Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 25 Ocak 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

M. Ali KAYA

Vukufiyet ve derinlik



Herhangi bir konuda çalışan kimse önce acemilik, sonra çıraklık, sonra kalfalık ve daha sonra da ustalık kazanır. Usta olanlar da iş ve mesleğinde pratik yaparak tecrübe sahibi olur ve ustalığını ilerletir. Devamlı pratik yapmak ve sahasında çeşitli meselelerle karşılaşarak problem çözmek ve işin girift taraflarını ve ayrıntılarını bilmek de kişiyi uzman hale getirir. İhtisas sahibi olmak, ancak yılların birikimi ve ayrıntıları bilmek ile mümkündür. Buna da “vukufiyet ve derinlik” denilmektedir.

Her sanat ve meslekte vukufiyet ve derinlik vardır ve olmalıdır. Buna “ihtisas” demek de mümkündür. Bunun dışında acemilik, hamlık ve çıraklık söz konusudur. İlimde de derinlik ve vukufiyet olmazsa, ezbercilik ve yüzeysellik hâkim olur. Ezbercilik de pratik hayatta bozulabilir. Özellikle “Bilgi Çağı”nda “İlim ve İhtisas” daima ön planda olmalıdır.

Ezbercilik, yüzeysellik, acemilik ve hamlık genellikle bilgide derinleşmemekten ve konuya vukufiyetsizlikten kaynaklanmaktadır. Kur’ân-ı Kerim “İlimde rüsuh peyda etmek”1 ifadesini kullanır. “Müteşâbihât” denilen ve anlaşılması zor olan derin ve girift meseleler, ilimde rüsuh peyda edenlerce açıklanacaktır. Çünkü bu gibi meselelerin derin anlamları ancak ilimde derinlik kazanan bilginlerce izah edilebilir. Diğerleri de “Bilmiyorsanız bir bilene sorun”2 âyeti gereği anlamadıkları hususları bilenden sorup öğrenmelidirler. Çünkü “Her bilenin üstünde bir bilen mutlaka vardır.”3

Yanlışlık nereden kaynaklanmaktadır? Yanlışlık, çoğu kere, eksik ve noksan bilgiden kaynaklanır. Gerçekler, detaylarda ve ayrıntılarda gizlidir. Ayrıntıyı ve detayı kaçırdığınız zaman devamlı olarak yanlış sonuçlara ulaşırsınız. Bunun için ihtisas çok mühimdir. Bir de yanlışlık, Bediüzzaman’ın ifadesiyle “tatbik-i nazariyat ve muktezay-ı hali bilmemekten” kaynaklanır.

Bu gerçekleri nazara veren Bediüzzaman “Lübbü bulamayan kışr ile meşgul olur. Hakikati tanımayan hayâlâta sapar. Sırat-ı müstakîmi göremeyen, ifrat ve tefrite düşer. Muvazenesiz ve mizansız olan çok aldanır ve aldatır”4 der. Bu demektir ki, işin özüne inemeyen kabukla meşgul olur. Gerçeği göremeyen hayalî şeyler ile uğraşır. İstikameti bulamayan yanlış yollara girer. Elinde sağlam bir ölçüsü olmayan da her şeyi yanlış ölçer ve tartar. Bunlar doğrudur. Öyle ise ilim adamı, önce işin özüne inmeli, hakikati tanımalı, istikameti bulmalı sonra elindeki sağlam ölçülerle doğruyu yanlışı göstermelidir.

Ama ne var ki, “cehl-i mürekkebin hemşiresi ve nazar-ı sathînin annesi olan ülfet, mübalağacıların gözlerini kapatmıştır.”5 Gözleri açan ise yalnız nücûm-u Kur’âniyedir. Şayet eldeki sağlam ölçülerle meseleyi anlayıp anlatamazsak, o zaman “Cahil dost düşman kadar zarar verebilir” kaidesine dâhil oluruz.

İlimde râsih olmadan gerçeklere vakıf olunamayacağını izah eden M. Hamdi Yazır, “kendi eksik ve noksan bilgilerini, her şeyi çözmeye yeter görenlerin, anlamadığı ve anlayamayacağı bir hakikati işittiği zaman haddini bilmeyerek hurafe, efsane ve esatir diyerek red ve inkâr yolunu seçtiklerine” dikkat çeker. Buna mukabil ilimde rüsuh sahibi olan uzman kişilerin ise işin inceliklerine vakıf oldukları için “‘Biz bunun doğru olduğuna inanırız’ dedikten sonra o hakikatin inceliklerini araştırmaya ve gerçeği ortaya çıkarmaya başlarlar”6 demektedir.

Belli bilgileri ezberleyen ve bunların dışında bilginin olmayacağına inanan bir kısım “zahirî hoca”lar, “Nazar-ı sathiyi ve cehl-i mürekkebi netice veren ülfet”7 hastalığına yakalanmışlardır. Bunlar görünüşe bakarak hükmederler ve işin iç yüzünü araştırma ihtiyacı da hissetmezler. Kelimelerin lügat anlamlarına bakarlar, bir kelimenin birkaç anlamı olduğu için de işlerine geldikleri ve ezberlerini bozmayacak olanlarını tercih ederler.

Bu gibi zahir ulemanın durumu, Marmara Denizi’nin yüzölçümüne bakarak her tarafının bir metre kadar derinliği olduğu varsayımından yola çıkıp “Bu denizde şu kadar su vardır” iddiasında bulunan bir aceminin durumuna benzer. Bu iddiaları ile onlar Marmara denizinin birçok bölümünün bin metreye yakın derinliği olabileceğini hiç düşünemezler. Yine onlar her tarafın su ile kapanmış olduğunu görürler. Bilgileri hava ile yaşayan canlılara münhasır olduğu için denizde hiçbir canlının yaşamayacağı iddia ederler. “Denizde, karada yaşayan canlılardan daha çok türde ve sayıda canlı vardır” diyenlere “Siz hayal görüyorsunuz. Hiç denizde canlı yaşar mı?” diye denizlerde canlı yaşamayacağını ispat etmeye çalışırlar.

Beni bu hususları düşünmeye ve yazmaya sevk eden sebep, Doç. Dr. Abdülaziz Bayındır’ın “Kur’ân Işığında Tarikatçılığa Bakış” isimli çalışması olmuştur. Kitabın “Allah’ın tecellî etmesi” bölümünde görüleceği gibi “Tecellî”yi “Allah’ın gözükmesi” olarak anlayan ve tenkit eden zahirperest bir araştırmacının bilgi derinliğini anlamak hiç de zor değil. Ezberleri kuvvetli olan zahir ulemasının yapması gereken, bilgilerinde derinlik ve vukufiyet kazanmalarıdır. Bunu kendi harika zekâ ve akılları ile yapamıyorlarsa “Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri”nin “Risale-i Nur Külliyatını” tenkit gözü ile değil, “Bilgilerini derinleştirmek için” mutlaka okumaları şarttır. Risâle-i Nurlar Kur’ân’ın malı ve medrese mahsulüdür. Herkesten ziyade medrese mezunları ve Kur’ân-ı Kerim’i anlamaya çalışanlar okuyarak bilgilerini derinleştirmeleri lâzımdır ki inkârcılara ve ehl-i dalalete karşı ilim ile ispata yönelebilsin ve otoritelerini korusunlar; dostları olan ehl-i ilim ve ehl-i tarikata karşı da saygın bir mevkiye yükselebilsinler.

Dipnotlar: 1- Âl-i İmran, 3:7 2- Nahl, 16:43 3- Yusuf, 12:76 4- Muhakemât, 2006-İstanbul, 74 5- Muhakemât, 74 6- M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, 2:1044 7- Muhakemât, 167

25.01.2007

E-Posta: malikaya33@hotmail.com


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Yazıları

  (12.01.2007) - Şuunât-ı İlâhiye

  (08.01.2007) - Melekler

  (30.11.2006) - İktidarın kullanımı

  (30.11.2006) - Küreselleşmenin dinî boyutu

  (01.11.2006) - İktidarın kullanımı

  (31.10.2006) - Siyasetin müstakim yolu

  (04.08.2006) - Din-vahiy dili ve Kur’ân’ın harfleri

  (03.07.2006) - Bid’at nedir, ne değildir? (2)

  (02.07.2006) - Bid’at nedir, ne değildir? (1)

  (27.06.2006) - Ahlâk sünnet ilişkisi

 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Metin KARABAŞOĞLU

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahaddin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  Ümit ŞİMŞEK

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004