Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 22 Temmuz 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


İslam YAŞAR

İki âlimin portresi



Mevlânâ...

Vücut cihetiyle orta boylu bir insandı. Yüzü dolgun, siması hafif sarıya meyyal buğday benizliydi. Muhtemelen alnı açık, burnu düz, sakalı seyrek, bıyığı ve kaşları inceydi.

Kendi iç dünyasına daldığında mânevî mehabetini gizleyen bedeni, harekete geçtiği zamanlarda ruhunun inşirahlarını zaptetmekte zorlanacak kadar zayıf ama sağlıklıydı.

Bünyesinin zayıflığından dolayı zaman zaman hâl ve hareketlerinde bazı asabî gerginlikler tezahür etse de mizacı hassas, görünüşü mütevazî, yüz hatları mütebessim ve tavırları müşfikti. Bütün müceddidler ve müçtehidler gibi onun da simasının en bariz uzvu gözleriydi. Kimsenin kolay kolay bakamadığı harikulâde nafiz ve müessir gözleri vardı.

Rengi ve şekli kendine has takkesi, sarığı, cübbesi vardı. Kanaatkâr bir fıtrata sahip olduğundan kıyafetini fazla değiştirmezdi ama elbisesinin temizliğine ve renklerinin, desenlerinin tenasübüne azamî derecede itina gösterirdi.

Ruhu bütün kâinatı ihata edecek derecede geniş, deryalara sığmayacak kadar derindi. Yerine göre bazen denizler gibi için için dalgalanır, bazen şelâleler gibi çağlardı. Bilhassa ruhu hareketlendiği zamanlarda o deniz kendi içine sığmaz, dalgalanır, taşar ve hududu, insan idrakinin ihata edemeyeceği kadar genişlerdi.

O, nefes alıp verdikçe alabildiğine açılıp genişleyen bu hür ve kıyısız denizde dünyanın mecburiyetlerinden uzak, ahiretin mes’uliyetlerinden âzâde bir ahvâl içine girerdi.

Kimi zaman hoş bir sada, tatlı bir tebessüm, lâtif bir kelâm katresi yeterdi bu denizi dalgalandırmaya, bazen dağlar mesabesinde büyük mânâlar da düşse, bir nebze kıpırdamazdı.

Zahiren birbirine zıt gibi görüldüğünden bir mânâ verilemeyen bu münzevî ve coşkun hayat hâlleri, aslında tenasüp içinde devam eden istikrarlı bir tekâmülün tezahürü idi.

Zîra normal şartlarda hayat münzevî hâller içinde akarken, ruhunun pırıltısı gönül denizinin durgun yüzüne aksettiği zaman inşirah dalgaları husûle gelir, bu sayede de hem beden dinlenir, hem ruh durulanır ve bir tekâmül mertebesi daha yaşanırdı.

Tevazu onun en bariz vasıflarından iriydi. Şahsı medar-ı bahs olduğu zaman kendisine sıradan bir insanın nazarı ile bile bakmazdı. Sohbet meclislerinde şahsına yapılan iltifatlara fazla itibar etmez, ziyaretine gelenlerin hayran bakışlarından rahatsız olurdu.

“Sen benim âlemdeki ünü duymadın mı hiç?

Ben hiç kimse değilim. Bir hiçim, hiç...”

Bu hissini de sık sık böyle mısralarla dile getirir; ruhun kazandığı irtifâ mertebelerinin ve mânevî meziyetlerin yanında nefsin de, ona izafe edilen unvanların, takılan sıfatların da fazla bir kıymet-i harbiyesinin olmayacağını nazara vermek istemişti.

Çünkü zamana hâkim olan telâkkîlerin de tesiriyle insanların maddî şeylere değer vermeleri; zahirî unvanlara, sıfatlara, makamlara, mevkilere takılıp kalmaları, ruhu iyice ihmal etmelerine sebep olmuştu.

İnsanların ekseriyeti, her sahada olduğu gibi bu hususta da kendisini erişilmez bir mevkide gördükleri için onlara, en çok itibar ettikleri cihetini hiçe indirerek mühim bir hayat dersi vermeye çalışmıştı.

Aynı zamanda, nefsinin dünyevî taleplerine de set çektiği bu münzevî tavrın, zamanında pek çok menfî örneği görülen miskin insan tipi ile karıştırılmaması için de sık sık ruhunun coşkuyla aktığı ebedî menzilleri nazara verme ihtiyacı hissetmişti.

Mevlânâ’nın bedeni ile ruhu arasındaki insicamlı ve âhenkli işleyişi, zamanın karanlık, karışık, kararsız akışı bile bozamamıştı. Bu insicam, insan fıtratına son derece uygun olmalı ki Mevlânâ’nın fizikî portresi zamanla zihinlerden silinse, yeni nesiller tarafından hatırlanmasa da; ruhî portresinin tezahürü olan hâller ve hasletler, asırlar boyu insanlara rehber olmuştu.

Hâlâ bazı insanlar onu örnek almaya devam ediyor.

***

Bediüzzaman...

Uzuna yakın orta boylu, sağlam yapılı, sağlıklı bir bünyeye sahipti. Boyuna mütenasip olarak dikine uzayan, buğday tenli ve ‘alâmet-i fârika-i sâniyesi’ yani yüzünün, onu başkalarından ayıran ikinci derecedeki hatları tam ve müstesna bir sîması vardı.

Zahirî görünüşüne, hâline, tavrına, duruşuna, kıyafetine ve kisvesine bakıldığı zaman; onun da güçlü bedeni ile mâsivâyı muhit, mâverâya müheyyâ ruhu arasında mükemmel bir insicamın olduğu hemen fark edilirdi.

Çehresinde heybet, şefkat, ciddiyet, tebessüm ve tevazu gibi bir yüzde bulunabilecek bütün hatlar mevcuttu. Kim nasıl görmek isterse veya o kime ne zaman, nasıl görünmesi gerekiyorsa ona o şekilde görünecek müstesna hususiyetleri haizdi.

Hayal yumuşaklığındaki birkaç çizgi ile şekillenen alnı açık, elmacık kemikleri belirgin, yanakları dolgundu. Yüz hatlarına buket görüntüsü kazandıran çenesi bariz, gamzeleri derin, ağzı hafif kavisli, cildi berrak, çehresi aydınlıktı.

Kaşlarının arasındaki çapraz çizgilerle alnına bağlanan müşekkel burnu yüz hatlarına mehabetli bir görüntü verirken, dolgunca dudakları, az konuşup çok zikretmekten olsa gerek içe doğru meyilliydi.

Nurânî simasının en dikkat çekici uzvu, kendi tavsifiyle elâ gözleriydi. Nazarı hep içe doğru ruhunun, dışa doğru da semanın derinliklerine münazır olduğundan gözlerini görmek mümkünse de bakmak asla kabil değildi.

Yerini dolduran kalın bıyıkları muntazam ve tertipli, kaşları hafif çatık ve gürdü. Başı her zaman kapalı olduğundan saçlarının şekli pek görünmezdi ama şakağındaki uçlarından saç tellerinin kalın, düz ve uzunca olduğu anlaşılıyordu.

Geniş bir bez ve dar, uzun kuşaktan müteşekkil bulut renkli sarığını sarıp başına giydiğinde, üzerinde Peygamber Efendimize (asm) ilk âyetin inzal olunduğu Nur Dağı’nın uzaktan görünüşünü andıran mehabetli bir şekil alırdı.

El dokuması siyah, düz kumaştan dikilen geniş cübbesini giyip düğmesiz yakalarını kavuşturduğu zaman, üzerine kendi renginden yama üstüne yama vurularak kalınlaşmasına rağmen gümüş bir tül inceliği kazanıverirdi.

Sarığını sarış tarzı ve cübbesini giyiş şekli o kadar kendisine hastı ki, daha önce hiç örneğine rastlanmamıştı, kendisinden sonra da onun gibi giyinen kimse olmadı.

Bediüzzaman, fizikî portresini teşkil eden bu gibi maddî ve zahirî unsurların temizliğine, intizamına, insicamına itina göstermesine ve her an, her hâlini kontrol etmesine rağmen, kendini sadece onlarla ifade etme cihetine gitmedi.

Hatta zaman zaman içtimâî teâmüllere uyarak fizikî portresini nazara alıp şahsına itibar ve iltifat eden insanlara “Ben beni beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum” diyerek karşılık verdi.

Şahsı ve nefsi medar-ı bahs olduğunda ne kadar mütevazî tavırlar içine girerse, dinini, dâvâsını ilgilendiren bir mesele olduğu zaman da o kadar müsterih ve müftehir hareket ederdi.

Onun için fıtratının yanı sıra, insanların hissiyatlarına hâkim olan beşerî zaafları da göz önünde bulundurarak şahsını nazara vermekten veya zahiren dikkat çekecek hareketler yapmaktan hep içtinap etse de İslâm dininin şeâirini taşıdığı hâllerde ve dâvâsı adına konuştuğu zamanlarda, haykırırcasına hamâsî ifadeler kullanmakta bir an bile tereddüt etmedi.

Meselâ, sürgün olarak Barla’da kaldığı yıllarda, emniyet kuvvetlerinin “Said elli bin nefer kuvvetindedir, onun için serbest bırakmıyoruz” diyerek kasabanın dışındaki Bedre mahallesinde birkaç gece kalmasına izin vermemelerini hayretle karşıladı.

“Ey bedbaht ehl-i dünya! Bütün kuvvetinizle dünyaya çalıştığınız hâlde neden dünyanın işini dahi bilmiyorsunuz, dîvâne gibi hükmediyorsunuz? Eğer korkunuz şahsımdan ise, elli bin nefer değil, belki bir nefer elli defa benden ziyade işler görebilir. Yani odamın kapısına durup bana ‘Çıkmayacaksın’ diyebilir.”

Bu gibi ifadelerle ehl-i dünya tabiriyle tavsif ettiği zamanın mütegallibelerini tenkit etti ve onlara, bütün güçleri ile dünyaya çalışmalarına rağmen, dünyanın işlerini bile bilmeyecek kadar divane olduklarını hatırlattı.

Ardından şahsını dâvâsından ayırdı ve kendisinin vehmedildiği gibi şahsî bir kuvvetinin olmadığını söyleyerek, memleketinden sürgün edilmesini, orada köylülerle görüşmesine ve başka bir yere gitmesine izin verilmemesini buna örnek gösterdi.

Şahsı için böyle mütevazî tabirler kullanarak kendisinden korkulmasının yersiz ve mesnetsiz olduğunu söyledikten sonra “Eğer korkunuz mesleğimden ve Kur’ân’a âit dellâllığımdan ve kuvve-i mâneviye-i imâniyeden ise, elli bin nefer değil, yanlışsınız, meslek îtibârıyla elli milyon kuvvetindeyim, haberiniz olsun” diyerek dâvâsının kuvvetini nazara verdi.

Bu ve benzeri sözlerin, düşmanlarına gözdağı vermek maksadıyla söylenmiş mübalâğalı ifadeler olduğunun anlaşılmaması için sözünü ettiği gücü Kur’ân’dan, imandan aldığını açıkladı.

Bunu yaparken, muarızlarının kuvvet kaynağı olarak kullandığı felsefî fikirler karşısında ortaya koyduğu iman esaslarını ve Batılı filozoflarla yaptığı fiilî, gaybî münâzaraları nazara vermeyi de ihmal etmedi.

Gerçekten de bir bakıma onun ruh portresini şekillendiren Risâle-i Nur Külliyatında, o zamana kadar Doğuda ve Batıda çok tartışılan meseleler işlenmesine rağmen hiç kimse onun izahını çürütüp isbatını geçersiz kılan bir iddiada bulunamadı.

Hatta bu hususta Batıda yıllarca felsefe eğitimi görmüş meşhur filozoflar, ders aldıkları hocalarının da yardımı ile çeşitli kitaplar yazmak maksadıyla harekete geçtilerse de, Bediüzzaman’ın yazdığı eserleri görünce başarılı olamayacaklarını anlayıp teşebbüslerinden vazgeçtiler.

Zaten onu diyar diyar sürmelerinin, mahkeme mahkeme dolaştırmalarının, hapishanelerde tutmalarının ve defalarca zehirleyerek öldürmeye çalışmalarının sebebi, muaraza edemeyecekleri müessir eserler yazmasına fırsat vermemekti. Fakat bütün yolları deneyip her yetkiyi kullanmalarına rağmen ne onu durdurabildiler, ne de Risâle-i Nurların telifine ve intişarına mani olabildiler.

Çünkü “Ben bir çekirdektim. Çürüdüm. Acz ve ihtiyaç ve samimî istemek ve fiilî duâ etmek neticesinde Cenâb-ı Erhamürrâhimîn Risâle-i Nur’u o çekirdekten halk ve ihsan etmiş” sözleri ile de ifade ettiği gibi onun şahsı ile eserleri birbirini tamamlıyordu.

Zaten, onun fizikî ve ruhî portreleri arasındaki insicam ve tenasüp sayesindedir ki, onu görenler hâline hayran kalıp eserlerini merak ettiler, eserlerini okuyanlar, kendilerini ebedî felâketlerden kurtaran insanı tanımak istediler.

Onun muhitine yaklaşan ve eserlerinin etrafında pervane olan insanlar, halis niyetle ve samimî ihlâsla o mükemmel portreyi ruhlarına nakşederek ya dost veya kardeş oldular, ya da talebe sıfatı kazandılar.

Böylece Bediüzzaman’ın “Ey Risâle-i Nur şakirtleri ve Kur’ân’ın hizmetkârları! Sizler ve bizler insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin azalarıyız” sözleri ile ifade ettiği bünyedeki yerlerini aldılar.

Bediüzzaman’ın yaşadığı zaman içinde bedeni ve ruhu arasındaki harika insicam o kadar mükemmel işledi ki, onun şahsı ve dâvâsı etrafında teşekkül eden şahs-ı mânevî de ruh taşıyan canlı bir beden gibi büyüyüp gelişti.

Uzvu mesabesindeki mensuplarının samimî gayretleri sayesinde Türkiye’de ve İslâm Âleminde herkes tarafından bilinip sevilerek örnek alınan bu hayattar portre, dünyanın pek çok yerinde de hızla tecessüm, tebessüm ve tenevvür ediyor.

İnşallah bu nurânî intişar kıyamete kadar artarak devam edecek. Zîra onun, öldükten sonra da tasarrufunun devam etmesinin yanı sıra eşkali, ef’âli ve etvârı gibi tecdidi, içtihadı, icraatları da şahsına münhasır hususiyetler taşıyor.

22.07.2007

E-Posta: [email protected]




Hüseyin GÜLTEKİN

Dar ve geniş dairedeki vazifelerimiz



Bediüzzaman, insanın alâkadar olduğu alanlardan “dar daire” diye tavsif ettiği dairede, doğrudan bizi ilgilendiren çok büyük ve önemli vazifeler bulunduğunu; “geniş daire” diye isimlendirdiği alanda da bizi ilgilendiren ve yapmamız gerekli vazifelerin ya hiç veya çok az bulunduğunu beyan ediyor. Yani küçük dairede büyük ve önemli vazifelerimizin bulunduğunu; büyük gibi görünen dairelerde de çoğu zaman cüz’î ve basit vazifelerimizin bulunabileceğini haber veriyor.

Bu önemli ve enteresan tesbitlerden sonra da büyük dairenin cazibedarlığı cihetiyle günümüzde çoğunlukla insanların bu dairede olup biten olaylara merakla baktıklarını, kendilerini hiç alâkadar etmeyen, malâyâni, boş, hatta zararlı meselelerle meşgul olduklarını söylüyor.

Büyük ve cezbedici dairede vukû bulan olaylara kapılarak, orada olup bitenleri merakla takip eden insanlar, bunun bir sonucu olarak “dar daire” diye isimlendirilen fakat doğrudan kendilerini ilgilendiren, yapmakla mükellef bulundukları önemli vazifelerini ya aksatıyor veya hiç yapmıyor.

Yüce Allah’a karşı vazifelerini ve sorumluluklarını yerine getirmekte acz ve tembellik içinde olan, fakat kurtuluşu siyasî arenada arayan ve bütün gayretini ve mesaisini siyâsî meselelere sarf eden bir çok ehl-i dinin, bugün içinde bulundukları tezatları ve çıkmazları üzülerek seyrediyoruz.

Dindar ve muhafazakâr görünümlü insanlarımızın, dine hizmet etmek niyetiyle siyasete girip, arzuladıkları makamlara geldikten sonra dine ve dindarlara hizmet etmeyi unuttukları gibi, kendi dinî yaşantılarında dahi gerilediklerine çokça şahit oluyoruz.

Bu meyanda şahsî ibadetlerinde istenilen dikkat ve titizliği gösteremeyen, dinî yaşantılarında gerekli hassasiyeti göstermekten çok uzak bir hal içinde olan, helâl-haram sınırını pek dikkate almayan bir çok ehl-i dinin, kendi durumlarını görmezden gelerek, ülkeye, hatta dünyaya nizâmât vermeye kalkışmaları da, geniş dairedeki olaylara kendini kaptırmanın garip bir hâli olsa gerek.

Bu asrın bu garip durumunu çok iyi tesbit eden Bediüzzaman “dindar insanların genellikle siyasetçi olmadıklarını; siyasetçi insanların da ekseriyetle tam dindar olamayacaklarını” beyan ederek dinî bir yaşantıyı tercih eden insanların bu zamanda siyasete fazlaca yönelmemelerini tavsiye ediyor.

Tabiî insanları aslî vazifelerinden uzaklaştıran, boş, mâlâyâni meselelere sevk eden yalnızca siyasî meseleler değil. İnsanların zihinlerini dağıtan, fikir ve düşüncelerini müşevveş hâle getiren bir çok iş ve meşgale mevcut bu zamanda.

Bu asırda kimisi maç bağımlısı; kimisi lüks bir yaşantı bağımlısı; bazıları para-pul, mal-mülk aşığı; bazıları makam-mevki, şan-şöhret meraklısı...

Günümüz insanı, yüce Allah’ın paha biçilmez birer nimet olarak verdiği aklını, kalbini, zihnini hiçbir önemi ve faydası olmayan, boş, zararlı meşgalelere yönlendirerek zarara kendi rızasıyla girmiş oluyor.

İnsan olarak sosyal bir yönümüz de var elbette. Ailemizle, mahallemizle, şehrimizle, ülkemizle, hatta üzerinde yaşadığımız dünyamızla bile bir bağımız var, bir münasebetimiz var. Ölçüyü kaçırmamak şartıyla buralarda olup biten olayları da takip edebiliriz. Ama bize ait, doğrudan bizi ilgilendiren vazifelerimizi ve yükümlülüklerimizi unutmamak kaydıyla.

Şu geçici dünya üzerindeki hiçbir olay, hiçbir hadise uhrevî hayatımızı ilgilendiren, Allah’a karşı olan vazifelerimiz kadar önemli değildir. Bilinmelidir ki, dünya üzerinde vuku bulan hangi mesele, hangi haber veya hadise olursa olsun, eğer bunlar Allah’a karşı kulluk vazifelerimizi unutturup, onları ifa etmekten bizi alıkoyuyor ise kendi açımızdan bu durum, hayra alâmet değildir.

Bizi hiç mi hiç alâkadar etmeyen âfâkî, lüzumsuz meselelere kendimizi kaptırıp, olup biten olayları merakla takip etmenin, yapmakla mükellef bulunduğumuz önemli kulluk vazifelerimizi arka plana ittiğini akıldan çıkarmamak gerekir diye düşünüyorum.

22.07.2007

E-Posta: [email protected]




M. Ali KAYA

Peygambere salâvat getirmenin mahiyet ve önemi



Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’de “Şüphesiz Allah ve melekleri peygambere salât ederler. Ey iman edenler! Sizler de o peygambere salât-u selâm getiriniz”1 emreder. Bu âyetin hakikati üzerinde durmakta büyük yarar vardır. Hakikatlerinden bir kısmını şöyle ifade etmek mümkündür:

Yüce Allah kâinatı kendi varlığını bildirmek için yarattı. İnsanı da kâinattaki varlıklara bakarak Kendi varlığını, birliğini, kudretini, ilmini ve iradesini tanıması ve Kendisine iman etmesi için yarattı. Kâinatı bu kadar mükemmel yaratan yüce Allah’ın, yarattığını insanlara bir elçi vasıtası ile bildirmesi aklın ve mantığın gereğidir. Güneş ışıksız olmadığı gibi ulûhiyet de peygambersiz olmaz. Çünkü yaratan yaratılış amacını insanlara bildirmezse, yaratılış amaçsız ve hedefsiz olur. Bu ise Allah’ın hikmetine asla uygun olmaz. Nasıl bir müzenin gelen misafirler için teşrifatçı ve tarifçisi varsa, bu muhteşem kâinatın yaratıcısının da kâinatın ifade ettiği mânâları ders verecek olan bir elçisi olacaktır.

Yine insanları yaratıp dünya okuluna kabiliyetlerini geliştirmek için gönderen yüce Allah, onların bu kabiliyetlerini geliştirecek olan bir muallim, bir öğretmen tayin etmeyip ona kitap göndermeyerek bütün kabiliyetlerin heba ve israf olmasına müsaade etmez. “Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gideceksin?” gibi bütün insanlığı ilgilendiren hususlara cevap vermemesi imkânsızdır. İnsanı tanıdığını ihtiyaçlarını en güzel şekilde karşılaması ile gösteren, sevdiğini de nimetlerin her nev'î ile hissettiren merhametli ve şefkatli Yaratıcı, bütün bunlara mukabil elbette akıllı ve şuurlu varlıklara arzularını ve isteklerini bir elçi vasıtası ile bildirecektir. Bütün bunlar göstermektedir ki ulûhiyet, risâletsiz olmaz.

Bu dünyada Hz. Muhammed (asm) bu vazifeye en lâyık bir elçi olduğu icraatı ile sabittir. Ondan daha mükemmel bu vazifeyi yapan bir başka peygamber de yoktur. O bütün resûllerin seyyidi, bütün enbiyânın imanı, bütün asfiyanın serveri, bütün mahlûkatın ekmeli ve bütün mürşidlerin sultanıdır.2

Allah’ı bilmek ve tanımak demek, bütün kâinatı ihata eden rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz’î ve küllî her şey Onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat’î iman etmek ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına inanmak, gönderdiği elçisine ve onun tebliğ ettiği emirlerine itaat etmek ve günah işlediği zaman kalben tövbe ve nedamet etmek demektir.3

Bizler peygamberi tanıdığımızı ve itaat ettiğimizi, peygambere bağlılığımızı ona “salât-ü selâm” getirmekle gösteririz. Peygamberimiz’in (asm) mahiyeti nur ve hüviyeti nurânî olduğu için dünyada bütün ümmetinin salâvatlarını birden işitir.4

Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’de “Eğer Allah’ı seviyorsanız peygamberine uyun ki Allah da sizi sevsin”5 buyurarak Allah’ı sevmenin ölçüsünü, peygamberine itaat etmek olarak belirlemiştir. Nasıl ki güneş ile gündüz arasında kuvvetli bir ilgi ve münasebet varsa, Allah’a olan sevgi ile peygambere itaat arasında aynı münasebet vardır. Bu hususa mezkûr âyetin tefsirinde dikkatimizi çeken Bediüzzaman Hazretleri “Nasıl mantıkça kıyas-ı istisnaî misali olarak deniliyor: ‘Eğer güneş çıksa gündüz olacak.’ Müsbet netice için denilir: ‘Güneş çıktı. Öyleyse netice veriyor ki, şimdi gündüzdür.’ Menfi netice için deniliyor: ‘Gündüz yok. Öyleyse netice veriyor ki, güneş çıkmamış.’ Aynen böyle de, şu âyet-i kerime der ki: Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa, Habibullaha ittibâ edilecek. İttibâ edilmezse, netice veriyor ki, Allah’a muhabbetiniz yoktur. Evet, Cenâb-ı Hakka iman eden, elbette Ona itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası, bilâşüphe, Habibullahın gösterdiği ve takip ettiği yoldur”6 demektedir.

Peygambere itaat etmek, sünnetine uymakla kendisini gösterirse; peygambere bağlılık ve sevgi de, ismi geçtiği zaman “Sallallahu Aleyhi Vesellem” veya “Aleyhissalâtü Vesselâm” demekle kendisini gösterir.

Yüce Allah’ın kâinatı yaratış amacı ve hikmeti, Peygamberimizin (asm) dâveti ve tebliği ile tezahür ettiği için her şey Peygamberimizin (asm) ruhu ve ruhaniyeti ile alâkadardır. Bu alâkadarlıklarını da peygambere selâm ve salât ile göstermelerinden daha tabiî bir şey yoktur. Bunun için Allah-ü Teâlâ, Peygamberimize (asm) rahmet etmek anlamında salât ettiği gibi, melekler de yüce Allah’ın “Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım”7 buyurmasına binâen varlıklarını Peygamberimize (asm) borçlu oldukları için Peygamberimize (asm) duâ anlamında salât ederler. Böylece Allah’ın rahmeti ve meleklerin duâsı daima Peygamberimize (asm) akıp durmaktadır. Yüce Allah bu gerçeği “Şüphesiz Allah ve melekleri peygambere salât ederler. Ey iman edenler! Sizler de o peygambere salât-u selâm getiriniz” buyurarak ifade eder.

Salâvatın anlamı rahmettir. Peygamberimize (asm) getirilen salâvatlar, mücessem rahmet olan, “en güzel ahlâk üzere yaratılan”8 ve “Âlemlere rahmet olarak gönderilen”9 rahmeten lil-âlemine yaklaşmaya vesiledir. Mü’minler salâvatı kendilerine o rahmeten lil-âlemine ulaşmaya vesile yaparlar. Peygamberi de Rahmet-i Rahman’a vesile kılarak Allah’ın rahmetini kendilerine celbetmeye çalışırlar. Yüce Allah’ın peygambere salâvat getirmesini istemesinin ve umum ümmetin de bu emre uyarak devamlı peygambere salâvat getirmesinin sebeplerinden birisi budur. Bundan dolayıdır ki namazın son teşehhüdünde Peygambere (asm) salâvat getirmek “vacip” olmuştur.

Bediüzzaman Hazretleri, Peygamberimize (asm) getirilen bu salâvatlar konusunda şöyle der: “İ’lem eyyühe’l-aziz! Nebiyy-i Zîşânın (asm) makam-ı mahmûdu İlâhî bir mâide ve Rabbânî bir sofra hükmündedir. Evet, tevzî edilen lütuflar, feyizler, nimetler o sofradan akıyor. Resûl-i Zîşâna (asm) okunan salâvat-ı şerife, o sofraya edilen dâvete icâbettir.”10

Her mü’min namazın teşehhüdünde okuduğu tahiyatta “Esselâmü aleyke eyyühen-nebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtühü” derken hem Peygamberimize biat, hem memuriyeti olan peygamberliğini teslim ve itaat, hem vazifesini tebrik, hem de bir nev'î teşekkür ve saadet-i ebediye müjdesine bir mukabele etmektedirler.11

Sonuç olarak, hazine-i Rahmetin en kıymetli pırlantası ve kapıcısı Peygamberimizin (asm) zatıdır. Bu rahmet kapısını açacak anahtar da “Bismillahirrahmanirrahim” demek, salâvat getirmektir.12 Salâvatın anlamı sadece peygambere saygı ifadesinden ibaret değildir. Yüce Allah’ın Peygamberimize (asm) salâvat getirmeyi emretmesinin hikmet ve hakikatinin binden birisi yukarıda anlatmaya çalıştığımız Allah’ın rahmetine ve sevgisine mazhar olma hakikatidir.

Dipnotlar:

1- Ahzap, 33:56

2- Sözler, 103–105

3- Emirdağ Lâhikası, (2006-İstanbul) s. 348–349

4- Sözler, 316–317

5- Âl-i İmran, 3:31

6- Lem’alar, 186–187

7- Cem’ul-Fevâid, 2:442; Müsnedü’l-Firdevs, 5:227; Aliyyu’l-Muttakî, Kenzu’l-Ummal, Hadis No:32025

8- Kalem, 68:4

9- Enbiya, 21:107

10- Mesnevi, (2006-İstanbul) s. 141

11- Şualar, (2005-İstanbul) s. 985

12- Sözler, 30

22.07.2007

E-Posta: [email protected]




Abdurrahman ŞEN

Bir sohbetten kesitler



Geçenlerde bir grup genç arkadaşla sinema ağırlıklı bir sohbette bulunduk…

Bu genç arkadaşların yaşları “Minyeli Abdullah” filminin çekildiği günleri anlamalarına yetmiyordu… Dolayısıyla da o yönde bir giriş oldu ve o günlerin genel siyasî havası, sinemadaki durumlar üzerinde muhabbet ettik… Söz elbette “Beyaz sinema”ya da geldi ve sizlerle birkaç defa paylaştığımız o gelişmeleri anlattım genç kardeşlerime…

Bunun üzerine genç kardeşlerim; “Beyaz Sinema” tabirine uyan filmleri sordular… Bu soruya verdiğim cevap ve devamında söylediklerim, “İslâmcı Sinema= Beyaz Sinema” ısrarcılarına da bir kere daha açıklama olacaktır sanıyorum…

Bana “Beyaz Sinema” tabirini ortaya attığım günlerde; “yabancı filmler de beyaz sinemaya girebilir mi?”, “hangi filmleri buna örnek olarak verirsiniz?” diye sorulduğunda o günlerde gündemde olan Halit Refiğ’in “Hanım” filmini örnek olarak söylemiştim. Son zamanlarda çekilen filmler açısından bir değerlendirme yapacak olursak birkaç filmin dışında çoğunun bu tanıma uyduğunu düşünüyorum. Meselâ “Beynelmilel”. Bütün insanlığı hedef alan, özgürlükler üzerine kurulmuş güzel bir film.

Unutmayalım ki; Yaradan’ın kullara hitabı içinde en çok öne çıkan “Ya Eyyühen Nas” olmuştur. “Ey insanlar”, der. San’atçının derdi de bu olmalı; bütün insanlara bir şey anlatmak! Oysa bugün; “ey inananlar”, “ey Müslümanlar”ı da geçtik ve “ey cemaat”e geldik.

İslâm evrenseldir, bütün insanlığı hedef alır, o zaman önceliğimiz bu olmalı, bütün insanlar olmalı. Yerel bir hikâyeyle kendini anlatacaksın… Meselâ “Eşkıya” gibi… Siyasi olarak bakarsan farklı gelebilir ama temelinde bu unsurlar var.

“Millî sinema”, “ulusal sinema”, “İslâmî sinema” gibi tanımlar, arkasında siyasal bağlantıların olduğu ifadelerdir ve bu bağlantılar doğrudan şu partici bu partici düşüncesine getiriyor insanı. Oysaki san’at siyasetin de üzerindedir düşüncem her geçen gün daha da kuvvetlendi. Kültür ve san’at milleti ayakta tutan bir güçtür.

Bugün meselâ birileri; “ya sema ya semah” diyebiliyor. Böyle bir ayrım yapma lüksümüz var mı? Sema da bizim semah da! Birbirinden ayıramazsın ki… İkisi de bizim kültürümüzün özü, temeli. Ahmet Yesevî, Mevlânâ, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, Karacaoğlan ya da Pir Sultan, …. Hepsi kültürümüzün zenginliği, güzelliği nasıl ayrı ayrı düşünebiliriz ki…!

İşte “Beyaz Sinema”yla; Türk toplumuna hitap eden, bizim kaynaklarımızla beslenip üretilen ama dünyaya hitap eden bir sinemanın tanımını yapmaya çalıştım. Yanlış anlamalara sebep olamamak için de; “–cı, -ci gibi bütün siyasal akımlarla ve her türlü –-ist, -izm ile Beyaz Sinema’nın, Beyaz San’at’ın alâkası yoktur” dedim.

Bugün Dede Korkut’a hangi partili diyebiliriz? Ahmed Yesevi’yi, Mevlânâ’yı nereye bağlayabiliriz ki? Bunlar toplumu birleştiren ana unsurlar. Bir süredir sık sık tekrarlıyorum ki; hangi parti olursa olsun, isterse 550 milletvekili ile gelsin… Türkiye’de kültürel bir hamleyle atağa kalkmadıktan sonra bu ülkenin özlenen dirilişi, ayağa kalkışı, prangalarından kurtuluşu mümkün olmaz.

Dahilî ve haricî bütün sorunlarımızın temelinde kültürsüzlük yatıyor. Moğolların Anadolu’yu istilasını düşünün, Vandalizm hat safhada iken o dönem kurtuluşu sağlayanlar Ahmed Yesevi ocağından beslenmiş; Hacı Bektaş, Yunus, Hacı Bayram ve Mevlânâ’dır. Paulo Coelho Simyacı’yı çıkarttığında içimizden kimileri; “bu hikâyeler zaten Mevlânâ’da var, biliyoruz” dediler, malûm. Madem bunlar bizim kaynaklarımızda vardı da neden konu etmiyoruz bu zenginlikleri filmlerimize? Mesnevî, halk hikâyelerimiz hatta Kutadgu Bilig gibi birçok hazinemiz var ama… Bu kaynaklarımızdan yola çıkarak; güncellenmiş, çekilmiş, izlenebilecek bir sinema eseri ortaya koymuyoruz ne yazık ki.

/…………………/ Bütün san’at dalları gibi sinemanın da kitleler üzerinde çok ciddi rolü vardır. Türk toplumunun yapılanmasında, şekillenmesinde sinemanın rolünü inkâr mümkün değil… Yalnız yıllardır bu rolün olumlu mu olumsuz mu olduğu üzerinde rivâyetler muhtelif… Bu konuda, geçmiş yıllardaki tartışmaları düşündükçe, bu rolün etkisinin önemini ve boyutlarını anlamamız da kolaylaşıyor sanırım. Sinemamız aslında bu değişim için bir plân program yapmış değil. Sadece sinema yapmak istemiş sinemacılarımız ve sinema yapmışlar… O filmleri izleyenler de belli oranlarda bu gördüklerinden etkilenmiştir elbette. Kitlelere etki edebilme noktasında bir de televizyonu düşünecek olursak; toplumu “Dallas öncesi, Dallas sonrası” diye tanımlamak yanlış olmaz.

/…………………./Aslında mesajsız film olmaz. Ama mesaj kaygısı san’atın önüne geçmeyecek. Yakın zamana kadar birçok yönetmenimizde ille de ve öncelikle mesaj verme kaygısı vardı. Fakat yapılan o filmlerin genele hitap ettiğini ve beğenildiğini söylemek zor. Yeni yönetmenlerin önemli bölümü bu kaygıdan uzak durumda, özellikle son 2 yılın filmleri bu açıdan önemli. “Takva”nın yapımcısı, yönetmeni ve senaristine bakarsak, İslâmî atmosfere yaşantı olarak pek de yakın olmayan ve ideolojik farklılıkta sanatçılar olduklarını görürüz. Ama ahlâkî anlayışları, duruşları, sanatlarına katmak istedikleri değer, anlatmak istedikleri hikâyeyi dürüstçe, istismara uğratmadan tarafsız bir dille ortaya koyma istekleri sonucu son derece başarılı olmuşlardır. “Beş Vakit”, “Küçük Kıyamet”, “Dondurmam Gaymak” ve benzer birkaç filmde daha Anadolu’da yaşandığı haliyle ideolojik şekillendirmelere uğramamış İslâmî adet ve davranışlar filmin bir yerinde ya da merkezinde kullanıldı. Ama ideolojik söyleme çekmeden sanat kaygısıyla anlatılan hikâyenin gerektirdiği kadar bunu yansıttılar. Ve başarılı oldular. Başkaca yapımcılar ve yönetmenler de en azından bundan sonra bu sonuçları iyi okumalı bence…

Türk izleyicisi ise öncelikle yeni konular ve özenli filmler görmek istiyor. Mesaj kaygılı filmlere günümüzde pek de rağbet yok. Olsa çekilirdi ve bizler de sonuçlarıyla beraber izlerdik.

22.07.2007

E-Posta: [email protected]




Habib FİDAN

Hayır duâlarımız... Bedduâlarımız...



Vaktiyle Dondurmam Gaymak için, “İşleri güçleri gırgır, sadece konuşuyorlar. Neymiş, bir dondurmacı ve abuk sabuk konuşmalar eşliğinde giden aksiyonsuz bir film…” diye söylenen arkadaşıma sürekli silâhların konuştuğu, dövüşlerin had safhada olduğu ve insan hayatının gelişmiş teknolojinin sağladığı özel efektler içinde neredeyse hiçe indirilip aksiyon içinde değersizleştiği filmlerin etkisinde kaldığını söyledimse de dinletememiştim. İsterdim ki, Ege’nin küçük bir kasabasında geçen küçük bir esnafın ve onu çevreleyen çekirdek çevre insanların arasında geçen çok sayıda ödül alan bu filmde, ekrana taşınan canlı ve dinamik bir kültürel olguyu fark etsin.

Dondurmam Gaymak filmini irdeleme niyetinde değilim. Zaten şimdiye kadar da hatırı sayılır eleştiriler yapıldığından, filmi değerli kılan bir etmen olan halk deyimleri eşliğinde çerçevesi çizilen anlayışın ne denli tatlı ve değerli olduğudur beni ilgilendiren. Bence Dondurmam Gaymak filminin beğenilme sebeplerinden en büyüğü de oyuncuların günlük yerel şiveyle yaptıkları diyaloglardır. Çünkü bir dilin söz varlığının güçlü olduğunun en büyük delillerinden bir tanesi de halk arasında söylenegelen mecazlı kalıplaşmış sözlerdir ki, hayır duâ ve bedduâlar da bunlardan bir tanesidir. Hâl böyle olunca, dilimizin bir zenginliği olan hayır duâ ve bedduâlara değinmek yerinde olacaktır.

Elbette Anadolu ağızlarında geçen ve çokça bilinen “Allah analı babalı büyütsün, hayırlı bir ömür sürsün” gibi kalıp sözlere değil de, daha az bilinen, duyduğumuzda gönlümüz ve dimağımıza hoş gelebilecek kalıp sözlere yer vermek niyetindeyim. Söz gelimi yeni doğan çocuk için söylenen “Ağız tadıyla büyütesin” bunlardan birisidir. Evlenen kız için, “Allah bahtından güldürsün” sözü de yine bu güzel sözlerden bir tanesidir. Ölenin yakınları için söylenen, “Allah Fadime (Hz. Fatma) ana sabrı versin, Allah iman Kur’ân nasip etsin, Allah genç ölümü vermesin” de yine ilginç olanlardan. Fakat bir zamanlar pek de övülmeyenler için söylenen, “Toprağı bol olsun” sözünün şimdilerde olumlu anlamda kullanılması da başka bir ilginç ayrıntı.

Bunun yanında, alçakgönüllülüğün göstergesi sayılan, “Sizden iyi olmasın, söylemesi ayıp” gibi kurulan kalıp sözlere de değinmekte fayda var. Ayrıca kişinin çok yaşaması dileğini belirten, “Ak sakal tarayasın. Allah seni dallı budaklı ede. Sakalın göbeğine gele. Yedi oğlan ile bir sofraya oturasın. Kızınla oba ol, oğlunla köy ol. Allah sana kara kaşlı kara gözlü gelin nasip etsin. Ömrün uzun olsun, düğünün güzün olsun. Tabutumun altına giresin” gibi güzel hayır duâların yanında, “Allah ambarının dibini göstermesin. Ayağın göl, başın pınar olsun. Allah akıl şaşkını, köşe düşkünü etmesin. Ateşin, çıran sönmeye” gibi iyi dilek göstergesi sözler de mecazlı anlatımın güzel numuneleridir.

Öte yandan çokça ilginç bedduâlarımız var ki, anlatım gücü açısından parmak ısırtır. Meselâ kişinin ölümünü isteyen “Ayıbını yer örtsün. Boynuna boz ip çözüle. Kara yer yerin olsun, cehennem dibin olsun. Sakalın teneşirde yıkana. Dar sokaklarda bol bıçaklara rastlayasıca. Eğri saplı bıçak, gerdanına uğrasın. Güneşli havada yıldırım çarpsın. Her parçan bir kurdun ağzında kala. Ölün duvar diplerinde kalsın” gibi sözler, duyguların anlatım gücü ve zenginliği açısından oldukça etkileyici ve farklı. Bununla birlikte meselâ bir kıza edilebilecek, “Beşik dibinde oturmayasın, ninni demiyesin. Eline kına yakamayıp da başına duvak örtemeyesice. Kınalı parmak sıkama. Kör kişiye nikâhsız, dul kişiye duvaksız gidesin” gibi dudak uçuklatan bedduâlar bir yana, bir erkek için, “Yiğit iken yıkılasın, dal iken devrilesin. Kısmetin tavşanın belinde ola, kovalayıp tutamayasın. Yakanı bitler, paranı itler yiye” şeklinde söylenen bedduaların yanında bir de, “Allah cami gibi dert, minare gibi fitil versin. Ölmeyesin, yitmeyesin, yılan gibi dilin çıkarıp sürünesin. Ovaya gitsin, sel alsın; tepeye gitsin, yel alsın.” gibi çeşitli beddualar çok ilginç bir hayal örgüsü içinde, insanın yaşadığı psikolojiyi en etkili biçimde karşıdakine aktaran san’atlı birer örneklerdir.

Gerek yazılı ve gerekse de sözlü olarak bir dili etkili bir şekilde kullanmak için, bünyesine yerleşmiş kalıp sözleri iyice bilmek ve bu konuda ciddî bir kültür birikimine sahip olmak, dikkat edilmesi gereken ilk husustur. Özellikle de yazıyla ucundan kıyısından ilgilenenlerin toplumun kültür dokusuna yerleşmiş bu ve benzeri kalıp sözleri bilecek ve kullanabilecek birikimi ilgili yazılı ürünlerden sağlaması şarttır.

Not:

Bu yazıda kullanılan örnek kalıp sözler, Doğan Aksan’a ait “Türkçe’nin Gücü” kitabından alınmıştır.

22.07.2007

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Yöneticilik mahareti



Yöneticilikte esas olan dengeli; âdil olabilme; sevgiyle, şefkatle yaklaşıp gönüllerde taht kurabilmedir. Verimli ve başarılı bir sonuç, ancak böyle elde edilebilir.

Her konuda olduğu gibi yöneticilikte de en güzel örnekleri sunan Peygamberimize (asm) halkın canlarından çok severek bağlanmalarının temelinde bu sevgi ve şefkat dolu yaklaşım yatar.

Ensar, Muhacirîn ve Haşimoğullarının birlikte bulunduğu bir yerde, herkes Resûlullah’ın (asm) kendilerini çok sevdiğinden söz edip aralarında tartışmaya başladılar. Resûlullah (asm) şüphesiz hepsini de çok seviyordu. Ama nasıl iknâ edeceklerdi birbirlerini? Herkes meziyetlerini, faziletlerini söyleyerek iddiasını ispata çalışıyordu.

Önce Ensar aldı sözü, Resûlullah’a iman edip tâbî olduklarını, birlikte savaştıklarını, savaşta hep ön safta yer aldıklarını, dolayısıyla kendilerini daha çok sevdiklerini söylüyorlardı.

Muhâcirîn ise Ensar’ın yaptıklarını aynen yaptıklarını, fazladan Allah ve Resûlü (asm) için hicret ettiklerini, bu uğurda mallarını-mülklerini, çoluk çocuklarını terk ettiklerini, dolayısıyla Resûlullah’a (asm) daha yakın olduklarını, daha çok sevildiklerini söylüyorlardı.

Haşimoğulları ise, öncekilerin yaptıklarını aynen yaptıklarını, ayrıca Resûlullah’ın (asm) aşireti olduklarını, dolayısıyla daha çok sevildiklerini iddiâ ediyorlardı.

Hücre-i Saadetlerinden çıkıp yanlarına gelen ve tartışmalarını öğrenen Allah Resûlü (asm), herbirine hak verdi. Sözlerine itiraz edilemeyeceğini söyledi. Ensar’a dönüp, “Ey Ensar! Ben sizin kardeşinizim” dedi. Bu ifade sevinmelerine yetmişti Ensar’ın. “Resûlullah (asm) bizim tarafımıza geçti” diyorlardı.

Allah Resûlü (asm) sonra da Muhacirîne döndü ve “Ben sizdenim” buyurdu. Muhacirîn de sevinçle “Resûlullah (asm) bizden yana geçti” demekten kendilerini alamadılar.

Sıra Haşimoğullarına gelmişti. Onları da memnun etti Allah Resûlü (asm): “Siz bendensiniz, ahirette bana kavuşacaksınız.”

Hepsi de ayrı ayrı memnun kalmışlardı bu cevaplardan.

İşte idarecilikteki maharet!

22.07.2007

E-Posta: [email protected]




Meryem TORTUK

Ormanım yandı



Son zamanlarda yanan orman haberleriyle dolu ekranlar. Kül olup havaya uçan ağaçlar, kuşlar, börtü böcekler…

Bu ormanlardan biri de benim ormanım. Yayladağı’nda kül olan orman. Yayladağı, dört bir yanı ormanla kaplı çok güzel bir ilçedir. Tam karşısında da, Cebel-i Akra Dağı denizle arasını koca bir set gibi keser. Çıplaktır Cebel-i Akra, o yüzden Kel Dağ da denir. Halk ise Cobaraklı der o dağa. Bu orman yangınlarından sonra dört tarafı kel dağlarla kaplanacak belki de. Haberlerde izlemediğim için bilmiyorum ne kadarının yandığını. Ama yangın haberini duyduğumda ciğerim yandı. Sanki çok yakınımı kaybettim. Adeta bir yanım, hem öksüz, hem yetim kaldı.

Yayladağı’na her gitmemde, daha dinlenmeden soluğu ormanda alırım çoğunlukla. O çam ağaçlarının serin ikliminde, kuş cıvıltıları arasında, kâinatın musikisini dinlerim.

Yapraklarını bir döşek yapıp, uzanır çamların altına, göğe uzanan dallarının arasından gökyüzünün sonsuz maviliğini izleyerek dinlendiririm hem bedenimi, hem ruhumu.

Hele ilkbaharda, her yerinden bir göze akar. Şırıl şırıl su sesleri duyulur ve zemin rengârenk çiçeklerle bezenir.

Şimdi bütün buraların çoraklaşacağını hayal etmek bile kalbime inanılmaz acı veriyor. Bir çok canlının evi olan bu güzel ormanın, hangi sebeple olduğu bilinmeden yok olması çok korkunç bir film gibi.

İnsan olarak bütün canlılardan sorumluyuz. Yok ettiğimiz dünyamız bizden intikamını çok kötü alıyor.

Bir insanın ciğerleri iflâs ettiğinde ömrü de bitiyor. Dünyanın ciğerlerini yangına veriyoruz ormanları ve ağaçları yok ederek…

Bir kızıl derili sözü var. “Biz dünyayı torunlarımızdan emanet aldık” der. Korkarım torunlarımıza çorak ve bitmiş bir dünyanın külleri kalacak. Onlar da arkamızdan, “Miras yedi annelerimiz, babalarımız, bize yaşanacak bir dünya bırakmayacaktınız madem, niçin dünyaya gelmemize sebep oldunuz” diye sormazlar mı? Sorduklarında da, ne kadar haklı olmazlar mı?

Orman Bakanlığı tarafından, yanan ormanları yeniden yeşertmek adına bir kampanya başlatılmış. İsteyen kişiler, Orman Bakanlığı hesabına bir ağaç ücreti yatırarak, ormanların yeniden yeşermesine katkıda bulunabiliyor. Bu sevindirici bir durum olmakla beraber, giden onca ağaç, kuş, böcek ve canlı yaratıkların yeniden gelmesi elbette zor.

Bilim adamlarının bir araştırmasına göre, yaşlı ağaçlar daha çok küresel ısınmanın önlenmesine katkıda bulunuyorlarmış. Hatta şunu ifade ediyorlar; “Orman içindeki yaşlı ve kurumuş ağaçları kesmeyin!” Bizlerse, değil yaşlı ve kurumuş ağaçları, tazecik fidanları elimiz titremeden kesebiliyoruz?

Lütfen, dünyamız için, çocuklarımız, torunlarımız ve neslimizin geleceği için tabiata, yeşile, ormana ve ormanın içindeki bütün canlılara daha çok sevgi…

22.07.2007

E-Posta: [email protected]




Yasemin GÜLEÇYÜZ

Prof. Dr. Akgündüz: “İslâm inancı Avrupa’da hızla yayılıyor”



Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, ülkemizdeki “beyin göçmenlerinden” bir tanesi. Şimdilerde Hollanda Rotterdam İslâm Üniversitesi Rektörlüğü vazifesinde bulunmakta.

Geçtiğimiz günlerde Ümraniye Belediyesinin Kutup Yıldızı Sağlık Gönüllüleri Derneği işbirliği ile hazırlanan “Avrupa ve Türkiye’de Gelecekle ilgili Yeni Persfektifler” başlıklı konferansa konuşmacı olarak katılan Akgündüz, Avrupa’da yaşanan toplumsal problemlerle ilgili önemli açıklamalarda bulunmuş. Özellikle insan ilişkilerinde büyük bir erozyon yaşandığını belirten Akgündüz, bunun zamanla daha büyük sonuçlar doğuracağını vurgulayarak Hollanda’daki müşahedelerini şöyle özetlemiş:

“Avrupa’daki sosyal sıkıntılar, Hollanda’da da kendisini gösteriyor. Aile tükenmek üzere. Toplumsal ilişkiler büyük ölçüde aşınmış durumda. Avrupa büyük bir arayış içindedir. Avrupa toplumlarının genelinde ciddî bir erozyon var. İlişkiler her geçen gün daha fazla yozlaşıyor ve bireyselleşiyor. İnsan ilişkileri toplumsal paydalardan ziyade, tamamen kişisel çıkar ve hesaplar üzerinde yoğunlaşıyor. Küreselleşme dediğimiz olgu, dünyayı her geçen gün daha fazla etkisi altına alıyor. Avrupa ülkeleri toplumsal çöküşün eşiğinde. Bu yüzden İslâm inancı, Avrupa’da hızla yayılıyor. AB sürecinde millî değerlerimizi muhafaza etmeliyiz.”

Doğru söze ne denir?

Anne sütü mucizesi

Bilim adamları anne sütünün faydalarını saymakla bitiremiyorlar…

Anne sütü için “canlı organizma” hatta “bir organ” tanımlaması yapanlar dahi mevcut.

Bebek maması üzerine çalışan gıda mühendislerinin söyledikleri ilginç: “Bizim için altın standart anne sütüdür. Fakat anne sütü çok karmaşık yapıda. Biz ancak anne sütü moleküllerinin fonksiyonlarını taklit etmeye çalışıyoruz…”

Hal böyleyken hiçbir rahatsızlığı olmadığı halde, çocuğunu sütünden mahrum eden annelerin kulakları çınlasın!

Anne sütüne dair bilgiler:

Bir litre anne sütü için memeden 500 litre kan geçer.

Doğumdan sonraki ilk altı ay yalnızca anne sütü verilmelidir. (Su verilmesi bile sakıncalı, çünkü bebeği tok tutar.)

Anne sütü içindeki maddeler bebeğin bağışıklık sistemini kuvvetlendirir.

Anne bebek arasındaki iletişimi kuvvetlendirir.

Emzirme doğum sonrası kanamaları azaltır ve anne rahminin eski haline gelmesini kolaylaştırır.

Emzirdikten sonra anne kendini daha mutlu hisseder.

Stres anne sütünü azaltır. İş stresi yüzünden, çalışan annelerin çoğu bebeğini yeterince emziremez.

Rahmet-i İlâhiyenin kan ile fışkı arasından aciz yavrulara anne şefkati eşliğinde sunduğu bu leziz gıda için ne kadar şükredilse az değil mi?

Lüks hastalığı

Batılı düşünürler, tüketimin bir hayat tarzı olarak nitelendirildiği Batı toplumlarında, büyük alış veriş merkezlerini “Kapitalizmin tapınakları” olarak tanımlıyorlar.

İhtiyacı olsun, olmasın alış veriş yapmayı hayatının en önemli faaliyeti olarak gören insanlar ise bu tapınakların tâbir-i caizse müridleri hükmünde (!)…

Bunlar arasında sadece ve sadece lüks ürüne müptelâ olanlar da mevcut!

Dünya markalarının son modelleri, en pahalı kıyafetler ve saatler, servet değerinde parfümler… Luxsoreksia yani lüks hastalığı, Batıda artık kliniklerde tedavi edilen bir hastalık olarak tanımlanıyor.

Lüks hastaları için, satın alacakları ürünün fiyatı hatta yakışıp yakışmadığı bile önemli değil. Bu hastalar için ünlü bir markanın ürününü kullanmak toplumda tanınma, sevgi, ilgi görme vesilesi. Aslında Nasreddin Hocamız bu davranış bozukluğunu yüzyıllar öncesinden teşhis edip adını koymuş bile…“Ye kürküm, ye!”

Şüphesiz en güzeli Kur’ân ve Sünnette sınırları çizilmiş şükür, kanaat ve iktisat kavramlarının vazgeçilmez müşterisi olmak. Ne dersiniz?

85 yaşında bir genç!

TEMA Vakfı Kurucu Başkanı Hayrettin Karaca, gençliğini çalışıp üretme isteğine ve tabiata borçlu olduğunu belirtiyor: “Bu ülkeye borcum var. Bu borcu ödemek için hâlâ çalışıyorum. Gece gündüz okuyorum. Bu borcu ödemek için bilgi sahibi olmak lâzım. O nedenle okuyacaksın! İhtiyacım üzerinde tüketemem, vicdanım razı değil. Yamalı ayakkabıyla geziyorum, gömleklerimin yakalarını değiştiriyorum, delik kazaklarla geziyorum. Param var, ama savurganlığa hakkım yok.”

İbretli değil mi?

(Sabah Günaydın, 20 Temmuz 2007)

22.07.2007

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

İbadette vekil tayin etme



Adana’dan okuyucumuz:

*“Üzerine hac ibadeti farz olan birisi, bu ibadeti yerine getiremeden vefat ederse; çocukları ve eşinin o görevi yerine getirmesi zorunlu mudur? Hanım, ölen eşinin yerine hacca gidebilir mi?”

Zekât, kurban ve sadaka gibi malî ibadetlerle, hem mal, hem de beden ile yapılan hac ibadetinde vekâlet caizdir. Namaz ve oruç gibi sırf bedenî olan ibadetlerde ise vekâlet söz konusu değildir.

Üzerine zekât veya hac farz olduğu halde bizzat kendisi bunu ifa etmekten aciz olan bir kimse, kendisi yerine çocuklarına veya eşine, ya da güvendiği bir başkasına bunun için vekâlet verirse; vekil tayin olunan kişilerin bu görevi yerine getirmeleri zorunlu olur.

Vekâlet vermemişse zorunluluk yoktur. Fakat onun malı ile geride kalanlar (çocukları veya eşi) onun adına bu ibadeti yaparlarsa makbule geçer. Hanım, ölen eşi yerine hacca gidebilir.

Şimdi Asr-ı Saadetten altın örneklere geçelim:

İbn-i Abbas (ra) anlatır: Sa’d b. Ubâde’nin (ra) annesi vefat ettiğinde adak borcu vardı ve yerine getirmemişti. Bunun üzerine Sa’d, Resûlullah’a (asm) geldi ve fetva istedi. Allah Resulü (asm) de:

“Onun adağını yerine getir!” buyurdu.1

Hazret-i Âişe (ra) anlatır: Bir adam Resûlullah’a (asm) geldi ve:

“Yâ Resûlallah, annem ansızın vefât etti. Eğer konuşabilseydi tasaddukta bulunacaktı. Onun yerine ben sadaka vereyim mi?” diye sordu.

Resûlullah (asm):

“Evet, onun için tasadduk et!” buyurdu; adam da annesi için sadaka verdi.2

İbn-i Abbas’tan (ra) rivayet edilen bir başka haber de şöyle: Bir kadın hacca gitmeyi adamıştı. Fakat ömrü vefa etmedi ve adağını yerine getiremeden öldü. Kadının kardeşi Resûlullah’a (asm) geldi ve kardeşinin adağını yerine getirip getiremeyeceğini sordu.

Allah Resulü (asm):

“Ölen kardeşinin borcu olsaydı, öder miydin?” diye sordu.

Adam:

“Tabiî!” deyince Peygamber Efendimiz (asm):

“Öyleyse, Allah’a karşı olan borcunu da öde! Çünkü o ödenmeye daha çok lâyıktır!” buyurdu.3

Abdullah b. Zübeyir (ra) anlatıyor: Has’am kabilesinden bir adam geldi ve Hazret-i Peygamber’e (asm):

“Babam yaşlı bir ihtiyardır. Bineğe binemez. Kendisine hac da farz olmuş durumda. Onun yerine hac etsem olur mu?” dedi.

Hazret-i Peygamber (asm):

“Babanın büyük oğlu sen misin?” diye sordu. Adam:

“Evet!” deyince, Allah Resulü (asm):

“Babanın borcu olsa sen öder miydin?” buyurdu. Adam da:

“Evet, öderdim!” dedi. Bunun üzerine Resûlullah (asm):

“Öyleyse onun yerine haccet!” buyurdu.4

Sözün kısası: Annemiz veya babamız “mal” yönüyle muktedir oldukları halde, “sıhhat” yönüyle yapmaya muktedir olamadıkları adaklarını veya sair malî ibadetlerini, yapmamız için bize vekâlet verebilecekleri gibi, bir başkasına da vekâlet verebilirler. Eğer bize malî ibadetlerini yapmamızı vasiyet etmişlerse yapmakla mükellefiz–onlara vacip ise yapmamız vacip; onlara farz ise yapmamız farz olur—; bize vasiyet etmemişlerse yükümlü olmamakla beraber, ahlâkî olarak, onların varsa mallarından, onların borçlarına karşı duyarlı olmalı ve yine yapmalıyız.

Ancak annemiz veya babamız sağ iseler, sağlıkları da yerinde ise, ibadetlerini kendileri yapmakla mükelleftirler.

Dipnotlar:

1- Nesâî, C.7, S. 30

2- Nesâî, C.6, S.712

3- Nesâî, C.5, S.146

4- Nesâî, C.5, S. 149

22.07.2007

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

Seçim



1946 seçimiyle girilen çok partili demokrasi döneminin 16. seçimi için bugün sandık başına gidiyoruz. Vereceğimiz oylarla yeni bir parlamento oluşturacağız. Tercihlerimizin dağılımı ise bu Meclisteki iktidar ve muhalefet kompozisyonunu yeniden şekillendirecek.

Öncelikle şunu ifade etmek lâzım: Bizi yönetecek olanları oylarımızla belirlememize imkân veren seçim, büyük bir nimet. Kıymetini bilmemiz ve hakkını vermeye çalışmamız lâzım.

Unutmayalım ki, 1946 öncesinde bu imkândan mahrumduk. Tek parti döneminde seçim adı altında yapılan iş, rahmetli İhsan Sabri Çağlayangil’den dinlediğimiz üzere, devrin en tepedeki iki yöneticisinin bir araya gelerek belirledikleri isimlerin “seçtirilmesi”nden ibaretti.

1946’daki seçimlere ise “açık oy, gizli tasnif” skandalının gölgesi düştü. Ve 27 yıllık tek parti sultası bu sayede ömrünü biraz daha uzattı.

1950’de yapılan ilk hür ve serbest seçimle bir devir kapanıp yeni bir devir açıldı. Gerçi seçim sonuçlarından, daha doğrusu halkın, oylarıyla kendilerini devredışı bırakmasından rahatsız olanlar, bu rahatsızlıklarını zaman zaman seçimle gelmiş yöneticileri silâh zoruyla alaşağı etme noktasına da vardırdılar. Ama sonrasında yine sandığı ortadan kaldıramadılar.

Buna karşılık, milletin kafasını karıştırmaya ve sandıktan kendi hesaplarına uygun sonuçlar çıkarmaya yönelik değişik tertip ve tezgâhlar içine girdiler.

Özellikle 12 Mart 1971 muhtırasından bu yana yapılan her seçimde bunun farklı örneklerini gördük, halen de görmeye devam ediyoruz.

Herşeye rağmen hür ve serbest seçim büyük bir nimet ve imkân. Ama isabetli sonuçlar vermesi için, seçim yapılırken kullanılan sistem, yöntem ve kuralların da, yine müdahale dönemlerinde bunlar üzerinde yapılan tahribat ve dejenerasyonun tortularından arındırılıp, millet iradesinin sağlıklı şekilde yansımasına imkân verecek tarzda düzeltilmesi gerekiyor.

Aynı durum, “demokratik parlamenter sistemin vazgeçilmez unsurları” olarak nitelenen siyasî partilerdeki iç işleyişin demokrasi kurallarına uygun hale getirilmesi için de söz konusu.

Bu itibarla, her seçimde adaletsiz sonuçlar doğuran seçim ve partiler kanunlarının düzeltilmesi, artık daha fazla ertelenemez bir zorunluluk.

Türkiye’de seçimin bir diğer özelliği, seçilerek iktidar gücünü elde edenlere, “bürokratik oligarşi” olarak da ifade edilen “atanmışlar sultası” karşısında fazla inisiyatif verememesi. Anadolu’dan alınan oyların, seçilenleri Ankara’da gerçek anlamda iktidar yapmaya yetmemesi.

Bunun önemli sebeplerinden biri, sivil toplum bilincinin oluşmaması. Ve bunda, partilerin iç yapısında tabanın iradesinin hakim olmasını engelleyen antidemokratik düzenlemelerin hâlâ aşılamamış olması da çok büyük pay sahibi.

Umalım ki, bugün oylarımızla şekillendireceğimiz Meclise girecek partiler ve milletvekilleri öncelikle bu meselelerin çözümünü gündeme alsın ve cumhurbaşkanı seçimini hayırlısıyla hallettikten sonra ilk iş olarak anayasa ile seçim ve siyasî partiler kanunlarını düzeltsinler.

Sandıkta yapacağımız tercihin, tuzakları bozup bu reformlara imkân vererek demokrasinin önünü açacak bir sonuç getirmesi dileğiyle.

22.07.2007

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

Tarihlerin kesişme noktasında: 22 Temmuz



22 Temmuz 2007 seçimleri ilginç tevafukları bünyesinde barındırıyor. Tarihlerin tam bir kesişme noktasında bulunuyor. Sözgelimi, Sovyetlerin daha hususiyle bugün esamesi okunmayan Kızıl Ordu’nun Afganistan’ı işgal tarihlerinin başlangıcı 27 Nisan 1978 tarihidir. Yani Türkiye’de 27 Nisan muhtırası denilen muhtıranın 29 sene öncesine rastlıyor. Sovyetler bu tarihte Afganistan’a girmişler ve 11 yıl sonra imparatorluklarını da geride bırakarak Afganistan’ı terk etmişlerdir.

Seçimlerin yapıldığı 22 Temmuz tarihinin bir gün öncesi yani 21 Temmuz tarihi de Türk demokrasisi açısından tarihî bir gündür. Tam 61 yıl önce 21 Temmuz 1946 tarihinde Türkiye ilk çok partili seçimlerle birlikte demokrasiye adım attı ve bu yolda emeklemeye başladı. 4 yıl sonra da Demokrat Parti iktidara geldi. Seçimlerin bir gün sonrası yani 23 ve 24 Temmuz tarihleri de Türk tarihi açısından çok önemli günler. İttihatçıların II. Abdülhamid’i meşrûtiyeti ikinci defa ilân etmesine zorladıkları tarihtir. Bu süreç içinde II. Abdülhamid Han: “Ben hatimussalatinim/ben son sultanım’ diye meşhur sözünü sarfetmiştir. Öngördüğü gibi de çıkmış sonraki sultanlar sureta sultan olmuştur. Gerçekten de daha sonra Bediüzzaman gibi ulemanın da işaret ettiği gibi Aziz-Hamid sırrıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun son iki muktedir padişahı Sultan Aziz ile Sultan Hamid olmuştur. İkisini de reformistler devirmiştir. Sultan Abdulaziz’in hal’i, modern tarihimizdeki ilk kanlı devlet darbesidir. Tertipçiler de Mithat Paşa gibi ıslahatçılar veya modernistlerdir. Yani İttihat ve Terakki’nin öncüleridir. Sultan Hamid’i devirenler de onların halefleri olmuştur. Böylece imparatorluğun da sonuna gelinmiştir.

23 (fiilen, resmen 24) Temmuz 1908 tarihinde Meşrûtiyet rejimi ikinci defa ilân edilmiş ve yetki ve güç Abdülhamid’in elinden çıkmış ve asker ve sivil bürokrat ve muhalif aydınlardan oluşan bir zümrenin eline geçmiştir. Bundan sonraki dönem zümre hakimiyeti dönemidir. Bu dönem 1923 yılına kadar 15 yıl sürmüştür. 1908’de ülkenin yönetimini devralan İttihat ve Terakki fırkası veya zümresi 10 yıl içinde devletin terekesini savurmuş ve dağıtmıştır. Bununla birlikte 1923 ile 1908 arasında 15 yıl vardır. Keza buna bedel, 1923 ile 1938 yılı arasında Mustafa Kemal’in 15 yıllık iktidar devresi vardır.

***

Binaenaleyh 23 Temmuz 2007 ile 23 Temmuz 1908 arasında 99 veya 100 yıllık bir simetri vardır. İşin ilginç yanı Arap dünyasında da ilk İttihatçı darbe Cemal Abdunnasır’ın kalkıştığı 23 Temmuz 1952 Hür Subaylar darbesidir. Nasır’ın en yakınlarından olan gazeteci Muhammed Haseneyn Heykel ‘Harifu’l gadab’ isimli eserinde Hür Subaylar’ın Arap dünyasının ilk İttihatçıları olduğunu söyler. Cemal Abdunnasır’ın ismi Cemal Paşa’dan mülhemdir. Babası Cemal Paşa’nın azametinden aldığı ilhamla oğluna Cemal ismini vermiştir. Sonra Enver Sedat da yine adını Enver Paşa’nın ününe ve maceralarına borçludur. Nasırcılık ve Baascılık, İttihatçılığın Arap dünyasına uyarlanmış halidir. Dolayısıyla son sıralarda Türkiye’deki Baascılık tartışması beyhudedir ve bunun kare kökü İttihatçılıktır. İttihatçılık ise varlığını Fransız Devrimine borçludur. Ve Nasır gibi Arap ittihatçılarını eğiten de yine Türk ordusunda yetişmiş Aziz Ali el Mısrî Paşa gibi İttihatçı artıklarıdır. İmparatorluk çökünce Sati el Husri veya Aziz Ali el Mısrî gibiler Arap dünyasına giderek İttihatçılıklarını başka bir kılıf altında burada sürdürmüşlerdir. 22 Temmuz seçimleri böyle bir kesişme noktasında bulunuyor.

***

Bununla birlikte seçimlere çok sağlıklı bir ortamda giremedik. Nedeni çok yönlü spekülasyon yapılmasıydı. Bol keseden vaatler yapıldı. Büyük partiler de geri kalmamak için bu kervana katıldılar; oy kaptırmamak için bu yarışa dahil oldular. Bu ise siyaseti daha da seviyesizleştirdi ve çürüttü. Sonra neredeyse bütün partiler oylarını birbirlerine olan tepkiden alacaklar. Yani bu seçim kutuplaşma ve tepki seçimi olacaktır. Bu itibarla sandığa sağlıklı bir yansıma olmayacaktır. Herkes birbirinin önünü kesmek için mevzi almış gibi. Sonra MHP Meclis’e girerse AKP’nin işi daha da zorlaşacaktır. Adeta CHP-MHP kıskacına alınacaktır. Bu kıskacı bir de dışarıdan Ulusalcı Kemalistler tamamlayacaktır. Bundan dolayı ikinci dönemde Erdoğan’ın hürriyetler noktasında daha atak davranacağı beklentisi içinde olanlar hayâl kırıklığına uğrayabilir. Meclis’e bağımsızlar arasında DTP’liler de girecektir. Bu da Meclis’in rengini arttıracağı gibi gerilimini de arttırmaya adaydır. Bu hır gür içinde seçim sonrasında istikrarlı bir iktidar dönemi zor görünüyor. Seçimler öncesinde Devlet Bahçeli’nin ip fırlatması ile Erbakan Hoca’nın Chirac’a atıf üzerinden kendi çömezlerini Bizans çocuklarına benzetmesi, kimi kendi taraftarlarınca da kantarın topuzunu kaçırmak olarak algılandı.

Seçim sürecinde böyle kazalar da yaşandı. Dileriz bu seçimler ülkemiz için hayırlı neticelere vesile olur.

22.07.2007

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

Neticesi hayrolsun



Son yıl, son ay, son hafta derken seçim günü 22 Temmuz 2007 gelip çattı. 40 milyonu aşkın seçmen, (inşallah) bugün sandık başına gidecek ve tercihlerini ortaya koyacaklar. Geçen seçimlere göre bu seçim kampanyası biraz daha ‘kavgalı-dövüşlü’ oldu; ama kavga, liderlerin meydan konuşmalarıyla sınırlı kaldı. İnşallah, oy verme günü olan bugün de problemsiz geride bırakılır.

Seçim kampanyalarından söz etmişken, canlı şahitlerin anlattığı ve kitaplarda da okuduğumuz ‘eski seçim günleri’ni hatırlamak lâzım. 1950 öncesi seçimler için ‘seçim’ demek biraz fazla. Gerek adayların tesbiti ve gerekse seçim şekli, bugünkü şartlarda kabul edilebilir şartlar değil.

O dönemdeki seçimlerin bütün uygulamaları bir yana, sadece ‘açık oy, gizli tasnif/sayım’ uygulaması hadiseyi anlamamız için yeterlidir. İnsanoğlu, ‘unutma hastalığı’ ile hastalıklı olduğu için yaşanan hadiseler kolayca unutuluyor. Bugün reylerini izhar edecek olan gençlerin büyük çoğunluğu; bırakalım 1950 öncesinin şartlarını hatırlamayı, neredeyse 28 Şubat 1997 tarihindeki ‘müdahale’yi bile hatırlayamıyorlar.

Tabiî ki bu noktada gençleri suçlamak kolaylığına kaçmamak lâzım. Bir zamanlar, “açık oy, gizli sayım” yapıldığını gençlerimize anlatabildik mi? “Eski defterleri karıştırmayalım, bilmeseler ne olur?” dememek lâzım. Çünkü; “açık oy, gizli sayım” sistemi, “Bu millete güvenilmez!” anlayışını temsil ediyor. Peki, kim bu millete güvenmez? Elbette güvenmeyen başkaları da vardır; ama temsilcileri “millete rağmen, millet için” iş yapanlardır.

Halkçılarla ve ırkçıların pek çok konuda birlikte hareket ettiklerini de unutmamak lâzım. Bilhassa son seçim kampanyası döneminde halkçıların ve ırkçıların neredeyse yekpâre hereket ettiklerine şahit olduk. İki zıt kutup gibi görünenlerin, millet menfaatine olmayan işlerde nasıl da birlikte hareket ettiklerini dünya gördü. Bu bakımdan, 1950 yılındaki “Beyaz ihtilâl”in anlamını iyi kavramak gerekir.

1950’deki seçim kampanyasında kullanılan “Yeter! Söz milletindir” afişi, bugün de tazeliğini koruyor. Aradan yarım asırdan fazla bir süre geçtiği halde, hâlâ bu slogan kitleleri heyecanlandırıyorsa, insan hakları noktasında yeteri kadar yol alamamışız demektir.

Neticede bir tercih, oy kullanma gününe daha gelindi. Partiler, liderler, medya hepsi sustu; konuşma sırası millette. Akşam saatlerinde ya da en geç yarın milletin tercihinin neticesi ortaya çıkacak. Şimdiden bu tercihin hayırlara vesile olmasını dileyelim ve duâ edelim. Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler.

22.07.2007

E-Posta: [email protected]




İsmail BERK

Bir ihtida müjdesi: Wyatt Woodsmall



Felsefe doktoru, fizik lisanslı ve zihin planlaması alanlarında çalışmaları olan Wyatt Woodsmall’le üç yıl önce şimdiki gibi bir İstanbul Temmuz’unda tanışmıştık. Arkadaşım Said Özadalı’nın tavsiyesi ile eğitim programına katılmıştık.

Kendisini iki gün boyunca biraz şüpheyle, daha çok sorgulayarak dinledim. Onun için dersine fazla adapte olamamıştım. İki günün sonunda, 50 kişilik seminer ortamında, öğle arası kendisiyle özel konuşmak istediğimi söylediğimde, tamam işareti yapmıştı.

Kendisinin Amerikalı olduğunu da öğrenince, Irak işgalinin o sıcak günlerinin psikolojisiyle tepki vermek istemiştim doğrusu.

Özetle, kendisini iki gündür sorgulayarak dinlediğimi, 30 yıldır okuduğum İslâmî referanslarımla anlattıkları arasında çatışan noktaları aradığımı belirttim. Devamında, “Sizin duruş ve ciddiyetinizi gözlemlemeye çalıştım. Sonunda sizin derslerinize katılmaya karar verdim. Biz Müslümanız. Demokrasi, inancımızla çatışmıyor. Eğer insanımıza doğru eğitimler ve yöntemlerle kişiliğini geliştirecek doğru programlar verirsek, inancına yardımcı olacak araçlar doğru olursa, şahsiyetini geliştirir. Demokratlığı pekişir. Sizin de demokrasi getirme bahanesiyle gelip komşu ülkemizi işgal etmenize, bunu yaparken de hürriyetinizi tehlikeye sokmanıza gerek kalmaz. Müslüman demokratlar, kendi ihtiyaçlarını karşılarlar. Bu konuda program desteği verirseniz sevinirim.”

Beni dikkatle dinlemişti. Memnuniyetini yansıtan cümlelerle, samimi görüşlerimize katkı yapacağını belirtmişti. Bu saikle, Türkiye’de “Dünya liderlik Okulu” açma önerime sıcak bakmıştı. Hatta ülkesine döndükten sonra program bile gönderme nezaketinde bulundu. Talebim üzerine yeni bir hazırlık yapmıştı. Ancak ilgilenemedim.

Bu diyaloğu sonraya taşıyan, elbette sadece bir görüşme değildi. Said Beyin mihmandarlığıydı. Dilruba’da birkaç defa saatler süren sohbetlerimizdi. Kendisine takdim ettiğimiz Risâle-i Nur Külliyatı’nın İngilizcesiydi. Bitmeyen sorularıydı. Büyük bir sabırla dinlemesiydi.

Risâle-i Nur’u takdir ifadeleriydi. Hatta sabahları eğitime geldiğinde, akşam okuduğunu belli eden yansımalarıydı. Said Nursî’nin Mustafa Kemal’e olan tavrı dikkatini çekmişti. İman merkezli eserleri, hürriyetlerden yana ve siyaset üstü tebliğ üslûbu hoşuna gitmişti.

Wyatt’ın Türkiye temsilcisi, sonrasında bir itirafta bulunacaktı ve merakını gidermeye çalışacaktı. Çünkü Wyatt’ın kendisine söylemeden ve önceden deklare etmeden kimseyle özel görüşmelere ve ziyaretlere gitmediğini, mutlaka haberinin olduğunu, ancak bizimle olan diyaloğunun kendisi dışında geliştiğini ve bize güvenmesinin sebebini merak etmişti.

Sebebi bize göre belliydi. Risâle-i Nur köprüsüydü. Defalarca geldiği Türkiye’de bizdeki farkı görme idrakiydi ve sessiz kabullenişinin iman iksirini erteleyen, ancak yönelişi belli olan haliydi.

Yeni Asya’da haberini okumadan önce, beraber eğitim aldığımız bir arkadaş aramıştı. Regaip Kandilinin akşamına hazırlanan günün müjdesini verirken, çok etkilenmişti. Wyatt Müslüman olmuştu. Zor kabullenen, zihin üzerine çalıştığı için oldukça dikkatli ve tahkik ehli olan bir insandı. Biraz ketum ve içine kapanıktı. Ruhânî bir hali vardı. Müslümanlara kendini yakın hissettiren davranışları dikkat çekiciydi.

O günkü temsilcisinin hatasını sesli söyleyip, yanlışı karşısında tavır sergileyecek kadar dürüst hali, onu Müslüman olmaya hazırlamıştı.

O günlerde kendisiyle uzun bir röportajımız da olmuştu. Kaldığı otelde, Said Bey ve Ertuğrul Hocamızla birlikte. Oldukça net mesajları vardı. Doğrusu çok samimî bulmuştum. “Ancak, velâkin” psikolojisi ile tedbiri elden bırakmamayı yeğlemiştim. Röportajın bir kısmını çözmüştüm, ancak arşive kaldırmayı tercih edip, gazeteye göndermemiştim.

Kendisi NLP dünya başkanıydı. Bilinen bir insandı. İnançlıydı. Bush’a ve çetesine karşıydı. Yahudilerin bozguncu işgaline açık tavırlıydı. Risâle-i Nur hoşuna gitmişti. Takdir etmişti. Bunları açıkça ifade etmişti.

Düşünen akil insanların İslâm’ı seçmeleri, yeni bir ihtida hikâyesini yazdırmaları bizi fazlasıyla mutlu eder. Darısı diğer Batılı aydınların başına.

Tam aklıma gelmişken bir şey daha söyleyeyim. Her Türkiye’ye gelişinde arama ihtiyacı duyardı. Kendisine hacca gidişimi anlatıp, heyecanımı paylaşınca, çok hislenmiş ve “Çok arzuluyorum, ancak Müslüman olmadığım için gidemiyorum” demişti. Danışmanı olan vatandaşımız ise, bu kurala cehaletinden tepki verse de, Wyatt, gayet olgun bir kabullenme ve hasretle kurala saygı duyduğunu belirtmişti. Zaten, İlâhî bir emirdi.

Wyatt, artık bu emri de yerine getirerek Müslüman olduğuna göre, mukaddes beldelerle müşerref olmasına bir mani kalmadı.

Uzun, rikkatli ve tetkike dayalı bir incelemenin mahsulü olan kelime-i şehadet getirme ânına kadar, yoğrularak geldi. Zaten İslâm dünyasında da bilinen ve oraları kabullenen bir tabiatı vardı.

Ulaşacağım ilk anda “Vahit hoca” demek arzusuyla, aramıza hoş geldin Vahit kardeş! Böylece, ona Vahit dediğimiz o eğitim döneminde, “Vahit” kavramının mânâsını merak edip öğrenmesi de, hidayet tecellîsi ile mânâ buldu.

22.07.2007

E-Posta: [email protected]




Mehmet KARA

“Ne yaparsın işte fani dünya” mı?



Bugün “vatandaşlık görevi”ni yerine getirmek için sandık başındayız. Sandık herkesin eşitlendiği bir platform. Zengin ile fakir, başbakan ile köylü sandık başında eşit muamele görür ve herkesin bir oyu vardır.

Yaklaşık 43 milyon seçmen bugün sandığa giderek, yeni vekillerini seçecek. Yeni vekillerle birlikte yeni başbakan, bakanlar, sonrasında da cumhurbaşkanı seçilecek. Birkaç ay sonra da tekrar sandığa giderek cumhurbaşkanını halkın seçmesi ve seçimlerin 4 yılda bir yapılmasını sağlayacak referandum için oy kullanılacak.

Bu akşam saat 21.00’den sonra da yapılan çalışmaların neticesi alınacak. Yarın Türkiye’de yeni konular tartışılacak. Sürprizlerin beklendiği seçimden sonra yeni hükümet formülleri, cumhurbaşkanlığı ve Meclis başkanlığı seçimlerini konuşacağız. Yani yarın gündemimiz farklı olacak. Ümidimiz birkaç aydır yaşanan zıtlaşmaların ve kutuplaşmaların bugünden itibaren son bulmasıdır. Çünkü, seçimler demokrasinin bayramıdır. Bu yüzden de bu seçimin bayram coşkusu içinde geçmesi için herkes üzerine düşeni yapmalıdır. Özetle, demokrasi kazanmalıdır…

***

Ankara’dan yazınca çoğu zaman “siyasî” yazıyoruz. Ancak bugün siyasî yorum yazmak “seçim yasaklarına” girdiği için, farklı bir konuda yazmak istiyorum.

Geçtiğimiz günlerde bir ağabeyimiz büromuzu ziyaretinde bir fıkra anlattı. Sizinle paylaşmak istiyorum. Hoca sokaktan geçerken, bir talebesinin pantolonunu dizlerine kadar sıvamış ve çamur içinde tepindiğini görür. Yanına yaklaşır ve sorar:

“Evlâdım ne yapıyorsun?”

Talebesi, “Kerpiç yapıyorum hocam. Ne yaparsın fani dünya işte” der.

“Tamam anladık kerpiç yapıyorsun da aynı zamanda niye sallanıyorsun. Ayrıca sırtındaki de ne?” diye soran hocasına talebesi cevap verir:

“Hocam sırtımdaki yoğurdu sallayarak ayran yapıyorum. Ne yaparsın fani dünya işte” diye cevap verir.

Hoca, tekrar “Peki, kerpici, yoğurdu anladık da, bu arada elinde boş durmuyor” deyince talebesi elindeki kirmanı göstererek cevap verir:

“Kirman eğirerek ip yapıyorum, bundan da çorap, kazak yapılıyor. Ne yaparsın hocam fani dünya işte” diyence hoca dördüncü sorusunu da sorar:

“Kerpici, yoğurdu, elindeki kirmanı anladıkta, ağzında boş durmuyor.”

Talebesi buna da cevabını verir: “Ne yapayım hocam, bir komşumuz parayla bir ‘Yasin oku’ dedi, onu okuyorum. Ne yaparsın işte fani dünya” deyince Hoca sinirlenir,

“Hep fani dünya için çalışıyorsun senin hiç mi baki dünyan için yaptığın bir şey yok” der ve oradan uzaklaşır…

***

Dünya işlerine dalındığında, ahiret hayatı unutuluyor.

Cumhurbaşkanı seçimleri, Anayasa Mahkemesinin 367 kararı, seçimler, Kuzey Irak’a asker gönderip göndermeme gibi işlerin yanında, daha çok para nasıl kazanırım, bir ev daha nasıl alırım. Arabamın modelini nasıl yükseltirim gibi meşgalelerle ebedî âlem unutulabiliyor. Halbuki, bu dünyanın geçici, asıl olanın ahiret hayatı olduğunu unutmadan, ebedî alem için görevlerimizi yapmamız gerekir.

İmtihan dünyasında yaşıyoruz ve bu yüzden de ahiret için çalışmamız gerekiyor.

Bediüzzaman’ın şu sözü ne kadar güzel anlatır bu durumu: “Ahirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fani dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme…” (Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 110)

Evet, dünya telâşı içinde ahireti hiç unutmamak lâzımdır.

Hep fani dünya için değil, asıl baki dünya için çalışmamız gerektiğini hatırımızdan çıkarmadan…

22.07.2007

E-Posta: [email protected]




Davut ŞAHİN

Nerede o eski seçimler?



Vaatler seçimin vazgeçilmez unsurudur.. 1950 seçimlerinde de Konya'da duvarlara asılı afişleri okuyan köylü ile bir vekil aday arasında şu konuşma geçer:

"Topraksıza toprak, toprağa tapu, ürüne fiat."

"Ne zaman olacak bunlar?"

Cevap hazırdır:

"Her seçimde, her seçimde. "

*

1950 Seçimlerinde oyunu kullandıktan sonra, köylü seçmen geri döner.

"Bey pusulamı geri istiyorum. "

"Geri verilmez, niçin istiyorsun?"

“Adres yazacağım”

"Adres yazılır mı be Adam?"

"Geçen seçimde adresi yazmadık ta oylar başka partiye gitti.."

*

1950 seçimlerinde Afyon Milletvekili ve Millet Partisi Yönetim kurulu üyesi Sadık Aldoğan radyoda konuşacaktı. Fakat Aldoğan tutuklanmış. Bunun üzerine konuşmayı kızı Gönül Aldoğan yapmıştı.

Diyordu ki:

"Bu saatte babam Sadık Aldoğan buradan partisi adına ulusumuza seslenecekti. Ancak az önce polisler geldi, babamı İstanbul'a götürmek için tutukladılar. Ben kızı Gönül Aldoğan, onun yerine konuşuyorum. Konuşmam özgürlüğünü keybeden babamın, milletimiz özgürlüğe kavuşsun diye babam tarafından yazılmış olandır."

*

Bir milletvekili adayı, kürsüye çıkmış atıp tutuyordu:

"Falanca parti komünisttir, ona oy vermeyin!"

"Yaşa..."

"Filanca Genel Başkan masondur, ona oy vermeyin."

"Varol..."

"Şu parti de dinsizdir, ona da oy vermeyin!"

"Nurol..."

Kalabalığın arasından biri sorar.

"Peki kime oy verelim? "

Nüktedan vekil adayın cevabı nettir:

" Bana oy verin, bana..."

*

1946 seçimlerinde oylama yöntemi şöyleydi :

Oylar açıkta, herkesin gözü önünde atılıyor, oyların sayımı kapalı yerde yapılıyordu. Yani açık oy, gizli tasnif...

1950 seçimlerinde ise oyların atılması gizli yerde olacak, kapalı bir yerde atılacaktı. Yani, kapalı oy, açık tasnif...

Oyların gizli, kapalı bir bölümde atılması için her seçim sandığında bir bölüm bulunması gerekiyordu. Hesaplandı, kitaplandı, kapalı hücreler yaptırmak dünyanın parası idi. Ne yapsın hükümet, Oyların okullarda, camilerde kapalı bir yerde atılmasına karar verdi.

İstanbul'da Hiristiyanların bol olduğu bir yerde adres soran birine: "Dimitri mi? Dimitri camiye gitti" demişlerdi.

Doğru, Dimitri camiye gitmişti ama namaz kılmaya değil!

ASKERLER DE DÖVÜŞÜR

1950 Seçimlerinde, seçime katılan her partinin listesinde bir general vardı. Üç parti de CHP, DP, CMP listelerinin başına birir emekli Generali aday olarak koymuşlardı. Listeyi görenler şaşkınlıklarını gizleyemiyor ve:

"Desenize, seçim savaşı, emeklisi generaller arasında oluyor... Hep siviller değil, askerler de seçim sandığında savaş verecek."

"Millete tansiyon lazım"

İhtilâlci Cemal Madanoğlu, İstanbul'dan bagımsız olarak adaylığını koymuştu. Seçim masrafları için de dairesini satmış, onun parası ile masrafları karşılamıştı.

Seçimler sonuçlanmış, Paşa yeterli oyu alıp seçilememişti. Paşa, çevresindekilere seçim sonucunu sordu:

"Durum nedir?" diye...

"Kaybettiniz paşam."

"Anlaşıldı, bu millete bir tansiyon aleti lazım."

" Paşam, size de oturacak yeni bir kat."

22.07.2007

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004