Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 09 Temmuz 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


Yeni Asyadan Size

İçtimaî-Siyasî tesbitler



Yeni Asya Neşriyat, 22 Temmuz 2006 milletvekili genel seçimleri öncesi daha önce yayınlanan bir eseri güncelleyerek yeniden yayınladı. Yönetim Kurulu Üyemiz Ali Vapurlu imzasıyla yayınlanan “Bediüzzaman Said Nursî’den İçtimaî-Siyasî Tesbitler” adlı eserin ‘takdim’inde şu cümleler yer alıyor:

“Asrımızda, insanlığın, özellikle Müslümanların, içinde bulunduğu, ferdî, içtimaî ve siyasî kaoslardan kurtuluşunun Kur’ân’ın imanî, içtimaî ve siyasî reçetelerini ihtiva eden bir yaklaşımla mümkün olabileceğini düşünüyoruz.

“İşte Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin üç hayat devresinin bir neticesi olarak ortaya koyduğu altı bin sayfayı aşan Risâle-i Nur Külliyatının böyle bir yaklaşımı taşıdığı kanaatindeyiz. Bu yaklaşımın tahakkuku ise, eserlerde verilmek istenen imanî ve içtimaî mesajların doğru anlaşılıp doğru yerlerde tatbik edilmesi ile mümkün olacaktır.”

Hacmi küçük bu eserin, önemli bir boşluğu dolduracağını düşünüyoruz.

*

“22 Temmuz’da tuzakları bozalım” broşürünü, okurlarımızdan gelen istek üzerine, gazeteyle birlikte vereceğiz.

*

Siyasî Komisyonun son toplantısında yapılan müzakerelerde, seçim öncesi mahallerdeki DP teşkilâtlarının sosyal komisyon üyelerince ziyaret edilmesinin faydalı olacağı görüşü dile getirildi.

*

Külliyat kampanyasına yoğun ilgi

1-15 Temmuz tarihleri arasında düzenlenen “Her eve bir külliyat” kampanyamız tahminlerin üstünde ilgi gördü. Temsilci ve bürolarımızın da desteğiyle bu imkândan istifade etmek isteyen okuyucularımız kütüphanelerini Risâle-i Nur’la süslemeye başladı. Büyük fiyat avantajı sağlayan kampanyamızla okuyucularımız, yeni tanzimle hazırlanan Risâle-i Nur Külliyatına, 355 YTL yerine 210 YTL karşılığında sahip olabiliyorlar. Kampanyamız, dostlarına Risâle-i Nur Külliyatı hediye etmek isteyen okuyucularımız için de bir fırsat.

***

Safahat afişleri hazır

Altı senedir kesintisiz süren ve birbirinden değerli eserlerin hediye edildiği promosyon kampanyamız İstiklâl şairimiz Mehmet Âkif Ersoy’un Safahat adlı muhteşem eseriyle devam ediyor.

“Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhamı / Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâmı” diyen millî şairimiz Mehmet Âkif, hayatını dâvâsına adamış, son asır düşünce dünyasının sembol şahsiyetlerinden biridir.

Şairin edebiyatımızda yeni bir çığır açan şiirleri, fikir ve san’at hayatımızda derin tesirler uyandırmış, Millî Mücadele yıllarındaki hizmetleri ona İstiklâl şairi ünvanını kazandırmıştır. Âkif, millete emanet ettiği ve “Allah bir daha yazdırmasın” dediği İstiklâl Marşımızın da yazarıdır. İnancı için yaptığı san’atı, doğruluğu, dürüstlüğü, ahlâkı ve örnek dâvâ adamlığıyla milletimizin hafızasında yer tutmuştur.

Milletin dertleriyle dertlendiği, ona yeni bir ruh ve ufuk kazandırmaya çalıştığı şiirlerini topladığı Safahat adlı kitabı ise bir başucu kitabı olma hüviyetini korumaktadır.

Bu şaheser, araştırmacı M. Ertuğrul Düzdağ’ın kontrolünde neşre hazırlandı. Safahat’ı teşkil eden yedi kitabın tam metni ile, Safahat dışında kalmış bir kısım şiirlerinin de derlendiği eserin giriş kısmında, İstiklâl şairinin Ertuğrul Düzdağ tarafından kaleme alınmış geniş bir hayat hikâyesi yer alıyor.

Safahat’ın tanıtım çalışmaları da hızla sürüyor. Bunun için gerekli olan afişler hazırlanıp temsilcilerimize ulaştırıldı. Safahat’ı hediye edeceğimizi duyurduktan sonra çok sayıda tebrik aldık. Okuyucularımız, bu eserin promosyon olarak verilmesini coşku ile karşıladılar.

Kampanya, öğrenciler için de önemli bir imkân sunmuş oluyor. Kupon neşrine 16 Temmuz’da başlanacak bu şaheser, inşallah okulların açılmasından önce öğrencilerimizin elinde olacak.

Hepinize hayırlı haftalar diliyoruz.

09.07.2007

E-Posta: [email protected]




Hakan YALMAN

Tire’de hizmet aşkı ve birlik ruhu



Nur hizmetinin ruhu Anadolu’da her tarafı kuşatmış ve yakın geçmişin bütün sıkıntılara göğüs gererek davayı insanlığa ulaştırma ruhu memleket sathını kuşatmış gibi. Sanki bu coğrafyaya hayat veren hakikat bu samimi ve fedakâr insanların ruhlarında yeşermiş ve kökleri çok derinlere uzanan iman hakikatleri. Bu nurani topluluğun gündemi hiç değişmiyor. Dünya harplerinin bile merak edilip sorulmadığı ve sadece hakiki imanı elde etmek ve ahiretini kurtarmak davasının en büyük dünyevi davadan daha önemli görüldüğü bu ulvi ruh halen memleket sathında derinleşmeye devam ediyor. Tire’de bir Pazar sabahında kuşların seher zikirleri ve sabahın lahuti havasında bu satırları kaleme alırken bir önceki gün bu beldede o üst düzey ruhu yaşamış olmanın enerjisini kalbimin ta derinliklerinde hissediyorum. Sokaklarında seçimin sıcak havası memleketimizin her tarafında olduğu gibi pankart ve bayraklarla hissedilen bu topraklarda bu nurani topluluğun en önemli gündemi bir ya da iki ay öncesinden farklı değildi. Ankara’dan bir grup gencin Risale-i Nur mütalaalarını derinleştirdikleri medresenin terasında gecenin ilerleyen vaktine rağmen pür dikkat ve derin sorularla tevhid manası anlaşılmaya çalışılıyordu. O topluluktaki gençlerin ve yaşlıların yediden yetmişe herkesin meselesi kabir kapısının ardı idi. Saat 01 00’e doğru cennetten ve uhrevi âlemlerden bahsedilirken gençlerin ve uykuya dayanıklı olmadıkları zannedilen ak saçlı ağabeylerimizin ışıl ışıl gözleri ve neredeyse o ulvi hakikatleri paylaşmaya devam edip yatmak dahi istemeyen halleri görülmeye değer muhteşem bir manzaraydı. Bu ruh Ahmet Feyzi’lerin Tahir Mutlu’ların samimi ve fedakâr ruhu idi. Tire topraklarında saadet asrından asrımıza uzan manevi ruhun Selçuklu ve Osmanlı ecdat eliyle derinlere gömüldüğünün ve sökülüp atılamayacak derecede ruhların derinliklerine yerleştiğinin işaretleri çok açık hissediliyor. İlçenin sınırlarına girer girmez bu manevi atmosfer benliğinizi kaplıyor. İnsanlarında bu havanın getirdiği ayrı bir huzur var. Anadolu coğrafyasının misafirperverlik, cömertlik, ikramdan lezzet alma gibi bütün üstün ahlak timsali seciyeleri bu belde insanlarında en safi şekliyle devam ediyor. En önemlisi de farklı hizmet grupları arasında örnek bir birlik ruhu ve aynı davaya gönül vermişliğin, ortak hedeflere yönelmişliğin güçlü bir dayanışması var. Bu ruh ülke geneline yansıtıldığında hizmetlerimizin şahlanacağı davamızın buradaki etkisinden anlaşılıyor.

Zaman ve şartlar, yaşadığımız olaylar devletler ve milletler şeklinde ve her iki tarafın da çoğunlukla hevaya tabi olduğu ve benlik ya da ırkçılık kavgası şeklinde yürüttüğü harplerin yerini insanlık tabakalarının, hakkın ve batılın yanında yer alanların mücadelesinin alacağını göstermektedir. Bu dönemden sonra özellikle hakkın ve Hüda’nın tarafında yer alanların bir tabaka olma ruhunu belirginleşmek yönünde gayret sarf etmesi gerekmektedir..

Bu anlamda ülkemizde dönüm noktası anlamına gelecek tarihi günler yaşanmaktadır. Artık kavgaları ve gereksiz suçlamaları bir tarafa bırakıp memleketin selameti için birleşmek ve dayanışmak zamanıdır. Bunun en uygulanabilir şekli hukukun ve kanunların hakim olmasıdır. ‘Kanunlar bana yaradığı sürece uygulansın aksi takdirde suyumu bulandırıyorsun muamelesi yaparım’ şeklindeki bedevi ve vahşi yaklaşımların dünyadaki ömrü bitmek üzeredir. Zaman vahşet ve bedeviyet zamanı değil insanlık ve medeniyet zamanıdır. Şu zamanlar ülkemizin bu anlamda bir imtihandan geçtiği zamanlardır

Şu an hem ülkemizde hem de dünyada en etkili ortaklık duygusu kulluk zemininde gelişecektir. Bu bütün kâinatın ortaklık duygusudur. İleride farklı gezegenlerde yaşayanlar olduğu tesbit edilir ve onlarla görüşme imkânımız olursa onlarla da paylaşabileceğimiz bir duygudur kulluk. Kâinatın neresine gidersek gidelim hep geçerli olacak bir duygu ve göremediğimiz âlemlerle de paylaştığımız bir duygudur. Bu en güçlü birlik zeminini fark etmeyip heva ve hevesine tabi olan tabi olan insanlık rahmetten mahrum kalmayı hak etmektedir. Kâinatı kuşatan muhabbetin sıcaklığından uzaklıkla kavga ve çekişmelerin içinde boğulan beşer maddi ve manevi kıtlıkların zeminini hazırlamaktadır. Rahmetin ve kuşatıcı muhabbetin en büyük şükrü onun farkında olmaktır. Farkında olan ve onu hisseden beşerin kalbinde düşmanlık yer alamaz. Zaman her boyutu ile sevgiyi hayata hâkim kılmayı elzem hale getirmiştir. Şu an kıtlığını hissettiğimiz su aslında geri planda kıtlığı çok daha ön planda olan ve kâinatın hayat suyu olan sevgiyi ihsas etmektedir. Maddi boyutta kıtlığından dolayı çok dikkatli kullanmamız gereken su manevi boyutta sevginin kullanımını olabildiğince artırmaya işaret olmalıdır. Bizleri esas tehdit eden susuzluktan ziyade sevgisizlik olmalıdır. Zaman muhabbete muhabbet ve kâinatı kuşatan sevgiyi iliklerimize kadar hissetmek ve bütün yaratılanlara göstermek zamanıdır.

Cemaatimiz fertleri arasında ve aynı davaya gönül vermiş İslam toplulukları arasında yerleşmesi gereken hakikat ihlâs olmalıdır. Bu hakikat kuşatıcı bir tevhid manası doğuracak ve küresel bir asr-ı saadet manası için en güçlü dua olacaktır. Tire’de bu duanın samimiyetle yapıldığını görmenin bahtiyarlığını yaşıyorum ve bu ruhun ülke ve dünya geneline yayılması için dua ediyorum. Rabbim bu samimi, fedakâr, sadık ve gayretli hizmet erbabının duasının azim tesirini bütün kâinata ulaştırsın inşallah.

09.07.2007

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

En büyük sevinç



Sahabenin, Resûlullaha (asm) olan sevgisi, âşıkların maşuklarına olan sevgisinden daha fazlaydı. Onu her şeylerinden daha çok severlerdi. Ondan uzak kalmak en büyük sıkıntıydı.

Onun için Hz. Bilâl (ra), Resûlullah’ın vefatından sonra ezan okuyamaz olmuştu.

En büyük hâdimi Hz. Enes (r.a.) gün geçmezdi ki onu rüyasında görmesin. Adı anıldığı zaman da gözyaşlarını tutamazdı.

Ayrılığına dayanmak zordu. Ya ahirette birlikte olunabilecek miydi? Hele zamanında yaşamayan, onun (asm) sevgisiyle yanıp kavrulanlar?

Hz. Enes’in (ra) “Biz Resûlullahın bu sözüne sevindiğimiz kadar hiçbir sözüne sevinmemiştik” dediği Allah Resûlünün (asm) şu cevabı, her devirdeki Resûlullah aşıklarının gönlüne su serpecek niteliktedir:

Bir gün bir adam gelip, “Ya Resûlullah! Seni çoluğumdan çocuğumdan, hatta canımdan çok seviyorum. Sen aklıma gelip de görmesem canım çıkacak gibi oluyor. Yalnız kafama takılan bir mesele var. Cennete girdiğimizde de beraber olabilecek miyiz? Senden ayrı kalmak bana çok zor geliyor” demişti.

Bunun üzerine Nisa Sûresi’nin 69. âyet-i kerimesi nazil odu. Âyet, Allah’a ve Resûlüne (asm) itaat edenlerin, Allah’ın nimetlendirdiği peygamber, sıddıklar, şehitler ve iyi kimselerle beraber olacaklarını müjdeliyordu.

İşte Hz. Enes’in (ra) en büyük sevinci, “Kişi sevdiğiyle beraberdir” müjdesiydi. Seven sevdikleriyle beraber olacaktı. Hem de sonsuza dek.

Resûl’e (asm) itaat eden elbette onu seviyor demektir. Öyleyse peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraber olacaktır.

Allah Resûlü (asm) “Kıyamet ne zaman kopacak?” diye soran bir kimseye, “Sen onun için ne hazırladın?” demişti. O “Allah ve Resûlünü seviyorum” cevabını verince de, “Sevdiklerinle berabersin” buyurmuştu.

Bir insan için bundan daha büyük bir sevinç düşünülebilir mi?

09.07.2007

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Siyasî tarafgirlik



Tarafgirlik; bir fikre, meseleye, sisteme veya herhangi bir şeye “hak, adalet, doğruluk” gözetilerek değil de, herhangi bir çıkar veya yakınlık için körü körüne meyletmek, yapışmak, sahip çıkmak şeklinde târif edilebilir. Hiç şüphesiz bu, tehlikeli bir damardır.

Tarafgirlik yalnızca siyasî değil; içtimâî, dinî, cibillî, ilmî veya hukûkî olabilir! En zararlılarından birisi de siyasî tarafgirlik olsa gerek.

Dinî tarafgirlik, aktaracağımız şu fıkradaki gibi olursa, diğer tarafgirliklerin nerelere varacağı tahmin edilebilir: İki mahalleli, cami yapmada rekabet etmektedir. Biri, yeni ve muhteşem bir camii, yolun kenarına inşâ eder. Diğer mahalleliler de, “Siz cami yaparsınız da biz yapamaz mıyız?” diyerek, hemen karşısına bir cami daha diker. Ezan okunurken babası oğluna seslenir:

“Oğlum, git bak bakalım ezan-ı Muhammedî bizim camiden mi okunuyor, karşı mahallenin minâresinden mi?”

Çocuk gider ve nefes nefese gelir:

“Baba, bizim camiden!”

Adam, derinden derine:

“Aziz Allah, Celle Celâlühü!” çeker.

Dindeki mutaassıbâne “tarafgirlik”, böyle acayip bir hâlete sürüklerse; acaba “siyasî taraftarlık” nice fenâlıklara yol açar; kestirmek mümkün mü? Eğer, siyasete “inatlı taraftarlık” girerse, “Mânevî hayat ve kulluğun sıhhati, düşmanlık ve inatla sarsılır. Çünkü, kurtuluş vasıtası olan ihlâs yok olur. Zira, tarafgir bir inatkâr, kendi hayırlı amellerinde hasmına (rakibine) üstün olmayı ister. Hâlisen liveçhillâh, yâni Allah rızası için işlere pek de muvaffak olamaz. Hem hüküm/kararlarında ve muamelâtında tarafgirini (partidaşını) tercih eder, adalet edemez. İşte, faaliyet ve hayırlı işlerin esasları olan ihlâs ve adâlet, husûmet ve düşmanlıkla1 kaybolur.

Müslümanların ferdî ahlâkını ifsat eden, dolayısıyla aile ve sosyal hayatına zarar veren tarafgirliğin kaynağı nedir; dehşetli sonucu nedir? Bediüzzaman’ın orijinal ifadelerinden takip edelim:

Hem Tahtîecilik (hatalı görme, hata arama, hatalı gösterme) fikri, sûi zan (kötü düşünce besleme) ve tarafgirlik hissinin menbaı olduğundan, İslâm’da lâzım olan tesânüd-ü ervah (ruhların omuz omuza verip dayanışması), tevhid-i kulûb (kalb birliği), tehâbüb (karşılıklı sevgi) ve teâvüne (yardımlaşmaya) büyük rahneler, yaralar açmıştır. Halbuki hüsn-ü zanla (iyi düşünmekle), muhabbet ve vahdetle (birlik yapmakla) memuruz.2

Dipnotlar:

1- Mektûbât, Yeni Asya Neşriyat, s. 163.; 2- Sünûhât, Yeni Asya Neşriyat, s. 47.

09.07.2007

E-Posta: [email protected] [email protected]




Nimetullah AKAY

Gözler doymak bilmiyor



Karınların tıka basa doldurulduğu, ama gözlerin hiç doymadığı, her zaman aç olduğu bir zamanda yaşıyoruz. İnsanların ihtiyaçları bitmiyor. Zamanın şartları zarurî olmayan sıradan ihtiyaçları gerekli hale getirmiştir. Bu sebeple de âh-u eninler bitmemekte, insanlar hep hayatlarından şikâyetçi olmaktadırlar.

Dünya hayatının güzel yaşanması, bütün maddî imkânların istendiği zaman el altında olması insanların asıl maksadı haline gelmiştir. Kimse dünü düşünmüyor. Kimse babalarının, dedelerinin yaşadığı dönemi aklına getirmiyor. Bunlar hatırlatıldığı zaman verilecek cevaplar hazırdır: Canım ne yapalım, o zaman öyleydi, şimdi böyle...

En fakirimizin bile dünkü insanlardan daha lüks yaşadığı bir zamanın nefisleri şımartan yönleri elbette fazla olacaktır. Maddenin her yerde kıstas olduğu bir zamanda manevî hayatta elbette zaaflar kol gezecektir. Ama bu kimsenin umurunda değildir. En inananı bile çocuklarının geleceğini dünya hayatının lüks yaşanmasında aramaktadır.

Sanki rızkı dünya imkânları vermektedir hâşâ... Çok az kimsenin aklına Rezzak-ı Hakikî olan Allah gelmektedir. Çok az kimse, rızkın aşırı çalışmak, çabalamakla ve hırs göstermekle elde edilmeyeceğini bilmektedir. Oysa biliyoruz ki, eğer Allah insanı bazı şeylerden mahrum kılmak isterse, insan dünyanın en büyük zenginlerinden dahi olsa, o rızka kavuşma imkânına sahip olamayacaktır.

İslâm, imanın insanı huzura kavuşturan nurlarından haberi olanların bile dünyayı ‘çaktırmadan’ esas alması daha da düşündürücüdür. Ümmeti olmakla dünyanın en büyük nimetine sahip olduğumuz, Peygamberimizin (asm) o bizlere örnek olması gereken hayatını hatırlamamamız ayrı bir üzüntü kaynağı.

Bir gün aç bir gün tok yaşayan, ama aslında isteseydi hayatını en güzel bir şekilde geçirme imkânına sahip olan o yüce Resûlü (asm) hatırlamamak ve onun hayat tarzından ders almamak büyük kayıptır bizler için. Allah Resûlü’nün (asm) hem amcası oğlu, hem damadı, hem de iman cihetiyle en yakını olan Hz. Ali’nin (ra), günlerce aç kalmayı kendine bir hayat tarzı seçen ve bu durumdan dolayı Rabbine karşı isyanı hatırlatacak en küçük bir şikâyette bulunmayan durumunu da aklımıza getirmiyoruz. Bu sebeple de hep şikâyet ediyoruz hayatımızdan.

İnsan olmanın büyük bir zenginlik olduğunu az düşünüyoruz. Müslüman olmanın dünyanın bütün geçici varlıklarından daha değerli olduğunu aklımıza getirmiyoruz. Sağlık ve âfiyetle geçirdiğimiz günlerin, çeşit çeşit nimetlerden istifade etme imkânına kavuşmuş olmanın karşılığını veremeyeceğimizi az idrak edebiliyoruz. Sadece imkânları bizimkinden daha fazla olan insanlar gibi olamadığımız için sızlanıp duruyoruz.

Hep içinde yaşadığımız günü düşünüyoruz. Bugünümüzü zevkle, eğlencelerle, dünyanın en şaşaalı haletleriyle geçirdik mi, maksadımıza vasıl olduğumuzu var sayıyoruz. Asıl menzil-i maksudun bu dünya hayatıyla sınırlı olduğu yanlışını hep hayatımızda yaşıyoruz. Bu dünya hayatında istediklerimize tam kavuşamayacağımızı, bütün ihtiyaçlarımız ve arzularımızın tam olarak karşılanacak menzilin ölümden sonraki hayat olduğu gerçeğini hep gözden ırak tutuyoruz. Bu sebeple de bir türlü arzuladığımız huzuru bulamıyoruz.

Suçu başka yerde aramak gibi bir durumu aklımıza bile getirmeye hakkımız yoktur. Suçlu, Rabbimizin bizlere vermiş olduğu duygularımızı yanlış yerlerde kullanma haletlerimizdir. Suçumuz, Allah’ın en sevdiği kullarının dünya hayatının imkânlarından herkesten daha az istifade ettiğini önemsememek, bilmemek veya hatırlamamaktır.

Makam-ı Mahbubiyet’e kavuşmaktan daha yüksek bir makamın olduğunu hangi insan iddia edebilir. İnsanların, inandıktan sonra en büyük maksadının Allah’ın rızasını kazanmak ve dolayısıyla sevgisine mazhar olmak olması gerektiğini hangi aklı başında olan insan inkâr edebilir? Biliyoruz ki mideyi tıka basa doldurmak ve dünya zevk ve rahatını asıl maksat yapmak bizim için doğru bir tercih değildir.

Biliyoruz ki, Rabbimiz bizleri değişik zorluklarla, sıkıntılarla imtihan etmektedir. Ve yine biliyoruz ki, bu dünyada meşrû olan lezzetli şeyler sadece tadılır. O zaman neden imanımızın aydınlığından istifade ederek, başımıza gelen her hoş görülmeyen hâlet için “Bu da geçer ya Hu” diyemiyoruz?

09.07.2007

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Evlilik kader midir?



Merve Hanım:

*“Evlilik kader midir? Büyüyle kader değiştirilir mi?”

Her şey tamamen nasip, kader, kısmet işidir. Fakat bu, cüz’î irademizi inkâr etmemiz ve yok saymamız mânâsına da gelmiyor. Bir şeyde her ikisini birden algılayabilmeliyiz. Nasip ve kısmet işi olan bir şey, genelde bizim cüz’î irademiz tarafından da tercih edilmiş olabiliyor. Ya da bizim cüz’î irademizle tercih ettiğimiz bir şey, genelde ve aynı zamanda nasip ve kısmetimiz de olabiliyor!

Bununla beraber, cüz’î irademizle seçmediğimiz bir şey bazen kısmetimizde çıkmıyor değil. Ya da kimi zaman cüz’î irademiz başka bir hususta tercih bildirirken, bazen ummadığımız ve beklemediğimiz bir kapı başka bir cihetten açılmıyor değil!

Ne var ki bu tecelli yalnız evlilik tercihinde değil, her konuda ve her zaman söz konusu olmaktadır. Rabb-i Zülcelâl’imiz bunun için, “Belki sevmediğiniz şey, hakkınızda hayırlıdır. Bazen de sevdiğiniz bir şey sizin için şer olur. Allah her şeyi bilir, siz bilmezsiniz”1 buyurmakta ve dikkat nazarlarımızı kendi yüksek ve sonsuz ilmine ve iradesine çevirmektedir. Fakat hemen belirtelim: Büyü ile kader asla değişmez.

Yönelişlerimizde Allah’ın ilim ve iradesi hâkim olmasaydı, sayısız hatalardan kendimizi elbet koruyamayacaktık. Hep doğruyu ve hayırlı olanı mı seçtiğimizi sanıyoruz? Hiç, iyi diye seçtiğimiz, fakat başımıza belâ getiren birçok tercihimizi hatırlamıyor muyuz? Şer riskinden korunmak için, Allah’tan hep hayırlısını istemiyor muyuz?

Emin olmalıyız ki, bizim için nasip ve kısmet olan şey, hayırlı olan şeydir. Öbür seçenekler bize hayırlı değildir ki, nasip ve kısmet olmamıştır. Başkasına hayırlı olması, bize de hayırlı olacağı mânâsına gelmez. Biz bize özgü bir tecelli bekleriz ve buna liyakatimiz vardır. Cenâb-ı Hak da bize, bize özel davranıyor. Başkasına verdiği şeyi bazen bizden bunun için esirgiyor. Çünkü bizim hayrımıza olan şey, o anda Allah’ın esirgemesindedir.

Nasip, Cenâb-ı Hakkın bir şeyi bizim için tensip buyurması, uygun görmesi ve onu takdir etmesidir. Kısmet de, Cenâb-ı Hakkın herkese kendi özel şartlarında, kendine lâzım olacak şeyleri, diğer sayısız seçeneklerden seçip ayırıp vermesidir. Her ikisi de Allah’ın tensip ve takdiri demektir.

Bizim cüz’î irademiz ise bir duâ mekanizmasıdır. Bir şeyi dilimizle duâ edip istediğimiz gibi, kalben de istediğimiz şeye yöneliriz. Cüz’î irade kalbin yönelişinden ibarettir ki, bir nev'î fiilî duâdır. Veya fiilî duâ başlangıcıdır. Fakat bu bir duâ olduğundan, yöneldiğimiz şeyin hayırlı olmasını ve hayırlı olması halinde ihsan edilmesini de isteriz. Aynı zamanda o yöne doğru adımlarımızı atarız, harekete geçeriz. Allah’tan hayır umarak doğru bildiğimiz yolda yürürüz. Eğer istediğimiz şey gerçekleşirse, bunun bizim için hayırlı olan bir takdir, nasip ve kısmet olduğuna hükmederiz.

Evleneceğimiz adayı tesbit ederken, izlememiz gereken yol da budur. Önce Allah’tan hep hayırlısını isteriz. Sonra bizim için hayırlı olabileceğini umduğumuz şahıslara ilgi duyarız. Ardından, ilgi duyduğumuz şahıslara haberci gönderip, “Allah’ın emriyle, Peygamber’in (asm) kavliyle” evlenmek niyetimizi açıklarız. Bu aşamaların hepsinde, bu teşebbüsümüzün bizim için hayırlı olmasını, bizi hayra yönlendirmesini Cenâb-ı Hak’tan hep isteriz. Hem isteriz, hem de teşebbüslerimize devam ederiz. Bir yerlerde bir olumsuzluk çıktığında, akl-ı selimle hareket edip çözmeye çalışırız. Olumsuzluklar artarsa, akl-ı selimi yine elden bırakmayız. Bu esnada etrafımıza ve çevremize de akıl danışırız, istişâre ederiz. Olumsuzlukları aşamaz ve fakat bu tercihimizin bizim için hayırlı olacağını hâlâ umarsak; Allah’a dayanarak ve Allah’tan hayır bekleyerek çözüm üretmeye devam ederiz. Pes etmeyiz. Ümitsiz olmayız.

Fakat olmayacak duâya da “âmin!” demeyiz. “Hayırsızsa da bu olsun, hayırlıysa da bu olsun!” tarzında bir ısrar ile hayır duâmızı bulandırmayız. “Hayır” istemekten vazgeçmeyiz. İşimiz yolunda gitmediğinde her şeyin bittiği evhamına kapılmamıza gerek yoktur. Allah’ın bizim için bir hayır tercihi yaptığını düşünmeliyiz. Tevhid inancı bunu gerektirdiği gibi, huzur ve saadet de bundadır!

Evlilik meselesinde erkeğin daha özgür olduğunu, kızların özgürlüklerinin kısıtlandığını düşünmek yanlıştır. Erkekler kadar kızlar da hayat arkadaşlarını seçmekte özgürdürler ve seçicidirler. Kızın veya kız tarafının da bir erkeğe talip olması söz konusu olabilir. Kız ailesi uygun gördüğü erkek tarafına yakın durabilir, haber gönderebilir. Bu ne ayıptır, ne de günahtır! Yeter ki, âdâb, erkân, ahlâk ve haya yok sayılmasın!

Sehl bin Sa’d (ra) bildirmiştir: Bir kadın geldi ve bir toplulukta kendisini Resûlullah’a arz etti. Dedi ki:

“Yâ Resûlallah! Ben evlilik için kendimi size arz ediyorum. Nasıl isterseniz öyle yapın! İster kendiniz alın, ister başkasıyla evlendirin!”

Bunun üzerine topluluktan birisi kalkarak:

“Yâ Resûlallah! Beni onunla evlendirin!” dedi.

Resûlullah da (asm):

“Öyleyse haydi git, araştır. Demir de olsa bir yüzük bul, getir!” buyurdu.

Adam gitti, fakat demir bir halka bile bulamadı. Bunun üzerine Resûlullah (asm):

“Kur’ân sûrelerinden ezberinde bir şey var mı?” buyurdu. Adam:

“Evet!” deyince, Resul-i Ekrem (asm), ezberinde olan Kur’ân sûreleriyle adamı o kadınla evlendirdi.2

Dipnotlar:

1. Bakara Sûresi: 216

2. Nesâî, Nikâh, 1, 69

09.07.2007

E-Posta: [email protected]




Mehmet KARA

Belirsizlik



Seçimlere iki haftadan az bir süre kaldı, ancak hâlâ 11. cumhurbaşkanını halk mı seçecek, yeni Meclis mi seçecek, belli değil…

10. Cumhurbaşkanı Sezer 55 gündür cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturmaya devam ediyor… Bu gidişle daha da oturacak gibi.

Son günlerde yaşananlar Türkiye tarihinde “garip bir süreç” olarak yerini alacak. Bu gariplikleri bir hatırlayalım. AKP hükümetinin süreci iyi yönetememesi -suçu başkalarına atsalar da- neticesinde 11. cumhurbaşkanı seçilemedi. Bundan sonra olaylar akıl almaz bir şekilde devam etti. CHP’nin başvurusu ile bundan önce üç cumhurbaşkanı seçiminde uygulanmadığı halde Anayasa Mahkemesi 367 kararı icat etti. Meclis’in cumhurbaşkanlığı seçim turlarına başladığı ilk günün akşamı Genelkurmay’ın gece yarısında internetten yayınladığı e-muhtırası geldi. Hemen peşinden anayasa değişikliğinin Köşk’ten dönmesi, ardından referandum süresinin 45 güne indirilmesi, sonrasında bunun da veto edilmesi…

En son da CHP ve şu anda Çankaya’da oturan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Anayasa Mahkemesinin “cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi”ni öngören Anayasa değişikliği paketine yönelik iptal başvurusunu reddetmesi bu belirsizliklerin devam etmesine yol açtı.

Bu karardan sonra şurası kesin gözüküyor ki, önümüzdeki 5 ayı sandık başına giderek geçireceğiz. Neredeyse ortalama her aya bir sandık düşecek. Tabi şu anda görülen… Çünkü “Siyasette bir gün bile uzun bir süredir” sözü bile rafa kalkıp, günler saatlere inmişken seçimden sonra ne gibi gelişmeler olur, kimse kestiremiyor. Hele ki, bu karardan sonra 367 Mucidi Sabih Kanadoğlu hâlâ konuşmadı. Hele o bir konuşsun. Bakalım süreç nasıl işleyecek?

Şimdi manzara şu:

Anayasa Mahkemesinin geçtiğimiz Perşembe günü (5 Temmuz 2007) verdiği karardan sonra yapılan tartışmalarda 11. cumhurbaşkanını Meclis’in mi yoksa halkın mı seçeceği konusunu açıklığa kavuşmadı. Son birkaç aydır olduğu gibi her kafadan ayrı bir ses çıkıyor.

AKP yöneticileri, bu konuda ayrı ayrı şeyler söylüyorlar. Meselâ Grup Başkanvekili Salih Kapusuz, 22 Temmuz’da seçmenin önüne iki sandık koyulabileceğini söylüyor. Ancak Sezer, referandumun süresini 45 güne indiren yasayı veto etti. Meclis, olağanüstü toplanıp bu yasayı kabul etse bile seçime 13-14 gün kaldığı için iki sandık konulamıyor. Bir de, Meclis, Sezer’in veto ettiği yasayı yeniden Köşk’e gönderse bile Cumhurbaşkanı Sezer’in önünde 15 gün inceleme hakkı bulunuyor Kaldı ki, YSK Başkanı Muammer Aydın, referandum tarihinin 21 Ekim olduğunu açıkladı.

Anayasa değişikliği paketi, cumhurbaşkanını halkın seçmesini, milletvekilliği seçimlerinin 4 yılda bir yapılmasını düzenliyor. Halka, bunu kabul edip etmediği sorulacak. Anayasa değişikliği paketi, yürürlüğe girdikten 40 gün sonraki ilk Pazar günü ilk tur oylamanın yapılacağına işaret ediyor. Yani 2 veya 9 Aralık’ta Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turu yapılacak. Bu turda seçim yapılamazsa 16 veya 23 Aralık’ta yeni cumhurbaşkanı seçilmiş olacak.

Görev süresi 16 Mayıs’ta dolan Sezer, milletvekili seçimlerinden hemen sonra istifa ederse makam boşalmış olacak. Bu durumda Anayasa’nın 102’nci maddesine göre 10 gün içinde cumhurbaşkanlığı seçimine başlanacak.

Bu arada, CHP Grup Başkanvekili Ali Topuz baştan beri “367 şarttır” derken, Anayasa Mahkemesi’nin son kararından sonra kimse öyle bir yorum yapmadığı halde, “367 aranmaz” demesine bir anlam veremedik doğrusu. Kaldı ki AKP içinden bile kimse bunu söylemezken…

İşte böyle karmaşık bir durumda ihtimallerden söz ediliyor. Ancak görüldüğü kadarıyla bu ihtimallerin gerçekleşme oranı neredeyse imkânsız.

Bütün bunları gördükten sonra, “eline yüzüne bulaştırmak buna denir” diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Daha fazla da karışıklığa ve belirsizliğe yol açmadan, daha fazla ele yüze bulaştırılmadan, 22 Temmuz’daki seçimlerin sonuçlarını beklemek gerekiyor. Çünkü halk bu siyaset senaristlerinin, toplum mühendislerinin, ihtimalcilerin hesabını bozacak gibi görünüyor. Ankara’da oluşturulan “Köşk kördüğümü”nü de ancak halkın kararı çözecektir.

Ancak şurası bir gerçek ki, yeni seçilecek Meclis ilk iş olarak anayasayı değiştirip, daha sade, anlaşılır, sivil ve özgürlükçü yapmadıkça bu karışıklıklar devam eder.

09.07.2007

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

Din ve tasavvuf



Esasında Dawn gazetesinden İrfan Hüseyin’in yaptığı gibi (8/7/2007) Seyyid Kutup ve Mevdudi birlikte anılırlar. Bununla birlikte, dinin görünmeyen manevi ayağına atıflarındaki kusur ve dumurdan dolayı Karl Mark ile de karşılaştırılabilirler. Esasında ruhaniyetten ziyade fikriyat üzerine yoğunlaştıklarından dolayı Ali Şeriati, Mevdudi ve Seyyid Kutup dini ideolojikleştirmişlerdir. Bu anlamda Cemil Meriç’ten itibaren birçok yazar Ali Şeriati ve Seyyid Kutup için ‘solcu İslamcı’ tabirini kullanmıştır. Bu ifade ve yakıştırma Mustafa Sıbai için pek kullanılmamıştır. Halbuki Sibai ‘İslam sosyalizmi’ kitabını telif etmiştir. Zira Sıbai gelenekten kopmamıştır. Seyyid Kutup, Mevdudi ve Ali Şeriati yanında klasik olarak adlandırılabilir. Cemil Meriç haklı olarak Ali Şeriati’yi marksizan olarak tanımlamıştır. Yani Marksizmden etkilenmiştir. Sadece o değil Gülbeddin Hikmetyar’dan birçok çağdaş eylem adamı ve teorisyene kadar istemeden de olsa hakim cereyanların etkisinde kalmışlar ve kendilerini koruyamamışlardır. Durum, Ebu’l Hasan en Nedevi’nin Muhammed İkbal konusundaki tespiti ve tasviri gibidir. Muhammed İkbal’dan önce inci mercan çıkarmak için Batı denizine dalan niceleri bir daha su yüzüne çıkamadı. Boğulmaktan kurtulamadı. Muhammed İkbal vurgun yese de sonunda kurtulmuştur. Tesbit çok çarpıcıdır ve tamamen gerçeği aksettirmektedir. Burada Molla Ramazan’ın oğlu Muhammed Said Ramazan Buti’ye bir tavsiyesini de hatırlamanın tam zamanıdır: “Ne zaman bir konu veya dal üzerine yoğunlaşsam, babam hem zihnimin tebellüdünü engellemek ve hem de itidal noktasını korumam için beni başka alana kanalize ve sevk ederdi...” Din manevi ayağını kaybedince ve fikriyat üzerinden ideolojikleşince elbette ki zaman zaman Marksizmle ortak noktalara varacaktır. Bu anlamda, Marksizmden etkilenen sadece Ali Şeriati olmamış aynı zamanda Mevdudi de üzerinde bu etkilenmenin hissedildiği çağdaş İslami önderlerden birisidir. Özellikle de tasavvufa bakışı Selefilikten ziyade Marksizandır. Veya ikisinin bulaması ve bileşkesidir.

***

İmam Rabbani ve Şah Veliyyullah Dehlevi’nin hayatı ve mücadelelerini ele alırken kendini Marksist anlayışa kaptırmaktan kurtaramaz. İşte bazı satırları: “Su gibi helal olan bir şeyin hastaya zararlı olacağı için yasaklanması gibi aynı şekilde yasaklanmamış olsa bile tasavvuftan da Müslüman elini eteğini çekip bir yana bırakması gerekir. Çünkü tasavvuf tiryakilik (aylaklık) yapan afyon gibidir. Müslümanları uzun asırlar boyunca uyutup ellerini kollarını bağlamıştır...” Burada Mevdudi, Karl Marks’in din bağlamında söylediğini tenezzül basamağıyla tasavvuf bağlamına yani alt daireye taşımış oluyor. Ama iki anlayış da birbirinin aynısı. Halbuki tasavvuf ehli de bu vartaları görmüş bundan dolayı Şazeliyye tarikatından Muhammed Harrak gibiler ‘harkul avaid’ gibi ülfet kırıcı kaideler geliştirmişlerdir. Elbette ki dinlerin dejenerasyonu gibi tasavvufun dejenerasyonu veya suistimali de gerçektir. Bununla birlikte dejenerasyon var diye aslını inkar edecek olursak elimizde tasavvuf değil onun aslı olan din de kalmaz. Yangın nedeniyle nasıl ateşten, sel nedeniyle nasıl sudan vazgeçemez isek bir takım üzerine bulaşan ve kendinden olmayan bidatlar yüzünden tasavvuftan da el çekemeyiz. Burada Mevdudi’nin kıstası ve ölçüsü tamamen dünyevi ve maddidir.

Yani fiziki. Tasavvufu maddi zaferlerin önünde bir engel olarak görüyor. Halbuki maddi zaferler manevi zaferlere bağlıdır. Manevi zaferler de maddi zaferlere. Hazreti Ömer’in anlattığı ve Gazali’nin yaşadığı budur. Hazreti Ömer, her girdiği savaşı kazanmasının sırrını kendisine ve davasına olan itimat ve güvene bağlar. Bu Allah’a güvenin yani manevi dinamiklerin bir tecellisdir. Gazali de tam kalbinde hissettiği İslam aleminin manevi kırılmasını kendisinde tamir ederek kendisinden sonrakilere zemin ihzar etmiştir.

***

Burada Gazali’nin ölçüsü ile Mevdudi’nin ölçüsü tamamen birbirine terstir. Gazali’nin ölçüsü ihlastır ve bundan dolayı el Münkiz da bütün muhatara ve vartalarına rağmen en selametli yol olarak sufilerin yolunu gördüğünü söylemiştir. Burada sufilerin yolundan maksat manevi yol yani rabbani yoldur. Mevdudi’nin kriteri ise maddi terakkidir. Halbuki maddi terakki de manevi terakkiyye ve onun ötesinde terapiye muhtaçtır. Ebu’l Hasan en Nedevi’nin de beyan ettiği gibi kul Allah münasebetleri rehbet ve rağbete dayalı olacaktır. Bu denklem yitirildiğinde ve tek ayağa indirildiğinde sakim hale gelecektir. Mevdudi’nin Allah kul münasebetlerinde tazimi ve saygıyı esas almış ama rağbeti ve muhabbetullahı ihmal etmiştir. Halbuki marifetullah muhabbetullahın meyvalarından birisidir. Kulun en büyük zaferi marifetullaha ermektir.

09.07.2007

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004