16 Mayıs 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR Mobil İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Selim GÜNDÜZALP

KÜÇÜK ŞEY YOKTUR


A+ | A-

Andre Gide, o büyük dersler çıkardığımız ve zevkle okuduğumuz Küçük Prens’in yazarı Antoine de Saint Exupery ile tanıştıktan sonra şöyle der:

“Ben yıllar boyu eserlerimde kahramanlar koydum ortaya. Tabiî ki onları sevdim, onlarla yaşadım. Okurlarım da onları beğendiler sevdiler. Ama bir gün asıl kendisi kahraman olan A. de Saint Exupery diye biriyle tanışınca, kahramanlarımın nerde kaldığını düşünmeye başladım.”

Evet, bu sözde bir hakikat payı var. Hayatın içinde gerçeklerle yüzleşip yaşadığınızda kahramanların kimler olduğunu çok iyi anlıyoruz.

Siz bu satırları okurken, dünyanın dört bir yanında sadece ve sadece Rabbimizin bilebileceği, insan aklının alamayacağı ve anlayamayacağı milyarlarca olay yaşanıyor.

***

Bir seyahate çıkalım mı?

Yaşlı bir dede. Bir ayağı da aksıyor. Elindeki tablasıyla istasyonda simit satıyor. Yanında tezgâh açmış bir-iki genç daha var. Müşteriler “Simitçiiiii” diye seslendiğinde, genç olanlar sopanın ucundaki simitlerle hemen çağrıldıkları istikamete doğru koşuşuyorlar.

Akşam olduğunda hep aynı şey… Bacaklarının rahatsızlığından dolayı yerinden kımıldayamayan ihtiyarın tablasındaki simitler de bitiyor, diğer satıcı çocukların da. Hayret, değil mi? Acizliğinden ve zayıflığından dolayı olsa gerek, ihtiyarın rızkı ayağına geliyor tıpkı ağaçlar gibi. Belki de yaşına ve gençliğine sırtını dayayan gençler ise rızkın peşinden koşuyorlar. Bakıyorum, ihtiyarın yanına daha çok şefkat ve merhamet yüklü, çocuklu anneler geliyor. Daha doğrusu Allah gönderiyor onları.

Kimi rızkının peşinde koşar, kimisinin de peşinden rızkı koşar.

***

Bir kedicik… Bembeyaz bir kedicik... Belli ki özel bir terbiyeden geçmiş. Yalnız hissediyor kendini. Önüne konulan bir tabak sütün kibarca sefasını sürüyor. Civarda dolaşan irice bir köpek ise bir lokma kuru ekmek derdinde. Bulsa da yiyebilse keşke... Derken, bir evden bir pencere açılıyor ve bir küçük el, bir ekmek parçası atıyor köpeğe. Gökten bir sofra iniyor adeta.

***

Bebek arabasının içindeki ufaklık, bebekliğin tadını çıkarıyor. Gelene geçene el sallıyor. Şu dünyada mutlu olmanın yolu vermekten geçiyor. “Sende ne varsa onu ver. Verdiğin senin” diyor ufaklık adeta. Aklı bir karış havada, mutluluğu uzaklarda arayanlara ders veriyor.

İşaretler, görenler için. Yolunu bilenler ve arayanlar içindir.

***

Hava soğuk… Ama bir genç hava soğuk diye pek aldırmıyor. Eski caminin şadırvanında abdest almış, kollarından dumanlar çıkıyor adeta. Zarif bir hareketle eğilip avucuna bir yudum su alıyor ve dudaklarına götürüyor. Orta yaşlı bir amca, şefkatli bir ses tonuyla gence doğru dönüp, “Unutulan sünnetlerden birini ihya ediyorsun, yavrum. Ne mutlu sana” diyor ve ekliyor: “Hz. Peygamber’i (asm) memnun ediyorsun. Allah senden razı olsun. Devam et bu güzel yolda, devam et” diyor. Gökten bir iki damla düşüyor, yağmur çiselemeye başlıyor. Bu damlalar, belki de meleklerin, belki de meleklerin... Gerisini siz getirin lütfen.

***

Cami avlusunda bir kadın… Yanındaki hasta kızı için yardım talep ediyor. Pek kimse ilgilenmiyor. Annenin yanındaki genç kız iki büklüm, gerçekten rahatsız. Zor yürüyor. Çok geçmeden anneyle kızın yanlarına bir adam yaklaşıyor. Kibar bir edayla bir şeyler söylüyor ve eliyle bir yeri işaretliyor. “Tamam tamam” diyor anne. “Allah razı olsun. Allah razı olsun. Yarın 12’de dediğiniz yerde olacağız” diye söz kesiyorlar. Anneyle kız sevinçten uçuyorlar adeta. Bir garibin gönlü daha ihya oluyor. Yağmur çiseliyor. Melekler şahidi bu sahnenin. Nurdan bir hâle oluşuyor. İhtiyaç sahiplerinin hâliyle hallenen adamın üstüne görünmeyen âlemin görünmeyen varlıkları nur indiriyor, kol kanat geriyor. Adam sessiz sedasız yoluna gidiyor, huzurla yürüyor. Hava gibi, su gibi yapıyor iyiliğini. Belli ki, hiç kimseden bir şey beklemiyor. Ne takdir, ne tebrik… Melekler bu adamı seviyor. Adamın adımlarını izliyorlar. Meleklerin de yanlarında olmaya can attığı insanlar vardır. Bu adam onlardan biri her halde.

***

Gece yarısı bir çöpçü yolları süpürüyor hem de ıslık çalarak. Halinden de pek memnun. İhtiyar bir adam var yolun bir köşesinde. Yakası ve bağrı açık, ayakları da şişmiş… Elinde bir poşetle yığılıp kalmış. Bir evin merdiveninin basamakları üzerine yıkılmış adeta. Elleri, ayakları soğuktan titriyor. Çöpçü sadece görevini yapmakla kalmıyor, hemen ihtiyarın yanına koşup, koluna giriyor. Geç vakte kadar açık olan, sokağın içindeki lokantaya götürüyor. “Sen yemeğini ye burada, yatacak bir yer de buluruz sana, merak etme” diyor. “Yandaki otelin sahibi ahbabım olur. Özel misafirleri için her zaman bir yeri vardır onun. Orada da bulamazsak, benim misafirim olursun. İşimi bitireyim, hemen geleceğim” “Olur” dercesine ihtiyar başını sallıyor. Çöpçü, “Sen bir yemeğini güzelce ye de, bir yandan ısınıver şuracıkta, döneceğim hemen” diyor.

“Ey gecenin yediveren gülü, sokağımın güzel çöpçüsü, yollardan insan toplamak da görevin mi senin?” diye soracak olsam, bilirim, “İnsanlık öldü mü be ağabey?” diyecek o kahraman, bilirim.

***

Bir sokak ötede apartmanın çekim gücünden kurtulan dolunay yüzünü gösteriyor ve karanlık tek bir nokta bırakmıyor sokakta. Her yer pırıl pırıl. Gecenin bütün karanlığını aydınlatmaya nur yüzlü bir ay yetiyor. Dünyanın karanlık yüzünü aydınlatmaya da bir iyilik yetiyor.

Susalım, az sonra rüzgâr konuşacak, dinleyelim. Ağaçlarla, yapraklarla beraber konuşacak. Zikrini dinleyelim, fark edelim rüzgârın ne dediğini. Her ses bir işarettir. Bilen, duyan, gören insan için.

Küçük olaylar değil bunlar. Bu dünyada yaşanan büyük olaylardır. Bunlar haberlerde geçmedi, gazeteler de yazmadı. Bunlar her yerde, her zaman olan şeylerdi. Bu dünya nasıl ayakta kalıyor ki zaten? İyiler de olmasa, kimsenin bilmediği, duymadığı, görmediği iyilikler de olmasa, dünya gerçekten bir zindan olmaz mıydı? Bahtımız kararırdı dünyamız gibi. Belki de çok kötü şeyler olurdu… İyilik yapmaya niyet edene Allah yardım eder. Yeter ki iyilik yapma duygusu onun özünde saklı olsun. Ne olacaksa iyi insanlarla olacak. Zakkum ağacına ilham gelse ne olacak, şeftali mi çıkacak?

Küçük şeyleri küçük görmeyin. Her küçük şey, bir küçük şeyin katılmasıyla büyüyor, bereketleniyor. Bir küçük çekirdek, bir koca ağacı içinde taşıyor. İyiliğin, güzelliğin küçüğü olmaz. Hele o iyilik, o güzellik Allah için olursa…

***

El-Mevridu’l-Azb’da geçen bir kıssa ve o kıssadan bir hisse:

Davud'un (as) sohbetinde bulunan bir genç hakkında ölüm meleği gelip Davud'a (as): “Bu genç üç gün sonra vefat edecektir” der. Davud (as) bu habere pek üzülür. Üç gün sonra genci sapasağlam sokakta gezerken görünce hayret eder. Aradan bir ay geçtiği halde adamın hâlâ ölmediğini görünce, hayret ve dehşeti büsbütün artar. Bunun üzerine hemen ölüm meleği Azrail (as) gelip durumu açıklar:

“Ömrü bitmeden bir gün önce, sokakta yürürken bir yoksul gördü. Ona yirmi dirhem tasadduk etti. O da ona ömrünün uzaması için Allah’tan niyaz etti. Allah da duasını kabul etti. Her dirhemine karşılık bir yıl ömrünü uzatarak ecelini yirmi yıl daha tehir etti.”

Bir başka rivayette de, aynı kişinin akrabalarını ziyaretten dolayı bu saadete, bu nimete ulaştığı belirtilmiştir.

Mevlânâ’dan bir güzel söz:

“Yoksulların gönüllerini de kırmamak gerek. Cenâb-ı Hak, ‘Yetimi horlama, isteyeni boş çevirme’ buyurmuştur. Duvar, çiviye: ‘Ne diye beni deliyor, incitiyorsun?’ dedi. Çivi de ona, ‘Beni çakana bak’ diye cevap verdi.”

Evet, görevini yerine getirmemiş olanın vicdan yarasına hiçbir ilâç fayda vermez. Elinde olanı vermek, dağıtmak cömertliktir. Allah yolunda asıl cömertlik ise, canını vermektir. Can kimin ki, O’nun yoluna vermeyelim?

Bakınız Lemaât adlı eserinin sonunda Üstadımız ne güzel yol gösteriyor bize:

“Her nereye geliriz, herhangi tâifeye misafir oluyoruz; pek uhuvvetkârâne istikbâl görüyoruz. Malımızdan veririz, mallarından alırız.

“Ticaret muhabbeti, onlar bizi beslerler, hediyelerle süslerler, hem de teşyi’ ederler.” (Sözler, 692)

Boş durmakla olmuyor, ne oluyorsa koşturmakla oluyor.

Selâmla, duâ ile, Efendimiz’e (asm) sonsuz salât ve selâm ile…

16.05.2010

E-Posta: [email protected]



Banu YAŞAR

Çocuk gelişiminde iki dönem


A+ | A-

İnsan hayatında özellikle iki dönemde, gelişim ve değişim oldukça hızlıdır. Bunlardan ilki, 0-1 yaş, ikincisi ergenlik dönemidir. Çocuk doğumundan bir yaşına kadar neredeyse konuşacak ve yürüyecek fiziksel olgunluğa erişir. Boy ve kilo olarak büyümenin yanı sıra, zihinsel olarak da hızlı bir gelişim gösterir. Bu zaman diliminde bebekle ne kadar çok konuşulursa ve ne kadar çok şey görürse, dokunursa; zihninde o kadar çok, yeni sinirsel bağlantı oluşur. Her anlamdaki gelişim için, ilk yıllar asla atlanmaması gereken, telafisi zor yıllardır. Her bir dönem diğerinin üzerine konan bir yapı gibidir. Bu sebeple sağlam olmayan katlar diğer süreçleri de zayıflatır.

Karakter oluşumunda, genlerle getirilen özellikler yanında, bilhassa okul öncesinde aile içindeki öğrenmelerin de payı oldukça büyüktür. Gözlemleyerek,taklit ederek, kopyalayarak birçok davranış kalıbını aile içinde kendisi de fark etmeden öğrenir. Anne babanın kendi kişilik yapıları, hayatı nasıl yaşayıp nasıl yorumladıkları, birbirlerine nasıl davrandıkları çocuk için adeta bir kayıt malzemesidir. Çocuk ilk orijinal kayıtlarını aile içi ilişkilerden yapar. Bu kayıtlar, hayatı boyunca hiç silinmeden, her an izlerini ve tesirlerini gösterecek, yaşadığı anılar olarak kararlarını, seçimlerini ve duygularını etkileyecektir. Karakterinin şekillenmesinde en çok payı olan ve en çok hatırladığı duygular bu ilk yıllara ait olanlar olacaktır. İlk çocukluk çağında duyulan kelimeler, öğrenilen dualar, görülen güzellikler gerçek anlamda asla unutulmaz. Yaş ilerledikçe, hatta orta yaşla birlikte yaşanan her olayda yeni çağrışımlar olarak karşımıza çıkar.

Her çocuk, mizacında sadece ona has olan özellikleri taşır. Bu özellikler ona daha anne karnındayken hamuruna konan niteliklerdir. Bazen aynı anda doğan ikizler bile birbirinden o kadar farklıdır ki. Biri daha çok ağlarken, tuttururken, diğeri bekleyebilen, daha sakin ve sukunetli olabilmektedir. Bu da gösteriyor ki, doğuştan getirilen mizaç üzerine çevre faktörü ve özellikle ailede öğrenilenler de eklenince karakterin esas temelini oluşturuyor. Bu temel yapı, az çok değişimlerle hayat boyunca gelişmeye ve değişmeye devam ediyor. Büyüdüm ve artık ‘’oldum’’ demek hatalı olur çünkü sürekli büyüyoruz. Her geçen sene, algılarımızı, duygularımızı, hayatı yorumlayış tarzımızı tekrar tekrar değiştiriyor.

İnsan hayatındaki ikinci hızlı gelişim dönemi ise, ergenlik dönemi demiştik. Bu dönem kişiliğin adeta şöyle bir sarsılıp, tekrar oturması beklenilen zaman dilimidir. Öğrenilen bütün kalıplar adeta tekrar sorgulanır.

Doğruluğu, geçerliliği yeniden test edilir. Bu süreç sancılı olmakla beraber, sağlıklı geçirildiğinde sağlam ve oturmuş bir kişiliğin de güvencesi olur. Bu döneme kadar çocuğumuzla kurduğumuz ilişkinin niteliği, kalitesi sağlıklı bir ergenlik döneminin habercisi olur. Duygularımızı, korkularımızı ve sevgimizi dürüstçe ifade edebilmeyi, sevgimizi koşulsuz verebilmeyi başarabilmişsek eğer, ona karşı görevimizin çoğunu yapmış oluruz sanırım. Zaten mükemmel anne- baba olmak maharet değildir, çoğu zaman “yeterince iyi’’ olmak, daha dürüstçe ve etkileyicidir.

Ve son olarak diyebiliriz ki, çocuklarımızın karakter yapısının şekillenmesinde bizim rolümüz gerçekten büyük, ama inanın onlar da bizim büyümemizde ve olgunlaşmamızda oldukça etkin bir role sahipler. İnsan bazen düşünüyor; acaba hayatı kim kime öğretiyor? Onlar mı bize, biz mi onlara?..

16.05.2010

E-Posta: [email protected]



Yasemin GÜLEÇYÜZ

Şefkat kahramanlarI (16)


A+ | A-

ÜLKER URAL

Ülker Ural, Bediüzzaman Hazretlerinin Emirdağ ve Bolvadin hanımlarına iman ve Kur’ân dersi vermek üzere vazifelendirdiği Şahide Yüksel’in biricik kızı. Daha önceki bölümlerde Şahide Yüksel’in hizmetlerini kızının dilinden dinlemiştik. Ülker Ural da değerli annesi ile beraberce Üstad Hazretlerini defalarca ziyaret etmiş, duâlarını almış. O yüzden bugünkü konuğumuz Ülker Ural.

7 Ocak 2010 tarihinde, evlerinde, değerli eşi Kemal Ural Ağabeyin de zaman zaman iştirak ettiği bu sohbetimizde anlatılan hatıralardan bir bölümünü paylaşalım sizlerle:

ÜSTAD HAZRETLERİ

GÖZLERİNE BAKTIRMAZDI

Üstad Hazretleri ile defalarca görüştüm. Birebir değil bu görüşmeler. Yanımda hep annem vardı. Annemle konuşmalarını dinledim. Mübarek boğuk bir sesle konuşurdu. Ben pek anlayamazdım. Annem onun söylediklerinin hepsini anlar, gözleri yerde olarak hep “Evet, evet” derdi. Biz gözüne bakmak isterdik, ama Üstad Hazretleri gözüne baktırmazdı. Gözlerinde sanki bulanık bir perde varmış gibiydi.

ÜSTAD HAZRETLERİ

İLE İLK GÖRÜŞME

Üçüncü sınıftaydım, dokuz yaşlarında olmalıyım. 1939 doğumlu olduğuma göre sene 1948 olmalı.

Annem hep duyarmış. “Bediüzzaman varmış. Evine ziyaretçi kabul etmezmiş“ diye. Onu ancak kır gezisine çıkarken görmek mümkün olduğundan, annem de onunla diğer Emirdağlılar gibi hep görüşmek istermiş. Babam onun bu hâline kızarmış.

Hiç unutmam, yaz tatili için annem, kardeşim ve ben Eskişehir Çifteler’de dedemlerdeydik. Emirdağ’a 1,5-2 saat uzaklıkta bir yerdir orası. Gelişimizden üç gün sonra annem “Hadi gidiyoruz!” dedi. Biz kardeşimle, harman zamanı olduğundan, dövene binmek, eğlenmek istiyoruz, Emirdağ’a dönmek istemiyoruz. “Gitmeyelim” diye yalvarıp durduk anneme.

Meğerse o sırada babam Üstad Hazretlerini ziyaret ediyor. “Şahide ile çabuk görüşmek istiyorum” diyor. Babam çok şaşırıyor, bir şey de diyemiyor. Üstad “Yarın kıra çıkacağım, gelin” deyince, babam bize haber göndermek isterken, bakıyor ki biz geldik. “Nasıl geldiniz? Nasıl haber aldınız?” diye soruyor. Annem “Sıkıldık geldik!” diyor. Demek ki çağrılmış mânen. Ertesi gün belirlenen zamanda babamla birlikte çıktık yola. Üstadın faytonunun önüne geçtik. Durdurdu arabasını. Daha sonra da defalarcasını yaşadığım tabloyu ilk defa yaşadım. Üstad Hazretlerinin faytonunu Ceylan, Bayram ya da Zübeyir Ağabey sürerdi hep… Hiç elini vermezdi mübarek, annem cübbesinin kolunu öperdi. Konuştular. Biz de dinliyoruz. Ona demiş ki: “Seni bana önceden bildirdiler” Eskiden anneme “Şadiye” derlerdi. Üstad Hazretleri ona Şahide ismini verdi. Vazifelerini anlattı….

Annem babamdan kısa zamanda Kur’ân öğrendi. Evimiz okul gibi oldu zamanla. Genç, yaşlı bütün gelen kadınlara annem Kur’ân öğretiyor, Risâle dersleri yapıyordu. Çok kalabalık olurdu. Rahle şeklinde tahtalar yaptırdık. Sabahtan hanımlar evimize Kur’ân öğrenmeye gelirlerdi…

Annem ayrıca Emirdağ’da evlere sohbete gidiyordu.

PAYLAŞMAYA TEŞVİK

Bolvadin’de evimize gelen kızlardan biri Kur’ân’ı bitirdi ve evinde hatim toplantısı, Risâle-i Nur sohbeti yapmak istedi. Ama arkadaşlarıyla arasında anlaşmazlık çıktı. Çünkü herkes toplantıyı kendi evine almak istiyordu. Annem, aynen Peygamberimizin (asm) metodunu izledi:

Hacerü’l-Esved taşının Kâbe’ye taşınmasında kabileler arasında kimin taşıyacağı konusunda anlaşmazlık çıktığında Peygamberimiz (asm) büyük bir örtü getiriyor. Hacerü’l-Esved’i ortasına yerleştiriyor. Örtünün her bir ucunu da bir kabileye taşıması için veriyor ya, aynen öyle yaptı. Dedi ki: “Kim önceden Kur’ân’ı bitirirse sohbeti onun evinde yapalım. Herkes Kur’ân’ı bitirdikçe birlikte onun evine gider, hatim duâsını, Risâle sohbetimizi yaparız.” Genç kızlar bu çözüme o kadar çok sevindiler ki…

HANIMLAR ELLE RİSÂLE-İ

NUR’LARI YAZARDI

O sıralarda Risâleler eski yazıyla el ile yazılırdı. Yazı bilmeyenler ellerindeki örneğe baka baka yazarlardı. Yazılanları Üstad Hazretlerine tashih edilmek üzere gönderirdik. O da kontrol eder, altına “İsm-i Azam’ın hakkına ve Kur’ân’ın hürmetine ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın şerefine, bu risâleyi yazan ….. hanımı Cennettü’l-Firdevs’te saadet-i ebediyeye mahzar eyle. Âmin” tarzında bir dua yazarak sahiplerine iade ederdi. Kalemi renk renk yazardı. Bir kalemden kaç renk akıyor diye onun yazdıklarını hayranlıkla okurduk. Genelde kırmızı rengi tercih ederdi.

Benim de elle yazdığım çok risâleler vardır. Onları daha geçenlerde “Emirdağ Şahitleri” sergisinde sergilenmek üzere gelen kardeşlere teslim ettim. Eski kitapların muhafazası zor oluyor zaten.

EMİRDAĞ

ÇOCUKLARI

Benim çocukluğum Emirdağ’da geçti. Çocukluk hatıralarımı unutamıyorum. Üstadın hangi yoldan kıra ya da Isparta’ya gideceğini Bayram, Zübeyir ya da Ceylan Abi gelir bize haber verirdi. Biz de annemle büyük bir heyecanla hazırlanır, yola çıkar, Üstad Hazretleri ile görüşürdük.

Genç kızlık dönemim ise Bolvadin’de geçti. Babam öğretmen olduğundan, tayini oraya çıkmıştı. Bolvadin’deyken de evlendim zaten… Bazı hatıralarımı “mış”lı anlatıyorum, çünkü 17 yaşında iken evlendim, evden ayrıldım. Benden sonra hanımların cemaati Emirdağ’da da, Bolvadin’de de kalabalıklaşmış.

EVLENMEME ÜSTAD

HAZRETLERİ MÜSAADE ETTİ

Eve her dünür gelişinde annemler “Biz Üstad’a sormadan hiçbir şey yapmayız. Ona sormamız gerek” diyerek Üstada akıl danışırlarmış. Üstad da her defasında “Hele dursun!” dermiş. Bir keresinde “Neden Ülker’i okutmadınız? Madem Şahide onu yetiştirdi, muallim olabilirdi” diye sorduğunda “Önce biz okutmadık, şimdi de yaşı büyüdü artık” diye cevap vermiş babam. “Evlendirmek için acele etmeyin” dermiş Üstad Hazretleri..

KEMAL BEY İLE EVLENMEMİN

HİKÂYESİ İLGİNÇTİR

Atıf (Ural) Ankara Hukuk Fakültesinde okurken Sözler kitabını tâb ettiriyor, hizmet ediyor. Müstakbel kayınvalidem bazen Atıf’ı “Oğlumun yemeğini yapayım, çamaşırını yıkayayım, çoraplarını tamir edeyim” diye ziyaret edermiş. Tam da oğlu Kemal’e kız aramaya başladığı yine böyle bir Ankara ziyareti öncesinde, kayınvalidem rüyasında birinin kendisine “Ağabeyi Kemal’e, kardeşi Atıf kız bulacak!” dediğini işitiyor.

Geldiğinde Atıf’a bu rüyayı anlattığında “Benim öyle işlerle ne alâkam olur ki?” diye Atıf o kadar gülüyor ki annesine.. Sonra da “Anne burada Kastamonulu Lütfiye Anne var. Arada bir ziyaretine gidiyorum. Seni onunla tanıştırayım” diyor. Kastamonulu Lütfiye Anne ile annesini tanıştırıyor. Kayınvalidem, meseleyi Lütfiye Anneye anlatıyor. O da “Sen hiç Emirdağı’nda Üstadı ziyarete gittin mi?” diye soruyor. Kayınvalidem “Gitmedim” diye cevap verince “O zaman Bolvadin’de Şahide Hanım var. Hanımlara hizmet ediyor, Üstadı görmek isteyenler onun evinde kalıyor. Hanımları Üstad Hazretleri ile o görüştürüyor. Kızı varmış. Hem kızını görürüz, hem Üstadı ziyaret ederiz. Ne dersin?” diye soruyor.

KIYMETLİ HANIM MİSAFİRLERİMİZ

Beraberce kalkıp Ankara’dan Bolvadin’e geliyorlar. Kastamonulu Lütfiye Anneyi böylelikle tanıdım. Bizde de o sırada Afyonlu Asiye Anne (Mülazımoğlu) var. Anneme “Biz Üstadı ziyarete geldik. Bizi görüştürebilir misin?” diye soruyorlar. Bu arada bana talip olduklarını da kayınvalidem ifade ediyor. Annem daha önceki bütün dünürlere söylediklerini tekrarlıyor: “Bizim prensibimiz Üstada sormaktır. Müsaade ederse kabul ederiz” diyor. Annem de “Bizi ziyarete kabul eder mi Üstad?” diye Bayram Ağabeye haber gönderiyor.

Üstad Hazretleri ile hanımların görüşmesi o zamana kadar hep dışarıda kır gezmesine çıktığında, arabasının önüne geçilerek gerçekleşiyordu. Arabasından inmezdi Üstad. Hele ziyaretine hanımları hiçbir zaman almazlardı. Ama ilginçtir, o gün annemleri evinde kabul ediyor Üstad Hazretleri. Dört hanım: Asiye Anne, kayınvalidem, Lütfiye Anne, annem söylenilen saatte gidiyorlar Üstad’a. İçeri girdiklerinde Üstad minderde oturmakta. Uzun uzun hizmetlerden bahsediyor hanımlara, sonra da ellerini kaldırıyor ve hemen duâ ediyor. Duâsını “Ben Ülker’i Kemal’e verdim. Hayırlı olsun!” diye bitiriyor. Hanımlar şaşırıp kalıyorlar. Hele de annem… Çünkü Üstada daha evlilik talebini iletmemiş. “Kimseye izin verdirmeyen Üstad Hazretleri, daha bahsini bile açmadan böyle duâ etti” diye annem şaşırıp kalıyor. Üstad Hazretleri anneme dönerek “Kemal, Atıf’tan geri kalmaz. Merak etme!” diyor.

Hanımlar eve geldiler, zaten hepsi yaşlı, bacakları ağrıyor. Merdivenleri yavaş yavaş adeta emekleyerek çıkarken bir yandan da konuşup, gülüyorlar. Lütfiye Anne bana “Sen bizimsin” diyor. Hiçbir şeyden haberim yok. Şaşıp kaldım hallerine.

Annem hemen beni bir odaya çekti, durumu anlattı. “Hatice Hanım seni oğluna istedi. Kimseye izin vermeyen Üstad, Hatice Hanımın oğluna izin verdi. Sen bu konuda ne düşünüyorsun?” diye fikrimi aldı.

Annem, Üstadın sevgisini öylesine bize aşılamış ki, o kabul ettikten sonra ben seve seve “Evet” derim elbette… Kayınvalidem, Kemal Beyin resmini bana gösterdi. Benim resmimi de çektirip oğluna göstermek için kayınvalideme verdik. Kabul ettim. Kayınvalidem hemen yüzük taktı bana. Kemal Bey o zaman Samsun Vezirköprü’de mühendisti. Nereden nereye….

Kayınvalidem hemen Atıf’a telgraf çekti. Atıf da ağabeyine telgraf çekerek “Emirdağ’ın tensibiyle nişanlandınız” haberini verdi… Dikkat çekmemek için “Emirdağ’ın tensibi” ifadesini kullanmış. Bütün telefon ve telgraflar şifreli olurdu. Kontrol sıkıydı çünkü… Üç ay sonra da evlendik. Böyle ilginç bir evlilik hikâyem var.

1960 İHTİLÂLİ VE ŞEMSİYE OLAYI

Kemal Beyin ihtilâl zamanında mahkûmiyet cezası vardı. Hapse girmemek için nasıl olsa “Af çıkacak!” diye kaçak bir dönem yaşadı. O dönemde İstanbul’da Yenikapı’daki evde, Ekrem Ağabeylerde de bir müddet kaldı.

Beklediğimiz af nihayet çıktı. Kemal Bey bize telgraf çekti. Atıf, o zaman Hatay Dörtyol’da askerliğini yapıyor, kayınvalidem de yanında. Telgrafta babama “Hatay’a giderken Bolvadin’den geçeceğim. Sonra da dönüp bizimkileri alırım. Bir isteğiniz var mı? Bolvadin’den geçerken bırakırım” diyor. Babam da “Şemsiye getir!” diyor. Artık o zamanlar şemsiye demek ki biraz fazla bulunmayan bir şey…

Babamın, annemin Risâle bağlantısı herkesçe bilinmekte, telgraftaki “şemsiye” ifadesinden öyle garip anlamlar çıkarıyor ki polisler… Bu bir şifre, takip etmek gerekiyor. Bediüzzaman da kırlara çıkarken şemsiye kullanırdı. Bunlar birbirlerine bir şeyler alıp verecek diye, araba Bolvadin’den geçerken otobüs durduğunda Kemal Beyin etrafını hemen polisler sarıyor. Bütün bagajlar kontrol ediliyor. Benim mektuplarım, onun şiirleri, notları her taraf araştırılıyor. Sonra bir şey bulamayınca nereye gittiğini öğrenip serbest bırakıyorlar.

Ama ardından Hatay Dörtyol’a telgraf çekiyorlar. “Ne yapacak? Araştırılsın!” diyerek. O gün de Atıf nöbetçiymiş. Ağabeyi geldiğinde “Abi durma, çabuk git!” diyor. Kemal Bey, annesi ile görüşüp hemen geri dönüyor.

Bu arada babam tutuklandı, evimiz, sandığımın dibine serdiğim gazetede ne yazdığına varıncaya kadar arandı. Bana polisler sürekli: “Kocana telgraf çek. ‘Sen gelirsen, babamı bırakacaklarmış’ diye yaz” baskısı yaptılar. Çocuklarım Nuriye ve Ali ile böyle garip bir dönem yaşadık.

Babam 15 gün nezarette kaldı. Sonra Kemal Bey “Kayınpederimin ne suçu var?” diye gidip teslim oldu. Babamı bıraktılar, bu sefer eşim kırk gün nezarette kaldı. Sonra Mahkemede beraat etti. Zaten biliyorsunuz bütün Nur dâvâları beraatle neticelenmiştir. Suç unsunu hiçbir şey yoktur ki, bulunamaz. Çünkü bunlar iman, Kur’ân hakikatleri…

Sonra rahmetli babamı önce Afyon Şuhud’a öğretmen olarak sürgün ettiler. Sonra oradan Afyon’a memur olarak aldılar. Sonra ekmekli oldu. Annemle hacca gittiler. İstanbul’da Florya’ya yerleştiler. Sonrasında Suadiye’ye taşındılar. Erkek kardeşim de İstanbul’daydı zaten. Annem 1984’de vefat etti.

16.05.2010

E-Posta: [email protected]



Süleyman KÖSMENE

Hz. Peygamber’e (asm) salât ve selâm etmek


A+ | A-

Zonguldak’tan Ahmet Tokay: “Salâvatın önemi üzerinde durarak Salât-ı Tefrîciye duâsının mânâsı ve ehemmiyetini açıklar mısınız?”

Kur’ân, “Muhakkak ki Allah ve Melekleri Peygamber üzerine salât ederler. Ey îmân edenler! Siz de ona tam bir teslimiyetle salâvât getirin ve selâm verin”1 buyurur. Allah Elçisine (asm) salâvât etmek hususunda Allah’ın ve meleklerinin örnek davranışlarını hatırlatmakla söze başlayan bu âyet, mü’minlerden de Hazret-i Peygamber (asm) için rahmet duâsı ve selâm ister. Demek, Peygamber Efendimiz’e (asm) salavât getirmek, yani ona (asm) rahmet duâsı okumak farz hükmündedir.

“Rahmet duâsı” mânâsında olan salâvât, selâmla birlikte kısaca “Sallallahü Aleyhi Vesellem” veya “Aleyhissalâtü vesselâm” denilerek getirildiği gibi, daha uzun duâ metinlerinin içinde de getirilebilir. Meselâ, namazda okuduğumuz et-Tahiyyâtü ve Allahümme Salli ve Bârik duâları esâsen birer salâvâttan ibârettirler. Et-Tahiyyâtü duâsında Kâinâtın Mümessili ve Övünç Kaynağı Peygamber Efendimiz (asm) ile Kâinât Sultanı Cenâb-ı Hak arasında vâki olan bir selâmlaşma, tebrikleşme ve rahmet talebi vardır ki, bu duâdan bütün “salih kullar” İnşâallah hissedârdırlar. Allahümme Salli ve Bârik duâsında ise, Hamîd ve Mecîd olan Allah’tan, Peygamber Efendimiz’e (asm), Hazret-i İbrâhim’e (as) verilen rahmet ve bereketin verilmesi istenir.

Namazda yaptığımız bu salâvâtların dışında, Peygamber Efendimiz’in (asm) adını her duyduğumuzda ona (asm) salavât getiririz, ona (asm) selâm ederiz. Her derdimizi, her sıkıntımızı, her hastalığımızı da bir vesîle biliriz ve hem bu vesîleyle ona (asm) salavât getiririz; hem de onun (asm) vesîlesiyle Cenâb-ı Hak’tan kendi derdimiz için şifâ, devâ, rahmet ve bereket isteriz. Çünkü dertli olan bizleriz. Derman ise Allah’tandır.

Salâvât getirmek bizim için büyük feyiz kaynağıdır. Bir gün Peygamber Efendimiz (asm) güler yüzlü ve sevinçli olarak meclise geldi. Ve şöyle buyurdu: “Bana Cebrâil (as) geldi ve dedi ki: ‘Yâ Muhammed! İstemez misin ümmetinden Sana her salâvât getirene on salâvât getireyim, sana her selâm getirene de on selâm getireyim?’ Ne büyük müjde!” Bir başka hadislerinde Hazret-i Peygamber (asm): “İnsanların bana en yakını, bana en çok salâvât getirenidir”2 buyurmuşlardır.

Salât-ı Tefriciye dertli ve sıkıntılı hallerimizde okumamızda büyük feyiz, bereket ve fazîlet olan bir salâvâttır. Öyle ya, Peygamber Efendimiz’e (asm) gelen her dertli devâ bulmaz mıydı, her hasta şifâ bulmaz mıydı, her sıkıntısı olan ferahlığa kavuşmaz mıydı? Dertlerimizden kurtulmak ve sıkıntılarımızdan ferahlamak için Allah Resûlünü (asm) vesîle kılarak ve onu (asm) şefaatçi bilerek Allah’tan istemek ve Allah’a duâ etmek, Hazret-i Muhammed’e (asm) ümmet olmanın imtiyâzı ve Allah’a kul olmanın şerefinden başka bir şey olabilir mi?

Salât-ı Tefrîciye’yi dertlerimiz ve sıkıntılarımız esnasında okuruz. Fakat bu duâ ile birinci plânda dertlerimizi de vesîle bilerek Allah’a yaklaşmayı ve Allah’ın Sevgili Elçisine (asm) salavât getirmeyi maksat biliriz. Kâmil bir duâ olması için, dertlerimizi, hastalıklarımızı ve sıkıntılarımızı yalnızca “duânın vakti” olarak algılarız. Ve derdimiz geçene kadar duâ yapmaya devam ederiz. Yani duâlarımızı arttırırız. Biliriz ki, derdimiz devam ettikçe, sıkıntımız kalkmadıkça, hastalıktan şifâ bulmadıkça bizim için “özel duâ vakti” devam ediyor demektir.3 Bu süre içinde duâlarımıza devâm ederiz. Duâlarımızı kesmeyiz. Binlerce kere duâ ederiz, rahmet okuruz, salâvât getiririz ve dertlerimizden âzât olmayı talep ederiz. Nitekim Peygamber Efendimiz (asm); “Allah’tan, O’nun lütfundan isteyiniz. Çünkü Allah, kendisinden istenilmesini sever. İbâdetlerin en fazîletlisi, darlığın kalkmasını duâ ile beklemektir” 4 buyurmuştur.

Salât-ı Tefrîciye duâsı şudur: “Allâhümme Salli Salâten kâmileten ve sellim selâmen tââmmen alâ seyyidinâ Muhammedin’illezî tenhallü bihi’l-ukadü ve tenfericü bihi’l-kurabü ve tukdâ bihi’lhavâicü ve tünâlü bihi’r-Rağâibü ve hüsnü’l-havâtimi ve yüsteskâ’l-ğamâmü bivechihi’l-kerîmi ve alâ âlihî ve sahbihî fî külli lemhatin ve nefesin bi adedi külli ma’lûmin lek.”

Mânâsı: “Allah’ım! Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed’e (asm) en üstün, eksiksiz ve kâmil bir şekilde salât ve selâm olsun. O öyle bir Peygamber’dir ki (asm), düğümler onun (asm) hâtırına çözülür, sıkıntılardan onunla (asm) çıkılır, hüzünler, kederler ve ihtiyaçlar onun (asm) aşkına giderilir, her istenene onunla (asm) ulaşılır, işlerin sonu onunla (asm) güzel biter, yağmurlar onun (asm) mükerrem yüzü suyu hürmetine yağar. Ona (asm), onun (asm) yakınlarına ve ashâbına tüm göz sahiplerinin göz açıp kapama sayısınca, her nefes alanın aldığı nefes miktarınca ve Senin bildiğin kâinâtın her zerresi adedince salât ve selâm eyle.” Âmin!

Dipnotlar:

1- Ahzâb Sûresi, 33/56., 2- İhyâ, 1/891., 3- Sözler, s. 287., 4- Tirmizî, Daavât, 3804.

16.05.2010

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

Aile, aile, aile


A+ | A-

Toplumun temel direği kabul edilen ‘aile’nin ciddî tehdit ve tehlikelerle karşı karşıya olduğu her halde tartışılmaz. En ‘asrî’ aile büyükleri bile toplumda meydana gelen ‘aşınma’nın farkında ve onlar da bu gidişten memnun değil. En azından şu anlamda serzenişlerde bulunduklarını duymuş olabilirsiniz: “Şimdiki gençlerde saygı kalmadı! Otübüste oturup, yaşlılara yer vermiyorlar! Öğretmenlerine saygı duymuyorlar. Dün, sigara içerken dumanını yüzüme üfledi!”

Tabiî ‘saygı’ ifadesi bunlarla sınırlı değil. Daha da önemlisi keşke gençlerimiz ve çocuklarımızın ‘yanlış’ları bunlarla sınırlı olsa. Asıl yanlışlar, manevî hayatla ilgili olarak yapılan yanlışlardır. Meselâ, bir genç ‘sigara’ yaksa, ama ahiretini yakmasa! Aile olarak çelişkimiz, sigara yakmalarına kızdığımız kadar, ahiretlerini yakmalarına kızmamamız!

Elbette kızmakla bir meseleyi halledemeyiz. İfade etmeye çalıştığımız nokta, dünya ve ahiret dengesini kurabilmek ve ahiret hayatını tehlikeye atan ‘iş’lerin, dünya hayatını tehlikeya atan işlerden daha önemli olduğudur. Neticede dünya hayatı geçici, ahiret hayatı ise bâkî ve sonsuzdur. Sonsuz olan ahiret hayatı ile sayılı ve sınırlı olan dünya hayatının kıyaslanması bile mümkün değildir.

Bu cümleden olarak 15 ile 21 Mayıs tarihlerinin “Aile Haftası” olarak kutlandığını hatırlatmakta fayda var. Yılın bütün günleri gün ve haftalara bölünmüş durumda. Neredeyse ‘boş’ bir gün yok. Ancak aile haftasının gerçek anlamda aile konusunun gündeme gelmesi, tartışılması ve problemlere çare aranması için vesile olması gerekir.

Görebildiğimiz kadarıyla hemen her konuda açıklama yapmak için fırsat kollayan idarecilerimiz, aile konusunda dişe dokunur açıklamalar yapmadı. ‘Aile’den sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf ise yaptığı açıklamada “Aileyi çok yönlü olarak düşünmek, incelemek ve anlamak, bunun sonucunda da aile yapımızı, ‘hak’ temelli bir anlayış üzerine inşa etmek zorundayız” demiş.

Ailenin her yaştaki birey için vazgeçilmez olduğuna işaret eden Kavaf, her insanın ilk ve temel eğitimini ailesinden aldığını hatırlatmış ve şöyle demiş:

“Bizim kültürümüzde aile, derin ve kuşatıcı bir kurum olarak toplum hayatının temeli hâline gelmiştir. Türk ailesi, özürlü ve bağımlı nüfusun bakımı ve rehabilitasyonundan suç ve kötü alışkanlıklarla mücadeleye kadar pek çok toplumsal sorunun da çözüm noktasıdır. Sorunlarını çözmede kendi yöntemlerini üretmiş ve komşusuyla, akrabasıyla, köydeki imecesiyle, kentteki vakıflarıyla yüzyıllardır ayakta kalmayı başarmıştır. Toplumsal güvenimizin dayanak noktası ailelerimizdir. (...) Aileyi çok yönlü olarak düşünmek, incelemek ve anlamak, bunun sonucunda da aile yapımızı, ‘hak’ temelli bir anlayış üzerine inşa etmek zorundayız. Aile kurumumuzun bu ülkenin geleceğini düşünen herkes için vazgeçilmez öncelikte olduğu inancından hareketle bu haftanın anlamlı ve verimli geçmesi dileğimizdir.” (AA, 15 Mayıs 2010)

‘Aile’nin önemini anlatmak için bir değil, ‘bin mesaj’ da yetmez. Ama hepsinden önemlisi söylenen ve vaad edilenlerin yerine getirilmesidir. Türkiye’yi idare edenlerden talebimiz, aile konusunu ciddiye almaları ve yaşanan ‘çözülme’ye engel olmalarıdır. Duâ edelim ki ‘aile temeli’miz sağlam kalsın...

16.05.2010

E-Posta: [email protected]



Mehmet KARA

Ankara nefes alacak


A+ | A-

Ankara siyaseti hayli karışık. Bir yandan Anayasa değişikliğinin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından imzalanmasının ardından referandum takvimi işlemeye başladı, diğer yandan CHP değişikliğin iptali ve yürürlüğünün durdurulması için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.

Yüksek Seçim Kurulu, muhalefeti memnun eden, iktidarın ise tepkisine sebep olan bir karar verdi. Meclis’te referandumun süresi 120 günden 60 güne indirilmesine rağmen, YSK “120 gün sonra” diye karar verdi. Garip bir tevafuk ki, böylece 12 Eylül İhtilâlinin ürünü olan anayasa 12 Eylül İhtilâlinin 30. yıldönümünde referanduma sunulmuş olacak. Ankara önümüzdeki günlerde değişikliğin Anayasa Mahkemesi’ndeki akıbetini tartışacak.

Ankara siyasetindeki başka bir karışıklık da Deniz Baykal’ın CHP Genel Başkanlığından istifasına sebep olan kaset skandalının ardından yaşanıyor. Önümüzdeki hafta sonu partinin kurultayı var. Ama adayın veya adayların kim olacağı, Baykal’ın istifasının üzerinden 10 günlük sürenin geçmesinin ardından “yoğun istek üzerine” tekrar aday olup olmayacağı tartışmaları da Ankara siyasetinin karışıklıkları arasında.

* * *

ANKARA NURLANACAK

Ankara’nın bu kararan havasını aydınlatacak, kararan gönülleri nurlandıracak ve nefes aldıracak bir program gerçekleşecek. Ankara bugün bir şölene ev sahipliği yapıyor. Bu şölen bütün olumsuzlukları, karamsarlıkları, karışıklıkları unutturacak nitelikte olacak.

Bugün organizatörlüğünü Risale-i Nur Enstitüsünün yaptığı “Risale-i Nur Gençlik Şöleni” Anadolu Gösteri Merkezi’nde yapılıyor.

Son yıllarda olduğu gibi, bu sene de 4 bin kişilik salonun hınca hınç dolmasının beklendiği programa katılmak için Türkiye’nin her bir yanından organizasyonlar yapıldığını duyduk ve bu sabahtan itibaren akın akın programın yapılacağı merkeze gelmeye başlanacak.

Programda neler yok ki…

Birbirinden güzel faaliyetlerin olduğu programda, geçen ay (24-25 Nisan) Ankara’daki Ayaş sosyal tesislerinde Türkiye’nin geleceği olan 120 gencin “Kur’ân medeniyeti ve gençlik” ana başlığı altında, ahlâk, eğitim, kültür-san'at, aile, din, bilim, siyaset ve hürriyet konu başlıkları ile 10 ayrı masada hazırladıkları deklarasyonları pür dikkat dinleyeceğiz.Ömrünü Bediüzzaman’ın eserlerini anlatmaya adamış, bu uğurda hapisler yatmış, ama inandığı dâvâdan hiç taviz vermemiş, her zaman “sözlerimin arkasındayım” diyerek dâvâsında yalpalayanlara büyük dersler vermiş gazetemizin imtiyaz sahibi Mehmet Kutlular’ın gençlere hizmet metotlarını, tecrübelerini anlatacağı açış konuşmasını dikkatle takip edeceğiz.

Bediüzzaman’la ilgili kaynak eser olarak kabul edilen onlarca kitabı bulunan İslâm Yaşar’ın “Risâle-i Nur gençliği”nin nasıl olması gerektiğini anlattığı konferansını da izleyeceğiz.

Ali Oktay’ın solistliğinde Bahri Güngördü’nün yönetimindeki “Bizbize Müzik Topluluğu”nun Risâle-i Nur ve Bediüzzaman’la ilgili yazdığı bestelerini, şiirlerini dinleyeceğiz.

Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayat ve Âsâ-yı Musa eserlerinden bilgi yarışmasında dereceye giren öğrenciler ile, millî düzeyde “Risâle-i Nur ve Bediüzzaman” konulu fotoğraf, kısa film, karikatür ve şiir yarışmalarını kazananlara şevk unsuru sürpriz ödülleri takdim edilecek.

Şölende, Yeni Asya Neşriyat’a ait kitaplar, gençler için Genç Yaklaşım logolu tişörtler, lazer baskılı anahtarlıklar ve Genç Yaklaşım logolu kupalar uygun fiyata satışa sunulacak. Ayrıca Dergi Grubunun sergileneceği şölende, o güne özel kampanyalarla dergi aboneliği yapılacak. İsteyenler yazarlara kitaplarını imzalatabilecek.

Daha neler mi var? Onları da gelince göreceksiniz…

* * *

Siyasetin çirkin yüzünden ve Ankara’nın puslu havasından kurtulmak isteyenleri bugün saat 14.00’te Balgat’ta bulunan Anadolu Gösteri ve Kongre Merkezi’ndeki 1. Risale-i Nur Gençlik Şölenine bekliyoruz… Nefes almak için…

16.05.2010

E-Posta: [email protected]



Cevher İLHAN

12 Eylül’de “12 Eylül”!


A+ | A-

Türkiye’de demokrasinin dönüm noktası olan ilk çok partili hür seçimlerin yapıldığı 14 Mayıs’ın 60. yılında başta Demokrat Parti’yi silâh zoruyla deviren 27 Mayıs kanlı ihtilâli ve 12 Mart muhtırası olmak üzere, demokrasiyi katleden, millet irâdesinin temsilcisi Meclisleri kapatan, hükûmetleri deviren darbelerin ve müdahâlelerin hiçbiri hâlâ hesâba çekilmiş değil…

Bu arada medyanın gündemini işgal eden “kaset karambolü”nde, Meclis’te bıçak sırtı geçen “Anayasa değişikliği paketi”nin tartışmalarına bir yenisi eklendi.

Yüksek Seçim Kurulu’nun, Anayasa’nın 67. maddesine göre Anayasa’nın 67. Maddesi’nin seçim kanunları kapsamında olduğunu ve buna göre halkoylamasının seçim olarak mütalâa edilip, sürenin değişiklikten önceki hüküm itibarıyla 120 gün olarak tesbitine oybirliğiyle kararı, ilginç bir tevâfuku ortaya çıkardı.

Buna göre, şimdiye kadar 16 kez 83 maddesi değiştirilen “12 Eylül İhtilâli anayasası”nın bazı maddelerinin değiştirilmesi, 30 yıl sonra yine bir 12 Eylül günü oylanacak. Ancak bütün çağrılara rağmen, teklifin sahibi iktidar partisi “zamanaşımı”na dair ek yasal düzenlemeye dair önergeleri reddettiğinden darbeleri ve darbecileri koruyup kollayan “geçici 15. madde” kaldırılsa da 12 Eylül darbecileri yargılanamayacak…

Kritik süreçte Anayasa Mahkemesi’nde bir engellemeye uğramazsa dahi, 12 Eylül döneminde ihtilâlin Millî Güvenlik Konseyi, bu Konsey’in yönetimi dönemindeki hükûmetlerin, Danışma Meclisi ve darbe dönemi görevlileri hakkında yine cezaî, mâlî veya hukukî sorumluluk iddiası ileri sürülemeyecek. Yine bu gerekçelerle herhangi bir yargı merciine başvurulamayacak…

Böylece mutâbakata varılmadan çıkarılan ve bu yüzden en önemli maddelerinden biri düşen “mini paket”, ciddî bir noksanlıkla halka sunulacak…

ABD’NİN AÇIK DEVİRME TEHDİDİ…

Keza “Anayasa paketi” tartışmalarında ve mâlum “kaset karambolü”nde oldukça önemli ifşaat atlandı, gözlerden kaçtı. Bunlardan biri Rusya Devlet Başbakanı Medvedev’in Ankara ziyaretiyle iki ülke arasında beş yıl içinde 100 milyar dolarlık dış ticaret hacmine ulaşmayı hedefleyen ve özellikle nükleer santralden, enerjiden tarıma, petrol boru hattının yapımı ve yine rafinerilerin kurulmasına kadar iki ülke arasında toplamda 17 anlaşmanın imzalanmasıyla yeniden güdeme gelen “Mavi Akım Anlaşması”na dair eski Başbakanlardan Mesut Yılmaz’ın Meclis Genel Kurulu’ndaki “Beni ABD devirdi” sözü oldu. (Akşam, 5.3.2010)

Nabucco Projesi anlaşmasına ilişkin görüşmeleri anlatan Yılmaz, Mavi Akım dolayısıyla ABD’nin Türkiye’yi tehdit ettiğini Meclis kürsüsünde dile getirdi.

1997 Temmuz’unda Mavi Akım Anlaşması’nı TBMM’ye getirip, Meclis’ten oybirliği ile geçirdiklerini anlatan ve “Bu tarihten sonra başta Enerji Bakanıma ve bana birçok yabancı büyükelçi ve temsilci gelmeye başladı” diyen Yılmaz, o dönemde, başta ABD olmak üzere, Katar ve Mısır elçilerinin ziyaretlerini hatırlatıp dünya enerji piyasasına yeni bir oyuncu olarak giren Türkiye’yi engelleyip pazarın ele geçirilmeye çalışıldığını anlattı.

Yılmaz, ABD’nin Mavi Akım Projesi’ne karşı çıktığını açık açık söyledi. Rusya’nın getirdiği teklifin çok cazip olduğunu, riski üstlenerek, gazı Karadeniz’den geçirip Samsun’a kadar getirmeyi teklif ettiğini savunan Yılmaz, bu esnada kendisini ziyaret eden ABD elçisinin tehdidini de açıkladı.

Bu açıdan Mesut Yılmaz’ın “siyasî hayatımın en ilginç olayı” olarak dediği ve “ABD elçisi bana iki kez geldi, ‘İptal etmezseniz, kötü sonuçlar doğurur, şahsen sizin için, zaten Karadeniz’in altından da boru geçmez’ dedi; ben de ‘Korkum yok, ülkemiz için gerekli olan bu anlaşmayı yapacağımı söyledim’ ifâdesi, Türkiye’de darbelerin ve ara dönemlerin arkasında kimlerin olduğunu bir defa daha deşifre etti…

DARBELER VE MUHTIRALAR

İKİYE AYRILIYOR!

Bu açıdan 2003-2007 arası darbe teşebbüslerini, darbe plânlarını, darbeye ortam hazırlıklarını tek tek sorgulayan AKP siyasî iktidarının 27 Mayıs’tan, 12 Mart’tan, 12 Eylül’den 27 Nisan’a kadar başarılan, demokrasiye kasteden darbeleri ve muhtıraları soruşturmaması, dikkat çekici…Gerçekten, Meclis’in kapısına kilit vuran, seçilmiş hükûmetleri alaşağı eden, irtica brifinglerinde yargı mensuplarını, iş adamlarını, gazetecileri, bürokratları dakikalarca ayakta alkışlatan 12 Eylül darbesine ve darbecilerine yargı yolu açılmadı. Tankları sokaklarda yürütüp “demokrasiye balans ayarı veren”, uyduruk “irtica tehlikesi” bahanesiyle yüzbinlerce insanı fişleyen 28 Şubat postmodern darbesinin hesabı sorulmadı. Demokrasiye açık bir müdahâle olan 27 Nisan e-muhtırası da sigaya çekilmedi.

Dahası, bu iki müdahâlenin soruşturulması için hiçbir adım atılmadı. İktidarın “muhtıra” olarak algıladığı ve nasıl direndiği son günlerde propaganda edilen “e-muhtıra” hâlâ Genelkurmay’ın web sitesinde duruyor…

Görünen o ki, AKP iktidarı döneminde darbeler ve muhtıralar ikiye ayrılıyor!

ABD’nin arkasında olduğu, CIA ajanının Amerikan Başkanı’na “Bizim çocuklar başarmış” müjdesini(!) verdiği dayatılan soruşturulmuyor, yargılanmıyor! Buna mukabil ABD’nin desteklemediği ve istemediği başarılmayan, kâğıt üstünde kalan darbe hazırlıkları ve günlükleri tek tek sorgulanıp yargılanıyor! çarpıklığını ortaya çıkarıyor…

16.05.2010

E-Posta: [email protected]



Kazım GÜLEÇYÜZ

Gençlere çağrı


A+ | A-

Geçen hafta çıkan “33. yıla girerken” başlıklı yazımızı, “İhtiyaç ve talep olursa bu konuları sürdürelim” diyerek bitirmiştik.

Beklediğimiz cevapların bir kısmının, yazıyla ilgili olarak sentezhaber.com’a gönderilen mesajlarla geldiğini gördük. İşte onlardan bazıları:

***

Zübeyir: Allah razı olsun. Samimî ve gençlere yol gösterici bir yazı olmuş. Yalnız, şu an neşriyattan ziyade, Risale-i Nur hizmetlerinde çalışacak “vakıflara” ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda, neşriyatta abone çalışmaları hep temelsiz kalıyor. Bunun için neşriyat için de “vakıf elemanına” ihtiyaç var diye düşünüyorum. Yetişmiş, Yeni Asya’nın misyonunu bilen idrakli talebe Yeni Asya ve neşriyatından hiçbir zaman vazgeçmeyecektir. Yazınızın devamı dileğiyle.

Zübeyir’e teşekkür ederken, vakıf bahsinde şunu söylemek isteriz: Risale-i Nur hizmetleri bir bütündür. Üstad da öyle götürmüştür. Dolayısıyla, birine öncelik verip diğerini sonraya bırakmak gibi bir tercih yerine, hepsini o bütünlük içinde devam ettirmek; gençleri de mizaç ve kabiliyetlerine göre yönlendirip teşvik etmek gerekiyor. Risale-i Nur eksenli olarak kurulan okuma, tefekkür, müzakere, istişare ilişkisini sürekli muhkem tutarak geliştirme temelinde, her bir fıtrata kendi mecrasında inkişaf edebileceği yolu açmak lâzım. Birini diğerinden ayırmadan hizmetin her kolunda vasıflı, yetişmiş, uzmanlaşmış “vakıf” elemanlara ihtiyaç var. Dershanelerde de, neşriyatın her geçen gün daha da gelişip genişleyen bütün alanlarında da, abone, tanıtım ve pazarlama çalışmalarında da, sosyal faaliyetlerde de.

***

Sedat: Allah daha nice 33 yıllar nasip etsin. Bu tür yazılar biz gençlerin şevkini arttırıyor. Sizden ve diğer ağabeylerimizden de hatıralarınızı bekliyoruz. Bizler geçmişte ne olduğunu bilelim ki, ona göre hareket edelim, değil mi? Hatıra sahibi büyüklerime sizin aracılığınızla şunu söyleyeyim. Eğer hatıralarınızı bize anlatmazsanız biz nasıl yol çizeceğiz? Yoksa o hatıralarınız, Allah gecinden versin, sizinle mezara gider sonra.

Sedat’a diyeceğimiz şu: Bizim istihdam edildiğimiz hizmet birimlerinde şahit olduğumuz veya katkıda bulunma nimetine mazhar kılındığımız inkişaflara ve hizmet hamlelerine dair hatıralarımızın, genç nesillere ilham ve şevk verecek tarihî hadiseler olarak kayda geçmesi önemli. Zübeyir Gündüzalp’in “Mesleğimiz cihad-ı manevî olduğundan, muvaffak olanlar tecrübelerini yazsalar havadis-i nuriye hükmüne geçer” sözü çerçevesinde yazılacak müsbet mânâdaki hizmet hatıralarına ihtiyaç var. Muvaffak kılması için Rabbimize hep birlikte dua edelim mi, ne dersiniz?

***

Şahin: 33. yıl, dile kolay. Aynı zamanda Cennet yaşı. Kalemle hizmetin ve bir dâvâda sebatın ne olduğunu yazınızda görüyoruz. Gençlere bu konuda motive edici daha sık yazılar yazabilirsiniz. Okuma, yazma, neşir; bunlar bilinmeli, teşvik edilmeli, dersanelerimizde kalan gençlerden istidadı olan herkes “Ben de bir gün Yeni Asya’da yazar olacağım” demeli. Allah dâvâda sebat ederek daha uzun yıllar yazmayı nasip etsin.

Şahin’e de teşekkür ediyoruz. Ona bu yorumu yaptıran yazıyı, dile getirdiği temennîye mukabele etme niyet ve düşüncemizin bir neticesi olarak yazmıştık zaten. Genç okuyucularımızı bilgilendirme, teşvik ve motive etme noktasındaki ihtiyacın farkındayız. İnşaallah o minval üzere yazılara devam etme niyet ve kararındayız. Ancak bunların tek taraflı bir monolog tarzında olmamasını, “interaktif” bir dinamizm içinde, gelişerek devamını arzu ediyoruz. Yani, bilhassa genç okuyucularımızın aktif katılımını bekliyor ve rica ediyoruz. Görüş, düşünce, teklif ve sorularınızı bize mutlaka yazın ki, karşılıklı müdavele-i efkâr ve duygu paylaşımları ile keşfedeceğimiz yeni ufuklara doğru hep birlikte şevk ve heyecanla yürüyelim. Allah, yâr ve yardımcımız olsun.

16.05.2010

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Abdullah ŞAHİN

  Ahmet ARICAN

  Ahmet BATTAL

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Ali Rıza AYDIN

  Atike ÖZER

  Baki ÇİMİÇ

  Banu YAŞAR

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H.İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Hakan YILMAZ

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehmet YAŞAR

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Muzaffer KARAHİSAR

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Saliha FERŞADOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu

Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.
Kurumsal Linkler: Risale-i Nur Kongresi - Bediüzzaman Haftası - Risale-i Nur Enstitüsü - Yeni Asya Vakfı - Yeni Asya Gazetesi - Bizim Radyo
Sentez Haber - Yeni Asya Neşriyat-Promosyon - Köprü Dergisi - Bizim Aile - Can Kardeş - Genç Yaklaşım