Risâle-i Nur’da şahs-ı manevî bir vücuda ve muntazam bir fabrikaya benzetilir. Bünyenin sıhhat ve hayatiyeti, vücudun bütünlüğünü korumasına mâtuftur. Her bir uzvun aslî vazifesi, noksanı tamamlamak ve yardımdan ibarettir. Bütünlük içinde her bir âzânın kıymeti vardır; fakat tenkide cesaret eden bir uzuv küllî bir akla istinat etmediği için haddi aşar, verdiği zararın bütün yapıya dokunduğunu çoklukla idrak edemez. Bu ise ayetin ifadesiyle kendi uzvunu şuursuzca dişlemek hamâkatidir ki, otoimmün hastalıkların vücuda yaptığının manevî karşılığı tam olarak budur.
Bu durum, şahs-ı manevînin metin kalesi olan meşveret ve tesânüd ruhunu zedeler. Dış düşmanların doğrudan aşamayacağı bu metin kale, ancak içten gelen itirazlar ve tenkit marazıyla zarar görür. Kişinin kendisini haklı, amelini ihlaslı görmesinin veya samimiyetine inanmasının hakikatte hiçbir kıymeti yoktur. Zira “İnsafsız nazarın, düşkün fikrin hakem olamaz.”4 prensibince, insanın kendini sâlih kabul etmesi alâmet-i gururdur.
İhlâsın en metin esaslarından biri olan “tenkit etmemek” düsturu çiğnendiğinde, cemaatin tesânüdü kırılır. Artık tenkidin haklı ya da haksız olmasının hiçbir önemi yoktur. Zira tesânüt kırılarak vücudun insicamı bozulmuş, cemaatin tadı kaçmıştır. Oysaki meşveret zemininde çözülmesi gereken meselelerin haricte dillendirilen her kıyl ü kal; “bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur’âniyenin hürmetine taarruz, hem hakaik-ı imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik”5 hükmüne geçer.
“Sakın, çok dikkat ediniz; içinize bir mübâyenet düşmesin. İnsan, hatadan hâlî olamaz; fakat, tevbe kapısı açıktır. Nefis ve şeytan, sizi kardeşinize karşı îtiraza ve haklı olarak tenkide sevk ettiği vakit, deyiniz ki: ‘Biz, değil böyle cüz’î hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevî saadetimizi, Risale-i Nur’un en kuvvetli râbıtası olan tesânüde feda etmeye mükellefiz. O bize kazandırdığı netice itibarıyla, dünyaya, enaniyete ait her şeyi feda etmek vazifemizdir’ deyip, nefsinizi susturunuz. Medar-ı nizâ bir mesele varsa, meşveret ediniz.”6 ifadeleri, nefis ve şeytan kişiye “tenkitte haklı olduğunu” üflediklerinde nasıl mukabele edeceğimizi gösterir. “Hakk’ın hatırı âlîdir, hiçbir hatıra feda edilmez.” sözü mesleğimizde, şahs-ı manevînin ve meşveretin hatırı âlîdir manasındadır. Taksim’ul-a’mâl, taksim’ul-mesâi düsturları “biz” faktörünü takviye ederek gıptaya gidecek yolları kapatıp otoimmuniteyi önler.
“Ben kaç gündür dehşetli bir sıkıntı ve me’yusiyet hissettiğimden, ‘Düşmanlarımız bizi mağlûp edecek bir çare bulmuşlar.’ diye çok telâş ederdim. Hem sobam, hem hayalî ve ayn-ı hakikat müşahedem doğru haber vermişler. Sakın, sakın, sakın! Çabuk, bu şimdiye kadar demir gibi kuvvetli tesânüdünüzü tamir ediniz. Vallahi bu hâdisenin bizim hapse girmemizden daha ziyade Kur’ân ve iman hizmetimize —hususan bu sırada— zarar vermek ihtimali kavîdir.”7
Çare, meşveret zeminine sadık kalarak, miyelin kılıfı hükmündeki şûrâ kararlarıyla yeniden kuşanmak, bağışıklık sistemini baskılayan istibdat veya lâkaytlığı atarak tesânüdü hakikî bir ittifakla tamir etmektir. Kararı savunmak veya konuşmaktan önce meşveret kurumunu ve hukukunu korumak gerektir. Tesânüdü kırmanın hiçbir haklı gerekçesi olamayacağını idrak etmek ve meşveretin kudsiyetine teslim olup kanaat etmek, bu sinsi tahribattan kurtulmanın yegâne çaresidir.
Kaynakça:
4- Age., s. 312.; 5- Lemalar, s. 275.
6- Kastamonu Lâhikası, s. 243.; 7- Şualar, s. 524.