağıya derc edelim:

Bismihî sübhânehû

Ve in min şey’in illa yüsebbihu bihamdihî

Esselâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berakâtühu ebeden dâimen,

Şu kâinat semâsının gurûbu olmayan mânevî güneşi Kur’ân-ı Kerîm, şu mevcudât kitab-ı kebîrinin ayât-ı tekvîniyesini okutturmak, mâhiyetini göstermek için, Şuâlar hükmünde olan envârını neşrediyor. Beşerin aklını tenvir ile, sırât-ı müstâkîmi gösteriyor. Beşeriyet âleminde her fert, hilkatindeki maksatlar ve fıtratındaki arzular ve istikametindeki gâyesini o hidâyet güneşinin nûru ile görür ve bilir. O hidâyet nûrunun tecellîsine mazhar olanlar; kalb kâbiliyeti nisbetinde ona âyinedarlık ederek, yakınlık kesb eder. Eşya ve hayatın mâhiyeti o nur ile tezâhür ederek ancak o nur ile görünür, anlaşılır ve bilinir. Ezelî Güneşin mânevî hidâyet nurlarını temsil eden Kur’ân-ı Kerîm, akıl ve kalb gözüyle hak ve hakîkati görmeyi temin eder. Onun nûrundan uzakta kalanlar zulmette kalırlar. Zîrâ, her şey nur ile görünür, anlaşılır ve bilinir. İşte şu hakîkatin mânevî ve sermedî güneşi olan Kur’ân-ı Kerîm’in nur tecellîsine, bu asrımızda, “Nur” ismiyle müsemmâ olan Risâle-i Nur’un şahs-ı mânevîsi mazhar olmuştur. O Nurlar ki; zulmetten ayrılmak istemeyen yarasa tabiatlı, gaflet uykusuyla gündüzünü gece yapan, sefahatperest, aklı gözüne inmiş, zulmette kalarak gözü görmez olanlara ve yolunu şaşıranlara karşı, projeksiyon gibi, nurlarını îman hakîkatlerine tevcih ederek, sırât-ı müstakîmi, büsbütün kör olmayanlara gösteriyor. Nur topuzunu ehl-i küfür ve münkirlerin başına vurup, “Ya aklını başından çıkar at, hayvan ol; yahut da aklını başına al, insan ol” diyor. İlim bir nur olduğuna göre, Risâle-i Nur’un ilme olan en derin vukufunu gösterecek bir iki delile kısaca işâret ederiz:

Evvelâ, şunu hatırlatmalıyız ki, Risâle-i Nur başka kitapları değil, yalnız Kur’ân-ı Kerîm’i üstad olarak tanıması ve ona hizmet etmesi îtibarıyla, makbuliyeti hakkında bizim bu mevzuda söz söylememize hacet bırakmıyor. Biz, ancak ilim erbâbı nazarında Risâle-i Nur’un değerini belirtmek için deriz ki:

Risâle-i Nur, şimdiye kadar hiçbir ilim adamının tam bir vuzuh ile ispat edemediği en muğlak meseleleri gâyet kolay bir şekilde, en basit avâm tabakasından tut da, en yüksek havas tabakasına kadar, herkesin istidâdı nisbetinde anlayabileceği bir tarzda, şüphesiz tam ikna edici bir şekilde izah ve ispat etmesidir. Bu husûsiyet, hemen hemen hiçbir ilim adamının eserinde yoktur.

İkincisi: Bütün Nur eserleri Kur’ân-ı Kerîm’in bir kısım âyetlerinin tefsiri olup, onun mânevî parıltıları olduğunu her hususta göstermesidir.

Üçüncüsü: İnsanların en derin ihtiyaçlarına kat'î delil ve bürhanlarla ilmî mâhiyette cevap vermesidir. Meselâ, Allah’ın varlığı, âhiret ve sâir îman rükünlerini bir zerrenin lisân-ı hâl ve kâl sûretinde tercümanlığını yaparak ispat etmesidir. En meşhur İslâm feylesoflarından İbn-i Sinâ, Farabî, İbn-i Rüşd bu meselelerde bütün mevcudâtı delil olarak gösterdikleri halde, Risâle-i Nur o hakîkatleri bir zerre veya bir çekirdek lisânıyla ispat ediyor. Eğer, Risâle-i Nur’un ilmî kudretini şimdi onlara göstermek mümkün olsaydı, onlar hemen diz çöküp Risâle-i Nur’dan ders alacaklardı.

Dördüncüsü: Risâle-i Nur, insanın senelerce uğraşarak elde edemeyeceği bilgileri, komprime hulâsalar nev'înden, kısa bir zamanda temin etmesidir.

Beşincisi: Risâle-i Nur, ilmin esas gâyesi olan rızâ-yı İlâhîyi tahsile sebep olması ve dünya menfaatine ilmi hiçbir cihetle âlet etmeyerek, tam mânâsıyla insâniyete hizmet gibi en ulvî vazifeyi temsil etmesidir.

Altıncısı: Risâle-i Nur kuvvetli ve kudsî ve îmânî bir tefekkür semeresi olup, bütün mevcudâtın lisân-ı hâl ve kâl sûretinde tercümanlığını yapar. Aynı zamanda, îmân hakîkatlerini ilmelyakîn ve aynelyakîn ve hakkalyakîn derecelerinde inkişaf ettirir.

Yedincisi: Risâle-i Nur, esas bakımından bütün ilimleri câmî oluşudur; âdetâ ilim iplikleriyle dokunmuş müzeyyen bir kumaş gibidir. Ve şimdiye kadar hiçbir ilim erbâbı tarafından söylenmemiş ve her ilme olan vukûfunu tebârüz ettiren vecîzeler mecmuasıdır. Misâl olarak bir kaçını zikrederek, heyet-i mecmuası hakkında bir fikir edinmek isteyenlere, Risâle-i Nur bahrine mürâcaat etmelerini tavsiye ederiz:

1. “Sivrisineğin gözünü halk eden, güneşi dahi o halk etmiştir.”

2. “Bir kelebeğin midesini tanzîm eden, Manzûme-i şemsi dahi o tanzîm etmiştir.”

3. “Bir zerreyi îcad etmek için bütün kâinatı îcad edecek bir kudret-i gayr-i mütenâhî lâzımdır. Zîrâ, şu kitâb-ı kebîr-i kâinatın herbir harfinin, bâhusus zîhayat herbir harfinin herbir cümlesine müteveccih birer yüzü ve nâzir birer gözü vardır.

4. “Tabiat misâlî bir matbaadır, tâbi değil; nakıştır, nakkaş değil; mistardır, masdar değil; nizamdır, nâzım değil; kânundur, kudret değil; şeriat-ı irâdiyedir, hakîkat-i hariciye değil.”

5. “Sabit, dâim, fitrî kânunlar gibi, ruh dahi âlem-i emrden, sıfat-ı irâdeden gelmiş ve kudret ona vücud-u hissî giydirmiştir. Ve bir seyyâle-i lâtîfeyi o cevhere sadef etmiştir.”

Ve hâkezâ, binlerce vecîzeler var.

Üniversite Nurcuları nâmına duânıza çok muhtaç

Mustafa Ramazanoğlu

(Asa-yı Musa, yeni tanzim, s. 408; Sikke-i Tasdik-i Gaybî, yeni tanzim, s. 360)

13.02.2009

E-Posta: tezer@yeniasya.com.tr


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Yazıları

  (03.02.2009) - ‘Mühim bir âlim’

  (08.01.2009) - ‘Daha hayırlısını buldum anne!’

  (28.12.2008) - DNA testi, Levh-i Mahfuz’u yokluyor!

  (18.12.2008) - Yaşamak için yemek ya da yemek için yaşamak

  (05.12.2008) - “Michelangelo: Usta El” ve “Yed-i Kudret”

  (19.11.2008) - Ölüm düşüncesi üzerine...

  (03.11.2008) - Matematiksel düşünce, Risâle-i Nur ve Bediüzzaman

  (15.08.2008) - Baban sana şimdi Cennetten bakıyor’

 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  H. Hüseyin KEMAL

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır