"Gerçekten" haber verir 22 Kasım 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.

 


Faruk ÇAKIR

Faiz tuzağına düşmeyen kurtulur



Başlangıçta hafife alınan krizin, her geçen gün etkisini daha da hissettirdiği söylenebilir. Meydana gelen ‘panik’, krizin derinleşmesinde de etkili oluyor.

Dünyayı sarsan bu krizin baş sorumlusunun, ‘sen çalış, ben yiyeyim’ anlayışının özeti olan faiz sistemi olduğu ortada. Krizin derinleşmesinde elbette başka sebepler de var, ama en başta bu konu geliyor.

Küçüğünden büyüğüne kadar, ucundan-kıyısından faize bulaşanlar bu ‘hata’nın bedelini ağır bir şekilde ödüyorlar. Bu bakımdan faizcilerin tuzağına düşmemeye çalışmak gerekir.

Küçük büyük her türlü krizde en fazla yara alanlar da bankaların görünürde cazip olan faiz politikasına kanan işletmeler oluyor. Faiz tuzağına düşmekten kendisini koruyabilen kişi ve işletmeler krizi daha az yara ile atlatabiliyor.

Geçen Çarşamba günü Eskişehir’de faaliyet gösteren “Cardin Mobilya”nın fabrikasını gezme imkânı bulduk. Cardin Mobilya yöneticilerinin krizle ilgili değerlendirmelerini dinlerken bir nokta özellikle dikkatimizi çekti. 25 bin metrekare kapalı alanda faaliyet gösteren ve üretiminin yüzde 30’una yakınını ihraç eden firmanın yöneticileri; krizin kendilerini de etkileyebileceğini, ama ürkmediklerini ifade ettiler. Cardin Mobilya’nın sahipleri şöyle diyor: “Biz bu tesisi bankalardan faizli kredi alarak kurmadık. Tamamen öz sermayemizle kurduk. Bankalara borcumuz yok. Dolayısı ile karşı karşıya olduğumuz kriz bizi çok fazla etkilemez. Tedbiri elden bırakmadan yatırımlara da devam edeceğiz. Krizi işçi çıkararak değil, daha fazla çalışarak aşmayı planlıyoruz.”

Kanaatimizce bu nokta çok önemli: Faiz tuzağına düşmeyen, ayaklarını yorganına göre uzatan, en küçük sıkıntıda çareyi işçi çıkarmakta aramayan firmalar ayakta kalmaya devam edecek.

Bakınız, neredeyse her ildeki ticaret ve sanayi odaları yöneticileri ardı sıra açıklamalar yaparak bankaları ‘krizi büyütmek’le suçluyor. Çünkü bankalar, uzun süreli olarak verdikleri faizli kredileri bir an önce tahsil etmenin peşinde. Bu da uzun dönem plan yaparak yatırım yapanları ciddî sıkıntıya sokuyor.

Şahıs ve firmaları için bu böyle olduğu gibi, ülkeler için de böyledir. Türkiye, boyunu aşan borç yükü altında olmasa krizi böyle mi karşılardı? “Borç alan, emir de alır” prensibi ortada iken, bağımsız ekonomik politikalar uygulamak ne kadar mümkün olabilir?

KOBİ dediğimiz küçük ve orta boy işletmeler bilhassa bu konuya dikkat etmelidirler. Kendi yağıyla kavrulanlar belki kısa sürede büyüme gerçekleştiremez, ama en azından krizlere karşı daha dayanıklı ve istikrarlı olur. Bir günde boy atan ‘otsu bitki’ olmak yerine, asırları aşan bir ‘çınar’ olmayı tercih etmek gerek.

Türkiye’yi idare edenler, gerek KOBİ’leri gerekse vatandaşı bu konuda uyarmalı. Yoksa ‘faiz batağı’na sürüklenerek bu krizden çıkmamız mümkün olmaz.

Bankaların allayıp pulladığı ‘düşük faizli kredi’lerin ‘tuzak’ olduğunu görelim.

22.11.2008

E-Posta: cakir@yeniasya.com.tr




Cevher İLHAN

AKP ne kadar dik durdu?



Başbakan’ın son Amerika ziyareti öncesinde New York Times’in İstanbul büro şefi aracılığıyla Obama’ya, “Dik dur, ama diklenme!” tavsiyesi, Amerika’da pek yankı bulmadı.

Ancak siyasî iktidarın “duruşu”, çiçeği burnunda Amerikan Başkanına yaptığı “tavsiye”ye Başbakan’ın ve hükûmetinin ne kadar uyduğunu gündeme getirdi. İçte antidemokratik dayatmalara karşı ne derece millet irâdesinin hakkını verdiği, dışta emr-i vakilere karşı ne denli dik durduğu sorularını sordurdu.

Washington’daki düşünce kuruluşu Brookings Enstitüsü’nde Türkiye ile ABD’nin anayasa mahkemelerini mukayese eden Başbakan, Türkiye’de Anayasa Mahkemesinin Meclis irâdesini aşmasına şikâyetçi oldu.

Lâkin altı yıldır anayasayı değiştirecek güce rağmen, iktidarın gösteremediği demokratik dirence değinmedi. Anayasa Mahkemesinin Meclisin irâdesini ipotek altına alan işleyişi dahil, yeni anayasa ve demokratikleşme çalışmalarının askıya alınmasını teğet geçti…

Özetle her fırsatta AB’ye karşı “rest” çekip “dikleşen” Başbakan ve AKP hükûmeti, dıştan gelen emr-i vakilere, içteki demokrasi dışı oldubittilere geldi…

ANKARA, HEP KIRILGAN KALDI…

Meselâ Ankara, Müslüman komşu Irak’ı işgal edip bir buçuk milyon insanı katleden, üç milyondan fazla Iraklıyı göçe zorlayan ve bir o kadarını perişan eden “stratejik müttefiki” kontrolündeki Kuzey Irak’ta yuvalanan ve Türkiye’yi hedef alan terör örgütünü silâh, para ve her türlü lojistik himâyesinin yanlışlığını iletmedi.

Dik durmadı; göz göre göre Irak’ın kuzeyinde “ikinci İsrail” işlevini görecek kukla devletin ABD-İsrail ve İngiltere tarafından palazlandırılmasına seyirci kaldı. Bunun “stratejik müttefiklik”le bağdaşmadığını hatırlatmadı.

Dik durmadı; terörle mücadeleye 300 milyar dolar harcamasına karşılık, Başbakan ve Cumhurbaşkanının bizzat Bush’a verdikleri “150 kişilik terör örgütü elebaşları listesi”nden bir tekinin dahi teslim edilmemesine sessiz kaldı.

Dik durmadı; Süleymaniye’de Türk askerinin başına çuval geçirilmesine bir “nota” dahi vermedi. Başbakan “Ne notası, müzik notası mı?” diye, Ankara’nın işgalcilere verdiği onca desteğe karşılık revâ görülen bu çirkin muameleye en azından bir “nota” verilmesini isteyenlere tepki gösterdi. En son Irak’taki Amerikan işgal kuvvetleri komutanı “çuvalcı General” Odierno’nun “gizlice” Türkiye’ye gelip Genelkurmay İkinci Başkanı’yla “görüşmesine göz yumdu.

Dik durmadı; Suriye ile “barış anlaşması” çalıştığı ve devlet başkanını Meclis’te konuşturduğu İsrail’in, Suriye’yi bombaladıktan sonra Türkiye topraklarına yakıt tanklarını atması pervâsızlığının hesabını sormadı.

Dik durmadı; işgal altındaki Bağdat hükûmetinin bile itiraz ettiği Irak’taki Amerikan savaş uçaklarının “El Kaide militanları” bahanesiyle Suriye’nin sınır kasabasına saldırıp onlarca sivili öldürmesine Ankara en ufak bir târizde bulunmadı. Bağdat’ın yanında yer almaktan, Şam’a destek vermekten çekindi…

Dik durmadı; terörle mücadelede ABD’nin verdiği “istihbarat paylaşımı” ile sınırlı kaldı. Ankara, Tahran’ın Bağdat, Şam ile işbirliği teklifine, sırf Washington ve Telaviv istemiyor diye uzak durdu; Neoconları ve Yahudi lobisini kızdırmamak için…

Dik durmadı; NATO perdesinde işgalcilere destek için askerî birlik gönderdiği Afganistan’da, Taliban’ı el altından kuklası Karzaî’ye ortak etmeye çalışan Amerikan yönetiminin, çıkarları hesabına fütursuzca kullandığı Pakistan topraklarına her defasında onlarca sivilin katledildiği saldırılara seyirci kaldı.

KKTC’yi tanıyan ilk ülke olan kadim dost ve kardeş Pakistan’a destek vermeyi esirgedi, “stratejik müttefik”e bunun dostluğa ve müttefikliğe yakışmadığını iletmedi. Hayret verici bir kırılganlıkla kayıtsız kaldı. ABD’yi ikaz etmeyi göze alamadı.

AKP’NİN İHTİYACI

AKP hükûmeti dik durmadı; AB Konseyi’nin ve AİHM’in özellikle demokratikleşme, inanç ve ifâde özgürlüğüne dair Türkiye’ye yönelik yaptırımlarından yakındı; ancak Brüksel’e ve Strasbourg’a gönderdiği “savunmalar”da en temel hak ve hürriyetleri dahi savunmadı.

Dik durmadı; demokratik dirençle kanunsuz yasağı uygulatmamak yerine, Anayasayı değiştirmekle yasağı “yasallaştırma” yanlışına düştü. Yasadışı yasağı yasakçılara “onaylattı.” Başbakan, mağdurlara “teselli telefonları”yla geçiştirdi.

Dik durmadı; başörtüsünü “siyasî simge”, “gerginlik sebebi” ve “laikliğe aykırı” saydı; “dinî bir vecîbe” olarak bildirmedi; yasakçıların yasa dışı yasağını “uygun” gördü. Hiç olmazsa milletin, demokratik irâde ve direnç gösterecek bir iktidarda kanunsuz yasağın dayatılmasının önlenmesiyle yasağın bertaraf edileceği ümidi vardı; onu da hebâ etti.

Dik durmadı; YÖK yasasını çıkarmadı, “irtica” gerekçesiyle YAŞ ihraçlarına fırsat veren yargısız infaz şerhi koymakla yetindi, AB’nin önerdiği yasal değişiklikten kaçındı. Keza Kur’ân kurslarındaki “yaş yasağı”nı kaldırmadı, meslek okullarına ve imam hatiplere uygulanan katsayı mağduriyetini gidermedi.

Dik durmadı; inanç ve ifâde özgürlüğünde başta Ceza Kanununun 312. maddesinin yerine ikame edilen 216. ve 301. madde olmak üzere gerekli yasal düzenlemeleri hâlâ yapmadı.

Kısacası Obama’dan önce AKP’nin ve Başbakan’ın “dik dur, dikleşme!” tavsiyesine ihtiyacı var. Başbakan Obama’ya akıl vereceğine önce kendisi antidemokratik dayatmalara karşı dik durmalı ve demokratik dirençle muktedir olmalı. Evvelâ ülkesinde hak ve hürriyetleri temin etmeli, devâsa problemleri, krizleri çözmeli…

Bush’u, Obama’yı bırakmalı; zira onların çok akıl vereni var; kendisi ve hükûmeti “dik duruyor mu?”, ona bakmalı…

22.11.2008

E-Posta: cevher@yeniasya.com.tr




Mehmet KARA

Irak işgâlinin hesabı verilmeli



Irak işgâlini 20 Mart 2003’ten beri sürdüren Amerikan ile Irak hükümeti yetkililerinin “ABD ordusunun 31 Aralık’tan sonra 3 yıl daha Irak’ta kalması”nı öngören anlaşmayı imzalamasından sonra ortaya çıkaracağı tablo aslında başarı gibi sunulacak nitelikte değil.

Anlaşmaya göre ABD askerleri Irak’tan 2011 yılının sonuna kadar çekilecek. Bu açıdan bakıldığında, yaklaşık beş buçuk senedir işgâlci olan ABD’nin bu sürenin yarısından daha fazla daha Irak’ta işgâlci olarak kalması gözyaşını daha da arttıracaktır.

Irak hükümeti imzaladığı “sofa” adı verilen anlaşma uyarınca 152 bin civarında olan ABD askeri üç yıl daha “meşrûiyet sorunu” yaşamadan Irak’ta kalacak. Irak hava sahasının denetimi 1 Ocak 2009’tan itibaren Bağdat’taki merkezî yönetime geçecek. ABD askerleri, 30 Haziran 2009’a kadar şehir ve kasabalardan çekilecek, Irak yargısından izin almadan evlere baskın düzenleyemeyecek. ABD, Irak’ın mallarını korumaya devam edecek. Irak’ta güvenlik tam sağlandığına kanaat getirilirse anlaşmanın tarihi dolmamış olsa bile karşılıklı uzlaşmaları sonucunda güvenlik anlaşması önceden bitirilebilecek.

Şiîlerin karşı çıktığı anlaşma önümüzdeki hafta içinde Irak Meclis’inde oylanması bekleniyor. Bu anlaşmanın Meclis’ten geçip geçmeyeceği ya da onaylanıp onaylanmayacağı belli değil. Irak Meclis’ine sunulan bu anlaşmanın “çoğunluk oyu”yla kabul edilmesi gerekiyor. Irak hükümeti, bunun ABD askerlerinin varlığını sonlandırmayı garantilediği için “iyi bir anlaşma” olduğunu söylüyor. ABD tarafı da “her iki millet içinde iyi bir anlaşma” değerlendirmesinde bulunuyor.

İlk bakıldığında Irak için önemli bir anlaşma olarak görünse de, seçim çalışmaları sırasında ABD’nin Irak’tan bir an önce çekileceğini söyleyen Barack Obama’nın görevi devralacağı 20 Ocak’tan önce yapılması manidar. Çünkü, Obama’nın elini kolunu bağlayan bu anlaşmaya Bush ve Irak Başbakanı Nuri El Maliki imza koyacak. Bir diğer sıkıntılı durum da Irak’tan çıkacak ABD askerlerini Afganistan’a gönderme plânları. Bu da ABD’nin bölgedeki işgâlini devam ettireceğini gösteriyor.

Başka bir sıkıntı ise, ABD'nin 5.5 senedir karıştırdığı Irak’tan çekilmesinden sonra neler olacağının bilinememesi. Irak’taki karışıklığın giderilmesi için başta Türkiye ve bölge ülkelerin bir an önce harekete geçmesi gerekiyor.

Irak hava sahasının 1 Ocak 2009’dan itibaren tekrar Bağdat’a bırakılmasını içeren Sofa anlaşmasındaki ilgili maddeye göre, Türkiye, sınır ötesi hava operasyonları için, kuzeydeki bölgesel yönetimin ciddî ağırlığı bulunan Irak’tan “izin almak” zorunda kalacak olması Türkiye’yi düşündürüyor. Perşembe günü Türkiye’ye gelen Irak Devlet Bakanı Ekrem El Hâkim başkanlığındaki heyet hem bu anlaşmanın mahiyetini anlatmak, hem de Türkiye’nin “kaygılarını” gidermek amacıyla görüşmelerde bulundu. Dışişleri Bakanı Ali Babacan ile İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın Irak’ı ziyareti bu kaygıları gidermek adına yapıldı.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ABD’nin Irak’tan çekilmesinin beklenen bir sonuç olduğunu, Irak’ın “resmen işgâlinin sona ermekte olduğunu” söyleyip, “Terörle mücadelede K. Irak bölgesel yönetimi üzerine düşeni yapma zorunluluğu hissediyor” demesi de Türkiye’nin bu kaygılarını gösteriyor.

* * *

Üç yıl daha ABD’nin orada kalacağı düşünüldüğünde gözyaşı ve kaosun devam edeceği ortada dururken, beş buçuk yıllık bilânçonun neler getirdiğine bakmakta yarar var.

İnsanî Yardım Vakfı’nın (İHH) Temmuz ayında yayınladığı “Irak raporu” Irak’ta ABD işgalinin nelere mal olduğunu gözler önüne sermişti. Demokrasi ve özgürlük getireceğiz diyerek Irak’ı işgâl eden Amerika’nın Irak halkı için kaos, çatışma, ölüm, acı ve göz yaşından başka bir şey getirmediğini göstermişti.

İşte rapordan birkaç rakam. İki milyondan fazla insan öldürüldü. 5 milyon çocuk yetim, 1 milyon kadın dul kaldı. Irak halkının yüzde 75’i fakirlik sınırında bulunuyor. 6 milyondan fazla insan açlık sorunu çekiyor. Yani her 4 Iraklıdan 1’i aç. 10 bin kişiye 6 doktorun düşüyor. Ülkedeki 34 bin doktordan 2 bini öldürülürken, 20 bini ülkeyi terk etti. Son 5 yılda 500’den fazla akademisyen ve eğitimci öldürüldü. Elektrik yetersizliği sebebiyle Irak’ta halen 15 milyon insan karanlıkta yaşıyor. Irak, 6 milyonu aşkın göçmenle, dünyada en çok mültecisi olan ikinci ülke. 2003 yılında başlayan işgalde Amerikan güçlerince esir alınan 25 bini aşkın kişinin halen yargılanmadığı da belirtilirken, işgalin ardından Irak güvenlik güçlerince tutuklananlarla birlikte sayının 60 bini bulduğu ifade ediliyor. İşgalin başladığı 2003’ten bu yana 4 bin 189 Amerikan askeri de öldü.

Bunların tesbit edilebilen rakamlar olduğu düşünüldüğünde ABD işgalinin çok daha büyük zayiatlar verdiği ortada. Peki, bunların hesabını kim verecek? Başta ABD’nin şu anki Başkanı Bush ve işgâlden sorumlu olan kişiler “savaş suçlusu” ilân edilebilecek mi? Ölen iki milyonun insanın, yetim kalan beş milyon çocuğun, aç insanların hesabını da birileri vermeli.

22.11.2008

E-Posta: mkara@yeniasya.com.tr




Kazım GÜLEÇYÜZ

Ezan ve Atatürk



Yekta Güngör Özden gibilerin her fırsatta tekrarladıkları sözü, geçtiğimiz günlerde Ermeni Araştırmaları Merkezi Başkanı Prof. Dr. Hikmet Özdemir de söylemiş:

“Ülkemizde insanlar ezan sesi duyabiliyorlarsa, bunu Atatürk’e ve askerlerine borçlular...”

Özdemir evvelce Özal’ın Çankaya’daki danışmanlarındandı. Bir ara Yeni Asya’da Bediüzzaman’la ilgili müsbet değerlendirmeleri çıktı. Sonra epeyce bir zaman “kızağa” çekildi. Akabinde Ermeni araştırmaları uzmanı olarak tekrar sahneye çıktı. Ama şu söylediği sözün, yeni uzmanlık alanıyla da bağdaşacak bir tarafı yok.

Yeryüzünde on dört asrı aşkın bir zamandır yankılanan ezan sesini kim susturabilmiş ki, bu topraklarda öyle bir durum ortaya çıkıp da M. Kemal’in bunu önlediğinden dem vurulabilsin?

Eğer kast edilen şey, “Anadolu toprakları Yunan, İngiliz, Fransız, İtalyan, Rus işgalciler arasında paylaşılmak isteniyordu. Bu plan başarılı olsaydı ne bayrak kalırdı, ne de ezan okunacak cami ve minare” gibisinden bir varsayım ise...

Bir defa millî mücadeleyi bütün memleket sathında örgütleyenlerin başını, her yerde, ezan sesini susturmama kararlılığıyla harekete geçen sarıklı hocalar, müftüler, din âlimleri çekiyordu.

Onların öncülüğünde topyekûn bir milletin kurtuluş hamlesi tek bir şahsa mal edilebilir mi?

Gerçi Özdemir, bugün ezanları duyabiliyor olmamızı Atatürk’ün yanında, onun kahraman askerlerine de borçlu olduğumuzu ifade ediyor.

Ama aslan payını yine Atatürk’e verdiği açık.

Aynı söylemi kullanan diğerlerinde ise Özdemir’in sergilediği bu “sınırlı hakşinaslık”tan da eser yok. Onlar, olumlu herşeyi Atatürk’e mal ederken, bütün olumsuzlukları da milletin sırtına yükleyen çarpık bir mantıkta ısrar ediyorlar.

Oysa Bediüzzaman’ın bu konuda defaatle ifade edegeldiği gibi, zafer ve muvaffakiyet orduya aittir; hezimet ve başarısızlığın sorumlusu ise komutandır. Ne var ki, bu kural Türkiye’de hep tersine işledi. Ve maalesef halen de öyle gidiyor.

Öte yandan, zaferden sonra yönetime hakim olup dizginleri ele geçiren kadronun, ezanı asırlardır okunan orijinal şeklinden çıkarıp Türkçeleştirmesine ve ot deposu olarak kullandığı camilerde ezan sesini susturmasına ne buyurulur?

Mecliste ayakta alkışlanarak kabul edilen ve hâlâ her okunuşunda hepimize ulvî heyecanlar yaşatan İstiklâl Marşımız “Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli, / Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli” duasını terennüm ederken ezanın tanınmaz hale getirilmesinin izahı neydi?

19-20. yüzyıl sömürgeciliğinin baş aktörü İngilizlerin bile müstemleke olarak hakimiyetleri altına aldıkları ülkelerde tevessül etmedikleri uygulamalar, burada yıllarca sürdürülmedi mi?

Demirel’in “Millet Yunan istilâsına karşı aktif mukavemet olarak istiklâl savaşı tepkisini gösterdikten sonra, zaferin akabinde kendi devletinin ‘Modernleştiriyoruz’ diye din üzerine getirdiği baskılara da pasif mukavemetle tepki göstermiştir” (Köprü, Ağustos-1988; İslâm, Demokrasi, Laiklik, s. 139) sözüyle dile getirdiği önemli tesbitin içinde bu yaşanmış olaylar da yok mu?

1950’den sonra demokrat iktidar ezanı tekrar özgürlüğüne kavuşturmasaydı, bugün hâlâ minarelerden ezan adı altında, halkın “tungurtu” olarak anıp bir daha asla duymak istemediği “Tanrı uludur” sesleri yükselmeye devam edecekti.

Atatürk’ü savunmak isteyen savunsun. Ama bunu yaparken gerçekleri saptırmaya ve anayasadaki o klişe ifadelerle “dini ve dince kutsal sayılan şeyler”i istismar etmeye kalkışmasın. Ve ezan başta olmak üzere, dinî sembolleri alet ederek Atatürk’ü gerçekte olduğundan farklı göstermeye tevessül etmesin. Ederse mahcup olur.

Bu millet millî mücadeleyi “Ezan Türkçeleştirilsin” diye değil, kâinattaki en yüksek hakikati günde beş vakit ilân eden “Allahu ekber, Allahu ekber” nidaları kıyamete kadar semalarımızdan eksilmesin diye verdi. Çarpıtmanın âlemi yok...

22.11.2008

E-Posta: irtibat@yeniasya.com.tr




S. Bahattin YAŞAR

‘Meşrû daire’ye ‘gayr-i meşrû’ müdahale



İnsanları etiketlemek artık zor

Günümüzde, elinde köpeği, kulağında, burnunda küpesi, parmağında yüzükleri, uzun saçları, cebinde müzik çaları olan genç görüntüler var. Artık bu tür görüntüler eskisi gibi çok da inançsızlık içermiyor.

İnsanları dış görüntülerine bakıp etiketleme yapmak cehalettendir. İmanı olan bir insana, giyim kuşam veya ilgi farklılığı sebebiyle gelişigüzel tanımlama yapmak iman ehline yakışmaz.

Dinin mensupları, dinin taşıdığı hoşgörüyü taşımalıdırlar.

Köy haline gelen dünyada, kültürel etkileşim normaldir. Burada önemli olan, etkileşimin, başkalaşıma dönüşmemesidir. Meşrû daire, birey ihtiyaçlarını karşılamada kâfidir. Harama lüzum yoktur.

Ama birilerinin ‘helâl daire’ye müdahalesi de anlamsızdır. Helâli kısıtlama ‘gayr-i meşrû’ya zemin hazırlar. İnsanları zahirine göre etiketlemek artık zordur. Zira imanın, hangi tipte, nasıl tecelli ettiği pek de bilinmemektedir.

Zaten dinin de, böyle bir tek düzeliği emrettiği söylenemez.

Caminin avlusuna köpeğini

bağlayıp namaz

kılan gençler var

Almanya gezimiz esnasında dostlar, namaz saatinde, köpeğini cami avlusuna bağlayıp, namaz kılan Müslüman gençlerden bahsetmişlerdi. Gerçi benzer manzaraları ülkemizde de görmek mümkündür.

Burada, ‘ölçü’ önemlidir. İlgiler dine zıt değilse, müdahale anlamsızdır.

Gençlerin dine olan bağlarının kopmamasına özen gösterilmelidir.

Peygamberimizin, ‘Evlerinizi kabirlere çevirmeyin.’ ikazı, evlerimizi birer mescit haline getirmemizi gerektirmektedir. Bunun da şartlarından biri, evlerin necasetten arındırılmasıdır.

Köpekle ilgilenmede

ölçü nedir?

Batı ülkelerinde insanlar köpeğe çok zaman ayırıyor. Evine alıyor, oda kuruyor, aracına koltuk yaptırıyor. Köpek, tabiî hayatından koparılıyor.

Bizim gelenekte ise, genel olarak insanlar köpekle değil, köpekler insanla ilgilenir. Onun için, ‘köpek çobanı’ yoktur, ama ‘çoban köpeği’ vardır.

Ama insan, dinin müsaade ettiği alan içerisinde, isterse, köpeği sevebilir, onunla ilgilenebilir. Burada ‘ölçü’yü kaçırmamak önemlidir. Ölçü de, kişinin şartlarına, ülkelere, iklimlere, hayat şartlarına göre değişebilmektedir.

Bu, temelde (helâl-haram) değil, uygulamada oluşan bir değişkenliktir.

Şartları, ne ve nasıl olursa olsun, kul, köpeğini cami avlusuna bağlayıp namaza da gitse; bu, kulluğu idrakten başka bir şey değildir.

Neticede, kulluğunu idrak eden bir insanı da, -Huzurun adabı içerisinde- Yaratıcının huzuruna varmaktan hiç kimse ve hiçbir şey alıkoyamaz.

Yani insanın köpekle ilgilenmesi mi, namaz kılmaması mı daha vahimdir?

22.11.2008

E-Posta: syasar33@yahoo.com




Şaban DÖĞEN

Üzüntülerden kurtulmanın yolu



Birşeylere canınız sıkıldığı, moral bozucu olaylarla karşılaştığınız zaman ne yaparsınız?

Dinî duyguları zayıf insanlar böyle anlarda rahatı içkide ararlar. Geçici bir süre gam ve kederlerini unuttuklarını, fakat sıkıntılarının daha da arttığını görmekte gecikmezler.

Dinî duyguları kuvvetli bazı insanlar ise, kendilerini okumaya vererek sıkıntılarından kurtulurlar.

Doğrusu da budur. Bir bilgin şöyle der: “Bir sıkıntım, üzüntüm olmayadursun hemen kitabın başına koşar, onunla hemhâl olur, adeta dertleşir, sohbet ederim. Sıkıntılarımdan kurtulmak için on beş dakika bile bana yeter.”

Çok doğru. Büyüklerin hep kitapla haşir neşir oluşları, beş dakikalarını olsun boşa geçirmemeleri bundan olsa gerek. Zikir, fikir, tefekkür, maddeten ve mânen nice faydalar sağlayan eserler aynı zamanda en sadık dost, en fedakâr arkadaştır. İnsana hep güzel duygular aşılar, hayata başka bir şevk ve zevkle bağlarlar. Merhum Hulusi Yahyagil, dünyevî meşguliyetlerin sıkletinden nefes almak istediğinde hemen Kur’ân tefsirlerine koşarmış. Rûhî ve manevî gıdalarını alır, bulabildiği bir muhatabı da ona hissedar edermiş.1 Onunla meşgul olmadığı zamanlar için ise, “Keşki enfâs-ı ma’dude-i hayattan olmaya idiler”2 diyerek onların sayılı nefesleri arasında olmamasını temenni edermiş.

Bu Kur’ân nurları ruh, kalp, akıl ve tüm hissiyâtı tatmin eder. Manevi hastalıklar için birer ilaç olur. Onun için onları okuyan herkes sıkıntılardan kurtulur, rahat ve huzura erer. Sabri—ki Nurun ilk talebelerindendir—deryaya dalar gibi derinliklerde kulaç sallar, o mânevî deryada dalgıç misâli ilerlerken yüce hakikat ve ulvî zevklere gark olur ve bunları anlatmaktan aciz kalır.3

Meselâ Sözler’i tanımaya başladığı bir sene boyunca şevk ile okuduğunu, inayetle feyizlendiğini, teşvikle nurlandığını, iştiyakla lezzet aldığını, işaretleriyle boyandığını, derece derece olgunlaşma yolunda ilerlemeye çalıştığını anlatır. Bu sürenin bir gününe bütün hayatının bile mukabil gelemeyeceğini belirtir.

İhtiyaç içinde kıvranan bir kimse düşünün! Hiç ummadığı bir şekilde bir küp altın bulsa ne kadar sevinir, bütün dünyalar onun olur. Herbiri birer mânevî hazine olan Kur’ân hakikatlerine kavuşan, ruh, kalp ve aklını onunla doyuran, huzur bulan bir insanın sevinç ve mutluluk ifadeleridir bunlar. Hazinenin zenginliğini bilen herkes mutluluktan dört köşe olur.

Dipnotlar:

1- Barla Lâhikası, s. 31

2- A.g.e., s. 30

3- A.g.e., s. 36

22.11.2008

E-Posta: sdogen99@ttnet.net.tr




Süleyman KÖSMENE

Farz hac, bir defadır



Elazığ’dan okuyucumuz: “Ben farz olan haccımı yaptım. Maddî imkânım da yerinde. Tekrar nafile olarak hacca gitmek istiyorum. Ancak bazı kişiler tarafından, ‘Çevrende bu kadar yoksul ve fakir kişiler varken, hayır kurumları varken, ihtiyaç sahipleri varken nafile hacca gideceğine bunların ihtiyaçlarını yerine getirmen daha iyi olur’ denilmektedir. Bu konuda nasıl bir yol izlemeliyim?”

Söz, Allah Resûlü’nün (asm). Ebû Hüreyre (ra) anlatmıştır: Resûlullah Efendimiz (asm): “Aziz ve Celil olan Allah, size haccı farz kıldı” buyurdu.

Ashabdan birisi: “Her sene mi?” diye sordu.

Resûlullah (asm) cevap vermedi. Adam sorusunu üçüncü defa tekrar edince, Peygamber Efendimiz (asm):

“Eğer ‘evet!’ deseydim hac her sene farz olurdu. Her sene farz olsaydı, siz onu yapamazdınız. Söylediğim gibi bırakın. Çünkü sizden öncekiler peygamberlerine çok soru sordukları ve onlar üzerine ihtilâfa düştükleri için helâk oldular. Size emrettiğim şeyi gücünüz yettiği kadar yapınız. Bir şeyden nehyettiğim zaman da ondan kaçınınız” buyurdu.

İbn-i Abbas (ra) bildirmiştir: Resûlullah (asm) ayağa kalkarak şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ size haccı farz kıldı.”

Bunun üzerine Ekra’ b. Habis et-Temimi (ra): “Her sene mi Ya Resûlallah?” diye sordu.

Resûlullah (asm) şöyle buyurdu: “Eğer evet deseydim, hac her sene için farz olurdu; siz de onu yapamazdınız. Fakat farz olan hac bir defadır.”1

Farz olan hac bir defadır. Her sene hacca gitmek farz değildir. Farz olan haccı eda ettikten sonra, doyulamayan bir lezzetle yeniden hacca gitmek ve aynı ibâdete boylu boyunca yeniden boyanmak isteği kalbimizin dayanılmaz bir arzûsu halinde şüphesiz içimizde belirir. Bu, kalbimizin hidayet üzere olduğunun belirtisidir. Kalbimiz aslında sair ibadetlerden sonra da aynı heyecan ve iştiyakı duyar. Çünkü bizi Allah’a ulaştıran ibadetlerin her birisi içimizde doyulmaz izler ve lezzetler bırakır.

Bu doyulmaz ibadetlerden birisi de, hiç şüphesiz ihtiyaç sahiplerine vermek ve ihtiyaçlarını karşılamak ibadetidir.

Resûlullah (asm) Abdullah el-Adevî’ye (ra) para harcamada şöyle bir tutum izlemesini önerir: “Harcamaya kendinden başla. Kalanı aile efradına harca. Eğer artarsa akrabalarına harca. Eğer artarsa, diğer yakınlarına harca. Eğer artarsa daireyi genişleterek insanlara harca.”2

Ebû Talha (ra) hurmalık bakımından Ensâ-rın en zenginlerindendi. En sevdiği malı da, Mescid-i Nebevî karşısında bulunan Beyraha adındaki hurma bahçesi idi. Beyraha bahçesinde tatlı bir su vardı ve Resûlullah Efendimizde (asm) zaman zaman gider, o tatlı sudan içerdi. “En sevdiğiniz şeylerden vermedikçe, Allah katında iyiliğe ulaşamazsınız!”3 âyeti nazil olduktan sonra Ebû Talha (ra):

“Yâ Resûlallah! Benim en sevdiğim malım, Beyraha adındaki bahçemdir. Allah için onu sadaka kıldım. Onu Allah’ın sana gösterdiği hayır yollarından birisi için kabul buyur” dedi.

Resûlullah Efendimiz (asm):

“Bahçeni akrabaların arasında taksim etmeni uygun görüyorum” buyurdu.

Ebû Talha (ra): “Peki yâ Resûlallah!” dedi ve bahçesini amca oğulları ile diğer akrabaları arasında taksim etti.4

Vermek, vermek, vermek... Eğer geniş imkân sahibiysek, farz olan haccımızı da yapmış isek, imkânımızı mümkünse iman ve Kur’ân hizmeti için veya varsa akrabalarımız arasındaki ihtiyaç sahipleri için, ya da sâir ihtiyaç sahipleri için aciliyet durumunu da göz önüne alarak seferber etmemiz şüphesiz daha efdal olur.

Bu yaklaşımımız, Allah bize imkân lütfettiğinde, bilâhare yeniden hacca gitmemize de engel olmaz.

Dipnotlar:

1- Her iki hadis için de bakınız: Nesâî, Hac, 1

2- Nesâî, Zekât, 60

3- Âl-i imrân Sûresi, 3/92

4- et-Terğib, 2/140;

22.11.2008

E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr




Vehbi HORASANLI

Mükemmel bir lisan okulu



Denizde bazen aralıksız olarak bir buçuk ay seyir yapmışımdır. Günlerce hatta haftalarca hiçbir kara parçasını görmediğimiz hatta gemi bile görmediğimiz zamanlar olmaktadır. İnsana büyük bir yalnızlık düşüncesini veren bu durum aslında yanıltıcıdır. Zira Cenâb-ı Allah’ın sayısız sayıda mahlûku kâinatı doldurmuştur.

Bir kısmını görmeyiz, sadece seslerini işitiriz. Rüzgâr ve dalgaların hışırtıları gibi. Bunlar dikkatli bir kulak için bir nev’î zikir ve tesbih sesleridir. Allah’ın yarattığı ve her varlığa nezaret eden meleklerin adeta ya Celil, ya Celil der gibi kendilerine mahsus bir lisanla Allah’ı zikrettiğini duyarız.

Gündüzleri Güneş ve bulutlar, geceleyin ise Ay ve yıldızlar da bizlere yoldaşlık eder. Denizcilere adeta “Siz yalnız değilsiniz” mesajını göndererek yüzlerimizi gökyüzüne çevirip “kâinat kitabını okumaya” dâvet ederler. Mükemmel bir düzen ile hareket ederek hiçbir şeyin başıboş olmadığını kör olmayan her göze gösterirler.

İman gözlüğü ile bakıldığında her varlığın Yaratıcımızın güzel isimlerinin birer tecellisi olduğu anlaşılır. Çevremizdeki her şey tefekkür etmek için bize harika fırsatlar sunarlar.

Güneş ısı ve ışığıyla hayatımızı aydınlattığı gibi doğup batarken gökyüzünde bıraktığı eşsiz güzellikteki renklerle cennetin bir numunesini gösterir. Yıldızlar bize sonsuz kudret sahibi bir Rabbimiz olduğunu hatırlatır. Samanyolu denen galaksimizin gökyüzünde açtığı ekrandan sonsuzluk kavramına aklımızı bir parça yakınlaştırıp onun nasıl bir şey olduğunu bir parça anlayabiliriz.

Her gece bir başka şekle bürünen gezegenimizin komşusu Ay ise mükemmel hareketi ile takvimcilik görevini yapar. Mübarek gün ve geceleri tam olarak bize bildirir ve adeta “benim yüzüme bakarak bir gecesi bazen bin aydan hayırlı olan Kadir Gecesi gibi mübarek günleri görebilirsiniz” der. Gecelerimizin en vefakâr yoldaşlarından biri olan Mehtap bazen şu ışığı gönderir. “Benim bir günüm bir yılımdır. Eğer kendi ekseni etrafımdaki hareketim bir dakika geç olsa veya dünyanın çevresini dolaştığım bir yılım bir saat fazla olsa dünyadan görünmeyen yüzümü görebilirdiniz. Ama öyle şaşmayan bir düzenim var ki dünyadan uzaklaşmadan arka yüzümü göremezsiniz. Beni takvimcilik başta olmak üzere birçok hikmetle yaratıp size hizmet ettiren sonsuz güzellik sahibi olan Allah’ı nasıl tanımazsınız. Bir saniye dahi şaşmayan mükemmel düzeni yaratan Rabbimiz her türlü kusurdan münezzehtir”

Nahl Sûresinde Cenâb-ı Allah mealen “Denizden taze et yiyesiniz ve içinden takınacağınız bir ziynet çıkarasınız diye denizi hizmetinize veren O’dur. Gemilerin denizde suyu yararak gittiklerini görürsün. Bunu bir de Allah’ın fazlından nasip arayasınız diye yaptı. Olur ki şükredersiniz” buyurmaktadır.

Bu haliyle denizler ise kulağı sağır olmayan herkese “Benim sesimi de işitin, bakın siz insanlara ne derece büyük hizmetlerde bulunuyorum. Bana verilen kaldırma kuvveti ile yüz binlerce tonluk ağırlıkları pek zahmetsizce bir limandan bir limana ulaştırıyorsunuz. Allah’ın lütuf ve ihsanı olmasaydı medeniyetinizin en büyük yardımcısı olan gemilerden faydalanamazdınız” mesajını gönderiyor.

Denizler bazen gaflet uykusuna dalan biz denizcileri fırtınalarla çarparak “aklınızı başınıza alın, her nefsin tadacağı ölümü ve herkesin kaçışı olmadan toplanacağı haşri unutmayın” diyerek adeta haykırıyor. Zira biz insanlar bize sayısız nimetler veren Rabbimizi çok çabuk unutuyoruz. Kahharı Zülcelâl olan Allah’ın küçücük bir esintisi bu kadar sarsıcı ise “sonsuz bir cehennem azabı ne derece dehşetlidir” dersini en akılsız denizcilere dahi söylettiriyor. Fırtınalara tutulduğumuz zaman hepimiz günahlarımızdan tövbe ediyor bir daha işlememeye karar veriyoruz. Lâkin cehalet ve gaflet limana varınca hemen etkisini gösteriyor. Ne yazık ki Kur’ân’da Rabbimizin buyurduğu gibi sahili selâmete çıkınca hemen onu unutmaya başlıyoruz.

Hâlbuki denizde olsun karada olsun bütün yoldaşlarımız bize onun varlığını ve birliğini anlatan birer mektuptur. Çevremizde gördüğümüz her canlı veya cansız cisim Allah’ın güzel isimlerinin tecelli ettiği adeta bir televizyon ekranıdır. Ne yazık ki onların lisanını çoğu insan bilmiyor. Ne mesajı verdiğini idrak edemiyor.

Peki, onların lisanını anlamaya yarayan bir kurs veya eğitim kurumu yok mudur?

Evet vardır. Herkesin kabiliyeti nispetinde öğrendiği tahkiki iman dersleri ile dolu Risâle-i Nur Külliyatı kâinat kitabını okumamıza yardımcı olan bir lisan okuludur. Bu eserleri anlayarak okuyan her insan mükemmel bir lisana kavuşur.

Tahkiki iman sayesinde hiçbir güç hiçbir düşman o insanı mağlûp edemez. Kâinatta cereyan eden birçok hadisenin içyüzünü ve hangi anlamları taşıdığını Risâleleri okuyarak anlayabilmek mümkündür.

Denizlerde, karalarda ve gökyüzünde yaşayan canlıların bize ulaştırdığı mesajları tahkiki iman lisanı ile anlayabilir onlarla arkadaş olabiliriz. Zira Kur’ân’ı asrımızın insanlarının anlayabileceği bir lisan ile mükemmel bir şekilde tefsir eden bu eserler havaya suya muhtaç olduğumuz gibi bize lâzımdır. Aksi takdirde bu dünyanın zavallı bir mahlûku ve her şeyden dehşet alan Şeytanın maskarası oluruz. Allah korusun.

22.11.2008

E-Posta: vehbihorasanli@ttmail.com




Ali FERŞADOĞLU

Medresetüzzehra Üniversitesi Yalova şubesi temeli!



Avrupa’da XVI. yüzyıldan itibaren fikir, fen ve teknoloji hızla gelişmeye başlarken; duraklama İslâm âlemini derinden derine sarmaya başlar. İman, düşünce, ahlâkî sahadaki zaafiyet, medrese (üniversite), eğitim ve dolayısıyla teknik ve ekonomiye de sirayet eder… Sahn-ı Saman medreselerinde din ilimleriyle fen ilimleri birlikte okutuluyordu. Kanuni’den sonra fen ilimleri medreseden çıkarıldı. Dolayısıyla medrese, kendisini yenileyemedi. İngiltere’nin Müstemleket Bakanı, Müslümanlara hakikî hâkim olmak ve onları tahakkümleri altında tutabilmek için, “Ya Kur’ân sukut ettirilmeli veyahut da Müslümanlar Kur’ân’dan soğutulmalıdır” diyordu. Bediüzzaman, Müslümanların dinî kaynağıyla irtibatını ortadan kaldırmak isteyen cereyanlara karşı, hemen harekete geçmiş ve bir “İslâm Darülfünûnu” tesisini tasavvur ile fedakâr ve masum milletin “ahiretini ve onun bir faydası olarak dünya hayatını” kurtarmak için çalışmaya başlamıştır.

1895’te, Van’da, kitap dolu konaklarda kaldığı sıralarda; bu asırda yalnız eski tarzdaki kelâm ilminin (İslâm felsefesinin) İslâm dîni hakkındaki şek ve şüphelerin reddine kâfi gelmeyeceği kanaatine varmış ve fünûnun (pozitif, fen ilimlerinin) tahsiline lüzûm görmüştür. Bütün fenleri tetebbûa / araştırmaya başlayarak, pek kısa bir zamanda tarih, coğrafya, riyâziyât (matematik), jeoloji, fizik, kimya, astronomi, felsefe gibi ilimlerin esaslarını;1 fen ve felsefeden İslâm’a gelen hücûmları def edecek, modern ilimlerde kitap yazabilecek ve uzmanlarıyla münâzârâya girebilecek derecede öğrendi. Bu arada, din ilimleriyle fen ilimlerinin birlikte okutulacağı İslâm Darülfünunu (üniversite) fikrini geliştirerek, Medresetüzzehra isminde bir proje geliştirdi. Bu üniversitenin, “Vilâyât-ı Şarkiye’nin (doğu illerinin) merkezinde”, Hindistan, Arabistan, İran, Kafkas, Türkistan ortasında açılmasını planladı. Medresetüzzehranın misyonu genel olarak şuydu:

* İslâmiyete ve insaniyete hizmet. * Eğitimi şark vilayetlerine medrese kapısıyla sokmak * Meşrûtiyet ve hürriyetin mehasinini göstermek * İslâmiyeti, kendisini paslandıran hikâyât, isrâiliyât ve taassubât-ı bârideden kurtarmak… * Maarif-i cedideyi (yeni fenleri) medarise (medreselere) sokmak için bir yol açmak * Arabistan, Hindistan, İran, Kafkasya, Türkistan, Kürdistan’daki milletleri menfî ırkçılığın ifsadından kurtarmak. Milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti ile Kur’ân’ın “Mü’minler ancak kardeştir” kanun-u esasisinin tam inkişafına mazhar olmak. * Felsefe fünunu ile din ilimlerini birbiriyle barıştırmak ve Avrupa medeniyetinin İslâmiyet hakaikiyle musalâha etmesini sağlamak.

Medresettüzzehra projesini hayata geçirmek için 1907 Kasımında İstanbul’a giden Bediüzzaman, II. Abdülhamid nezdinde teşebbüste bulunmuşsa da, karşılık olarak kendisini hapishane ve tımarhanede bulur. Yine, II. Meşrûtiyet döneminde, Sultan Reşad’ın da takdir etmesi ve 20.000 altın vermesi üzerine Van-Edremit’te medresenin temeli atılmıştı. Ancak I. Dünya savaşı başlamış ve bölgenin savaş alanı haline gelmesiyle de gerçekleşmesi mümkün olmamıştır. Millî Mücadele sırasında İstanbul’da faaliyet gösteren ve TBMM’nin takdirini kazanan Bediüzzaman, dâvet üzerine 1922 yılında Ankara’ya gitmişti. Medresetüzzehra’nın açılışı için yine faaliyetlerine devam eden Bediüzzaman, içlerinde Mustafa Kemal’in de bulunduğu 200 milletvekilinden 163’ünün reyi ile Doğu’da bir üniversite kurulmasını kabul ettirmişti. Ancak inşaatına bile başlanamamış, kâğıt üzerinde bir karar olarak kalmıştı.2

Maddeten gerçekleşmeyen Medresetüzzehra’yı, Bediüzzaman, kaynağı yalnız Kur’ân olan, din ilimleriyle fen ilimlerinin harmanlanmasıyla ve ilham-ı İlâhi ile te’lif edilen Risâle-i Nur’la vücuda getirir. Ve bu manevî üniversite, Türkiye’nin her bölgesine, her iline, her ilçesine, hatta köy ve dağ başlarına kadar yaygınlaştı; evlerimizi, mekânlarımızı Medresetüzzehra’ya çevirdi…

İşte, 23.11.2008 tarihinde, Saat 13:00’te, Yalova’da Medresetüzzehra’nın bir şubesinin daha temeli atılacak. İmkânı ve vakti müsait olan Medresetüzzehrâ talebelerini, Üstad’ın vasiyet ettiği üniversite şubesine katkıda bulunmaya dâvet ediyoruz…

Dipnotlar: 1- İhsan Kasım Salihî, İslâm Önderlerinden Bediüzzaman Said Nursî ve Eseri, s. 11-12;

2- Kastamonu Lâhikası, Münâzarât, İstanbul, Tarihçe-i Hayat, İstanbul, Emirdağ Lâhikası, Yeni Asya Neşriyat; İctimâî Reçeteler, İstanbul, Tenvir Neşriyat, Necmeddin Şahiner, Bediüzzaman Üniversitesi Medresetüzzehra.

22.11.2008

E-Posta: afersadoglu@hotmail.com fersadoglu@yeniasya.com.tr




Selim GÜNDÜZALP

Bak, şimdi daha güzelsin!



Güzellerin güzel yüzlerinde güzelliği yaratan, elbette o güzelliğe müştakları da yaratır.

Bediüzzaman

Bilmece gibi insanlar çok, çöz çözebilirsen. İşte onlardan biri, sahilde oturmuş, eliyle dalgaları sayıyormuş. Oradan geçmekte olan biri de, kendi gibi boş gezenin boş kalfası zannedip, takılmak istemiş garibime.

“Hemşerim, şimdiye kadar kaç oldu?” diye sormuş.

Adamcağız başını bile kaldırmadan:

“Geçen geçti” demiş, “hepsi BİR, hepsi BİR.”

…

Yüzümüzü, kesretten vahdete, çokluktan birliğe, yani tekliğe çeviren arı duru bir söz. Karmaşa nerede olursa olsun rahatsız ediyor insanı. Ruhumuz birliğin âhengi içinde nefes alıp rahatlıyor.

Çok düşün, az konuş… Boğayı boynuzundan, insanı sözünden tutarlar. İyisi mi; güzel söyle, güzel işit. Kimseye hor bakma. Viranelerde gizli hazineler var. Bulutun arkasından ay çıkar. Bir söyle, Bir’i söyle. Sadece Bir’i.

Yaratılışın esrarı varlığın o çetin bilmecesi bu sırda gizli. Vahdette, birlikte gizli.

“Kaçır beni âhenk, al beni birlik;

Artık barınamam gölge varlıkta.

Ver cüceye onun olsun şairlik.

Şimdi gözüm büyük sanatkârlıkta.

…

Atomlarda cümbüş, donanma şenlik;

Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.

İç içe mimarî, iç içe benlik;

Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur.”

N. F. Kısakürek

Boşuna “çile” çekmemiş, boşuna kafa yormamış şair. “Aynalar söyleyin bana, ben kimim?” diye boşuna sormamış.

Bediüzzaman Hazretleri:

“İnsan, üstünde nakışları görünen esmâ-i İlâhiyyeye ayinedarlık eder (…) İnsanın mahiyet-i câmiasında nakışları zahir olan yetmişten ziyade esmâ vardır. Meselâ, yaratılışından Sani’, Hâlık ismini ve hüsn-ü takviminden Rahman ve Rahim isimlerini, ve hüsn-ü terbiyesinden Kerîm, Lâtif isimlerini ve hakeza, bütün aza ve alâtı ile, cihazat ve cevarihi ile, letaif ve maneviyâtı ile, havas ve hissiyatı ile ayrı ayrı esmanın, ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor. Demek nasıl esmada bir ism-i azam var, öyle de o esmanın nukuşunda dahi bir nakş-ı azam var ki: o da insandır.

“Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku… Yoksa hayvan ve camit hükmünde insan olmak ihtimali var!”

Bazen uzakta zannettiğimiz şeyin cevabı çok yakınımızdadır. Ama haberimiz olmaz. Hikmetli bir söz, bir kıssa uyandırır bazen. Bazen de sessizlik, sâkinlik yapar bu işi. Bir bakışla görülseydi, akılla anlaşılsaydı her şey, mesele kalmazdı. Kur’ân’a, peygambere ihtiyaç olmazdı.

Oysa göz görmek için güneşe muhtaç olduğu gibi, akıl da anlamak için Kur’ân güneşine muhtaç. Halk eden Hâlık, mahlûkunu bilmez mi? Ona lâzım olan neyse vermez mi?

Evet, bize de ihtiyacımız olan her şeyi vermiş. O'nu bilmemiz, O'nu bulmamız için. Yeter ki, gözümüzün ve kalbimizin önündeki gaflet perdelerini sıyırıp açalım.

Bediüzzaman, burada da bize eserleriyle yol gösterici oluyor. Bizi düşünmeye, tefekküre çağırıyor:

“Eğer o yüksek hakikatleri yakından temâşâ etmek istersen, git fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden sor. ‘Ne diyorsunuz?’ de. Elbette ‘Yâ Celil, yâ Celil, yâ Aziz, yâ Cebbar’ dediklerini işiteceksin. Sonra deniz içinde ve zemin yüzünde merhamet ve şefkatle terbiye edilen küçük hayvanattan ve yavrulardan sor. ‘Ne diyorsunuz?’ de. Elbette ‘Yâ Cemil, yâ Cemil, yâ Rahim, yâ Rahim’ diyecekler.”

Evet, uyuyan nefes alır, uyanan helâllik alır. Hayat gözünü dört açan, şaşılacak çok şeyler görür. Geç kalmaz eksiklerini gidermekte. Nöbetçi kulelerden son boru sesini öttürmeden alış verişini tamamlar, ticaretini kusursuz yapar da öyle döner, öyle girer kapıdan içeri.

Ağır olan sırtımızda taşıdığımız yükler değildir. En ağır yükler günahlardır… Bir ömrü sarsan hatalardır. Hatalardaki ısrarlardır.

Tövbe sularında yıkan. Yıkan ki, silinsin, gitsin içindeki bu kirler. Oh çok şükür devası var her derdin. Hüner onu bulmak. Bir şey ki hayırlı, onu yap önce. Onu öne al.

Bırakmaz ki peşini şeytan. Bu da güzel. Neden? Kıymetlisin, sırlar sende, içinde gizli de ondan. Değerini, görevinin önemini bildiriyor sana. Öyle değil mi? Kırk harami bir çulsuzu soyamaz. Yok ki garibin bir şeyi… Sende ise çok şeyler var. Bilir o şeyin ne olduğunu şeytan. Onun için peşinde. Kendinde olmayan sende var, onu sende görmek, çıldırtıyor mel’unu. Kıskanç şeytan, işte onun peşinde. Değerini bil… Oyuna gelme. Günah yollarının üzerinde kedinin fareyi beklediği gibi bekliyor. Onun adımlarını izleme. Bırak o seni izlesin. Hiçbir şey yapamaz. Çirkin bir gölgedir o. Ara sıra lâf atar, söz atar. Vesvese verir, hatırlatır kendini. Her daim sen de Allah’ı hatırla. Euzu besmeleyi unutma. Kahret yüz kere, bin kere kahret onu.

Güzelce yürü, git işine aldırma. Hayırda kılavuzun, yolunda olduğun rehberin var. Adım adım izlediğin Sevgili Peygamberin (a.s.m.) var. Dostu güneş olan, gölgelerden korkmaz. Tevhide yürü, dilinde kutlu kelimelerle.

“Lâ ilahe illâ ente subhaneke innî küntü minez-zâlimîn.” Şayet bir aksilik zuhur eder, öfke damarın kabarır, kızarır bozarırsan, çok da üzülme, kederlenme. Sadece imtihandayız ve dünyadayız, bil o kadar. Rabbimizin inayeti ve gözetimi altındayız. Kimse kılına bile bir zarar veremez. O izin vermedikçe, O istemedikçe. Bunu hatırlaman için her şey. O'na koşman için… Perdelere takılma. Kusurlar perdelerde, Allah’ın yaratmasında bir kusur yok.

Bak iyiliğin güneşi içine vurmuş.

Şimdi daha güzelsin.

Araban mı bozuldu, elbisen mi yırtıldı, bir sevdiğinin, bir yakınının başına bir musibet mi geldi? Boğuyor mu seni samimiyetsizlik? Hasta mısın? Bir başına mısın? Kendini, kendine karşı zayıf mı buluyorsun? “Mülk O’nun” de. İstediği gibi tasarruf eder. Bana düşen pencerelerden ibretle seyretmek: ‘Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler’ demek. Görevin bu senin. Rabbimizin harika icraatını ve her şeydeki faaliyetini ibretle bakıp seyretmek, Maşallah, Sübhanallah demek. Elinden geliyorsa yardım etmek, duâ etmek.

Güzelsin.

Şimdi daha da güzelsin. İyiliğin güzelliği içine vurmuş. Tövbe sana yakışıyor. Ümitli olmak insana çok yakışıyor. Yürüyüşün bile değişiyor. Ümit karın doyurmaz ama, ruhu pek âlâ doyuruyor. Hakikî açlık ruhta; midede olsaydı bir simit yetmez miydi?

Evler, eşyalar bataklığı, bir silkelense mutfaklar, buzdolapları, odalar. Kaç fakirin evi düzülecek. Kim bilir kaç fakirin gönlü sevinecek. Aldıklarımızı da giyebilsek, kullanabilsek bari.

Öyle samimî, öyle candan insanlar tanıdım. Aldıklarını, elindeki fazlalıkları niye yıllardır tutuyorum, veremiyorum diye ağladıklarını biliyorum. Artık fakirler kadar, veremeyen zenginlere de acıyorum. Rabbim vermenin sırrını kalplerinde yeşertsin İnşaallah. Vermek dediğin, annem gibi, yarım simitle de olmalı. “Al götür kardeşinle paylaş” dediği gibi, aza çoğa bakmadan içten olmalı.

Açık büfeden aldığı bir tepsi yemeği yemeyip bırakan biri söyleniyordu: “Gözümle aldım, bu israf ondan. Midemle alsaydım bir tabak yeterdi ama gözüm aldattı” diyordu. Göz açtır. Doymaz. Göz, nefsin oyuncağı olunca hele hiç doymaz. İster de ister, sadece ister. Yattığın odaya, yatağa bak. Oturduğun koltuğa, yediğin yemek kabına bak. Bütün ihtiyacın bu kadar. Fazlası ruha yük. Hakikî görevinden, Allah’a ibadetinden uzaklaştırır. Yoldan, baştan çıkarır insanı. Yola gelmek, kanaat ile, gönül zenginliği ile. Nasıl olsa elden çıkacak şeyler. Alanı tatmin etmeyen şeyler, verilen kimseyi mutlu eder mi sanıyorsun? Aldanıyorsun.

Bu asır, köleliğin, esirliğin hortladığı bir asır. Dört bir yandan saldırıya maruzsun, haberin olsun. Vitrinler, reklâmlar, çarşı, pazarlar hepsi, ihtiyacın olmayan şeyleri sana sunuyor. Çağırıyor gel de al diye. Sonra onları ödemek uğruna çabalamalar. Yetmeyen kazançlar. Sonra zorlanmalar ve haramlar. Oysa hayatın gerçeği bu değil. Mal istiyorsan, kanaat yeter. Zenginlik istiyorsan, bir nefes şükür yeter. O da yetmiyorsa düşün, ölümü düşünmek yeter. İki dünyayı ayıran bir ses değil, bir nefes. Kaç nefeslik ömrün var, onu düşün. Yokuşlarda tüketme o güzel ömrü, beyhude bitirme o güzel ömür sermayeni. Tövbeye yanaş, ibadete uğraş. İyiliğe çalış.

Bak şimdi daha güzelsin. İçine doğan iyiliğin güneşi yüzünde parlıyor. Karanlıklar seni bekliyor. Haydi, önce kendini nurlandır, doğruca güzel bir abdest almaya, doğduğun gün gibi o mübarek sularda yıkanmaya. Bak ne büyük bir müjde gizli abdestte:

“Sizden kim, abdest suyunu hazırlar, ağzına ve burnuna su çekerse, mutlaka yüzünden, ağzından, burnundan hataları dökülür. Sonra Allah’ın emrettiği şekilde yüzünü yıkarsa, yüzünün bittiği mahallin etrafından suyla birlikte yüzüyle işlediği günahlar dökülür. Sonra dirseklere kadar kollarını yıkayınca, ellerinin günahları su ile parmak uçlarından dökülür gider. Sonra başını mes edince, başının günahları saçının etrafından su ile birlikte akar gider. Sonra topuklarına kadar ayaklarını yıkayınca, ayaklarının günahları parmak uçlarından su ile birlikte akar gider. Sonra kalkıp namaz kılar. Allah’a hamd ve senada bulunur. O’na lâyık şekilde tazimini gösterir ve kalbinden Allah’tan başkasının korku ve muhabbetini çıkarırsa, annesinden doğduğu gündeki gibi bütün günahlarından arınır.”

…

Ve şimdi iyiliğe, ümide doğru bir adım daha. Muhtaçlara vermeye, ille de para mı, eşya mı? Yok canım, gönül vermeye, gönül almaya. Asıl zenginlik bu. Emanetin içinde.

Cimriye dünya verilse, bir iğne vermez muhtaca. İşimiz yok. Geçelim bu gölgeyi. Güneş olup aydınlatmak için, gönlümüzdeki sevgiyi paylaşmak için, yürüyelim bir hasta kardeşimizin ziyaretine. Hem de ne şevkle, ne ümitle. Doktor da sensin onun için, şifa da. Bir dost çok şeydir unutma. Bir hatır, bir saraydır. Bir lokmadır hastaya, yalnıza. Gönül almaya bak çağında. Tembellik eder isen, bak desteğin olsun, ümidin şevkin olsun yine Sevgili Peygamberimizin şu mübarek ve müjdeli sözleri:

Resulûllah (a.s.m.) buyurdular ki: “Kim bir hastayı akşam vakti ziyaret ederse, onunla mutlaka yetmiş bin melek çıkar ve sabaha kadar onun için istiğfarda bulunur. Ona cennette bir bahçe hazırlanır. Kim de hastaya sabahleyin giderse, onunla birlikte yetmiş bin melek çıkar, akşam oluncaya kadar ona istiğfarda bulunur. Ona cennette bir bahçe hazırlanır.”

…

Besmele çekmeden yemek, bu nimet Allah’ın değil benim demek… Bu yanlışa düşmemek için gelin:

“Allah adın zikredelim evvelâ,

Vacip oldur cümle işte her kula,

Allah adın her kim ol evvel ana,

Her işi âsan ide Allah ona,

Allah adı olsa her işin önü,

Hergiz ebter olmaya ânın sonu.

Her nefeste Allah âdın de müdam,

Allah adıyla olur her iş tamam.

Bir kez Allah dese aşk ile lisan,

Dökülür cümle günah misli hazan.

İsm-i Pak’in pak olur zikreyleyen,

Her murada erişir Allah diyen.

Aşk ile gel şimdi Allah diyelim,

Derdile gözyaşıyla ah edelim.”

Süleyman Çelebi’nin ruhuna rahmet olsun. Sevgili Peygamberimize (a.s.m.) sonsuza kadar salâtü selâm olsun…

22.11.2008

E-Posta: sgunduzalp@yeniasya.com.tr


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 
Ufo ısıtıcılar, infrared ısıtıcı, kumtel ısıtıcılar.
GAZETE 1.SAYFA

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  H. Hüseyin KEMAL

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır