Her insan Cenab-ı Hakk’ın antika bir sanatı ve yeryüzünde O’nun halifesidir. Kendisine has özel istidatlarla teçhiz edilmiş olup istidatlarına göre hayatta günlük meşgalesi ve sanatı da vardır. Bu meşgale zaviyesinden insanlarla münasebeti vardır.
Halife olması cihetiyle en büyük vazifesi Rabb’ini tanıması ve tanıttırmasıdır. Emr-i bil-mâruf ve nehy-i anil-münker ile tavzif edilmiştir. İşte bu anlayış, her insanın kendi alanına bakan günlük meşgalesine terettüp eden Esmâ-i Hüsna’yı fark etme ve o esmâya terettüp eden fiil ve sıfatları müşahede etme, kendinde münderic ene dürbünüyle kıyaslama ve marifetullaha dönüştürme vazifesini doğurur. İnsanın en değerli sermayesi olan ömrü, çoğunlukla günlük meşgale ile geçtiğinden bu büyük zaman dilimini esmâ hesabına uyanık ve farkında geçirmek büyük bir kazanç olacaktır. Mesleğini veya sanatını icra ederken sanatı sanatkârla beraber zikretmek ve yapılan işlerdeki isim ve fiilleri derhatır ederek kendinde ve muhatabında farkındalık oluşturmak artık manevî Medresetü’z-Zehranın müfredatı olmuş olur. Mesleğini, tevhidi esas alan küllî burhanlar ve mantıkî delillerle yaratıcı fikrini önceleyen marifetullah anlatımına çeviren bir anlayışla yeniden şekillendirir. Artık vazife herkesin omuzlarında farz-ı ayn bir vazifedir. Bu vazife ona bir nevi muallimlik görevi yükler.
Bu gözlemlerin cemiyetle paylaşılması, ona halife-i arz görevini îfa şerefini kazandırır. Kişi, iştigal alanıyla ilgili Esmâ zikrini böylece talim etmeyi, işinin günlük bir parçası kabul edince daha etkili olan hal dili ile yapılan tebliği muhatapların fıtratlarına daha yakın, tesiri ise yüksek olacaktır. Âdeta teorik bir dersin pratiğe dönüşmesi tezahür edecektir.
Bu maksatla her bir Nur talebesinin Risale-i Nur’dan aldığı marifetullah bilgisini alana yansıtmak için yapageldiği ferdî çalışma ve pratikler Medresetü’z-Zehra dilini oluşturur. Ayrıca Resulü Ekrem (asm) hayatından deliller ile taçlandırılan etkisi çok yüksek bir tebliğ, günlük hayatın sıradan âdetlerini ibadete dönüştürmenin de müstesna pratiklerini sergiler.
Risale-i Nur; müntesiplerini, lisan-ı hâl ve kàliyle her zaman ve zeminde ders veren bir muallim derecesine çıkarır. Böylece bütün vatan sathı bir mektep hâline gelir. Artık her yer dershane ve her zaman, ders saatidir. Her bir Nur talebesine vazife olan bu anlayış, toplumda küllî iman inkişafına vesile olacak bir manevî Medresetü’z-Zehra çalışmasıdır. Günlük meşguliyetlerinde bu yönü ihmal etmek vazifesini tam yapmadığından bir vicdan muhasebesine iter. Zira bilir ki hiçbir şey tesadüfi değildir. Onun o gün karşılaştığı, tanıştığı ve mesai paylaştığı kişilere karşı, Sahabelerin “Rabb’imizin bizden istediği nedir?” sorumluluğu ile günü geçirmesi gibi bir sorumluluk doğurur.
Beldelerdeki iman hizmetlerinin inkişafı münasebetiyle Risale-i Nur’da geçen “...Isparta’yı manevî Medresetü’z-Zehra hükmüne getirdi.”1, “...Denizli vilayeti de bir nevi Medresetü’z-Zehra hükmüne geçecek”2 , “Sultanı-Ezel’nin lütfuyla, maddiyata minnet etmeden... manevî Medresetü’z-Zehra hükmüne geçmesi...”3 ifadeleri, Medresetü’z-Zehra projesinin, vatan sathını mektep yapmaya matuf bir imana hizmet modeli olduğunu gösterir. Böylelikle manevî Medresetü’z-Zehra, her Nur talebesinin, her daim, her mekânda farz-ayn mesabesinde şahsa özel bir vazifesidir. Bu zemin maddî Medresetü’z-Zehra’yı da temellendirir.
Dipnotlar:
1- Kastamonu Lâhikası, s. 214.
2- Emirdağ Lâhikası, s. 141.
3- Kastamonu Lâhikası. s. 59.