Müzakereli dersteyiz. Münazarat’tan istibdat ve meşrûtiyet bahsi okunuyor.
Konunun işleyişinde önce istibdadın tanımı, etkileri, dehşeti ve yaygınlığı vurgulanıyor. Sonrasında tedavi yöntemi olarak meşrûtiyet anlatılıyor. Meşrûtiyet bahsi öncesi muhataplar bir itirafta ve ikrarda bulunuyor. “İstibdat bu derece bir semm-i kàtil (kesin öldürücü zehir) olduğunu bilmezdik. Lehülhamd, parçalandı. Onu esasıyla tedavi edecek olan tiryak-ı Meşrûtiyeti bize tarif et.”1
Kardeşlerden biri “Asıl mesele bu” dedi. Nasıl ki hastalık bilinmiyorsa ya da önemsenmiyorsa rafta ilaçların olması bir anlam ifade etmez. Hastalık, ıstırabıyla önce uyarı verir ve teşhis edilir. Sonra tedavi çareleri aranıp, doktorun verdiği ilaçlara itaat edilir.
Tıpkı bunun gibi, istibdadın ruhları kemiren, ahlakı yozlaştıran ve şahsiyeti ezen dehşetli bir zehir olduğu idrak edilmedikçe, toplumsal bir ıstıraba dönüşmez; aksine kanıksanır. Zahirî kılıflar altında varlığını sürdürerek âdeta hayatın olağan bir akışı gibi meşrulaştırılmaya çalışılır. Hatta bazen bu zehir, “nizam ve istikrar” kılıfı altında mukaddes gösterilerek hâşâ dinin bir emri gibi bizzat savunulabilmektedir. İstibdadın dehşeti yeterince anlaşılmadığından, meşrûtiyet ile ilgili sözler de revaç bulmuyor. O halde ilk adım, bu topraklarda istibdadın ne derece derin bir yara açtığını bizi ne derece ilgilendiren ciddî bir mesele olduğunu fark etmektir.
Kardeşlerden biri sordu: Peki, bu meselenin ciddiyeti nasıl anlaşılır ve kavranır?
Bediüzzaman’ın “benim tarif ettiğim vecihle” ifadesi bize yol haritasını verdi ve topluma istibdadı anlatmanın en müessir tarzını belirledi.
Önce bir tespit yapıldı;
Bediüzzaman, Birinci Millet Meclisi’ne hitaben neşrettiği beyannâmede “Ekser Peygamberlerin Şark’ta gelmesi kader-i İlâhînin bir remzidir ki, Şark’ı ayağa kaldıracak din ve kalptir.”2 teşhisini koyar ve İslamiyet’in fıtrat olduğunu vurgular. Özellikle fıtrata muvafık bir cereyan verilmesi gerektiğini, yoksa çalışmaların boşa gideceğini veya sathî kalacağını belirtir. Dağdaki eşkıyaların bile, kaymakamı değerlendirirken rasyonel kanunlara değil, “Kaymakam namaz kılıyor mu?” sorusuna bakması; Şark’ta kanun hâkimiyetinin ancak kudsiyetle, vicdanlarda meşrûiyet kazanabileceğinin en net delilidir.
Hareket tarzımız belirlenmiş oldu: Önce istibdadın İslâmî ve fıtrî referanslarla konumu anlaşılacak, İslâm nazarındaki dehşetli etkileri idrak ettikten sonra tedavisine geçilecekti. Ta ki hakikî bir tedavi olan meşrûtiyet-i meşrûa ve adalet talep edilsin.
Bediüzzaman, Fı̇hrı̇ste-i Makàsıdı ve Efkârının Programıdır diye ifade edilen Dağ Meyvesi Acı da Olsa Devadır makalesinde: “Ey şu müşevveş sözlerimi temâşâ eden zat! Gayet dikkat ve muhakeme ile mütalaa et. Yoksa sathî nazardan hâsıl olan sû-i tefehhüm ve zannınızı helâl etmem.”3 diyerek konunun önemini vaz eder.
Meşrûtiyetin şeriat kuvveti ile muhafaza ve kökleştirilmesinin önemini de şu sözlerle belirtir: “Adalet ve meşveretten ibaret olan Meşrûtiyetin me’haz ve menbaını, ezel ve ebed şanında olan kanun-u İlâhiyenin şârihi olan mezâhib-i erbaayı ittihaz etmektir. Meşrûtiyet. Libas-ı milliye-i İslâmiyeyi giymeli; tâ ki asabiyet-i maneviye onun riyâsetine karşı cevab-ı red vermesin.” Müntesiblerini de ikaz edip bu millete benim söylediğim tarzda istibdadı ve meşrûtiyeti anlatınız der.
Dipnotlar:
1- ESDE, s. 160.
2- Tarihçe-i Hayat, s. 153.
3- ESDE, s. 51.