Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 28 Şubat 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


Raşit YÜCEL

Farklı dünyalar



İlk insan, son insan..

Âdeta insanlar adedince dünyalar yaşanır.

Her insanın organları farklı olduğu gibi, duygu ve düşünceleri de farklıdır.

Ve her insanın doğumu, yeni bir dünyanın doğumu gibidir.

İnsan, bütün mevcudatın üzerinde, çok önemli bir yer işgal etmiştir kâinatta.

***

Biri elmas, diğeri kömür...

İnsan, duyguları ve davranış biçimleri ile hayatını şekillendirir.

Elmas olması kendi elinde olduğu gibi, kömür olması da kendi elindedir.

Bunun birine “esfel-i sâfilîn”, diğerine ise “âlâ-yı illiyyîn” denir.

Biri yükseklik, diğeri alçaklık. Ve insan kendi kendini en yükseğe de çıkarabilir, en aşağıya da indirebilir.

“Bir vakit huzur-u Nebevî’de (asm) gayet derin bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: ‘Yetmiş senedir yuvarlanıp bu dakikada Cehennemin dibine düşen bir taşın gürültüsüdür.’ Birkaç dakika sonra birisi geldi, dedi: ‘Yetmiş yaşındaki meşhur münafık öldü.’” (Lem’alar, s. 94)

...Ve insan, mücevher iken kendisini adeta taşlaştırıyor.

Bütün sorunlar, insan kaynaklıdır.

“İnsan çok zalimdir”

“İnsan çok nankördür”

“Şüphesiz insan hüsrandadır”

Hayırlı işlerde bozgunculuk yapan da yine insandır:

“Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz.” (21. Lem’a)

Bu da maneviyât ehlinin vartalarıdır. Bilmez ki, içinde bulunduğu zinciri kırmaya çalışır. Yılanın ağzına girer, ejderhanın hilesine mağlup olur.

Bu gibi haller için “yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz” emredilir.

Ve bile bile akrep ve yılanın ağzına atılınır maalesef...

Ateşin odunu yeyip bitirdiği gibi amellerimiz de kül-duman olup gider.

***

Farklı dünyalar böyle yaşanır.

Kimi yapar, kimi yıkar...

Ve dünya böyle döner, döner, döner...

28.02.2008

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

On bir yıl sonra



O meş’um sürecin on birinci yılını da geride bıraktık. Ama izleri, tortuları, sıkıntıları hâlâ sürüyor. Özellikle de başörtüsüne koyduğu yasak ve din eğitimine getirdiği kısıtlamalarla.

28 Şubat’ın on birinci yılını, MHP’li Tunca Toskay’ın “Olup bitenler mini bir 28 Şubat’ı hatırlatıyor” dediği bir ortamda tamamlıyoruz.

Peki, bu nitelemedeki “mini” kelimesinin ifade ettiği “olayı küçültme” yaklaşımı doğru mu?

Gerçekten mini bir 28 Şubat’la mı karşı karşıyayız, yoksa on bir yıl önce tehlikeli mayınların döşendiği riskli alanlarda yaşanan krizlerin her an derin bunalım ve çatışmalara dönüşebileceği son derece kritik bir süreçten mi geçiyoruz?

28 Şubat, dini siyasete alet etmekle suçlanan bir partinin iktidarı gerekçe gösterilerek başlatılmıştı. Bu iktidara karşı askerin inisiyatifiyle, diğer devlet kurumları da işin içine sokularak yürütülen kampanya, birkaç ay sonra hükümetin istifa etmek zorunda bırakılmasıyla sonuçlandı.

Bu süreçte en ilginç atraksiyonlardan biri, cumhuriyet tarihinde ilk kez bir parti hakkında, iktidarda iken kapatma dâvâsı açılmış olmasıydı.

Bu dâvâ açıldı ve parti hükümetten çekildikten kısa bir süre sonra sonuçlandı: RP kapatıldı.

Kapatılan Refah Partisi, Fazilet adıyla yola devam etti. 1999 seçimiyle Meclise girmeyi de başardı. Ama başörtüsüyle seçildiği halde yemin ettirilmeyip milletvekilliği düşürülen Merve Kavakçı’nın durumu başta olmak üzere, odağında başörtüsünün yer aldığı suçlamalarla açılan dâvâda bu parti de kapatıldı.

Saadet adıyla devam virajında parti kadroları bölündü; AKP doğdu.

Girdiği ilk seçimde tek başına iktidar olan AKP 28 Şubat’ın siyaseti yeniden dizayn projesindeki başarısızlığı, hattâ iflâsı mı; yoksa 12 Eylül sonrasında Özal’ın kullandığı ifadeyle “siyaset tarlasını düm düz edip” yeni aktörlerle silbaştan tekrar tanzim etme adı altında, küresel projelerde de kullanılmaya müsait yeni siyasî yapılar oluşturma hesabının yeni ve farklı bir ürünü olarak mı görülmeli?

12 Eylül’de bu iş ANAP’la yapılmak istenmişti. 28 Şubat sonrasında AKP gündeme geldi.

Aslında ülkeyi 30’lu yıllara döndürmek için başlatılan 28 Şubat, bu yöndeki birçok hedefine ulaşamadı; istediklerinin çoğunu, sürecin en güçlü dönemlerinde bile siyasete yaptıramadı.

Netice aldığı iki husus olan başörtüsü yasağı ile din eğitimine getirdiği kısıtlamaları ise, AKP iki dönemdir büyük Meclis çoğunluğuyla tek başına iktidar olmasına rağmen kaldıramadı.

Geçen dönemde cumhurbaşkanını seçme girişimine karşı, Genelkurmay’ın 27 Nisan muhtırasını takiben Anayasa Mahkemesi eliyle çıkarılan 367 engelini erken seçim kararıyla aşan ve sandıktan yine tek başına iktidar olarak çıkıp cumhurbaşkanını seçen AKP, başörtüsü yasağını üniversitelerle sınırlı olarak kaldırma girişimi sonrası “kapatma” tehditlerine muhatap.

AKP’nin, anayasa paketini çıkarıp YÖK Kanunu ek 17 değişikliğine sıra geldiğinde frene basmasının ve “Hedefimiz kamuda da başörtüsü serbestisi” diyen Hüsnü Tuna’yı disipline sevk etmesinin arkaplanında, bu istikametteki “aba altından sopa gösterme”lerin de etkisi var mı?

Bilemiyoruz. Ama 28 Şubat ayıplarından hâlâ kurtulamayan demokrasimizin yine sıkıntılı bir süreçten geçtiğini söylemek yanlış olmaz...

28.02.2008

E-Posta: [email protected]




Ahmet ARICAN

Stajyerlik dönemindeki sigortalılık



Muzaffer İPEK:

* 1970 doğumluyum. 1987 yılının 11. ayında Endüstri Meslek Lisesinden stajyer öğrenci döneminden SSK kartı aldım. Okul bitiminden sonra (01.01.1996) yılında Bağ-Kur’a giriş yaptım. 12 yıl prim yatırdım. Şu an ise kapanışı verip SSK girişi yaptım. Daha önce almış olduğum SSK numaramda hiç prim yatırılmadığını öğrendim. Buna göre emeklilik hesaplamalarında SSK giriş tarihi mi, yoksa Bağ-Kur tarihi mi baz alınır? Ve emeklilik yılım tam olarak ne zaman dolar?

Okuyucumuzun sormuş olduğu bu soruyu esas alarak çıraklık ve stajyerlik dönemlerinde yapılan sigortalılık durumları hakkında bilgi verelim. Bilindiği üzere stajyer öğrenciler, okullarında aldıkları eğitimlerin ve okudukları okulların niteliklerinin gereği olarak uygulamalı eğitim yapmaları zorunlu olan öğrencilerdir. Meslek liselerinde, meslek yüksek okullarında, yüksek okullarda ve fakültelerde okuyan öğrenciler aldıkları teknik eğitimlerin gereği olarak bölümleriyle ilgili işyerlerinde staj yapmak zorundadırlar.

İşte bu durumdaki stajyer öğrenciler staj yaptıkları süreler içinde iş kazası, meslek hastalığı ve hastalık risklerine/durumlarına karşı güvence altına alınmak amacıyla sigortalı yapılmaktadırlar. 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununda kısa vadeli sigorta kolları ve uzun vadeli sigorta kolları olmak üzere iki tür sigorta kolu bulunmaktadır. Kısa vadeli sigorta kolları hastalık, analık, iş kazası ve meslek hastalığı sigorta kollarıdır. Uzun vadeli sigorta kolları ise, malullük, yaşlılık ve ölüm sigorta kollarıdır. SSK’dan emekli olunurken sigortalı olan kişilerin malullük, yaşlılık ve ölüm sigortası kollarından kesilen primlerine göre emekli olunmaktadır. Kısa vadeli sigorta kolları olan hastalık, analık, iş kazası ve meslek hastalığı sigorta kollarına yatırılan primlerin ise emeklilikte hiçbir etkisi olmamaktadır.

Çıraklık ve stajyerlik dönemlerinde kesilen primlerin amacı kişileri içinde çalıştıkları ve bulundukları ortamlardan kaynaklanması muhtemel hastalık, iş kazası ve meslek hastalıklarına karşı güvence altına almaktır. Bu bakımdan stajyer ve çıraklık yapanlardan sadece üstte belirttiğimiz kısa vadeli sigorta kolları için prim kesilmektedir. Sadece kısa vadeli sigorta kollarına prim kesilen sigortalılık günlerinin ise, uzun vadeli bir sigorta kolu olan emekliliğe herhangi bir katkısı olmamaktadır. Bu nedenlerle, çıraklık ve stajyerlik dönemlerinde alınan SSK sicil kartına göre emeklilik başlangıcı veya prim ödeme gün sayısı verilmesi ya da bu dönemlere ilişkin fiilî hizmet süresi günleri kazanılması mümkün değildir.

Ayrıca, çıraklık veya stajyerlik dönemleriyle ilgili bilinmesi gereken önemli bir özellik daha vardır. Stajyerlik veya çıraklık dönemlerinde bazı işyerleri tarafından öğrencilere ücret verildiği görülmekte ve 18 yaşından büyük olan stajyer ve çırak öğrencilerin ödenilen bu ücretlerden dolayı emekliliklerinde bu günlerin değerlendirilebileceği akla gelmektedir. Ancak şurası iyi bilinmelidir ki, staj dönemlerinde ücret alınmış olması staj yapan öğrencilerin eğitim gördükleri kurumların yasal statülerinden doğan bir zorunluluğa ve gerekliliğe dayanmaktadır. Bundan dolayı sigortalı olamamaktadırlar. Ancak, bu durumdaki öğrencilerin staj ve çıraklık sürelerinden sonra çalışmaları devam ediyorsa ya da varsa, sigortalı olmaları zorunlu olup, bu süreleri emekliliklerinde de dikkate alınmaktadır.

İşte bu nedenlerden dolayı okuyucumuzun stajyerlik dönemlerinde almış olduğu SSK sicil numarasına prim yatmadığı görülmektedir. Okuyucumuzun emeklilik hesaplamalarında ise, bahsettiğimiz sebeplerden dolayı SSK giriş tarihi değil, Bağ-Kur giriş tarihi olan 01.01.1996 tarihi esas alınacaktır. Okuyucumuzun şu anda tabiî olduğu kanun SSK kanunu olduğu için emeklilik tarihi de SSK mevzuatına göre hesaplanmalıdır. Buna göre okuyucumuz normal şartlarda SSK’dan 5825 gün fiîli prim ödeme gün sayısı olduğunda ve 56 yaşını doldurduğunda emekli olabilecektir.

Kısa cevaplar

Derda Küçükalp, Bağ-Kur’lu babanızdan dolayı almış olduğunuz yetim aylığı SSK’lı olarak çalışmaya başlarsanız kesilir. Siz çalıştığınızı Bağ-Kur’a bildirmeseniz bile bu durum Bağ-Kur tarafından tespit edildiğinde, sigortalı çalışmaya başladıktan sonra aldığınız aylıklar yersiz ve haksız olacağı için sizden faiziyle birlikte geri alınacaktır.

NOT: Bağ-Kur, SSK ve Emekli Sandığındaki haklarınızdan haberdar olmak ve buralardaki sorunlarınıza çözüm bulmak için her hafta Perşembe günleri bu köşede buluşalım. Faks ve e-postalarınızı bekliyoruz.

28.02.2008

E-Posta: [email protected]




Kadir AKBAŞ

Anayasa yargısının fonksiyonu



Cumhuriyet Halk Partisi, Anayasanın 10. ve 42. maddelerinde yapılan değişikliğin iptali talebiyle dün Anayasa Mahkemesine gitti.

Türk hukuk sistemine 1961 Anayasası ile giren Anayasa Mahkemesi bir kez daha tartışmaların odağında yer alıyor.

1961 Anayasası'na hakim olan ve “halka ve halkın seçtiklerine güvensizlik” olarak tanımlanabilecek olumsuz genel ilkenin bir sonucu olarak, yasama organı, Senato ve Meclis olarak ikiye bölünmüş, hükümete kanun hükmünde kararname yapma yetkisi tanınmamış ve bu durum ortaya yönetilemeyen bir ülke çıkartmıştı. Anayasa Mahkemesi'nin kuruluş amacının da “halka ve halkın seçtiklerine güvensizlik” duygusunun sonucu olarak, doğrudan seçimle gelenlerin gücünü sınırlamak olduğu hep söylendi. İtiraf edelim ki, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği tartışmalı kararlar, bu yargıyı haklı çıkardı, güçlendirdi.

“Anayasa yargısının varlık sebebinin, kanunlar ile anayasa arasında hiyerarşi olduğu ve anayasa yargısının da fonksiyonu bu hiyerarşinin müeyyidelendirilmesinden başka bir şey olmadığı” kabul edilmektedir.

Anayasa Mahkemesini tartışmaların odağına taşıyan olgu, öncelikle hukukun genel ilkeleri ile bağdaşmayan ve anayasa metinlerinde yer verilmemesi gereken, hukuk alanında belirsizlik ve keyfî yorumlara imkân veren kavramların anayasa metinlerinde yer alması ve mahkemenin tartışılan kararlarını, hukuk alanında tanımlanması güç ve hukuk dışı kavramlara dayandırması oldu.

Yaşanan bu olumsuzluklarda Anayasa Mahkemesinin oluşumuna ilişkin düzenlemenin payı inkâr edilemez. Bu sebeple, yeni Anayasa Taslağında on yedi üyeden oluşması öngörülen mahkeme'nin sekiz üyesini TBMM'nin seçmesine dair düzenleme toplumla mahkeme arasındaki kırılmayı zamanla hafifletecektir.

Anayasa Mahkemesinin yetkilerinin sınırlandırılarak, “İnsan Hakları Yüksek Mahkemesi” olarak yapılandırılmasına ilişkin öneriler ise tartışılmayı hak ediyor.

Anayasa Mahkemesinin, özellikle “laiklik” ilkesi sözkonusu olduğu zaman ortaya koyduğu yorumlar, dinî duyarlılığı olan vatandaşlar açısından ürkütücü sonuçlar öngörüyordu.

Dinin fonksiyonunu, bireyin manevî hayatıyla sınırlayan ve dinin kişinin manevî hayatı, vicdanından çıkarak sosyal hayattaki hertürlü tezahürünü dinin kötüye kullanılması ve sömürülmesi olarak değerlendirerek anayasanın laiklik ilkesine aykırı kabul eden ve kamu düzenini, güvenini ve çıkarlarını korumak amacıyla bu tezahürleri ortadan kaldırmayı öngören bir laiklik yorumunun sürekli tartışma konusu olması kaçınılmazdır.

28.02.2008

E-Posta:




Mehmet KAPLAN

Sürücülerimizden birkaç ricâmız var...!



Ey;

Daha on yıl, yirmi yıl öncesine kadar…

Bambaşka bir güzellikte araba kullanan…

Önüne gelen herkesi sollamakla övünen bazı sürücülere özenmeyen…

Hanımefendi ve beyefendiliği sürücülüğü ile özdeşleştiren…

Asla:

Ve;

Asla;

“Şu önde gidenin bir tozunu alayım de; görsün boyunun ölçüsünü(!)” diye önde giden aracı..

Veya;

Araçları:

Kuralsız şekilde sollamayı düşünmeyen!

***

Hız tutkunu olmayan!

Trafik canavarı olmayı aklının köşesinden geçirmeyi bile düşünmeyen!

İç dünyası ile alabildiğince…

Olabildiğince barışık olan.

Ve:

Bir yaya gördüğünde mümkünse hemen frene basan.

Yayaların burnunun dibine girip;

Görgüsüz şekilde:

Daaaaaaaatttttt……

Diyerek kornaya basmayan!

***

Diğer birçok ülkede yaşanan trafik keşmekeşliğine prim vermeyerek;

Biiiir:

“Güler yüzlü insanların ülkesi Türkiye” dedirten.

İkiiiii:

Gürültüden nefret eden!

Üçççç:

Sükûnet ve derin bir sessizliği simgeleyen mahalleleri oluşturmayı başaran…

Döööört:

Altındaki aracın bilmem ne markası ile bir başkasına hava atmayı sevmeyen…

Hepsinden önemlisi;

Belki de:

Dünyanın en medeni ve sosyolojik gerçeği ve güzelliği olan:

İstanbul hanımefendisi ve beyefendisi modelini dünyaya hediye eden Milletimin bay ve bayan sürücüleri:

Baş döndürücü bir hızla:

“Trafik canavarı” olmaya başladık!

Şu andan itibaren:

Eski hâlimize elbirliğiyle yeniden geri dönelim!

Ne olur?:

Ama;

Hemen….

Lütfeeeeen……!

28.02.2008

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

İşe yaramak



İşe yarayan, faydalı olan şeylere yönelir, onları değer ve önemine göre elimiz veya gönlümüzde tutarız. İşe yaramıyorsa, faydası yoksa kaldırıp atarız.

Peki, başkaları bizim için ne düşünür? Acaba işe yarayan, faydası dokunan birileri miyiz? Onların yanındaki değerimizin ölçüsü de aynı değil midir? Bir de Allah katında değerli, önemli ve işe yarar olma söz konusu.

Allah bize neye göre değer veriyor?

Kâinatın Efendisi (asm) buyuruyorlar ki: “Hiçbiriniz kendisi için istediğini mü’min kardeşi için de istemedikçe tam iman etmiş olmaz.”1

Demek kendimiz için istediğimiz iyilikleri, güzellikleri, mutlulukları, diğer mü’min kardeşlerimiz için de istemedikçe tam imana ulaşamıyoruz.

Yaptığımız bu iyiliklerin bizim gerçek sermayelerimiz olduğunu da düşünüyor muyuz? Kur’ân-ı Kerîm, mal ve evlâtların dünya hayatının süsü olduğuna dikkat çektikten sonra bâkî kalan salih işlerin ise, Cenâb-ı Hakk’ın katında sevapça daha hayırlı, ümit bağlamaya daha lâyık2 olduğunu bildiriyor. Dünyanın bu süsleriyle ahiretimizi de süslemek aklın gereği değil midir? Mal ve evlâtlar Allah yolunda kullanıldığında aynı zamanda ahiretin de süsü oluyor, baki olan salih amel haline geliyor. Yani faniyi bakiye tebdil etmiş oluyoruz.

Önemli olan faniyle bakiyi yakalamak, faniyi bakiye tebdil etmek değil midir? Nasıl olsa elimizden çıkıp yok olup gidecekler. Onları Allah yolunda kullanmakla niye bakileştirmeyelim?

İşte Sahabede bu duygu hâkimdi. Hz. Ali (as) o kadar mü’min kardeşlerinin mutluluğu için çalışmayı, onların ihityaçlarını karşılamayı severdi ki: “Bir mü’min kardeşimin ihtiyacını karşılamak, benim için dünya dolusu altına sahip olmaktan daha hayırlıdır” derdi. Sonra bu sadece ahirette emsâlsiz sevapla karşılaşmanın yolu değil, dünyada da Allah’ın yardımına ermenin en kestirme bir yoludur. Allah, kanununu böyle koymuş. Allah Resûlü (asm) buyuruyor ki: “Kim bir Mü’min kardeşinin yardımına koşarsa Allah da ona yardım eder.”3

Yani maddeten veya manen sıkıntıya düşmüş bir kardeşimizin yardımına koşuyor, onun problemini çözüyor, hayırlı duâsını alabiliyorsak ne mutlu bize. Allah da bize o zaman yardım edeceğini bildiriyor.

İşe yaramak, faydalı olabilmek ne kadar önemli değil mi?

Dipnotlar:

1- Riyazü’s-Salihîn Terc., 1:225 (Hadis no: 182 [Buharî, ve Müslim’den]).

2- Kehf Suresi : 46.

3- Buharî, Mezalim: 3; Müslim, Birr: 58.

28.02.2008

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Kur’ân’da tesettür, giyim ve başörtüsü



28 Şubat, başta başörtülüler olmak üzere, imam-hatipler, dolayısıyla meslek liseleri ve Kur’ân kurslarına gidecek çocuklara indirdi en büyük darbeyi. Ve istihbaratın, darbecilerin, diktatör kafanın, yasakçıların adamı, sözüm ona kimi İlahiyatçılar da “Kur’ân’da yoktur!” gibi dehşetli söylemler içine girdiler.

Hiç şüphesiz ki, mü’min, örtünmeye Kur’ân ve sünnet açısından bakmak durumunda. Ki, bazı âyetlerde şöyle denir:

“Ey Âdem oğulları! Size, ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık. Takvâ elbisesi... İşte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah’ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar diye onları indirdi.

“Ey Âdem oğulları! Şeytan, anne ve babanızın ayıp yerlerini kendilerine göstermek için örtülerini çekip alarak onları Cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık.

“Ey Âdem oğulları! Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyin; yeyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez.”1

“Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı. Dağlarda da sizin için barınaklar yarattı. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyacak zırhlar yarattı. İşte böylece Allah, Müslüman olmanız için üzerinize nimetini tamamlıyor.”2

Görüldüğü gibi, bu âyetlerde, umûmî hayat kaidesi olarak tesettürden, elbiseden bahsedilir. Müslümanlığın dış görünüş itibariyle, göze çarpan en önemli alâmetlerinden birisi örtüdür. Bu, kadın-erkek için fark etmez.

Bir başka âyette de, tesettüre şöyle bir uygulama getiriliyor:

“Evlenecek çağı geride bırakmış yaşlı kadınların, ziynet mahallerini göstermemek şartıyla, evde giydikleri elbiselerle dışarı çıkmalarında bir günah yoktur. Fakat bundan sakınmaları kendileri için daha hayırlıdır. Allah işitendir, bilendir.”3

Müslüman hanımın bir diğer sembolü olan “başörtüsü” hususunda da Kur’ân’ı dinliyoruz:

“Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini harama bakmaktan korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları, mü’min kadınlar, ellerinin altında bulunan köleleri, erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey mü’minler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.”4

Burada, “cüyûb” iyice başa örtülen şey için kullanılmaktadır. Kadınların dıştan giyinmeleri gereken bol elbiseyi de, başörtüsü ile beraber olması gerektiğini şu âyet emretmektedir:

“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”5

Âyetin metninde geçen “celâbîbihinne” çoğuldur, tekili “cilbab”dır ve dıştan, baştan ayağa giyilen elbise demektir. Bu, müfessirlerce hep böyle anlaşıla geldi ve tefsir kitaplarında da hep böyle yer aldı.

Her meselede devleti esas alan, onu dinleyenler; tesettür ve başörtüsü konusunda da devletin resmî kurumu Diyanet İşleri Başkanlığı’nı dinlemek zorunda. Aksi halde, kendileriyle çelişirler.

Din İşleri Yüksek Kurulu’nun 30 Aralık 1980 tarihli kararında, başörtüsüyle ilgili olarak Nur Sûresi’nin 31. âyetinde örtünmenin tarifinin yapıldığı bu âyete göre de örtünmenin Allah’ın bir emri olduğu vurgulanıyor. Kararda bazı çevrelerce sanıldığı gibi belli bir zümrenin sonradan ortaya çıkardığı bir âyet, işaret, sembol değil, İslâm Dini’nin bir hükmü olduğu ifade ediliyor. Laikliğin devletin temel ilkelerinden biri olduğu da vurgulandığı kararda Anayasa’nın 10 ve 11. maddelerine atıfta bulunularak, kadınların tesettüre uymalarının sınırlandırılması kişi hak ve hürriyetlerine müdahale olarak değerlendiriliyor.

Demek ki, tesettürlü veya başörtülüler kamu düzenine değil; onlara karşı gelenler ve yasaklayanlar kamu düzenine karşı geliyor, kanunları çiğniyor!

Dipnotlar: 1- Kur’ân, A’râf, 26-27, 31.; 2- A.g.e., Nahl, 81.; 3- Nûr Sûresi: 60.; 4- Nûr: 31.; 5- Ag.e., Ahzab, 59.

28.02.2008

E-Posta: [email protected] [email protected]




Osman GÖKMEN

“Buna dünya derler hepisin geçer /Hangi günü gördün akşam olmamış”



“Buna dünya derler hepisin geçer / Hangi günü gördün akşam olmamış” der bir halk türküsü.

Dünya geçip giden bir şeydir, dünyalıklar ve dünyadakiler de geçici ve uçucudur.

Bir İlâhî haberde, “Her şey yok olucudur, O’na bakan yüzü müstesnâ” buyrulmuştur.

İlâhî bir boyutu olmayan her şey yok olur.

Allah’a râcî olan en küçük bir iş, bir eylem, bir güzellik, bir iyilik sonsuzdur ve sınırsız değerdedir.

Dünya için yine bir haberde şöyle denilmiştir:

“Dünya bir köprüye benzer. Oraya yerleşemezsin, gelip geçersin.”

Yüreği kazanma ve biriktirme hırsına boğulmuş insanlar, dünyaya yerleşmeye, köprü üzerine bina kurmaya kalkışanlardır.

Bu niyetin bir gün dönüp kendini vuracağından emin olunuz.

Çünkü hırs ateştir, yakanı da, yaktıranı da, kendini de bir gün yakar.

İnsanlar hırsla hem kendilerini, hem dünyayı yiyip bitiriyorlar.

Oysa, bizler, buraya O’nu tanıyıp itaat etmek ve O’nunla şereflenmek üzere geldik.

Dünya, bir yolcunun bir ağacın gölgesinde birkaç saat dinlenişidir.

Dünya bir varmış bir yokmuş’tan ibarettir.

Hırs, tamah ve açgözlülükle, biz, dünyanın sonsuz kalınacak bir yurt olduğunu sanırız.

Bu sanı ile ömür sermayesini tüketir ve sınavı yitiririz.

Bu hazin halimiz, kendi kendimizi aldatmaktan başka nedir?

***

Bir zamanlar İlâhî Hakikat’le onurlanmış olan Endülüslü bilgeler arasında ‘fütüvvet’ gerçeği belirmişti.

Aralarında İbn Arabî Hazretlerinin de bulunduğu bazı âriflerde bu düşünce uyanmış ve kuvvet kazanmıştı.

Fütüvvet, kişinin kendisinden çok ötekini düşünmesidir.

Kendi ihtiyaçlarını ötelemesi, başkasının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaç ve çıkarlarına tercih etmesidir.

Bu erdem, fütüvvet öğretisinin temelini oluşturuyordu.

Bir esnaf ahlâkı ve örgütü olan Ahilik, işte bu ilkeye dayanır.

İnsanın kendisinden ziyade başkasını düşünmesi bir ahlâkî zemin olarak Ahilik’in günümüze değin bereketli bir ticaret ahlâkı olarak ulaşmasına yol açmıştır. Modernleşme belâsına fazla düçar olmayan, geleneksel niteliklerini korumayı kısmen de olsa başarmış Anadolu şehirlerinde bu ahlâkın izlerine bugün bile rastlarız. Kaldı ki büyük kentlerimizde de, esnaf arasında böylesi bir ahlâkî ilke alttan alta kendisini hissettirir.

Özellikle zekât, fitre ve sadaka gibi infak güzelliklerinin yoğunlaştığı Üç Aylar’da ve bilhassa Ramazan’da, fütüvvet ahlâkı adeta yeniden canlanır. İkisi olan birini mutlaka ötekine infak eder, bağışlar. Gerçi sadakaların en erdemlisi, insanın bizâtihî kendisini, kendi varlığını ve enerjisini tasadduk etmesidir. Ama sahip olunan malda yoksulların, çaresizlerin, kimsesizlerin ve yetimlerin hakkı olduğu için paylaşılması zorunludur ve esastır.

Zekât vb tasadduklar, gerçekte ‘sahip olma’nın arındırılmasıdır.

Namaz, nasıl ‘olma’nın, ‘varoluşun’ arındırılmasıysa, tasadduk da sahiplik duygusunun arınmasıdır.

İnsan benlikten, tamahtan, açgözlülükten, cimrilikten ve sahiplikten ancak vererek arınır.

Bu bir bağışlama da değildir. Başkasının hakkı olanı, kendisine emanet edilmiş olanı paylaşmasıdır. Paylaşmaksızın insan arınamaz ve erdemli hale gelemez.

Dünya, her zamankinden daha çok insanoğlunu kendisine tutsak etmiştir.

Dünyanın imkânlarının aşırı biçimde eşitsiz paylaşımı yüzünden birçok kıtada insanlar açlıkla, ölümle yüzyüzedir.

İnsanın elde etme, daha çok kazanma, biriktirme ve ötekiyle paylaşmaması yüzünden, yeryüzünde her zamankinden daha çok gözyaşı ve mutsuzluk vardır.

Fakat umutsuzluğa gerek yok. Dünyanın büyük bir bölümündeki bu yaygın umursamazlık ve adaletsizliğin yanı sıra, paylaşmanın vazgeçilmezliğine ve yüceliğine inananlar artmaktadır.

Biriktirmenin, dünyanın doğasıyla çeliştiğini fark edenler çoğalmaktadır.

Başkasının derdiyle dertlenen fütüvvet ehli, halen aramızda yaşamaktadır.

Bize düşen, çaresizlerin çaresi olmaktır. Geçici olan dünyada, dünya için biriktirmek değil, paylaşıldıkça çoğalan bir güzellik ve hayrı dilemektir.

Unutmayalım, ‘Buna dünya derler hepisin geçer / Hangi günü gördün akşam olmamış’

Gözümüzü her an Hakikat’in bizâtihî kendisine, hem de ansızın açacağız.

O zaman bu hayat uykusundan uyanacak, rüyadan gerçeğe döneceğiz.

Dünya bize sunulmuş bir armağandır.

Biz, dünyanın kalbiyiz.

Onun gerçeği, bizim insanlığımızla gerçekleşir.

O halde, malımızı, mülkümüzü, paramızı, maddî varlığımızı, ilmimizi, irfanımızı ve güzelliklerimizi paylaşmalı ve dünyada şairane oturan bir varlık olmalıyız.

Yeryüzü bizimle onurlanacaksa, bunun yolu infaktan ve adaletten geçecektir.

Adaletten ve şefkatten.

Şefkatten ve merhametten.

Çünkü O, âlemlere rahmet olarak âlemlerin kalbine inmiştir.

28.02.2008

E-Posta:




Süleyman KÖSMENE

Anne ve babaya iyilik



Fevzi Durmuş:

*“Dinimizde evlâdın anne ve babaya karşı görevleri nelerdir?”

Anne ve baba hakkı, Allah hakkından sonra gelir ve en önemli haklardandır. Kur’ân, “Biz insana, önce Bana, sonra da anne ve babana şükret diye tavsiye ettik” buyuruyor.1

Evlât olarak–Allah hakkı için—dünyada en nazik olacağımız insanların birincisi annemiz, ikincisi babamızdır. Onlara saygıda kusur etmeyeceğiz.

Şu hadisleri dikkatle inceleyelim:

* “Anne ve babasını râzı eden Allah’ı râzı etmiştir. Anne ve babasını kızdıran Allah’ı kızdırmıştır.”2

* “Akşam rüyâ-yı sâdıkada gördüm ki, ümmetimden bir adam vardı. Susuzluktan dili dışarıya sarkmış, soluyordu. Tuttuğu Ramazan orucu geldi ve ona su ikrâm etti. Ümmetimden bir adam gördüm ki, önü karanlık, arkası karanlık, sağı karanlık, solu karanlık, üstü karanlık, altı karanlıktı. Yaptığı hac ve umresi geldi ve onu bu karanlıklardan kurtardı. Ümmetimden bir adam gördüm ki, ölüm meleği ruhunu almak için gelmişti. Anne ve babasına yaptığı iyilikler geldi. Meleğin o anda ruhunu almasına mâni oldu. Ümmetimden bir adam gördüm ki, mü’minlerle konuştuğu halde, onlar kendisiyle konuşmuyorlardı. Akrabalarıyla olan iyi ilişkileri geldi ve onlara hitaben, ‘Bu akrabalarına iyilik ederdi’ dedi. Bunun üzerine onlar onunla konuştular. O da onlara karıştı.”3

* “Cennete girdim. Orada bir güzel okuma sesi işittim. ‘Bu okuyan kim?’ diye sordum. ‘Hârise bin Nu’man’ dediler. (Hârise bin Nu’man annesine ve babasına iyilikleri sebebiyle bu makama ulaşmıştır.) İşte anne-babaya yapılan iyilik böyledir. İşte anne-babaya yapılan iyilik böyledir. Kişiyi böyle yükseltir.”4

* Bir adam: “Yâ Resûlallah! Benim hısımlarım var. Ben onlara yaklaşıyorum, onlar benden uzaklaşıyorlar, benimle alakâlarını kesiyorlar. Ben onlara iyilik yapıyorum, onlar bana kötülük yapıyorlar. Ben onlara yumuşak davranıyorum, onlar bana kaba ve saygısız davranıyorlar” dedi.

Allah Resûlü (asm) buyurdu ki:

“Eğer dediğin gibiyse, sanki sen onlara sıcak kül yedirmişsin, öyle mi? Sen bu hâl üzere devam ettikçe, onlara karşı Allah’ın rahmeti seninle beraber olur.”5

* “İyiliklerine karşılık akrabalarına iyilik yapmak ve ziyarette bulunmak kâmil bir yakınlık sayılmaz. Asıl kâmil yakınlık, kendisiyle yakınlık bağları koparılmak istendiği vakit, yakınlığını koparmamak ve onu devam ettirmektir.”6

Biz haklı da olsak, haksızlığa da uğramış olsak, anne ve babamızla ilişkilerimizi koparmayacağız. Eğer uzaktaysak, telefonlaşmaktan çekinmeyeceğiz. Telefon da dâhil her türlü haberleşme araçlarıyla görüşmeye, aramaya, hâl ve hatırlarını sormaya, bir ihtiyaçları varsa elimizden geldiğince ilgilenmeye ve yardımcı olmaya devam edeceğiz; sırf Allah için, yalnız, yalnız ve yalnız Allah için.

Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle, dünyayı da isteyen, âhireti de isteyen, annesini ve babasını memnun etmelidir. Çünkü onları memnun ve razı etmek dünyada rızıkta bolluk ve bereket sebebidir; âhirette ise Allah’ın rızasına ermeye ve Cennete girmeye vesiledir. Onları kırmak ve rencide etmek ise, tek kelimeyle,—Allah muhafaza—dünyada ve âhirette hüsran ve felâket demektir! Allah’ın rahmetini ve merhametini isteyen, rahmetin birer hediyesi olan anne ve babasına muhakkak merhametli davranmalıdır.7

Zaten biz Allah için yaşamıyor muyuz? Bizim kalbimiz Allah’a dönük değil mi? Bizim muhatabımız bire bir Cenâb-ı Allah değil mi? Anne ve babamızın beşeriyet icabı hatalarını büyütüp onlara saygıda kusur edersek, biz kaybedenlerden oluruz. Onlara duâ edelim. Hallerini ve hatırlarını aramaya-sormaya devam edelim. Onların bize olumlu cevap vermesini beklemeyelim bile. Belki onların da kalbi bize karşı kırıktır! Belki bizim de hatalarımız var! Kendimizi denetliyor muyuz? Kendimizi sorguluyor muyuz? Kendimize çuvaldızı batırıyor muyuz?

Hatamız varsa onların gönlünü almaya ve helâlleşmeye bakacağız; hak dâvâ etmeden! Eğer hakkını helâl etmiyorsa, biz nezaketimizi ve saygımızı asla bozmayacağız. Suçumuz olmasa da, gönlünü almaya, gönlüne girmeye devam edeceğiz. Başarıncaya kadar! Usanmak, geri çekilmek, sabırsızlık göstermek yok! Telefonu yüzümüze kapasalar bile; biz hiç bozulmadan, yeniden açıp; “Anneciğim, babacığım! Ellerinizden öperim. Allah’a emanet olun” diyeceğiz ve telefonu nazikâne kapatacağız. Annemize ve babamıza karşı âdeta melekleşeceğiz.

Allah’ın rızasını kazanmak elbette ucuz değildir. Cenâb-ı Hak, cümlemize rızasına dâhil ameller nasip eylesin. Âmin.

Dipnotlar:

1- Lokman Sûresi, 31/14

2- Câmiü’s-Sağîr, 3/3553

3- Câmiü’s-Sağîr, 2/1456

4- A.g.e., 2/2159

5- Riyâzü’s-Sâlihîn, 318

6- A.g.e., 322

7- Mektûbât, s. 252

28.02.2008

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

Bir ‘şehir efsanesi’ daha çöktü



Hayal ile hakikati birbirine karıştıran yasakçılar, üniversitelerde sürdürülmeye çalışılan ‘başörtüsü yasağı’nın sona ermesiyle birlikte okullarda kargaşa çıkacağını ve ‘başörtülüler’in başını örtmeyenlere ‘Örtünün’ baskısı yapacaklarını iddia ediyorlardı. Kısmen de olsa başörtüsü yasağı kalktı ve görüldü ki yasakçıların ileri sürdüğü bu iddia hayalî ‘şehir efsaneleri’nden farksız.

Yeri geldi yine hatırlatalım: ‘Başı açık’ üniversiteli öğrencilerin varlığı ne kadar Türkiye gerçeği ise, ‘başörtülü üniversite öğrencileri’ de o kadar Türkiye gerçeğidir. Yine dünya âlem biliyor ki, başını örten kız öğrencilerle, başını örtmeyen kız öğrenciler arasında—başörtüsü sebebiyle—hiç bir zaman sürtüşme olmamıştır. Birileri tahrik etmedikten sonra da olmasına ihtimal yoktur. Bu tesbit kuru bir iddia değil, herkesin gördüğü, görebildiği bir gerçektir.

Başı açık ve başı kapalı ‘kardeşler’ olduğu gibi, her okulda, her evde ve her işyerinde başını örten ya da örtmeyenler birlikte ‘iş’ yapıyorlar. Aksini iddia ve ispat edebilmek mümkün müdür? Sokaklarımızda her görüş ve düşünceye mensup insanlar yan yana, kol kola yürümüyor mu? O halde, başörtüsü yasağı sona ererse, ‘okullarda kavga ya da kargaşa çıkar’ demek insafla, iz’anla bağdaşır mı?

Anayasa değişikliğinin cumhurbaşkanınca tasdik edilmesi ve Resmi Gazete’de neşriyle birlikte bazı üniversiteler ‘sanal yasak’ uygulamasına son verdi. Bazı üniversiteler ise yanlışta ısrar etmeyi marifet sayıp, başörtülüleri okullara almamaya devam ediyorlar. İnşaallah onlar da insafa gelir ve adaletin gereği olarak başörtülü öğrencileri okullara kabul ederler. Çünkü aksi davranış, kanun ve nizam tanımama olarak yorumlanır.

Kanunsuz yasağın sona ermesiyle birlikte bazı başörtülülerin sınıflara, anfilere girdiği görüldü. Gazetelere yansıyan fotoğraflara bakılırsa, kanunsuz yasağın sona ermesi sadece başörtülüleri değil, başını örtmeyen öğrencileri de sevindirmiş. İşe bakın ki, yasağı savunanlar; başını örtmeyenlerin bu uygulamadan rahatsız olacaklarını iddia ediyorlardı. Fakat tam aksi oldu ve başını örtmeyerek okula gidenler, başını örterek sınıflara girenleri tebrik etti, onlarla kucaklaştı.

Ne yazık ki, yasağı savunmak için bin dereden su getirenler hem bu fotoğrafları yayınladı, hem de ‘kargaşa çıkacak’ demeyi sürdürdü. Meselâ, başını örtenler ve örtmeyenlerin kucaklaştığını gösteren bir fotoğrafta şu ‘resim altı’ yazısı yer alıyor: “Selçuk Üniversitesinde türbanlı öğrencilerin kampüs, fakülte ve dersliklere türbanla girmesine izin verildi. Sınıflarda başı açık ve kapalı öğrenciler birlikte ders gördü.” (Vatan, 26 Şubat 2008) Haberde, başı açık öğrencilerin, başörtülü öğrencilerle kucaklaştığı ve onların sevincine ortak oldukları görülüyor. Hani, yasağın sona ermesi kavga ve kargaşaya sebep olacaktı?

Tekrarlayalım: Kanunsuz başörtüsü yasağının sona ermesi kavga ve kargaşaya değil, devlet-millet kaynaşmasına sebep olur. Fitneciler provokasyon yapmadığı sürece de kavga çıkmaz. Bu bakımdan, provokasyonculara imkân ve fırsat vermemesi için Rabbimize dua edelim...

28.02.2008

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

Sarıklı Obama, başörtülü Hillary



Demokratlar arasında yarış bütün hızıyla ve hışmıyla sürüyor. Bu yarışta her türlü taktik mübah. Ama bu taktikler sahibini bazen gülünç ve komik duruma düşürüyor. Amerikan medyası daha başkanlık kampanyası kızışmadan önce Obama’yı vuracak ve hırpalayacak pozlar ve resimler peşindeydi. Harıl harıl eksik gediğini arıyorlardı. Bulamasalar bile yakıştırıyorlardı.

Bunlardan birisi Kenya ve Endonezya bağlantısı üzerinden Obama’nın geçmişinin Müslüman olduğunu keşfetmeleriydi. Adının bir tarafında da Hüseyin bulunuyordu. Bununla da yetinecek gibi değillerdi. Bu yakıştırmalarından birisinde CNN International, Obama resminin altına Usame’yi yerleştirmişti. Böylece Obama isminin Usame Bin Ladin’i çağrıştırdığını ima etmişlerdi. Ardından özür diledilerse de maksat zaten hasıl olmuştu. İzi kalmıştı. Zaten onların muradı da buydu. Harıl harıl yeni kanıtlar peşinde koşuyorlardı. Bu bağlamda, adını Usame yaptıktan sonra sarığını da keşfetmekte gecikmediler. Bunun için Kenya’ya kadar uzanmaları kâfiydi onlar da bunu yaptılar. Bu bağlamda, ABD’de Demokrat Parti’nin başkan adaylığı yarışında Barack Obama’nın gerisine düşen Hillary Clinton cephesi, son kozunu piyasaya sürdü. Drudgereport internet sitesinin haberine göre Obama’nın 2006’da yaptığı Afrika gezisinde; Kenya’da çekilmiş bu fotoğrafları Hillary ekibi e-maille dağıttı. Amaçları, senatöre “Müslüman” imajı verip oylarını etkilemek. 4 Mart’ta Teksas ve Ohio’da yapılacak ön seçimler öncesinde fotoğrafı “Eğer bu fotoğraftaki Hillary olsaydı, bunu bütün dergilerin kapağında görmez miydik?” notuyla yollayan ekibin bu tutumunu Obama danışmanları “Saldırgan, korkmuşlar” diye niteledi. Sadece bununla da kalsalar iyi: “ABD’ye sarıklı bir başkan ister miydiniz?” diye de seçmenlere birer metin göndermişler. Benzeri bir kara kampanya geçiren Anglikan Kilisesi Başpiskoposu da şeytana ve ‘Kancalı imam’ lâkabıyla anılan Ebu Hamza Mısri’ye benzetilmemiş miydi? Öyle bir günde yaşıyoruz ki inanılır gibi değil. Bir taraftan Tayyip Erdoğan gibiler, ‘gerekirse icap ederse İslâma hizmet için papaz elbisesi de giyeriz’ derken gerçek papazlar ise bugün kimliklerini ispatta zorlanıyorlar.

***

Obama ve Hillary sanki biri Venüslü diğeri de Marslı gibi bir kutuplaşmanın içindeler. Bununla birlikte, Hillary de kendi kazdığı kuyuya düştü. Obama’nın Kenya’da sarıklı fotoğraflarına mukabil Hillary’nin de Fas’ta başörtülü fotoğrafları çıktı. Kimileri ‘iğreti gelin’ prototipinde olduğu gibi Hillary’nin iğreti olarak başörtüsünü taktığını söyleyebilirler. Beis yok. Kimileri de at izinin it izine karıştığı Türkiye’de olduğu gibi aslında onun başörtüsü değil de türban yani sarık taktığını ileri sürebilirler. Böylece durum eşitlenmiş olacaktır. Zira bizimkiler bu tarz başörtüsüne türban diyorlar. Türban da Sihlerin veya Obama’nın taktığı sarık şeklinden ibarettir. Zaten Fransa türban yasağı ilân edince ilk tepki türbanlı/sarıklı Sihlerden gelmişti. Can evlerinden vurulmuşlardı. Obama ve yandaşları kendilerini: “Bayan Clinton da çok iyi bilir ki ziyaret ettiğimiz ülkelerde insanlar bizim oranın yerel kıyafetlerini giyerek gazetecilere poz vermemizi isterler”diye savunuyorlar. Obama taraftarları da dişe diş bir mücadeleyle bayan Clinton’ın da First Lady’lik zamanında kızı Chelsea ile birlikte Mısır ve Fas ziyareti sırasında başörtüsü taktığını gösteren fotoğraflarını yayınladı.

***

‘Tencere dibin kara seninki benden kara’ edebiyatı bize de uzak değil. Bilindiği gibi Baykal, Recep Tayyip Erdoğan’ın 20-30 yıl önce Hikmetyar’la çekilmiş fotoğraflarını hini hacette kullanıyor ve sürekli gündemde tutuyordu. Kaddafi’nin 28 Şubat sürecinde Erbakan için ‘benim kumandanım’ demesini hatırlatırcasına. Buna mukabil, kendisi de başörtüsü yasağını savunurken Bosna’ya başörtüyle gittiği ve burada başörtüsü dağıtma kampanyası yaptığı ortaya çıkmasın mı? Orası Anadolu da değil ki ‘Anadolu tarzı başörtüsü’ tezinin arkasına sığınsın. Tuzak kuran tuzağa düşüyor.

28.02.2008

E-Posta: [email protected]



 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ahmet ARICAN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Nurettin HUYUT

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT


 Son Dakika Haberleri