14 Mayıs 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR Mobil İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Şükrü BULUT

Baykal’ın gidişi


A+ | A-

Ne kadar sevinsek az değil mi? Aniden Baykal’ın parti reisliğinden istifa ederek Türkiye’nin önünü açacağını hayal bile edemiyorduk. Devamlı engel çıkaran, hükümetin muhteşem projelerini muhalefetiyle durduran adam artık yok. Bundan böyle çıkışlarıyla hükümeti sıkıntıya sokan ve konuşmalarıyla Başbakanımızın kimyasını bozan Baykal olmayacak.

Göreceksiniz; önce ekonomide peş peşe iyileşmeler görülecek. Başta et fiyatları olmak üzere bütün temel gıda maddelerindeki fahiş artışlar yarıya inecek. Petrol denizlerinin ortasındaki Türkiye’mizde benzin fiyatları düşecek. Üretim merkezleri doğudan batıya ülkemizi süsler ve halkımız Batılı bankaların mengenesinden kurtulurken, işsiz kalan Rotschild ve rüfekasının bankaları pılıyı pırtıyı toplayıp Anadolu’dan ayrılacaklar. Düne kadar rakiplerini faizcilikle suçlayan kadrolar, faizi yeşerten zemini imha edecekler.

Hele şu yasaklar… Sekiz seneden bu yana hükümetimiz Baykal yüzünden tek adım atamadı. Milyonlarca yavrumuz temel insanî ve dinî eğitimini alamadan gençliğe ayak bastı. Üniversiteleri ablukaya alıp dehşetli yasakları uygulatan da Baykal’dı. Hükümetimiz onun engellemelerine karşı hiçbir şey yapamıyordu.

Göreceksiniz, çorap söküğü gibi gelecek bundan sonrası. Ah! Bir de şu Sarıgül muhalefetin başına geçse... El ele verip Türkiye’yi “demokrasi cenneti” yapmalarından kolay ne olabilir ki...

Artık Türkiye “Açık toplumcuların” açtığı yolda sür’atle ilerleyecek. Karl Popper rahat uyuyacak. Kemal Derviş’in büyük fedakârlıklarla ülke için başlattığı mücadeleyi, bakışlarını “Atlas ötesindeki ufuklara” dikmiş liberal önderlerimiz harfiyyen devam ettirecekler. Hükümeti faiz batağı ve çığ gibi katlanan borçlardan dolayı tenkit edenlerin ne kadar yanıldıklarını birlikte göreceğiz. Artık Türkiye’yi kimsecikler tutamayacak. Zaten Yunanistan’ı kurtarmaya gidecek Başbakanımızın global hamlelerinden de bu anlaşılmıyor mu?

En önemlisi ise Ergenekon meselesinde İtalyan Gladyosunun da fiyakasını bozacak kesin neticelere ulaşacağız. Çünkü bu süreci tıkayan meşhur avukatlarını mahkemelerinde bulamayacaklar.

Milletin ensesinde tam seksen senedir boza pişiren Halk Partisinin problemli reisinin gitmesiyle millet tekrar millî ve manevî değerlerine sahip çıkacak. Neydi şu dijital medyamızın içine düştüğü rezalet? Avrupa’daki Türk aileleri, çocuklarını Türkçe kanallarından kaçırıyordu. Ayrıca Avrupa’nın millî kanallarının Türkiye’de yayın yapan TV’lerden on kat daha iyi olduğunu söylüyorlardı. Artık Baykal olmadığına göre RTÜK’ümüz aileleri parçalayan, gençleri anarşi ve serseriliğe özendiren, genç kızlarımıza baba evini terk ettiren ve bütün insanlarımızı tembelliğe iten programlara el koyup engel olacak.

Dünyamızın saygın liderleri arasına girmiş; BOP gibi projelerde “eşbaşkanlık” yapmış ve ülkemizi “sihirli finans çekim merkezi” haline getirmiş hükümetimizin ve devletimizin temsilcileri, Baykal’ın gitmesiyle önleri açılarak daha rahat çalışacaklar. Anlayacağınız, Baykal’ın parti reisliğinden istifası fevkâlade güzel olmuştur...

14.05.2010

E-Posta: [email protected]



Rifat OKYAY

Satır satır...


A+ | A-

İnsan güzel ahlâkıyla, Cennete bir dahli olmayacağı gibi, Cennete ait güzellikleri de amelleriyle elde edemiyor… İllâ ki Rabbimizin ikram ve ihsanı gerçek güzellik adına tecelli etmesi gerekiyor…

Vedud ve Rahim olan Cenâb-ı Müşfik-i Kerim’in merhametine mazhar olmak; yine O’nun bildirmesiyle ahsen-i takvim üzerine yarattığı insana merhamet etmekten geçiyor. İnsanlara merhamet edene Cenâb-ı Hak’ta merhamet eder…

Bazen insan mağdur olur; bir adaletsizliğe, haksızlığa ve belâya muhatap olabilir… Bu muhatabiyet insanı üzse, incitse, kırsa da insanın haksızlık yapmasından, kendisinin başkalarını mağdur etmesinden ve saldırmasından daha kötü ve fena değildir…

Kendini beğenmişlik, Uludağ'ın ulu zirvelerinde başkalarına yüksekten bakarak hayatı yaşamaya çalışmak, ancak kibir gemisinde kendisini kaptan ve reis olanlara yakışır… Beğendirme seni, beğensinler seni…

En çok borçlu ve verecekli, insandır. Hiçbir şeyin maliki olmayan ve her şeyi israf derecesinde harcayan insan, borçlarını düşünerek yeniden ısrarla borca girmemeli ve en çok insanlara borç yapmaktan kaçınmalıdır…

Gözler, nazarlar daima başkalarının bizi kandırdığı, bizi aldattığı noktalardan afaka ve insanlara bakıyor… Halbuki ancak ve ancak her türlü noksanlığa daima muhatap olan insan kendisini kandırır ve aldatır…

Faydasız ve neticesiz bir işle uğraşmak istiyorsak anlamayan, anlamak istemeyen ve daima yanlışın tarafında olmayı marifet sayan ahmak adamlara söz anlatmaya çalışmalıyız… Bu dahi biraz ahmaklık alâmeti olabilir…

Huzur-u İlâhide başkalarını affetmeyen, hasret ve hırsta ileri giden insanlar, af ve merhamet dilemekten, af olunmaktan elbette ki ber’idirler, af olunmazlar…

Kendi açısından, güç ve kuvvetine güvenerek, dayanarak kararlar verip adına hukuk diyenler hem kendileri, hem başkaları için en büyük hukuksuzluğu yapmış olacaklardır…

Eğer mü’min ve muvahhid olan ehl-i iman hal ve harekâtıyla, tavırlarıyla hayatını istikamet dairesinde âleme göstermezse, yaşamaya çalışmazsa ancak kendisini küçük düşürür veya bunun vuku bulmasına kendi eliyle ve fikriyle bir fütur verir… Başkaları insanları küçültmüyor, insan yeter ki buna fırsat vermesin…

Edebimiz, ahlâk ve siretimiz, hayamız, herkesin sahip olabileceği güzelliklerimiz daima bizim tevazuumuz ve alçak gönüllüğümüzle süslenmeli ve taçlanmalıdır.

Hakikaten Hakka ve hakikate taraftar olabilmek, insanın kibirden ve kendini beğenmişlikten korunduğunun ve kurtulduğunun alâmeti ve habercisi olabilir. Yeter ki bu durumdan da insanoğlu böbürlenerek vartalara, hatalara düşerek kendisini küçültmesin…

İnsan olduğumuzu bilmemiz ve insanlık adına küçük ve ehemmiyetsiz olduğu kadar, bütün herkes içinde önemlidir.

Gelin kendimize önem vererek, toplumumuza inanç ve iman noktalarından önem kazandıralım…

Allah’ı bilmek ve bu bilinci hayatımızda gösterebilmekten daha önemli bir önem olabilir mi acaba?

14.05.2010

E-Posta: [email protected]



Osman ZENGİN

Yeni Asya’da yazmak


A+ | A-

Gazetemizin yayın ve yazı işleri koordinatörleri kardeşlerimiz, bir müddettir köşemizin bir isimle çıkmasını söylüyorlardı. “Madem öyle ‘ilhamdan satıra’ ismi olabilir” dedim. Yazı yazmak malûmunuz, Anadolu tâbiriyle “bir Allah vergisi”, hani kabiliyet meselesi. Tabiî bunun da en büyük şartı bence, ilham-ı İlâhî’nin nasib olması. Yani, Allah tarafından kalbe gelen mânâdır, ilham. Üstad Bediüzzaman Said Nursî, ilhamı tarif ederken, “…Meselâ, en cüz’îsi (küçüğü) ve basiti, hayvanâtın ilhamâtıdır. Sonra avâm-ı nâsın (sıradan, basit insanların) ilhamâtıdır. Sonra avâm-ı melâikenin (normal, sıradan melekler) ilhâmâtıdır. Sonra evliyâ ilhamâtıdır. Sonra melâike-i izâm (Mikâil, Azrail, Cebrail ve İsrafil aleyhümüsselâm) ilhamâtıdır….“ der.

Zaten, yazan kimselerin çoğu da, kalplerine birden gelen bu ilhama mazhar olarak yazar. Tabiî, Rahmânî ilhama mazhar olmak da çok mühimdir. Aynen arının kovandaki küçük bir peteği gibidir ilham. Nasıl ki arı, o küçücük peteğin etrafını örerek, balı doldurarak izn-i İlâhî ile tam bir petek yaparsa, aynen öyle de, kalbe gelen bazen bir cümle, bazen bir kelime vs. şeklindeki ilhamla o yazı yazılır. Bazen gece yatakta yatarken de gelir bu ilham; ama, not edilmezse, bazen kaçabilir de. İşte bunun için, rahmetli Zübeyir Gündüzalp Ağabey, “Kardeşim, ilham gece de gelse, hemen kalkıp not edin, yoksa unutursunuz” dermiş. Bu girişten sonra biraz da, bizim yazı yazma tarihçemizi anlatalım sizlere:

Yeni Asya’da yazmak bir şereftir. Nasıl onun okuyucuları müşerref ise, o gazetede yazmak da, insanı şerefli yapar. Bunun böyle olduğunda ekseriyetin müttefik olduğunu da biliyorum.

Cenâb-ı Hak’kın nasib etmesiyle şerefyâb olduğumuz Risâle-i Nurları tanıdığımız yıl, aynı zamanda Yeni Asya’nın da neşir hayatına başladığı yıldır. Yine, Rabbimizin bahşettiği kabiliyetle, çocuk yaşlardan itibaren şiir yazarak başladığımız yazı işine daha sonraları, nesir olarak devam ettik. Zaten ortaokul yıllarında kompozisyon notumuz da hep 10 olurdu Elhamdülillah. Yazmanın dışında, hafızamız da, şükür, sağlamdı. Ortaokul 1. sınıfta (1965) ezberlemiş olduğum İstiklâl Marşımızın on kıtasını hâlen unutmamışımdır.

Yeni Asya’dan önce okuduğumuz Bugün (o zamanki) gazetesine şiir yolluyorduk. O cânipten, tam dâvet geldiği zaman, biz çoktan Yeni Asya okumaya başlamıştık bile. Artık bu kabiliyeti, mümkün olduğunca kendi gazetemizde devam ettirme kararı almıştık. Risâle-i Nurların da, bizde meydana getirdiği o yöndeki müsbet tesirle yazıyorduk. Yaşımız da yirminin altındaydı o zaman.

Bir ara, “Acaba enaniyet olur mu?“ düşüncesiyle ara verdiğimizi duyan bir ağabeyimizin “Kardeşim, bu Cenâb-ı Hak’kın bir vergisidir. Bu kabiliyet herkese nasip olmaz. Onun da bir zekâtı var, onu vermelisin. Sen, gazetemizde yazmakla hem bunu hizmetimize kullanıyorsun” sözü üzerine tekrar yazmaya başladık. O gün bu gündür de, bazen kendi ismimizle, bazen de müstear isimle yazmaya devam ediyoruz Elhamdülillah. Talebelik ve memuriyette bulunduğumuz yıllarda seyrek yazarken, emekli olduktan sonra bu işe hız verdik.

Yazılarımızda, üslûp olarak genellikle halkın anlayacağı şekilde, anlaşılır ve akıcı bir üslûp; lisan olarak da, milletin anlayıp konuştuğu normal Türkçe’yi esas aldık. Özellikle 70’li yıllarda Ecevit’in kast-ı mahsusla kullandığı, “uydurukça” tâbir edilen ve bu milletin bir kuşak öncesindeki büyükleri ile anlaşamamasına matuf (ama maalesef şimdi o kelimeleri hutbelerde, sohbetlerde bile kullananlar var) kelimeleri kullanmamaya özellikle dikkat ettik, ediyoruz.

Hizmet odaklı yazılar başta olmak üzere; zamanla içtimâî ve siyasî mevzularla alâkalı da yazdık. 70’li yıllarda “Pazar ola” isimli mizahi sayfada, mizahî yazılar yazdık. Hekimoğlu İsmail gibi bir kalem ustasının hazırladığı “sanat ve edebiyat dünyası”nda yazdık. Daha değişik şekillerde de yazarak bu günlere geldik.

Bazen gülünecek hadiseler de yaşadık bu yazma işlerinde. 1973-74 yıllarında Ankara merkezli Yeni Asya muârızlığının çıktığı günlerde, arkadaşlarımızdan biri, pedere şikâyet etmiş “Osman Yeni Asya’da yazıyor” diye. Babam da, sanki yüz kızartıcı bir suç işlemişiz gibi söylenince bir mânâ verememiş, şaşırmış.

Yine; 12 Eylül 1980 hareketinden birkaç gün önce, CHP’nin kritiğini yaptığımız ve uzunluğundan dolayı da, iki gün yayınlanan bir yazımız oldu. İhtilâlden sonra da hemen gazetemiz kapatılınca, bir arkadaşımız yine babama “Mehmed amca, Osman o yazıları yazdığından dolayı gazeteyi kapattılar” diye lâtife yapmış. Babam da lâtife yapıldığını anlamamış olacak ki, bana kızarak “Niye dikkat etmiyorsun oğlum, senin yüzünden gazete kapatılmış” demişti.

Hülâsa-ı kelâm: Başta da söylediğimiz gibi, Yeni Asya’da yazmak bir şereftir. Hele, aynı zamanda okuyucusu olduğu halde yazmak iki katlı bir şereftir. Bizleri bu şerefe nâil eden Cenâb-ı Hakk’a şükürler olsun. Sizlerin düşünüp de, dillendiremediğiniz şeyleri biz kaleme döküp, yazmaya çalışarak, sizin temsilciniz olduk, olacağız İnşâallah. Bu yazma işimizde en mühim tesirlerden biri de, sizlerin duâsı tabiî. Sağ olduğumuz müddetçe, Rabbimizin inayetine ve ilhama nâil oldukça da yazacağız İnşâallah. Bize nasib olan bu ilhamları satırlara aksettirerek...

14.05.2010

E-Posta: [email protected]



Ali FERŞADOĞLU

Peygamberimizin (asm) peygamberliğinin bir delili


A+ | A-

“Beşer için bir ömr-ü tabii olduğu gibi, yaptığı kanunlar için de bir ömr-ü tabiî vardır; onun nihayeti olduğu gibi, bunun da nihayeti vardır.” Hâlbuki Peygamber’in vaz ettiği hususlar gün geçtikçe, ilim ilerledikçe gençleşiyor, tazeliğini koruyor. Öyle ise onlar beşer kelâmı değillerdir.

Tarih boyunca pek çok kanun / prensip / kaide / anayasa yapıldığını, konulduğunu; bir müddet sonra da yeni gelişmeler ve değişmeler karşısında geçerliliklerini kaybettiklerini biliyoruz. Bu açısından Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflere baktığımızda, hükümlerinin değil sonunun gelmesi, gün geçtikçe, ilim ve fen ilerledikçe gençleştikleri, tazeliklerini muhafaza ettikleri, hatta yeni yeni ve pek çok hakikati ihtivâ ettikleri görülmektedir.

Öyle ise onlar, beşer aklının, zihninin ve düşüncesinin mahsulü değil; beşer üstü bir makamdan, yani ind-i İlahî’den nazil olmuşlardır.

Meselâ, “Def’aten bir fennin icadına ve ikmal edilmesine, bir zekâ-i harika olsa bile, muktedir olamaz. O fen, ancak çocuk gibi tedricen kemâle erer.” İlim ilme, fikir fikre, medeniyet medeniyete kuvvet verir. Sonradan bulunan bir şey, diğerinin üzerine binâ edilerek gelişir. Hâlbuki Hz. Peygamber’in çöl şartlarında hiçbir alt yapısı yoktu ve geçmişten örnekler almamıştı.

Bir devletin teşekkülü veya bir neslin yetişmesi de böyledir. Uzun zamana ve çok tecrübeye, tarihî alt yapıya ve dirayetli bir topluluğa bağlıdır. Tarih boyunca kurulan medeniyet, devlet, imparatorluklar ile İslâm / Kur’ân-Sünnet medeniyet ve devletlerini kıyasladığımızda, çok harika ve beşer üstü, mu'cizevî bir tabloyla karşılaşırız. Evet, herhangi bir devlet tecrübesi, geçmişi ve tarihî alt yapısı bulunmayan, çapulcu, kızlarını diri diri gömecek kadar vahşî bir kavim, en medenî, en hakperest, bugün bile fersah fersah gerisinde bulunduğumuz insan haklarına ve hukuka dayalı mükemmel bir medeniyet, sistem, toplum ve devlet yapısı oluşturmuştur.

Evet, Peygamberimiz (asm) bir insan, tek başına; ne yardımcısı var, ne saltanatı var, ne definesi... Ne tarihî bir birikimi, ne ilmi, ne alt yapısı, ne eğitim müesseseleri, ne tekniği, ne teknolojisi vardır. Fennî ve sosyal ilimlerde bugün bile hâlâ erişilemeyen derin meseleleri izah etmesi, tespit ve keşiflerde bulunması onun peygamber olduğunu gösterir.

Çölde herhangi bir sosyal/teknik/ilmî/fikrî alt yapısı olmayan bir toplumda, Kur’ân ve Sünnet gibi bütün ilimleri içinde toplayan harika eser ve İslâm medeniyetini ortaya koyması gösteriyor ki, onlar beşer sözü değil, insan dimağından dökülmemişlerdir.

Öyle ise, ona vahyediliyor.

Öyle ise o, bir peygamberdir.

Öyle ise Hz. Peygamber’in (asm) ortaya koyduğu bütün meseleler doğrudur, haktır, gerçektir.

Öyle ise, diğer peygamberler de Allah’ın elçileridir.

Öyle ise, Allah birdir.

Öyle ise, melekler, kitaplar, resûller, kader ve ahiret vardır...

14.05.2010

E-Posta: [email protected] [email protected]



M. Latif SALİHOĞLU

Sorulara cevaplar (4)


A+ | A-

Şahıs ve misyon meselesi

Suâl: Ahrar ve Demokrat çizgide gördüğünüz siyasetçilerin içinde fenâ adamlar da var. Siz, bir yandan misyonu savunurken, bir yandan da bu tip adamları eleştirmeniz gerekmez mi?

Cevap: Evvelâ, biz şahısların değil, fikirlerin ve misyonun savunucusuyuz. Vitrindeki şahıslar, hatta zirvedeki liderler dahi gelip geçicidir. Fikir ve dâvâ çizgisi ise, kalıcı olup süreklilik arz ediyor.

Kaldı ki, fikirlerle uğraşmak olgunluk, şahıslarla uğraşmak basitlik alâmetidir.

Hani bir söz vardır: "Küçük şahsiyetler kişilerle, orta şahsiyetler olaylarla, büyük şahsiyetler fikirlerle uğraşır" diye.

Bu genel ölçüyü, hatırdan çıkarmamalı.

Doğrusu, hangi partiden olursa olsun, şahıslarla uğraşmak, şahsî kusurları serrişte etmek, hele hele yıkıcı tenkitlerle hücûm etmek bizlerin vazifemiz değil. Esasen, buna ruhsat da yok. (İspatı aşağıda.)

Üstad Bediüzzaman, kendisine zulmeden Halk Partililerin bile yüzde doksan beşini mâsum gördüğünü ve inkılâp kusurlarının üç–dört adama verilmesini gerektiğini söylüyor. (Emirdağ Lâhikası, s. 191. YAN, 1994)

Öte yandan, hürriyet ve demokrasiye samimî tarafdar siyasîlere dostane ikazlarda bulunmak başka, yıkıcı tenkitlerde bulunmak büsbütün başkadır.

Umum siyasîlere, bilhassa kanlı darbelere ve şiddetli hücûmlara mâruz kalan Ahrar ve Demokratlar için yapılacak şeyler—tıpkı Üstad Bediüzzaman'ın vaktiyle yaptığı gibi—şu şekilde sıralanabilir:

1) Takip edilecek politikalar noktasında, gerekli tavsiyelerde bulunmak.

2) Yerine göre ikaz ve ihtarda bulunmak.

3) Şahsî, hissî olmamak ve magazin seviyesine indirgememek şartıyla, yapıcı tenkitlerde bulunmak.

Öte yandan, dünden bugüne "Ahrar ve Demokrat"ların içinde bulunanları, bu çizgide siyaset yapanları insafsızcasına tenkit edenler, mebzûl miktarda var zaten. Üstelik hemen her cenahta...

Türkçüsünden Kürtçüsüne, Halkçısından çeşit çeşit Kemalistine, darbecisinden bir kısım siyasî dindarına varıncaya kadar, birçok sosyal ve ideolojik odak, zaten oldum olası Ahrar ve Demokrata karşıdır. Darbe zamanlarda, bunlardan bazılarının bir tek zil takıp oynamadıkları kaldı.

Sizler de şahit olmuşsunuzdur: İçinde yaşadığımız şu toplumda, öylesine katı ve müfrit tarafgirler türedi ki, bunlar, Ahrar ve Demokrat çizgide siyaset yapmış, bu ülkenin menfaatine yıllar yılı hizmet etmiş bazı siyasetçileri, Nemrut'tan, Firavun'dan, hatta Süfyanî Deccal'den bile daha fena görüp hücûm ediyorlar.

Biz, tutup "mîzân–ı şeriatı" dahi hiçe sayacak derecede ileri giden müfrit tarafgir ve aleyhtarlarla beraber olamayız. Onların elini güçlendirecek, politik veya ideolojik cephelerine kuvvet verecek söz ve davranışlarda bulunamayız.

Allah için düşünelim: Böylesi bir tarafgir zihniyetin içinde insaf var mı, vicdan var mı, akıl, iz'an, ferâset var mı?

Bunların bütün sermayesi şahıslara hakaret yağdırmaktan, şahısları kötülemek ve karalamaktan ibaret değil midir?

Bizler, aşkı siyaseti, aşkı İslâmiyete tercih etme vartasına düşen böylesi muhakemesizlerle aynı safta bulunamaz, aynı üslupta konuşamaz, aynı ağzı kullanamaz, onlarla birlikte hareket edemeyiz.

Bizim Ahrar ve Demokratları eleştirmemize ve bu çizgide bulunan siyasilere hücûm etmemize Nur'un ölçü ve prensipleri mânidir. Bu noktada Üstadın şu izâhları, bahsimize de ışık tutuyor:

Bediüzzaman: "...(Ahrardan olan Jön Türklere) hüsn–ü zan ediniz. Sû–i zan hem size, hem onlara zarar verir.

Neden su–i zannımız onlara zarar versin?

"Cevap: Onların bir kısmı sizin gibi tahkiksiz, taklit ile İslâmiyetin zevâhirini bilirler. Taklit ise, teşkikât ile yırtılır. O halde bazılarına—bâhusus dinde sathî, felsefe ile mütevaggıl olursa—'Dinsiz!' (ya da mason) dediğiniz vakit, ihtimal ki tereddüde düşüp, mesleği İslâmiyetten hariçmiş gibi vesveselerle 'Herçi–bâd–âbâd' diyerek, meyûsâne, belki muannidâne İslâmiyete münâfi harekâta başlar.

"İşte, ey bî–insaflar! Gördünüz, nasıl bazı bîçârelerin dalâletine sebep oluyorsunuz.

"Faraza, bazılarının altında büyük fenâlıkları varsa da, hücûm edilmemek gerektir.

"Zira, çok fenalık var ki, iyilik perdesi altında kaldıkça ve perde yırtılmadıkça ve ondan tegàfül edildikçe mahdut ve mahsur kaldığı gibi, sahibi de perde–i hicap ve haya altında kendisinin ıslâhına çalışır.

"Lâkin, vakta ki perde yırtılsa, hayâ atılır; hücum gösterilse, fenalık, fena tevessü eder." (Münâzarât, s. 82)

Demek ki, neymiş? Ahrarlara dinsiz diye hücûm etmek, mason diye damgalamak insafsızlık imiş, bazı biçarelerin dalâletine sebep olmak imiş ki, Allah muhafaza...

Vasiyet gibi tavsiye

Bu noktada bazı kardeşlerimizin hatırına şöyle bir suâl gelmiş olabilir: Üstad Bediüzzaman'ın "ehvenüşşer" prensibiyle eski Ahrar ve Jön Türkler hakkında söyledikleri, acaba 1950'den sonra aynı çizgide siyaset yapanlar için de geçerli midir?

El–cevap: Evet, söz konusu ölçü ve prensipler, 1908'lerde olduğu gibi, 1950'ler ve daha sonrası için de geçerlidir.

Zira, Hz. Bediüzzaman, 1960 yılı başlarında, yani vefatından kısa bir süre önce, ilkin Ankara Beyrut Palas'ta şifahî olarak Mehmet Kayalar'a hitaben (şahit: İrfan Haspolat), ardından yazılı sûrette bütün talebelerine hitaben vermiş olduğu "son ders"te, yine aynı Ahrar–Demokrat kulvarında siyaset yapanların hatalarına hücûm edilmemesi, dahası onlara yardım edilmesi gerektiğini şu ibretâmiz sözlerle tavsiye ediyor: "Benim Nur âhiret kardeşlerim, 'ehvenüşşer' deyip bazı bîçare yanlışçıların hatalarına hücum etmesinler. Daima müsbet hareket etsinler.... Madem siyasetçilerin bir kısmı Risâle–i Nur’a zarar vermiyor, az müsaadekârdır; 'ehvenüşşer' olarak bakınız. Daha âzamüşşerden kurtulmak için, onlara zararınız dokunmasın, onlara faideniz dokunsun." (Emirdağ Lâhikası, s. 458. YAN, 1998.)

(Devamı var)

Tarihin yorumu 14 Mayıs 1940

İngiltere, yas ve yeis içinde

Yüzlerce Alman savaş uçağının altında bombardıman edilen İngiltere'nin taze Başbakanı W. Churchill (Çörçil), İngiliz halkına ümitsizlik içinde şunları söyledi: "Size kan, ter ve gözyaşından başka vaat edecek hiçbir şeyim yok." (14 Mayıs 1940)

Almanlar, başta galip durumdaydı. Polonya'yı, Fransa'ya teslim almış, Rusya ve İngiltere'ye ağır kayıplar verdirmişti.

Çörçil, müthiş bir diplomasi trafiği geliştirerek, başta tarafsız davranan hem ABD'yi hem de Türkiye'yi saflarına çekerek, Almanya'ya üstünlük sağlamayı başardı. Ocak 1945'te Almanya'ya karşı savaşa katılma kararı alan Türkiye, tam savaşa girecekken, Japonya'da hayat söndüren atom bombalar patladı ve altı yıllık savaş sona ermiş oldu. Kader, Türkiye'nin fiilen savaşa girmesine fetvâ vermedi.

14.05.2010

E-Posta: [email protected]



Halil USLU

Sultanbeyli ve müjdeler


A+ | A-

Sultanbeyli, İstanbul’un 39 ilçesinden bir ilçedir. Sultanbeyli’nin adı “Sultanbeyli’nin yeri” olarak bilinirken, “Sultan Beyliği Çiftliği”, “Sultan Beyliği” daha sonra da “Sultanbeyli” olarak sürmüştür. İlk belediye seçimleri 26 Aralık 1989 yılında yapıldı. 1992 yılında da Sultanbeyli ilçe oldu. 15 mahallesi vardır. Göçü kabul eden ve en hızla büyüyen nadir ilçelerimizdendir. Son seçimlerde nüfusu 300 bini aşmıştır.

Sultanbeyli, yurdumuzun bir özü ve mozaiğidir. Hemen hemen her bölgeden ilçeye insanlarımız gelip yerleştiği için farklı kültür alışkanlıkları, örf ve âdetleri bünyesinde toplamıştır. Bu, ilçemizin bir kültür zenginliğidir. Bunların birbirleriyle kaynaştırılıp ortak kültür oluşturulabilmesi için hepimize büyük görevler düşmektedir. Bu itibarla ve bu mânâ içinde Risale-i Nur Enstitüsü ve Yeni Asya Gazetesi Sultanbeyli temsilciliği, “Hz. Bediüzzaman’ın Hakk’a vuslatının 50. yılı” münasebetiyle bir anma programı tertiplediler.

Bizlerden de bu programda “100 yıllık süreç içinde Bediüzzaman’dan müjdeler” başlıklı bir konferans istediler. Geçtiğimiz Pazar günü saat 14.30’da icra edilen programa katılmak nasip oldu. Türkiye’de çok az yerde bulunan Belediye kültür merkezine kavuşmuşlar. Böyle harika bir salonda, mühendis Ali Beyin Kur’ân-ı Kerim tilâvetinden ve Münir Beyin açış ve takdim konuşmasından sonra salonu dolduran halka hitap ettik.

Konuşmamız, özetle şöyle idi:

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (asm) nasıl ki bir müjde peygamberidir; çağımızda o zât-ı nurânînin (asm) büyük varislerinden Hz. Bediüzzaman da bir müjde üstadıdır.

Hz. Bediüzzaman “Nasraniyet ya intifa veya ıstıfâ edip, İslâmiyete karşı terk-i silâh edecektir” 1 demiştir. Zaman ve zemin içindeki gelişmeler, Bediüzzaman Hazretlerinin yıllar önce yaptığı bu tesbit ve müjdeyi doğrulamakta ve tefsir etmektedir. Âlem çarşısındaki gelişmeler, müthiş sosyal patlamalar, kilisenin çöküşü, buna karşılık hakperest İsevî ruhanilerin harekâtı ve münevver ilim adamlarının ardı ardına beyânâtları Avrupa ülkelerinde İslâmiyet’in yeşermesine zemin hazırlamıştır.

Avrupa’nın önde gelen ülkelerinden İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, İsveç ve Avusturya başta olmak üzere birçok ülkenin bahtiyar halkı bütün güçleriyle İslâmiyet’e teveccüh etmektedirler. Son olarak Avrupa Kiliseler Birliği’nin, neşrettiği “Laik Avrupa’da Allah’a şehadet” kitabının 3. maddesinde “Hz. Muhammed, Allah’ın Resûlüdür. Kur’ân da Allâh’ın kelâmıdır” ifadesi muazzam bir gelişmedir.

Yine Hz. Bediüzzaman’ın, yıllar önce “..Amerika’da bir İslâm devleti doğacaktır” beyanları tahakkuk etmektedir. ABD’de 330 bin kilise bomboş, buna karşılık camiler tıklım tıklım. New York şehrinde maddî değeri 1 trilyon olan bir kilise, Müslümanlara 1 dolara satılmıştır. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton “Ben Kur’ân’la iftihar ediyorum” diyor. Hz. Bediüzzaman’ın dünya konjonktürünü tahlili ve tefekkürü içerisinde ifade buyurduğu diğer tesbitleri Rusya, Avrasya ve Türkistan coğrafyasında da tahakkuk etmiştir.

Buradaki konferansımızın evvelinde ve ahirinde emeği geçen başta C. Çelebi, Şener ve Akif Beylere, Faruk Ağabeyimize, Hasan ve emsâli kardeşlerime binler tebrik ve teşekkürler. Çoklarının kitap ve belge istemeleri de ayrı bir dikkat noktasıydı.

“Nur Yolcusu” insanlığa örnek olacaktır.

Kudsî heyecanlarla, gönüller dolacaktır.2

Dipnotlar:

1- Hakikat Çekirdekleri, No: 21.

2- Mektubat’tan, Ali Ulvi Kurucu.

14.05.2010

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

Müstehcenlik rüzgârı


A+ | A-

Havaların ısınmasıyla birlikte müstehcenlik rüzgârları da daha sert esmeye başladı. Televizyon, gazete ve internet medyasının yayınlarıyla açık-saçıklık maalesef teşvik ediliyor.

Müstehcenliğin teşvikiyle toplumun ve ailenin ‘bataklık’lara sürüklendiğinin ise farkına varmıyoruz. Şikâyet ettiğimiz onlarca problemin kaynağında açık-saçıklık yok mu? Gazetelerin “3. sayfa haberleri”ni dolaylı ya da doğrudan müstehcen yayınlar teşvik etmiyor mu?

Hemen herkesin şikâyet ettiği konuların başında yer alan ‘taciz’ hadiseleri durup dururken mi meydana geliyor? Reklâmlarda bile cinselliğin, açık-saçıklığın teşvik edildiği bir dünyada gençlerin bu tuzağa düşmemesi nasıl mümkün olacak?

Üzücü olan şu: Kurulduğu yıllarda nisbeten müstehcen reklâm ve filmlere yer vermeyen bazı TV kanalları, bu konudaki hassasiyetlerini bir yana bırakıp ‘kalabalığa’ uymuş durumda. En müstehcen yayın yapan TV kanalında yayınlanan bir reklâm, ‘dindar’ kimlikli ya da öyle bilinen TV kanallarında da yayınlanıyor. Sorulsa, “Eh, ne yapalım. Reklâmlar olmazsa milleti irşad eden ‘vaaz’ ve filmlerimizi de yayınlayamaz, ayakta kalamayız” derler. Onlar ve biz şunu bilelim ki, yanlış yollardan ilerleyerek doğru hedeflere gidemeyiz. “Her bir günahta küfre giden bir yol” olduğuna göre, her müstehcen yayın ve görüntüde de ‘bataklığa’ düşme ihtimali vardır.

Maalesef, müstehcen kıyafetlerin sergilendiği yerlerden biri de okullarımız. Bildiğimiz kadarıyla okullarda bir yönetmelik var, ama bu yönetmelik sadece ‘başörtüsü yasağını tahkim için’ uygulanıyor. Türkiye’yi idare edenlere sorulduğunda, kanunsuz başörtüsü yasağını ‘kılık-kıyafet yönetmeliği’yle izah ederler. Peki, aynı yönetmelik meselâ ‘ultra kısa / mini etek’leri de engellemesi gerekmez mi? Bildiğimiz kadarıyla, ‘ortaöğretimdeki ölçü’ye göre etekler ‘diz altı’na kadar uzun olmalı. Peki, uygulama nasıl? “Batılı tasvir etmek” istemeyiz, ama pek çok okulda etekler ‘mini’den de kısa... Estirilen ‘çağdaşlık rüzgârı’ sebebiyle herhangi bir okul yöneticisi, bir öğrencisine ya da öğretmenine “Eteğiniz yönetmeliğe uymuyor. Lütfen uygun kıyafet giyiniz” diyemez. Dediği gün o yöneticinin ne ‘mürteci’liği kalır, ne de ‘gerici’liği! Peki olması gereken bu mudur?

Tesettürün yaratılış gereği olduğunu ve bilhassa kadınların kendilerini ‘kötü bakış’lardan ancak tesettürle koruyabileceğine sokaklar da şahittir. En ‘asrî’ kadın bile ‘kötü bakış’lardan sıkılır. Sokakta ya da otobüste, ‘çevre baskısı’ sebebiyle kısa etek giyen bazı hanımların, durmadan eteklerini çekiştirdiklerine ve açık yerlerini örtmeye çalıştıklarına her halde ister istemez şahit olmuşsunuzdur. Çünkü fıtrat tesettürü ister, ancak onunla rahat eder.

Havaların ısınmasıyla birlikte ‘âfet’ haline gelen müstehcenlik rüzgârlarına kapılmamak için Rabbimize sığınmalı ve O’ndan yardım dilemeliyiz. Türkiye’yi idare edenlerin de bu hususta samimî ve ciddî tedbirler almasını ve estirilmek istenen ‘çağdaşlık rüzgârı’na prim vermemelerini talep ederiz. Müstehcenlik rüzgârına karşı iffet ve tesettür zırhına bürünelim İnşaallah...

14.05.2010

E-Posta: [email protected]




Mehmet KARA

Siyasete yeni dizayn mı?


A+ | A-

Ankara’da bir hafta öncesine kadar anayasa değişikliği çerçevesinde iktidarla muhalefet arasındaki taktik savaşlarını konuşuyorduk.

Fakat gündem bir anda değişti. Gündemi değiştiren gelişme de, internet sitelerine düşen bir görüntü oldu. Bu görüntü siyasette dengeleri alt üst etti.

CHP Genel Başkanına ait olduğu söylenen görüntünün ardından pek çok yorum ve analiz yapıldı. Baykal, günler sonra medyanın önüne çıktı ve yazılı açıklamasını okuyup, genel başkanlıktan istifa ettiğini açıkladı.

Baykal geçmişte de seçim yenilgisinden sonra günlerce evinden çıkmamış, çıktığında da genel başkanlıktan istifa etmiş ancak daha sonra tekrar görevine geri dönmüştü. Fakat bu defaki farklı bir istifa. Zira gerekçesi çok farklı…

Baykal’ı istifasından vazgeçirmek isteyenler evinin önünde açlık grevi yaparken il başkanları da imza topluyorlar. Kulislere göre ise, Baykal’ın gelecek yıl yapılacak genel seçimlerden sonra yapılacak bir kurultayda geri dönebileceği konuşuluyor. Başka senaryolar da dillendiriliyor.

Baykal’ın istifa ederken söylediği cümleler ise hâlâ Ankara’nın en çok konuşulan konusu.

Kaset için “komplo” diyen Baykal, istifa ederken hükümeti ağır dille suçlamıştı. Ardından Başbakan Erdoğan’ın cevabı gecikmemiş, “Suçlama en az yaşananlar kadar çirkin, ahlâksız ve iftiradır” demişti. Baykal kasetle ilgili sadece komplo derken, Erdoğan’ın, görüntülerle ilgili yalanlamada bulunulmamasına işaret etmesi dikkat çekiciydi. Bütün bu tartışmalar siyasetin çirkin yüzünü gösteriyor.

Baykal’ın konuşmasında dikkat çeken bir nokta da, durup dururken “Pensilvanya’dan destek mesajlarının samimiyetine inandığını” belirtmesiydi. Bu “samimi mesaj” tartışılırken, Baykal’ın “Pensilvanya” diyerek işaret ettiği Fethullah Gülen’in “Bizimle ilgisi yok, iktidara baksınlar” dediği söylenmişti. Bu söz hem Gülen hem de CHP tarafından yalanlandı.

Gelinen noktada, Baykal “hukukî mücadelesini sürdürürken” CHP’nin gelecek hafta sonu yapılacak kurultayında nasıl gelişmeler olacağı merak konusu. Bu görüntüleri verenlerin arkasından kimler çıkar? Bunun en kısa zamanda açıklığa kavuşturulması gereklidir.

Şimdi şu sorulara cevaplar aranıyor: Dijital ortamda yapılan bu servisler başka siyasetçilerin de başına gelebilir mi? Bu yöntem başka siyasetçilerin de siyaset yapmasına engel olabilir mi?

Yarım asra yakın bir partinin üst düzey görevlerinde bulunmuş bir genel başkanın internet görüntüsü ile siyasî yaşamının sona ermesi -en azından şimdilik söylenen o- bundan sonra siyasette birçok şeyi değiştirecek, taşları yerinden oynatacaktır.

Özetle şunu söyleyebiliriz: Klâsik bir sözdür. Siyasetçileri millet getirmeli, millet götürmeli. Siyaseti demokrasi dışı dizayn etmeye çalışanlara da prim verilmemeli.

14.05.2010

E-Posta: [email protected]



Cevher İLHAN

“Kaset karambolü”nde “Karabağ kumpası!”


A+ | A-

Medyanın manşetlerden düşürmediği “kaset karambolü”nde Türkiye’nin birçok önemli iç ve dış gündemi, gündem dışı bırakılıyor.

Bu puslu havada Filistin’den gelen bütün “veto” çağrılarına rağmen “one minute!” benzeri popülist politikalarla katliâmla “suçladığı” İsrail’le geniş ekonomik, askerî ve savunma sanayiyi işbirliği ve ilişkileri sürdüren AKP hükûmeti, tek Müslüman üye olarak Türkiye’nin İsrail’i OECD’ye kabulünü onaylamakla kalmamakta. Sunî gündemin toz-dumanında başta bir dizi siyasî manipülasyonla “Ermenistan protokolleri”yle tıkanan “Ermenistan açılımı” başarısız dış politikayı gözden kaçırıp “Karabağ’ın özerkliği plânı”na başvurmakta…

Bilindiği gibi, en son Erdoğan’ın Amerika dönüşü Ermenistan’la normalleşmeye dair “olumlu mesajları”nın ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Erivan’a gidişinden sonra Erivan hükûmeti, 24 Nisan arifesinde “protokolleri” askıya almıştı. Kars ve Moskova anlaşmalarına göre Türkiye’nin sınırlarını tanımayan, hâlen anayasasında, okullarda Türkiye’nin Doğu Anadolu illerini “Büyük Ermenistan” haritası içinde gösteren ve “protokoller”in iki ana unsurundan biri olan 1915 olaylarını araştıracak “ortak tarih komisyonu”nu kabul etmeyen Ermenistan, Dağlık Karabağ’ın işgalinin herhangi bir surette görüşmeyi kabul etmiyor.

10 Ekim 2009’da Zürih’te imzalanan “protokoller”de “Karabağ şartı”nın yer almamasını “gerekçe” gösteren Erivan, en yetkili ağızlardan Türkiye’yi “soykırım”la itham ediyor. “Karabağ’ı gündeme getirdiği sürece Türkiye ile hiçbir şeyi müzâkere etmeyiz” restini çekiyor. İşgal ettiği Azerbaycan topraklarının yüzde 20’sinden çekilmeye yanaşmıyor…

“BİRKAÇ REYONDAN

ÇEKİLME” YANILTMASI

Gelinen süreçte “stratejik ortak” Amerikan Kongresi Dışilişkiler Komitesi’nin “soykırım” kararının ardından, özellikle “fikirlerinin değişmediğini” tekrarlayan Obama’nın son “24 Nisan bildirisi”nde “1.5 milyon Ermeni’nin ölmesini veya ölüme yürümesini anıyoruz” ibâresiyle Ermenistan’ı açıkça destekleyerek yeniden “soykırım” mânâsındaki Ermenice “meds yeghern (büyük felâket)” tâbirini kullanması, Erivan daha şımartmakta. Ankara’nın “protokollerin ruhuna ve lafzına” dikkat çekip “Karabağsız çözüm olmaz” tezine karşı, “protokollerde Karabağ yok” deyip “Karabağ’sız yol haritası”nda direnmekte. Böylece Obama’nın “önerisi”yle ABD’nin küresel ve bölgesel kirli çıkar politikaları hesabına girişilen ipotekli “Ermenistan politikası”nda Ankara tam bir vartaya düşmekte. Ermenistan’la “izzet-i milliyeyi muhâfaza eden dostluk ve musâlâha”daki başarısızlıkla “Ermenistan açılımı” çıkmaza girip akamate uğramakta... Bunun içindir ki AKP siyasî iktidarı, bu “çıkmaz”dan kurtulma çabasında. Cumhurbaşkanı Gül’ün “büyük ve tarihî fırsat” olarak lanse ettiği ve hükûmetin büyük iddialarla başlattığı “Ermenistan açılımı”ndaki “başarısızlığı” kapatma manevraları içinde. Ankara’nın önüne konulan “Karabağ işgali”ni karambole getirecek “plân”a geliyor! “Protokoller”i imzalatan ABD ve Fransa’nın baskısıyla dayatılan “plân”a göre, Ermenistan, gözboyama nevinden işgal ettiği yedi reyonun (il ve ilçelerin) birkaçından çekilecek; buna mukabil Türkiye Karabağ’ı “mesele” etmeyip sınırları açacak. En vâhimi, bir milyon Azerî göçmenin yurtlarından edilip baraka ve çadırlarda perişanlığına sebebiyet veren Dağlık Karabağ bölgesi “özerklik” perdesinde yine Ermenistan’ın güdümünde kalıp işgali meşrulaştırılacak…

Böylece BM, AGİT Minsk süreci ve Madrid kriterleri kapsamında gerçek ve kalıcı barışın tesisinin öncelikle Ermenistan’ın başta Karabağ olmak üzere işgal ettiği Azerbaycan topraklarından çekilmesi kararı, birkaç reyondan çekilmesi yanıltmasıyla çarpıtılacak…

İŞGALE “ULUSLAR ARASI MEŞRÛİYET”

Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev’in Türkiye gelişi öncesinde Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Meclis’te “Kafkaslar’da statüko devam edemez, Medvedev’le Ankara’da Karabağ ve Ermenistan işgalindeki Azerbaycan toprakları gündeme gelecek” cümlesi, bunun ifâdesi.

Yine medyada, Medvedev ziyaretinde siyasî açıdan en kritik konunun “Ermenistan’la yaşanan süreç ile Karabağ sorunu” olduğu ve “Ankara’nın Ermenistan’ın işgal ettiği toprakların en azından bazı bölgelerinden âcil ve öncelikli olarak çekilmesi isteğinin Rusya’ya en üst düzeyde bir kere daha iletileceği-iletildiği” haberlerinin anlamı da bu.Keza Gül ve Erdoğan’la görüşmesi sonrasında Medvedev’in, “Kafkaslar’da son durum” çerçevesinde “Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesinde bir müddet öncesine göre daha iyi konumdayız, bu zor, ama çözülebilir bir sorun” sözleri, bunun ikrarı…

Ve “Dağlık Karabağ konusunda “Türkiye’ye de görev düştüğüne inandığını” belirten Erdoğan’ın, “Minsk Üçlüsü’ne üye olarak bu çalışmalarda yerimizi alıp bölgede yoğun bir çalışmayla bu huzursuzluğu gidermemiz lâzım” sözleri, bunun işâreti.

Görünen o ki Ermenistan’ın işgal ettiği 7 reyondan birkaçından çekilmesi perdesinde “Ermenistan Azerbaycan topraklarından çekiliyor” propagandası pompalanıp, tıkanan “Ermeni protokolleri”nin önü açılacak. “Ermenistan kontrolü”ndeki “özerklik”le Karabağ işgaline “uluslar arası meşrûiyet” statüsü kazandırılacak...

Henüz kapalı kapılar arkasındaki bu “plân”ın sinyalleri veriliyor…

14.05.2010

E-Posta: [email protected]



H.İbrahim CAN

Mısır’ın sıkıyönetimi Obama’yı niye geriyor


A+ | A-

Mısır’da yirmi dokuz yılı deviren Mübarek, 1981 yılında Enver Sedat’ın suikastla öldürülmesinden bu yana sürdürdüğü sıkıyönetimi iki yıl daha uzatma kararı aldı. Bu karar güya Obama’yı kızdırmış. O kadar çok kızmış ki “hayal kırıklığına uğramış.” Sıkıyönetim yetkileriyle, Mısır’da tam bir baskı rejimi uygulayan Mübarek, sebepsiz tutuklamalar, süresiz gözaltılarla insanları yıldırdı yıllardır. Muhalifler en ağır tedbirlerle bastırıldı. Ülkede iktidarın kanunları dışında bir hukuk olmaması, özellikle ABD gibi ülkeleri, sözde teröre karşı savaşlarında yakaladıkları sözde şüphelileri bu ülkeye götürüp işkence etmeye teşvik etti.

İşte ABD bu yaptıklarını ve Obama’nın vaadine rağmen bunca zamandır insanlık ayıbı Guantanamo’yu kapatmamasını unutmuş, Mısır’ın sıkıyönetimi uzatmasını eleştiriyor. Mısır’da alaycı bir cevap vererek; “biz de liberalleşme istiyoruz; ama terörizmle mücadele için sert ve gerçekçi olmak gerekir” diyorlar. Zaten bunca yıldır sıkıyönetim yasalarını yürürlükte tutmanın bahanesini Batılıların özellikle 11 Eylül sonrasında en meşrû sebep olarak gördükleri terörle mücadele olarak seçmiş durumda. “Bizim düşmanımız İsrail’in ve Amerika’nın düşmanı” diyorlar.

Mısır’ın özelliği İsrail’den sonra en çok Amerikan yardımı alan ülke olması. ABD yönetimi Mısır’ı Ortadoğu’da İsrail’in en güvenilir Müslüman müttefiki olarak kontrolünde tutmaya çalışıyor. Bu sebeple Amerikan Başkanı Obama, geçen yıl İslâm dünyasına hitap etmek için Kahire’yi merkez seçmiş, İslâm âlemine mesajını İstanbul’dan vermesini bekleyenleri hayal kırıklığına uğratmıştı. Şimdi daha bir yıl olmadan, Mısır’dan hoşnutsuzluk duyulduğu yönündeki mesajlar, bu yüzden pek inandırıcı gelmiyor kimseye.

Zaten Obama’nın hayal kırıklığını ifade ettiği sözler özenle seçilmiş: “Sarsılmaz bir inancım var ki; bütün insanlar belli şeyleri arzular: aklındakini söyleyebilmek ve nasıl yönetileceği konusunda söz sahibi olmak. Şeffaf ve halktan çalmayan bir hükümet, kendi seçtikleri gibi yaşamak ister”.

Peki bu sıkıyönetimin iki yıl uzatılmasının sebebi ne?

Bu yılın sonbaharında parlamento seçimleri, gelecek yıl da cumhurbaşkanı seçimleri var. Mübarek, bu seçimleri garanti altına almak istiyor. Rakibi eski BM Atom Enerjisi Kurumu başkanı Muhammed el Baradey, bu baskı rejimi altında mücadele vermeye çalışıyor. Ancak Hüsnü Mübarek’in asıl rakibi hastalığı ve yaşı. Bu kadar kul hakkı ve zulüm ile yaşlanan Mübarek’in gelecek seçimlere aday olabilecek kadar sağlıklı olup olmayacağını yalnızca Cenâb-ı Hak biliyor. Ama öyle bir durumda da adı ‘cumhuriyet’ olan ülkede, yerine oğlu Cemal Mübarek’i aday yapmak istiyor. Yani ölümünden sonrasını bile kontrol etmeye çalışıyor.

En büyük başarısı bölgenin en kalabalık ülkesini, işsizlik düzeyi en yüksek ülke haline getirmek—15-24 yaş arası gençlerin yarısı işsiz—oldu. Küresel kriz ve güvenlik sıkıntıları dolayısıyla turizm gelirleri, korsanlar dolayısıyla Süveyş Kanalı gelirleri azalan Mısır’da açlık sınırının altında yaşayan insanların sayısı gittikçe artıyor.

Obama’nın Mısır’ı para ile kontrolü altında tutmak yerine, Mübarek’i ‘ekmeksiz ve hürriyetsiz yaşanmayacağı’ gerçeği konusunda uyarması gerek. Ama önce bunu kendisi anlayıp, İslâm ülkelerindeki kan ve gözyaşını dindirmesi kaydıyla.

14.05.2010

E-Posta: [email protected]



Kazım GÜLEÇYÜZ

Cemaat ve siyaset


A+ | A-

Cemaatler esas itibarıyla insanların manevî hayatına hizmet için var olan ve öyle olup öyle kalması gereken birliktelikler. Bediüzzaman’ın “Biz bir cemaatiz. Hedefimiz ve programımız, evvelâ kendimizi, sonra milletimizi idam-ı ebedîden ve daimî, berzahî haps-i münferitten kurtarmak ve vatandaşlarımızı anarşilikten ve serserilikten muhafaza etmek ve iki hayatımızı imhâya vesile olan zındıkaya karşı Risale-i Nur’un çelik gibi hakikatleriyle kendimizi muhafazadır” (Tarihçe, s. 853) ifadelerinde çizdiği çerçeve bunun güzel bir örneği.

Buna göre birinci hedef ebedî hayatları kurtarmak. Bu hedef istikametindeki hizmetlerin dünya hayatına bakan neticeleri ise, anarşiliğin ve serseriliğin önüne geçip huzuru temin etmek.

İnsanların iman eksenli bir ahlâk donanımı ve ibadet disipliniyle yaşanan bir hayat anlayışına sahip kılınmaları, Üstadın çizdiği çerçevede çalışan cemaatlerin en önemli ve öncelikli hedefini teşkil ederken, hizmet ve iştigal alanlarını münhasıran bu amaca yönelik faaliyetler oluşturmalı.

Bu temel prensibin bir neticesi olarak, cemaatlerin ticaret, siyaset ve hele devlet idaresi gibi dünyevî işlerle doğrudan bir alâkaları olamaz.

Cemaat mensupları, birey olarak kendi şahısları adına ticaret yapabilirler veya siyasetle meşgul olabilirler. Bu meşguliyetlerini, cemaat tarafından verilen manevî hizmetlere katkı ve destek vermek gibi bir amaca da yönlendirebilirler.

Ancak burada ince ve hassas bir çizgi var. O da, söz konusu ticarî veya siyasî meşguliyetlerin, cemaatlerin şahs-ı manevîsi ile irtibatlandırılmadan yürütülmesi gereği. Bu dengeye dikkat edilmezse, cemaatlerin ticarîleşme ve siyasîleşme yoluyla dünyevîleşip yozlaşarak aslî hizmet ve iştigal alanlarından uzaklaşmaları riski ortaya çıkar.

Buna ilâveten, manevî hizmetlerin ticarî veya siyasî amaçlar için istismar edilmek istendiği gibi suçlamalara malzeme verilmiş olunur. Bu ise söz konusu hizmetlerin ruhunu oluşturan ihlâsa zarar verdiği gibi, muhataplar nezdinde korunması icab eden inandırıcılığa da gölge düşürür.

Yola koyulurken mevcut olan halisane duygular ve hizmet mülâhazaları, zaman içinde, kuralları başka odaklarca belirlenen ticaret ve siyasetin kaygan zeminlerinde, giderek hızlanan bir süreç içinde aşınmaya ve helâl-haram hassasiyetleri de törpülenmeye başlar. Cemaatler cemaat olmaktan çıkıp müflis holdinglere veya itibarsız siyasî organizasyonlara dönüşerek tükenirler.

Nitekim gerek ticaret, gerekse siyaset alanında yaşanan ibretli örnekler, bunun dersleriyle dolu.

Bir cemaate mensup olan insanların, vatandaşlık hak ve görevi olarak belli bir siyasî tercih istikametinde oy kullanıp, partiler hakkında görüş sahibi olmaları; mesafeli bir duruş menzilinde kalarak olumlu icraatları teşvik edip desteklerken, yanlışları eleştirmeleri çok farklı birşey.

Bunun yadırganacak bir tarafı olmasa gerek.

Ama bir cemaatin siyaset alanında aktif bir oyuncu gibi rol üstlenmesi; güncel siyasetin polemik ve tartışmalarında çok fazla adının geçmesi; farklı iddia, suçlama ve savunmalara konu olması gibi durumlar için aynı şeyi söylemek imkânsız.

Sürekli olarak politik tartışmaların içinde ve odağında yer alan bir cemaat, o tartışmaların kaçınılmaz bir neticesi olan yıpranmadan kendisini koruyup âzade kalabilir mi? Kıyasıya bir iktidar mücadelesinin tarafı gibi davranan veya tavırları öyle algılanan bir cemaat, kendisiyle ilgili olarak gündeme gelen iddiaları sürekli tekzip etse dahi, bunların zihinlerde bıraktığı tortu ve izleri tamamen silip temizlemeyi başarabilir mi?

Son dönemlerde medya, bürokrasi, polis, asker ve yargı zeminlerinde cereyan eden “cemaat eksenli” yandaşlık-karşıtlık polemiklerinin geldiği nokta, bu bakımdan son derece düşündürücü.

Bunların sağlıklı bir şekilde aşılması için, “Cemaat parti olamaz, onun işi devlet yönetmek değildir” prensibinin özümsenip hayata geçirilmesi ve âcilen aslî hizmetlere dönülmesi gerekiyor.

14.05.2010

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Abdullah ŞAHİN

  Ahmet ARICAN

  Ahmet BATTAL

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Ali Rıza AYDIN

  Atike ÖZER

  Baki ÇİMİÇ

  Banu YAŞAR

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H.İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Hakan YILMAZ

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehmet YAŞAR

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Muzaffer KARAHİSAR

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Saliha FERŞADOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu

Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.
Kurumsal Linkler: Risale-i Nur Kongresi - Bediüzzaman Haftası - Risale-i Nur Enstitüsü - Yeni Asya Vakfı - Yeni Asya Gazetesi - Bizim Radyo
Sentez Haber - Yeni Asya Neşriyat-Promosyon - Köprü Dergisi - Bizim Aile - Can Kardeş - Genç Yaklaşım