"Gerçekten" haber verir 05 Şubat 2009
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formuİletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.

 

Ahmet ÖZDEMİR

“Kırklar”ın hikmeti -2



Gençlik, nefsanî heveslerin heyecanlandığı, yaratılıştan gelen duyguların galeyana geldiği zamandır. Dünya ihtirasları daha çok görülür. His, heves ve kahramanlık duyguları hâkimdir. Yaş ilerledikçe bu duygular etkisini kaybederken yerine akıl, iz’an ve şuur yerleşmeye başlar.

Hâlbuki peygamberlikte sırf İlâhî, uhrevî ve mukaddes vazifeler esastır. Kırktan önce ne kadar ciddi de, halis de olsa, şöhret peşinde koşanların aklına kötü çağrışımlar yaptırabilir. Meselâ, “Acaba bir makam, mevki peşinde mi, mal mülk elde etmek için mi çalışıyor?” gibi sorular akla gelebilir. Kırk yaş, dünya hayatının tepe yaşı, zirvesi olarak kabul edilir. Kırktan sonra kabir tarafına ister istemez bir meyil ve iniş başlar. O gençlik duyguları körelir. Bu tür ittihamlar ve kötü zanlardan kurtulur.

Peygamberimize ilk vahiy geldikten sonra kırk günlük ara verildi (Fetret-i Vahiy). Kırk gün sonra vahiy tekrar gelmeye başladı.

Kur’ân “kırk” vecihle mu’cizedir

Hz. Peygamberin (asm) en büyük mucizesi bilindiği gibi Kur’ân-ı Kerim’dir. Bu büyük mucize kıyamete kadar devam edecektir. Zaman ihtiyarladıkça Kur’ân gençleşiyor. Her asırda belki yüzlerce, binlerce cilt tefsir yazılmıştır. Ama bir türlü bitirilememiştir. Çünkü o büyük bir hazinedir. Asrımızda da birçok tefsirler yazılmıştır. Bu tefsirler içinde Risâle-i Nurların yeri bambaşkadır. O, Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez, susmaz ve susturulmaz bir mu’cize olduğunu dünyaya ilân etmiştir. Hem de kırk vecihle mu’cize olduğunu. Kur’ân-ı Kerim hiçbir şekilde insan sözü olamaz ve karıştırılamaz.8

Kur’ân-ı Kerim tamamı bir arada indirilmemişti. Sure sure, âyet âyet, ihtiyaca göre indirilmişti. Nazil olan âyetleri vahiy kâtipleri dediğimiz sahabeler hem yazıyor, hem de ezberliyorlardı. Bu vahiy kâtiplerinin sayısı da kırk kişi idi. Gündüz işine giden Müslümanlar dönüşte bu kâtiplere uğruyor, o gün nazil olan âyetleri öğreniyorlardı.

İslâmın ilk yılları...

İslâm’ın yayılışı ve diğer insanlara tebliği kolay olmadı. Mekke müşrikleri Hz. Muhammed’in (asm) dinini yaymasına karşı çıktılar. Çünkü onlar atalarından gördükleri putlarını çok (!) seviyorlardı. Kâbe’yi hiçbir şeye gücü yetmeyen bu ağaç ve taş parçaları ile doldurmuşlardı. Onlara hakaret edilmesini hiç istemiyorlardı. Putlar dışındaki ibadet şekillerine kökten karşıydılar.

İşi önce tatlıya bağlamak istediler. Amcası Ebu Talib aracılığı ile cazip teklifler sundular. Fakat bu teklifler “Bir elime ayı, diğer elime güneşi koysanız bu dâvâmdan vaz geçmem!” diyerek reddedildi. Yapılan teklifler reddedilince tansiyon yükseldi. Kılıçlar çekildi. Bu yolda “kelle” getirene büyük hediyeler vaad edildi.

Bu işi yapabilecek bir Ömer vardı. Kureyş’in en babayiğit, en cesur Ömer’ine merasimle kılıç kuşatıldı. Alkışlarla yola çıkarıldı.

Yollar onu önce kız kardeşinin evine götürdü. Orada Ömer’e bir şeyler oldu. İçindeki kin, nefret, öfke duyguları güneş karşısındaki kar yığınları gibi erimeğe başladı. Kardeşinin evinden sevinçle çıktı. Erkam’ın evinin yolunu tuttu. Nezaketle kapıyı çaldı. Büyük bir edeble içeri girdi. Doğruca gidip Resulullah’ın (asm) dizinin dibine diz kırıp oturdu. Kelime-i şehadet getirip Müslüman oldu.

Ömer’le (ra) Müslümanların sayısı kırka yükseldi. Böylece dünyaya meydan okuyacak ve İslâm’ı dünyanın başına geçirecek kırk kişilik kadro tamamlanmış oluyordu. Ömer’in (ra) Müslüman olması Kureyş’in başına bomba gibi düştü.

Kırk dakikada elde edilen marifet

Sahabelerin makamına yetişmek öyle kolay değildir. Onlar Resûlullah’ı görmek ve teslim olmakla öyle bir makam elde ediyorlar ki, o makama başkaları yetişemez. Kırk dakikada bir Sahabenin kazandığı fazîlete ve makama, kırk günde, hattâ kırk senede başkası ancak yetişebilir.9

İman hakikatlerine ulaşmak eskiden çok zordu. Şimdi kolaylaştı. Nasıl mı?

Said Nursî bu sorunun cevabını şöyle veriyor: “Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakaik-i imaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise, Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaike çıkılacak bir yol bulunsa, o yola karşı lâkayt kalmak elbette kâr-ı akıl değil. İşte, otuz üç adet Sözler, böyle Kur’ânî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar.”10

Allah insanların vücuduna

kırk günlük yiyecek stoklamıştır

Allah insan vücuduna kırk gün yetecek kadar rızkı depolamıştır. Buna fıtrî rızık diyoruz. Bazen bu kırk gün katlanır, iki kırk gün olabilir. Bunun bir örneği yıllar önce İngiltere’de yaşanmıştır. Bir adamın, şiddetli bir inat yüzünden, Londra hapishanesinde yetmiş gün, sıhhat ve selâmetle, hiçbir şey yemeden hayata devam ettiğini o tarihteki gazeteler yazmışlar.

Bediüzzaman hakiki rızkın Allah’ın taahhüdü altında olduğunu şöyle anlatır: “Madem kırk günden yetmiş seksen güne kadar rızk-ı fıtrî devam ediyor. Ve madem Rezzak ismi, gayet geniş bir sûrette rûy-i zeminde cilvesi görünüyor. Ve madem hiç ümit edilmediği bir tarzda, memeden ve odundan rızıklar akıyor, baş gösteriyor. Eğer pür-şer beşer sû-i ihtiyarıyla müdahale edip karışmazsa, herhalde rızk-ı fıtrî bitmeden evvel o zîhayatın imdadına o isim yetişiyor, açlıkla ölüme yol vermiyor. Öyleyse, açlıktan ölenler, eğer kırk günden evvel ölseler, kat’iyen rızıksızlıktan değildir. Belki ‘Terkü’l-âdât mine’l-mühlikât’ (Âdetlerin terki helâkete götüren sebeplerdendir) sırrıyla, sû-i ihtiyardan gelen bir âdet ve terk-i âdetten neş’et eden bir illetten, bir marazdan ileri gelmiştir. Öyleyse, açlıktan ölmek olmaz, denilebilir.”11

Allah kırk günlük yiyecek stoklarımızı hazırlamıştır. Beşerin pis eli karışmazsa, canlıların imdadına Rezzak ismi yetişmektedir.

İslâm fıkhında kırklar

İslâm fıkhında da kırk sayısı yer almaktadır. Malın kırkta biri zekât olarak verilir.

Şafiî Mezhebinde Cumanın bir şartı da, imamın arkasında kırk adamın Fatiha sûresini okumasıdır. Cuma namazında kırk kişi gereklidir.

Zaman zaman nazil olan âyetlerin tespiti vahiy kâtipleri tarafından yapılıyordu. İslâm’ın birinci kaynağı Kur’ân bu şekilde kitap haline getirilirken, ikinci kaynağı veya birinci kaynağın tefsiri olan hadisler de kayıt altına alınmalıydı.

İlk zamanlarda bu işin âyetlerle karışması endişesi vardı. Bu sebeple yazılması yasaklanmıştır. Sahabeler, Resûl-i Ekrem’i adeta bir gölge gibi takip ediyorlardı. Onun söylediği her söz, yaptığı her iş, karşılaştığı her durum zihinlere kazınıyordu. Yalan söylenmemesi için Hz. Peygamber (asm) ikazlarda bulunmuştu. Hatta: “Benim üzerime söylenen yalan, bir başkası üzerine söylenen yalan gibi değildir. Öyleyse kim bile bile bana yalan nisbet ederse Cehennemdeki yerini hazırlasın!” buyurmuştu.

Hadis rivayet etmek bu kadar sıkı tutulurken “kırk hadis” rivayet etmenin fazileti üzerine düşülmeye başlandı. Bu konudaki hadis esas alınarak bugün birçok “kırk hadis” kitapları yayınlanmıştır.

Hicrî 40 senesi

Cumhuriyet nasıl yaşanıyordu? İslâm tarihinde gerçekten cumhuriyet devri yaşandı mı? Demokrasi var mıydı?

Bu soruların cevaplarına dört halife devri örnek olarak gösterilir. Bu zamanda idare edilen idare edeni seçtiği gibi; ona gereken hesabı da sorabilmektedir. Hz. Ömer’e (ra), “Seni kılıcımızla doğrulturuz!” diyebiliyorlardı.

Dört halifenin dördüncüsü Hz. Peygamber’in (asm) damadı Hz. Ali (ra) idi. Ramazanın 21. Cuma günü sabahı oğlu Hasan (ra) ile camiye gidiyordu. İbn Mülcem tarafından zehirli bir hançerle yaralandı. Hançerin zehiri kana karıştı. Her fani gibi o da üç gün sonra fani dünyaya veda etti. Tarih hicrî kırk yılı idi (m. 661). Katil de aynı akıbete uğradı.

“Kırk”lı isim ve cümleler

Günümüzde bazı kurslar kırk gün sürer. Okul dersleri kırk dakika yapılır. Aslında sayıda bir kutsallık olmasa gerektir. Ama biz “kırk” sayısını kültürümüzde o kadar çok işlemişiz ki, unutmamız mümkün değildir. “Kırk”lı sayılar akılda daha çok kalmaktadır. Hatırlamanın bir yolu da bu olsa gerektir.

Bugün ülkemizde “kırk”la söylenen pek çok isim vardır. Bunlardan bazıları:

Kırklareli, Kırkpınar güreşleri, Kırkçeşme suları, Kırkevler, Kırkağaç, Kırkgeçit…

Mehter ruhuyla yazılan bir şiire bakalım:

“Kimi hançer olmuş, kimisi mızrak,

Yüz değil, bin değil, kırk er geliyor.

Her biri ufukta bir şanlı bayrak,

Gözümün önüne sefer geliyor.

Emretmiş Kanuni, Yıldırım, Murat,

Tuna boylarında oynatmışız at.

Nasıl coşmuş nasıl Sakarya, Fırat,

Bir tarih dolusu zafer geliyor.

Selam o muhteşem, o altın çağa,

Selam destanlaşmış eşsiz bayrağa.

Kalkın ey yurttaşlar, kalkın ayağa,

Zafer müjdecisi mehter geliyor!”

Türklerde “tarih düşürme” diye bir gelenek vardır. Bir çeşme yapılır: Kitabesinde yapılış tarihi de vardır.

Bir cami inşa edilir: Bir kitabe yerleştirilir. Bu kitabede çok defa inşâ tarihi düşürülür. Ölen birisi için şair bir kıta veya beyit yazar. Bu kıta veya beyitle ölenin ölüm tarihi düşürülür.

İstiklal Marşımızın şairi M. Akif Ersoy’un vefatı dolayısıyla Fatin Gökmen tarafından tarih düşürülmüştür. Kıt’a şöyle:

“Mum gibi yandı ciğer, çünkü vatan türküsü,

Hep geçen kapkara günlerde, terennüm etti.

Çıktı “Kırklar” bir ağızdan dediler tarihin,

İçimizden vatanın şairi “Akif” gitti!”

“Kırklar” sözü dualarda ve niyazlarda da çok geçiyor. Akif’in vefat tarihi düşürülürken yukarıda görüldüğü gibi “kırklar” çıkıyor. Hepsi bir ağızdan “vatanın şairi Akif gitti” diyorlar.

Mehter duasında da “kırklar” sözü geçiyor. Dua şöyle:

“Allah! Allah! Celilü Cebbar, Muin-i Settar, Haliku’l-leyli vennehar! Layezal, Zülcelâl. Birdir Allah. Anın birliğine, Resul-i Kibriya Peygamberimiz Cenâb-ı Ahmed-i Mahmud-u Muhammed Mustafa, Âl-i evlâd-ı resul-i müçteba. İmdad-ı ruhaniyetine, piran mürşidin, âşıkin… erenler, üçler, veliler, kırklar, göçenler demine devranına “Hû” diyelim, “Huuuu.”12

“Kırk vefiyattan yalnız birkaç tane...”

Dünyadan ahrete göç eden insanların en büyük meselesi kabre imanla girmektir. Âhir zamanda bir yerde kırk kişiden ancak birkaç tanesi imanla kabre girebiliyor. Bediüzzaman Said Nursî bu olaya dikkat çekerken şu gerçekleri ifade etmektedir:

“Herkesin, imân mukabilinde, bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlarla müzeyyen ve bâki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvâsı başına açılmış. Eğer imân vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maddiyyunluk tâunuyla çoklar o dâvâsını kaybediyor. Hattâ bir ehl-i keşif ve tahkik, bir yerde kırk vefiyattan yalnız birkaç tanesi kazandığını sekeratta müşahede etmiş; ötekiler kaybetmişler. Acaba bu kaybettiği dâvânın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?

“İşte o dâvâyı kazandıracak olan hizmetleri ve yüzde doksanına o dâvâyı kaybettirmeyen harika bir dâvâ vekilini o işte çalıştıran vazifeleri bırakıp, ebedî dünyada kalacak gibi âfâkî mâlâyaniyatla iştigal etmek tam bir akılsızlık bildiğimizden, biz Risale-i Nur şakirtleri, herbirimizin yüz derece aklımız ziyade olsa da ancak bu vazifeye sarf etmek lâzımdır diye kanaatımız var.”13

Baştan beri anlatmaya çalıştığımız “kırk”la ilgili noktalara daha başkalarını da eklemek mümkündür.

Görülüyor ki, sözlerimizi “kırk”la ifade etmeye ne kadar hevesleniyoruz. Her tabaka insanda bu “kırk”a karşı oldukça büyük sevgi var. “Kırk”la ilgili anlattıklarımız kırkı geçtiyse bu da bir tevafuktur diyeceğim. Baştan buraya kadar “kırk”tan fazla hakikatin ipuçlarını vermeye çalıştık.

Belki bunlar bildiklerimiz, belki de unuttuklarımız.

Hatırlatmaya ve hatırlamaya çalıştık.

Dipnotlar:

8- Bkz. Bediüzzzaman Said Nursi, Sözler, s. 328-5-425

9- Sözler, s. 453

10- Mektubat, s. 27

11- Lem’alar, s. 113-114

12- N. Şahiner, Mehter ve Marşları, Yeni Asya Yayınları

13- Şuâlar, s. 185

05.02.2009

E-Posta: ahmetozdemir@nurasya.com


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Yazıları

  (04.02.2009) - “Kırklar”ın hikmeti -1

  (01.02.2009) - İstanbul seyahatinden notlar

  (20.01.2009) - “Aklen Hulusi, kalben Sabri, vicdânen Hüsrev hükmünde olan Refet Bey”

  (01.01.2009) - Risâle-i Nurlar usandırmaz

  (26.12.2008) - Şeair-i İslâmiye toplumsal şuurdur

  (30.11.2008) - İslâm’ın sembolleri ve biz

  (18.11.2008) - Hac: Müslümanların kongresi

  (21.10.2008) - İktisat-israf ekseninde dönen insanlık

  (19.10.2008) - Hakta sebat edenler

  (15.10.2008) - Bir nur talebesinden mektup var

 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  H. Hüseyin KEMAL

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır