15 Şubat 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR Mobil İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Yasemin GÜLEÇYÜZ

Şefkat kahramanları (4)


A+ | A-

Zehra Dülek (1911- 7 Şubat 2002)

Risâle-i Nur derslerine devam ettiğimden beri ablalar arasında “anne” lâkabı eklenerek adı sık sık geçen bir hanım vardı. Zehra Anne. Tek Parti döneminin en sıkı zamanlarında İzmir ve civarında Risâle-i Nur’ları hanımlar âleminde neşretmiş, Risâleleri yanından hiç ayırmayarak göğsünde ya da çantasında muhafaza edip, korkup çekinmeden en uzak semtlere ev sohbetlerine gitmiş, dersler yapmıştı.

Hatta bir defasında polisler karakolda gecenin ilerleyen vakitlerine kadar onu ve arkadaşını sorguya çekmişler, bir suç unsuru bulamayıp “Tamam artık gidebilirsiniz!” dediklerinde, “Bizi nasıl getirdiyseniz, öyle götüreceksiniz. Ben bu saatte dışarı adım atmam” cevabı karşısında evine kadar araba ile götürüp bırakmışlardı.

1967’den itibaren Medine-i Münevvere’de yaşamaya başladı. Özellikle hacca giden ablalarımız dönüşte hac hatıralarıyla birlikte, o mübarek beldede onunla buluştukları, paylaştıkları anları büyük bir mutlulukla yâd ederlerdi. Onu merak ederdim ve hacca gitmediğim sürece onunla tanışamayacağımı düşünürdüm.. Ama öyle olmadı. Bir gün, hem de hiç ummadığım bir zamanda onunla tanışmak nasip oldu. Küçük bir grup arkadaşla onunla uzun uzun sohbet etmek imkânı bulduk. 1993’ün bunaltıcı bir İstanbul Temmuz’unda, kızıyla nadiren Türkiye’ye geldikleri bir zamanda değerli Ayşenur Ertonga’nın evinde karşılaştık.

Aşağıda okuyacağınız satırlar vefatının ardından Bizim Aile dergisinin Mart 2002 sayısında da yayınladığımız o günkü hatıralarımızdan…

İlk şaşkınlık ve aldığımız dersler…

Onu ilk gördüğümüzde merak ve şaşkınlıkla karışık bir hayretti yaşadığımız. Kucağınıza alıp rahatlıkla taşıyabileceğiniz kadar küçücük ve zayıftı. Beyaz üzerine mor minik çiçekli robalı elbisesi, beyaz kenarları küçük mor çiçeklerle oyalanmış tülbenti ile ne de güzel, sade, şık ve nuraniydi! Elinde kocaman bir dantel yumağı, iyi göremediği ilmikleri tığla zapt etmeye uğraşarak, kalın gözlükleri arkasında dantel örmeye çalışıyordu. Ne yaptığını sorduğumuzda “Nurculara namaz takkesi örüyorum” deyip işine devam etti. Risâleleri nasıl tanıdığını sorduğumuzdaysa “Kitapta yazıyor ya okuyun!” dedi. Bu kısa, net, biraz da aksice cevaplar karşısında susup, kısmetimize razı olduk. Fazla soru sormamanın en iyisi olacağını düşündük.

Bizlere ismimizi, nerede oturduğumuzu sordu. Odaya zaman zaman hızla girip koşuşturan çocuklara bakarak “Nedense Nurcuların çocukları artık şımarık oluyor, anneleri onları serbest bırakıyor. Halbuki, çocuğa serbestlik yaramaz. Çocukların disipline alışması lâzım” diyerek, bana döndü ve “Sen çocuğunu şımarık yetiştirme. Oldu mu?” diye sordu. “Eskiden ben babalarının fanilalarının kollarını keser, çocuklara çorap yapardım. Şimdi Nurcular çocuklarına dantel çoraplar giydiriyorlar. Çarşıdan çeşit çeşit alınmasa çocuklar ne bilecek?” diye bize kısa bir iktisad dersi verdi.

“Risâle okuyalım. Sen oku!” deyip, Kader Risâlesinin anlamakta zorlandığım bir bölümünü açtı ve “Burayı oku!” dedi. Başka zaman olsa, sık sık lügatı açacağım kelimeler, zorlanacağım cümleler açıldılar, çözüldüler, dile geldiler. Kader Risâlesini ilk defa o kadar iyi anladığımı hissedip, şükrettim.

Risâleyi okudukça, o anlatıyor, anlatıyordu.

Annesinin ve eşinin tepkileri…

Ders bittikten sonra Risâle-i Nur’ları nasıl tanıdığını, çevresinin ilk tepkilerini anlattı.

“İlk başlarda İzmir’de Nakşî tarikatına mensub olmak istedim. Şeyh, bana ‘Sen Risâle-i Nur’lara hizmet edeceksin!’ deyip, kısa bir ders verdi ve tarikata almadı. Öyle coşkulu bir dönemimdi ki eşim ve öz annem ‘Deli bu’ diyerek beni akıl hastanesine yatırdılar. Gittiğim koğuşta kimisi Kur’ân, kimisi ilâhî okuyordu. Bir an ‘Ben burdan hiç çıkmasam ne iyi olur!’ diye düşündüm. Çünkü beyim ve ailem ibadet etmemi istemiyorlardı. Doktora da ‘Sabahtan akşama bunun ibadeti bir türlü bitmiyor’ diye beni şikâyet ettiler. Doktor bana namazların rekâtlarını sordu, kaç rekât kıldığımı doğruca söyledim. Sonra başıma elektrik verdi. Ne olduğunu şaşırdım. ‘Sen bana ne yapıyorsun?’ diye çıkıştım, ‘Başını iyileştiriyorum’ dedi. ‘Sen önce kendi kafanı iyileştir’ deyip ayrıldım oradan.”

Üstadı ilk ziyareti

“Bir zaman sonra Üstadı görmeye gittim. Sikke-i Tasdik-i Gaybî’nin mahkemesi için Isparta’dan ayrılmıştı. Ev sahibi Firdevs Hanım, beni içeri aldı. ‘Ah mübarek, ben seni dünya gözüyle görmeye geldim. Senden duâ isteyecektim’ diyerek ağladım, ağladım. Firdevs Hanım “Odasını toplayacağım istersen gel” dedi. Küçük bir yatağı, yastığı, yastığının altında sopası vardı. Sopayı alıp bir yandan ağlıyor, bir yandan dövünüyordum. Tuzluğundan ‘Helâl et!’ diyerek üç kez tuz aldım. Biraz sonra kapı çalındı, Ceylan geldi. ‘İzmir’den Zehra Hanım gelmiş. Üstad, onu görmek istiyor’ diyerek beni çağırdı. Yanına gittim, dünyalar benim olmuştu. Arabanın içindeydi. ‘Bana duâ et. Seni talebeliğime kabul ediyorum. Sen Şeyh Efendinin bize emanet ettiği üç hanımdan birisin. Memleketine git, hizmetine devam et!’ dedi. Ayrıldım. Dünyalar benim olmuştu. Gelirken yanımda limon ve yakası açılmadık bir gömlek getirmiştim, ama vermeyi unutmuştum. Ceylan biraz sonra yine gelerek, ‘Üstad, limonları ve gömleği istiyor’ deyince, şaşırıp ağlamaya başladım. Üstad, ‘Gömleğin yakasını kendisi açsın!’ demiş. Açıp, diktim. Üstadım bana ‘Zehra’ değil, ‘Zühre’ derdi.

En başta hatıralarını sorduğumuzda “Kitapta yazıyor, okuyun” diyen Zehra Anne “Ahh! Bu risâleler beni açıyor, yoksa bu kadar konuşmam” diyor, eline aldığı Sözler’i göğsüne sanki elinden alacaklarmış gibi sıkı sıkıya bastırıp “Bunlar bizim malımız, bizler sahibiyiz bu nurların. Bunlar ilâç, bunlar yaralarımıza merhem!” deyip, bir taraftan da ağlıyordu.

Ev sahibi ablamız da “Hiç bu kadar konuşmazdı, hayret!” diyerek şaşkınlığını ifade ediyordu.

O gün ne hikmetse vücudunu saran dar, son derece şık bir döpyes giyen arkadaşıma, “Nurcular dar etek giymez. Nurcular dışlarını süsleyeceklerine içlerini süslerler. Seni Nurcu, seni!” diye takıldığında, arkadaşım “Her zaman böyle giyinmem, ama demek ki böyle bir derse ihtiyacım vardı” diyerek söylenenlere gülümseyerek hak verdi. O günden sonra da arkadaşımı vücut hatlarını belli eden kıyafetlerle hiç görmedim. Hanımlar arasında olsa da!

Yemek sırasında, yanında emirber nefer gibi her hizmetine koşuşturan kızına dönerek, “Kızım bugün hemen biletlerimi al. İşlerimi yetiştirmem lâzım. Burda sıkıldım artık” dedi. Zihnimden “Bu yaşta, bir hanımın acele yetiştirmesi gereken ne iş olabilir ki?” diye geçirdiğimde, sanki bana cevap verirmişçesine, “Ben daha İzmir’e, Tire’ye, Ödemiş’e, Barla’ya, Sav’a gideceğim, bugün gitmezsem yetişemem oralara” diyordu.

Yemek bittiğinde “Hadi duasını yapın!” dedi. Dua yapıldı. “Münacâtı da okuyun!” dedi. “Hangi münacât?” sorumuza, “Siz ne biçim Nurcusunuz, münacâtı bilmeyen Nurcu olur mu?” diyerek, Münacât Risâlesinin sonunda yer ayan “Ya Rabbi ve Ya Rabbü’s-Semavati ve’l-Arâdîn! Ve Ya Hâlık-ı Küll-i Şey! Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilatıyla...” cümleleriyle başlayan duayı yaptı, o güzel sesiyle.

Yemek akabindeki sohbette şöyle diyordu: “Bir zamanlar ben çok sıkıldığımda ne yapacağımı, nerden, kimden yardım isteyeceğimi bilemezdim. Risâleleri tanıyınca ‘Ya Habibim, Ya Üstadım bana yardım edin’ diye dua etmeye başladım. Uykum gelir, rüyamda mutlaka bana bir çıkış yolu gösterilirdi. Bir yakınımın hastalığına çok üzüldüğüm gün yine öyle dua edip, yattım. Rüyama Tahiri (Mutlu) girdi. Bana “Tahmidiye’yi oku, Allah’ın izniyle bir şeyi kalmaz” dedi. Risâleler hem dua kitabı, hem fikir kitabı, hem zikir kitabı, hem ilim kitabı....” deyip, anlatıyor, anlatıyordu Zehra Anne.

Kızının dilinden Zehra Dülek

Çalışmayı gazete için hazırlarken hâlen Medine’de yaşayan kızı Müfide Kaygaz’ı annesiyle ilgili birkaç soru için telefonla aradım. Annesinin aileden gelen bir teşvik ile değil, tamamen kendi tercihi ile Risâle-i Nur’a yöneldiğini, ailelerinde dindarlık yönüyle annesinin bir benzerinin bulunmadığını ifade etti. (Zaten eşi ve öz annesinin onu deli diyerek doktorlara götürdüklerini kendisi de hatıralarında bize aktarmıştı.)

“Anneme beni Üstada götürmedin derdim hep. Ama zaten çalışıyordum, zamanım da yoktu o günlerde” diyerek başladı konuşmasına şöyle devam etti: “Annem, Üstadı üç kez ziyaret etti. Birinde babamdan izinsiz gitmişti. (İzinsiz gittiği için bu ziyaretinin çok çileli olduğunu, döndüğünde eşinin onu iyice hırpaladığını, ama kısa zaman sonra gördüğü rüya üzerine yanına gelip kendisinden özür dilediğini, bundan sonra bir daha eziyet etmediğini başka bir hatırasından öğreniyoruz. Bu rüyadan sonra eşi Üstada mektup yazar. Üstad Hazretleri, kabul edildiğine dair bir cevap gönderir kendisine.)

Şahide Yüksel ile irtibatlarını soruyorum Müfide Abla’ya. Annesinin iki kez Emirdağı’na gittiğini, birinde Şahide Anne ile birlikte Üstadı ziyaret ettiklerini anlatıyor: “Üstad Hazretleri onlara ‘Yazı yazın, kopya yapmayın’ demiş. Annem gülerek anlatırdı. Üstad ona ‘Sen de birşeyler yaz!’ dedi, ‘O sen de bir şiir yaz anladı!’ derdi. Son görüşmemiz vefatından kısa zaman önce hastalığında oldu. Medine’den annemle geldiğimizde, ziyaretine gitmiştik.“

Zehra Annenin el yazısıyla yazdığı kitapların kendisinde olup olmadığını soruyorum. “Annem yazmaktan ziyade, risâlelerin dağıtımını yapardı. O zamanlar risâleler şimdiki gibi büyük kitaplar halinde değildi. Küçük fasiküller halindeydi. Sadece İzmir ve çevresine değil, Türkiye’nin her yerine giderdi. Hatta bir defasında annemi dört yıl boyunca görmediğimi hatırlıyorum. “Aşık Zehra” dediklerinde “Ben aşık değil, tahta kaşık bile olamam” derdi. Ölüm döşeğinde şöyle vasiyet etti: “Risâle-i Nur’u çok okuyun. Kurtuluşumuz orada. Malayaniyat ile uğraşmayın. Riya yapmayın. ‘Ben daha iyi hizmet ediyorum’ dediniz mi araya gurur, kibir girer, her şey biter. Düşmanlarınıza da iyilikle davranın!”

Annesinin bir fotoğrafına ihtiyacımız olduğunu ifade ettiğimde annesinin hayatı boyunca buna izin vermediği için, ölümünden sonra da ruhaniyatının rahatsız olacağını söyledi. Hatta kendisinde bulunan Üstadın yeleğini erkek kardeşinin fotoğraflamak isteğine annesinin şiddetle karşı çıktığını, müsaade etmediğini anlatarak “Şimdi o yeleği Isparta’daki müzeye vereceğiz!” dedi.

Zehra Annenin mezarının nerede olduğunu soruyorum. “Cennetü’l-Baki’de. Medine’de. İhtiyarım, dizlerimden yürüyemiyorum, ama anneciğimi de Medine’yi de bırakamıyorum” diyor. Yüz yüze görüşme temennisiyle telefon konuşmamızı bitiriyoruz.


Gündemin nabzını tutmak için tıklayın!
www.sentezhaber.com

15.02.2010

E-Posta: [email protected]



M. Latif SALİHOĞLU

Kızılordu’ya karşı direndiler; dahilî ittifakı sağlayamadılar


A+ | A-

Yıllarca Afganistan topraklarını kana bulayan Sovyet Kızılordu'suna ait son birlikler, 15 Şubat 1989 günü çekilmeye başladı. Böylelikte, 9 yıldır devam eden Sovyet işgali sona ermiş oldu.

1979 yılı Aralık ayı sonlarından itibaren süren bu dokuz yıllık savaş esnasında 15 bin civarında Kızılordu'ya mensup askerin ölmesine karşılık, Müslüman Afganlıların kaybı ise, bir milyonun üzerinde olduğu anlaşıldı.

Bu arada, milyonlarca Afganlının da muhaceret ile çeşitli ülkelere perişaniyet içinde göç ettikleri tesbit edildi. Muhacirlerin önemli bir kısmı, işgalden sonra ülkelerine geri döndüler.

Komünizm belâsı

Çarlık rejiminin yıkılmasından (1917) sonra Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğine (SSCB) dönüşen Rusya, esas aldığı komünizm felsefesini vargücüyle hakim olduğu coğrafyaya ve hatta bütün dünyaya yaymaya çalıştı.

Komünizm, yeni rejimin ana felsefesi haline getirmekle de yetinmeyen Rusya, dünyanın en yıkıcı gücü haline getirmiş olduğu Kızılordu'yu da aynı rejimin emrine soktu, hatta esiri haline getirdi denilebilir.

Kızılordu'ya mensup askerlerin çoğunluğunu "ailesi belirsiz" kimseler teşkil ediyordu. Fuhşiyat, devlet eliyle işlendiğinden, nesebi belirsiz kişilerin sayısı günden güne artıyordu. Yetiştirme Yurtlarına alınan bu çocuklar, büyüdüklerinde orduya alınıyordu. Ordudaki en ahlâksız ve en acımasız askerler, bu kesimin içinden çıkıyordu.

Kızılordu, zaman içinde bölge ve dünya için büyük bir tehdit ve tehlike haline geldi.

Sovyetler içindeki cumhuriyetler, Kızılordu korkusu sebebiyle bağımsızlık hareketine teşebbüs edemiyorlardı.

Aynı korku belâsıyla, komşu ve bölge ülkeleri de Rusya'ya karşı pasif durma, alttan alma ve hatta bir şekilde uzlaşma cihetine gitmeyi tercih ediyordu.

Bir yandan küfre dayanan kuvvetli bir fikir ve felsefe, bir yandan da dünyaya korku salan bir Kızılordu... Rusya, bu iki kuvvete dayanarak tam yetmiş sene boyunca dünyanın iki süper gücünden biri olma şansına sahip oldu. (Diğer güç ise ABD idi.)

Kızıl ejderhanın diş ve

pençesi Afganistan'da kırıldı

Ne var ki, bu müthiş kuvvet ve servet, 1979 yılı sonlarında başlayan Afganistan işgaliyle birlikte çatır çatır yıkılmaya başladı.

O tarihlerde nüfusu 17 milyon (şimdi 32 milyon) civarında olan Afgan halkı, en ağır silâhlarla havadan ve karadan saldırıya geçen Kızılordu'ya karşı, şanlı bir direniş hareketi sergiledi.

Çeşit çeşit etnik unsurdan gelen Afganlılar, ölümden korkmadılar. Haricî saldırıya karşı nisbeten birleştiler ve birlik halinde mücadele ettiler.

Silâhları ilkel, mühimmatları azdı. Ancak, azimliydiler, dirayetliydiler. Topraklarını da, nâmuslarını da çiğnetmediler, Kızıllara.

Sonunda, mücadeleyi başardılar. Kızılordunun dişini, pençesini kırdılar Afganistan dağlarında. Zalim ve ahlâksız komünistlere geri adım attırdılar.

Afganistan'da atılan bu geri adım, aynı zamanda Kızılordu için sonun başlangıcı oldu.

Rusya, glasnost (açıklık) ve perestroikaya (yeniden yapılanma) gitmek zorunda kaldı.

Dolayısıyla, Afganistan işgalinin sonuna doğru SSCB'nin de sonu geldi. Kızılordu ile birlikte siyasî anlamdaki komünizm de çöktü. (NOT: Ahlâksızlığı terviç eden ve ibahe/herşey mübah mezhebi olan komünizmin mânevî tahribatı ise, halen devam ediyor. İnsanlar, hatta insanlarımızın çoğu, bu fecaatin tam olarak farkında değiller.)

İşin en acıklı ve düşündürücü bir tarafı ise şudur: İşgalden vazgeçen Rusya, SSCB'nin dağılmasına rağmen, toparlanma ve kendi içinde yeni bir birlik kurma cihetine giderken, Afgan halkı ise ihtilâfa düşüp birbirlerini kırmaya yöneldiler.

İhtilâfı devam ettirmeleri ve ittihadı sağlayamamaları sebebiyle, kader–i İlâhi, onları yeni bir işgal musîbetiyle karşı karşıya getirdi.

Afganistan'ın kurtuluşu, hür ve bağımsız bir hale gelmesi, şüphe yok ki onların İslâm kardeşliği içinde birlik, beraberlik hali yaşamasına bağlıdır.

Duâmız, Müslüman Afgan halkının vahdet ve ittihadı içindir.


Gündemin nabzını tutmak için tıklayın!
www.sentezhaber.com

15.02.2010

E-Posta: [email protected]



Ali FERŞADOĞLU

İnsanlığın mutluluğu hak dinin esaslarında


A+ | A-

Allah, insan, din, kâinat, yaratılış, ilim, huzûr, mutluluk, ölüm, sonsuz hayat, ahlâk gibi temel kavramlar; tarih boyunca peygamberlik müessesesi ile felsefenin temel uğraşı olagelmiştir.

Felsefe beşerî akla, din ise vahye dayanır. Din ile barışık olmayan felsefenin; bâzı kazanımları yanında pek çok zarar ve tahribatlarının olduğu yaşanan çok acı tecrübelerle görülmüş, görülmeye de devam edilmektedir.

Bunun sebebi, felsefenin insanın kafasındaki soruları cevaplayamaması, arzu, talep ve beklentilerini karşılayamaması, kalb ve vicdânını tatmin edememesidir. Ancak, peşinde sürüklediği kitleleri bir müddet umutlandırıp oyaladıktan sonra sapık alışkanlıkların, madde bağımlılıklarının, dünya fantazilerinin pençesine ve sonunda mutsuzluğun bataklığına atmıştır.

Doğru söyleyen tarihin tesbitiyle sabittir ki, din; insanlığa istikamet vermiş, akıl, kalb ve vicdanını tatmin etmiş; kafasını meşgul eden her türlü sorusunu cevaplandıra gelmiştir. İlim, hukuk, san'atın kaynağı din olduğu gibi; ahlâkı güzelleştirmenin iksiri de din olmuştur.

İnsana, gerçek “insânî kimlik” kazandıran da yine din, diğer bir tabirler imân ve Kur’ân hakikatleri olmuştur. Kimlik arayışı; “Ben kimim, nasıl bir toplumda yaşıyorum, ne olmak istiyorum?” suâl ve cevaplarıyla birlikte başlar. Bir merhale sonra “Nereden geliyorum, kim gönderdi, niye gönderdi, bu dünyada işimiz nedir, rehberimiz kimdir, sonunda ne olacağız” gibi hayâtî sorular gelir. Kimlik duygusu, bu sorulara verdiği cevaplara göre oluşur. Kimlik duygusu teşekkül eden insan, neye yönelmesi, neyi, niçin yapması gerektiğinin şuûruna varır. Eğer, bu sorulara tatmin edici cevaplar bulunamazsa, kimlik bunalımları “kimlik kargaşasına” dönüşür.

İslâm; insanlığın bu ihtiyaçlarını karşılayarak kişilikli, karakterli, ahlâklı, ruh ve beden açısından sağlıklı, dengeli ferd, âile ve toplumlar meydana getirir. Bireyi öne çıkarmakla birlikte; aynı zamanda sosyal hayatı ve dolayısıyla cemaatleşmeyi de hayatlandırır. Ferd, âile, cemiyet, hattâ milletler arası münâsebet, sorumluluk ve görgü kurallarını en ince detaylarına kadar düzenler.

Şâyet imân esasları akıl, kalb, vicdân ve sâir lâtifeleri ikna ve tatmin edecek tarzda özümsenir; İslâm şartları, ibâdetler ifâ edilirse hem dünyada, hem de sonsuzluk âleminde gerçek ve tam huzûr ile mutluluk kazanılır.




Gündemin nabzını tutmak için

tıklayın!
www.sentezhaber.com

15.02.2010

E-Posta: [email protected] [email protected]



Süleyman KÖSMENE

Gerçek sevgiliyi arıyor muyuz?


A+ | A-

İnsan bir tercih yapmak zorundadır: Gerçek Sevgilisini mi arıyor, yoksa fânî ve geçici sevgilisini mi? Arada uçurumlar var. Gerçek Sevgilimiz biz farkında olsak da, olmasak da bizi seviyor ve bizi her gün nimet ve hayat hediyelerine boğuyor. Gerçek Sevgilimizin bir defa bile vefâsızlığı görülmüş değil. Gerçek Sevgilimiz kötü günümüzde bizi terk eden birisi değil. Gerçek Sevgilimiz hayatta da, ölümde de bizimle berâber. Gerçek Sevgilimiz bizim onu sevdiğimizden çok daha fazla bizi seviyor! Gerçek Sevgilimiz, biz O’nu unutalım, unutmayalım; bizi unutmuyor. Gerçek Sevgilimiz, bir günde defalarca kalbimizi yokluyor, defalarca iç dünyamıza nazar ediyor, bizi bizden çok daha iyi biliyor ve çok daha iyi seviyor, kalbimize bizden daha yakındır ve biz, insanlık olarak hepimiz, istesek de istemesek de, hızla O’na doğru gidiyoruz!1 O bize şah damarımızdan daha yakındır.2 Yunus bu kavuşmayı Cennet’ten çok istiyor. Mevlânâ bu kavuşmaya şeb-i ârûs diyor.

Gerçek Sevgilimiz hiçbir zaman bize uzak olmadı, hiçbir zaman uzak olmayacak! Hiçbir zaman bizi aldatmadı, hiçbir zaman aldatmayacak! Hiçbir zaman bizi yalnız bırakmadı, hiçbir zaman bırakmayacak! Hiçbir zaman bizi terk etmedi, hiçbir zaman terk etmeyecek! Hiçbir zaman bize vefâsızlık yapmadı, hiçbir zaman yapmayacak! Hiçbir zaman bizi nazarından düşürmedi, hiçbir zaman düşürmeyecek! Hiçbir zaman bizim kalbimizi reddetmedi, hiçbir zaman reddetmeyecek! Hiçbir zaman bizim gönlümüzü incitmedi, hiçbir zaman incitmeyecek! Hiçbir zaman bizim–eksiğimizle, kusurumuzla—O’nu isteyişimizi ve O’na yönelişimizi geri çevirmedi, hiçbir zaman geri çevirmeyecek! Hiçbir zaman bizi kapısından kovmadı, hiçbir zaman kapısından kovmayacak! Hiçbir zaman ellerimizi boş göndermedi, hiçbir zaman boş göndermeyecek!

Ve her defasında vefâsızlık, sevgisizlik, kabalık, küstahlık, nezâketsizlik, hatâ üstüne hatâ, kusur üstüne kusur bizde; sonsuz vefâ, sonsuz sevgi, sonsuz yumuşaklık, sonsuz iyilik, sonsuz nezâket, sonsuz hatâsızlık ve sonsuz kusursuzluk O’nda oldu. Defalarca O bizi affediyor, bizi bağışlıyor, biz O’na bir adım yaklaştığımızda O bize koşarak geliyor,—Peygamber Efendimiz’in (asm) müjdesiyle—biz O’nun için bir damla gözyaşı döktüğümüzde O bize artık gam, keder ve hüzün yüzü göstermiyor3, biz O’ndan az çok korktuğumuzda O bizi bütün korktuklarımızdan emin kılıyor, biz iyi kötü O’nu istediğimizde O bütün endîşelerimizi gideriyor, biz kırık dökük O’na yöneldiğimizde O kalbimizin gelecekle ilgili bütün meraklarını sevgisiyle ümide çeviriyor, biz yarım yamalak O’nu sevdiğimizde O bütün geleceğimizi saadet çiçekleriyle donatıyor. Gerçek Sevgilimiz dünümüze hâkim, bu günümüze hâkim, yarınımıza hâkim.

Gerçek Sevgilimizden ne istersek isteyelim; veremeyeceği hiçbir şey yok! Ne dilersek dileyelim; reddettiği hiçbir istek yok! Ne arzu edersek edelim; boş çevirdiği hiçbir el yok! Lütuf O’nun, ikrâm O’nun, ihsan O’nun, merhamet O’nun, nimetler O’nun, güzellikler O’nun, bize tattırdığı lezzetler O’nun, bize yaşattığı hayat O’nun, bize bağışladığı bütün sevdiklerimiz O’nun, bizim âşık olduğumuz bütün sevgililerimiz O’nun, bizim sevgilimize götürdüğümüz bütün çiçekler O’nun!

Çiçekler O’nun ikrâmı... Mutluluklar O’nun ihsanı... Sevgiler O’nun lütfu... Sevgililer O’nun hediyesi...

Ama ne yazık ki, insan şükürsüz, insan teşekkürsüz, insan kadir kıymet bilmez, insan sağır davranıyor.

Oysa Gerçek Sevgiliyi buluverse insan asla üzülmeyecek, asla keder yüzü görmeyecek, asla efkârlanmayacak ve kâinâtın aşk ve sevgi ritmine ayak uyduracak, gerçek saadeti ve sonsuz mutluluğu yakalayacaktır!

Kimdir o Gerçek Sevgili? Allah’tan başka kim olabilir? Öyle ki, Üstad Bedîüzzaman Hazretlerinin ifâdesiyle, her bir isminde binler ihsan defineleri bulunan, bütün sevdiklerimizi sonsuz ihsanlarıyla mutlu eden, binler iyiliklerin ve güzelliklerin kaynağı olan, bin bir isminde bütün güzellik tabakaları gizli bulunan ve Celâl sahibi bir Güzel ve Kemâl sahibi bir Sevgili olarak Kendi Yüce Zâtını bize tanıtan Allah, sonsuz derece aşk ve muhabbete lâyıktır! Bütün kâinât O’nun aşk ve muhabbetiyle mest olmuş ve kendinden geçmiştir! 4 Öyleyse insan, Allah’ın hakkı olan sevgi duygusunu mahlûkâta dağıtmamalıdır. Çünkü mahlûkât fânîdir. Oysa o mahlûkâtın üzerinde birer sevgi tomurcuğu halinde gülümseyen nakışlar ve işlemeler Allah’ın bin bir isminin izlerini taşımaktadırlar. Yalnızca Rahmân ismine bir bakalım ki, Cennet bir cilvesi, ebedî saadet bir pırıltısı, dünyadaki bütün lezzetler, rızıklar, nimetler, sevgiler ve sevgililer sadece bir damlasıdır! 5 Senin kendini, sevgilini ve bütün sevdiklerini yok olmaktan kurtaran ve hayat üstüne hayat bahşeden, mutluluklar üstüne mutluluklara boğan Allah’ın Rahmân ve Rahîm isimleri elbette sonsuz derece sevilmeye ve aşka lâyıktırlar.6

Öyleyse Allah’ın dışındaki bütün sevgilileri muhakkak Allah için sevmeli, Allah için olmayan sevgileri derhal terk etmeliyiz.

Gerçek Sevgili bize hiç de uzak değildir!

O’nu ne kadar arıyoruz?

Bu gün bilmem ama; yarın ne kadar arayacağız? Hep O’nu arayacağız! Yalnız O’nu!

Dipnotlar:

1- Enfâl Sûresi: 24., 2- Kaf Sûresi: 16., 3- Câmiü’s-Sağîr, 4/1336., 4- Sözler, s. 571., 5- Sözler, s. 582., 6- Sözler, s. 584.

Aile içi sevginizin, şefkatinizin ve öfkenizin sonuçlarını

yazacağınız yazışma adresimiz: [email protected]

15.02.2010

E-Posta: [email protected]



Şükrü BULUT

İslâmla savaşılmaz


A+ | A-

Doğu – Batı savaşının Samuel Huntington ile tarihe gömüldüğünü zannedenler yanıldılar. Huntington mevcut bir cereyanın temsilcisiymiş. Fallaci öldüğünde de, Avrupa’daki İslâm karşıtı seslerin susacağını zannetmiştik. Kölnlü Giordano, Fallaci’yi de geçti. Öyle anlaşılıyor ki, Giordano öldüğünde birçok yeni savaşçılar çıkacak “ikinci Avrupa”dan.

Daniel Pipes İsviçre ve Avustralya basınında çıkan makalesinde tüm avanelerini yanına alarak İslâma saldırıyor. Küçük kıtanın geleceği ile ilgili kehanetlerde bulunurken, İslâmı en büyük tehlike olarak vurguluyor.

Maksat savaş olduktan sonra, gıdasını çatışmalardan alanların nesli tükenmeyecek. Biz Müslümanlara göre bu asrın savaşları; terör, anarşi ve kaosları, kaynaklarını dinsizlikte bulurlar. Kendisiyle barışık olmayan Allah düşmanı, diğer insanlarla, çevresiyle ve tabiatla nasıl barışık olacak ki? Ruhundaki savaşı, anarşi ve kaosu bulunduğu her yerde yansıtma tabiatındaki bu gibi fertler ve cemaatler, yeryüzünde fesat, savaş kaos ve kirlilik çıkarmak üzere devamlı atakta olacaklardır.

İsimlerden çok temsil ettikleri mânâlar önemlidir. Geçen yüzyılı kana, vahşete ve zulme boyayanların ansızın başka yıldızlara göç ettiklerini elbette ki söyleyemezsiniz. Yeni yeni formalar, şekiller, sloganlar ve azıcık değişmiş fikirlerle, dünkü komünizm, bolşevizm, sosyalizm ve materyalizm aramızda yaşıyorlardı, anlayamıyorduk. Ne zaman ki, yeniden kanlar akmaya başladı, sokaklar kaosa düştü, işte o zaman “eski saldırgan dinsizliğin” tekrar atakta olduğunun farkına vardık.

Huntington Amerika’yı esas alarak bir kültür savaşı senaryosu yazmıştı. Dünya Ticaret Merkezinin kuleleri belki de o çerçevede yıkılmıştı. Fitilin ateşlenmesinden beş saat sonra Henry Kissinger, Afganistan ve Irak’ı hedef göstermişti. Organizede başrolleri alan neocon ve neoliberal kadrolar daha önce hazırladıkları El Kaide’yi hedefe yerleştirmişlerdi. Koskoca bir dünya, yıllardır bu eski komünistlerin yalanlarıyla uğraşıp durdu. Aslı menfaate, dinsizliğe ve anarşiye dayanan 11 Eylül faciasından George Bush “Haçlı Seferi” postu da çıkarmaya kalkıştı.

Kamuoyunun, dinsizlerin kontrolündeki medya ile iğfali mümkündür. Fakat yazılanlar çok da uzun süreli olmuyor. Neoconlar ve Mr. Bush, dünyanın yüzüne bakamayacak halde, toplumdan kaçıyorlar bugün.

Huntington ile Francis Fukuyama gibi teorisyenlerle; Dick Cheney ve Paul Wolfowitz gibi pratisyenlerin yıldızlarının en parlak dönemlerinde de söylemiştik. Çatışma merkezinin Amerika olmadığını, asıl sahanın Avrupa olduğunu yazdığımız dönemlerde, Avrupalı çatışma teorisyenleri henüz görünmüyorlardı. Savaşı bu küçük kıta çerçevesinde başlatmak isteyen “dinsiz saldırganların” tezleri medyada alenilik kazanmamıştı. Artık Daniel Pipes, Dennis Prager, Giordano, Ralp Peter ve Geert Wilders gibi yazar ve teorisyenler açıktan açığa küçük kıta için İslâmla savaşa girişiyorlar. Her birisi diğerinden daha dehşetli “felâket senaryoları” yazıyorlar.

Tarihi bilmeyen, İslâmı tanımayan ve Müslümanlarla komşuluk yapmayanları tedirgin edecek derecede tahrik dolu yazıları okuyan bazı Müslümanlar da endişelenebilir. Fakat bir gerçek var; Avrupa dinsizleri İslâmla savaşamazlar.

Savaşamazlar, zira dünya şartları onları evvelâ Hıristiyan Avrupa ile karşı karşıya getiriyor. İslâmın doğru tarifi yapıldığında; barış, huzur, refah, adalet ve güzellik içinde yaşamak isteyen Avrupalıların İslâmla bir problemi olmadığını ortaya koyacak. İslâmın kendisi tamamen barış olduğuna, İslâm dünyasında cehaletten kaynaklanan uygulamalar İslâmı mesul etmeyeceğine ve İslâmiyet hakikî Hıristiyanlıkla da ittifak ettiğine göre; Avrupa’nın saldırgan dinsizleri karşılarında önce kendi ırk ve kültüründen olanları göreceklerdir.

Dinsizlik; önce temel insanî hürriyetleri yok etmiş ve ediyor. Sonra da, insanın sosyal hayatını ve çevresini düzene sokan tüm düstur ve prensipleri tahrip ediyor. Hürriyet maskesi altında insanları yuvasından, çalışma hayatından, sosyal çevresinden, düzeninden ve ruh sağlığından koparıp atan “saldırgan dinsizliğin” önüne evvelâ medeniyet projeleri ve kiliseler geçecektir. Doğrusu Daniel Pipes’in iddiaları, ancak cahil kalabalıkları tahrikte kullanılabilir. Zaten söz konusu dinsiz teorisyenlerin Freud ve Troçki’yi çok iyi bildikleri gözlemleniyor yazılarında.

İslâmiyetin Doğu veya Batı insanına sunduğu reçetede, “saldırgan dinsizlerin” dışındakileri rahatsız edecek tek bir noktanın olduğuna inanmıyoruz. Ortaya koyduğu büyük ve geniş çerçevenin içine hem Hıristiyan Batı ve hem de Müslüman Şark girdiğine göre, yirminci yüzyılın başlarında olduğu gibi “dinsiz cereyanlar” yeni yeni savaşlar çıkarmanın peşinde koşuyorlar. Kanaatimizce köprülerin altından çok sular aktı. Avrupa ve Asya’daki yeni gelişmeler, eski halin muhal olduğunu bir kez daha gösteriyor.

15.02.2010

E-Posta: [email protected]



S. Bahattin YAŞAR

Bu asrın yüz akı insanlar!


A+ | A-

Hepinize alkışlar!

Balyoz hareketi rezaleti ile ortaya çıkan nitelikli düşünce grupları temsilcileri albümü, bir test aracı gibi oldu. Darbeciler, kendileri ile aynı kulvarda olanlar, olabilecekler ve karşı kulvarda olanları sınıflandırarak, adeta düşünce gruplarına bir kişilik testi yaptılar.

Cuntacı askerlerin, hedeftekiler listesinde bulunamayanlar ise, doğrusu kendilerini şimdilerde bir sorgulamaya da tabi tuttular. Geçenlerde Türkiye çapında teşkilâtlanması olan bir düşünce grubunun içindeki dostum, “Bizimkilerden birisinin neden bu tabloda yer almadığı beni ciddî ciddî düşündürdü. Yani çok önemli de değil, ama kimin yandaşı olduğumuz, kime karşı bir duruş koyduğumuzu anlatıyor. Onun için bu balyozun hedef tahtasındaki, şahs-ı manevî insanları, cuntacıların hoşuna gitmeyen bir duruş ortaya koymuşlar ki, bu tablo gerçekleşmiş. Bu bir duruşun yansımasıdır.” diye camiasına yakınıyordu. Yani yaklaşım yanlış değil, ya cuntacı taraftarısınız ya da cuntacı karşıtısınız. Bunu da en güzel, sizin kendinizi tanımlamanız değil, karşıtınızın sizi tanımlaması belirler.

O zaman bu tablo ile birlikte her düşünce grubunun, zorbacılara karşı olan tavırlarını dünden bu güne daha derinden bir analiz etme ihtiyacı bulunuyor. Aksi halde yakın gelecekteki şeref tablolarında defolu insanlar topluluğu olarak kayıtlara geçeceklerdir. Ya da etkisiz elemanlar olarak. Oysa her kulvardaki düşünce gruplarının, yakın geçmiş hatalarını kabul etmeleri ve yaşananlardan dersler alındığının ikrarı, onları daha bir orijinal hale getirecektir. Yoksa kendisini yenileyemeyen, hatalarını gözlemleyemeyen ve onları terk edemeyenler ve eteklerinde birikmiş hataları dökemeyenler, yarında oluşacak tabloda yine defodan kendilerini kurtaramayacaklardır. Özellikle kaba güce dayanan anlayış, toplumun içindeki özleri ortaya çıkarmaya vesile oldu. Türkiye’nin birikimi anlamındaki düşünce temsilcilerini adeta darbeciler hedef tahtasına koyarak, onların düşüncelerini tescil etmiş ve bu düşünce gruplarını vitrine çekmiş oldular.

Nurcular bu toplumun yüz akıdır

Darbeciler, hürriyetçileri ortaya çıkarmış oldu. Demokrasi perdesi açıldıkça, insanlarda, ailelerde, toplumda hürriyetin tatlı yüzü daha bir kendini göstermeye başlıyor.

Benim, zorbaların seçim yaptığı, bu şahsiyetli insanlar topluluğunda dikkatimi çeken noktalardan birisi, Risâle-i Nurların düşünce boyutunda ne kadar ciddî bir eksende etkisini gösterdiği oldu. Risâle-i Nur eserleri, Türkiye’nin özgürlükçü düşünce birikimine adeta esaslı bir ruh katmış oldu. Nitekim tablodaki pek çok şahsiyet, bu eserlerden bizzat veya bilvesile istifade etmiş insanlardan oluşuyor. Aydınların, aydınlanmaya açık durması da bu olsa gerek. Yani düşünceye kendini kapatmak bağnazlığından uzak durmak, aydın olmanın bir şartı olsa gerek.

Bu aşamadan sonra Türkiye’de, hürriyet hareketi savunuculuğu bir marka olacaktır. Hürriyetten bahsetmek ve hürriyeti yaşamayı hak etmek bir mücadelenin sonucu olacaktır. Yani bedelsiz bir kazanım bulunmamaktadır. Ama güzel olan şu ki, Bediüzzaman’ın Kur’ân tefsiri Risâle-i Nurlar, asırdaki düşünce gruplarını ve hatta karşıt düşünce insanlarını pozitif anlamda ciddî etkilemiş bulunmaktadır. Risâlelerin savunageldiği hakikatler, artık pek çok düşünce gurupları tarafından kabul edilmiş ve savunulmaktadır. Yani Kur’ân’dan gelen hakikatler, ortak akılla da aynı noktalarda birleşiyor.

Türkiye’de demokratik bilincin uyanmasında en öncelikli, etkili ve nitelikli mücadeleyi başta Bediüzzaman olmak üzere, risâlelerden istifade eden kahramanlar vermiş ve vermektedirler. Bu uğurda en fazla bedeli Nurcular ödemişlerdir.

Ancak bütün bu cümleler demokrasi mücadelesindeki diğer farklı düşünce insanlarını göz ardı etmemi netice vermiyor. Ortak düşman olan cehalete, zorbalığa, cuntacılara karşı kim adamakıllı bir duruş koyarsa; alkışlarımız avuç içlerimizi kızartıncaya kadar sürecektir.

Ama asır, Kur’ân’ı manevî bir mu’cizesi olan Risâle-i Nur ile, adeta manevî temizlik ameliyesi yapıyor. Bu demokratik süreçte de bu temizlenmeyi görmek mümkün.

Nitekim bu toplumun yüz karası cuntacıların listeledikleri düşünce insanlarının, bütün Türkiye’ce çok ciddî bir alkışı hak ettiğini söyleyebiliriz. Yine bir o kadar güçlü bir alkışı da, ‘Türkiye’nin yüz akı” diye tanımlayabileceğimiz ‘Nurcular’ hak etmektedir.

Kendisiyle telefonda görüştüğümüz kıymetli Mehmet Altan Bey’e, “Anadolunun alkışları sizin özgürlük mücadelenizin yanındadır.” kanaatimi ilettiğimde, içinin serinliğini taşıyan gülücükler gönderiyordu. Bu ona, hürriyet mücadelesinin destekleyicilerinin verdiği bir serinlikti.

Risâle-i Nur eserleri, Türkiye’deki hürriyet hareketinin uyanışına önce düşünce boyutunda hizmet etmiş, bu uğurda darbecilerin hücumuna maruz kalmış, ama kimse onun etki ve gücüne toz konduramamıştır. Nurcular da, güç şartlara rağmen, düşünce varlıklarını muhafaza etmişler ve hatta onu geliştirmişlerdir.

O zaman bu gün ortaya çıkmış bu tabloyu çok güçlü alkışlamalı ki, yarın oluşacak şeref tablosunda yer almak için emek sarfedenler çok olsun. Tabiî hürriyet karşıtı adım atma cüretinde olanların ise alkışlar kulaklarında patlasın ve ürksünler.

Ben, farklı düşünceler içerisinde olsalar da, Türkiye için, Türkiye’de yaşayan milletler için, hak ve hürriyetler için, adalet için pek çok dünyevî teklifleri (akredite tehdidi bile bunlar içindedir) elinin tersiyle itip, hürriyetçi bir tabloda yer alanları çok ciddî takdir ediyorum. Ve Türkiye’de yaşanan bir insan olarak, nitelikli insanların varlığı, toplumun niteliğini arttırmış bulunmaktadır. Kabul edelim ki Türkiye toplumu, medeni dünya içerisinde son zamanlarda ciddî bir konum kazandı. Bunun artarak devam etmesi lâzım. Ancak, bu noktada herkese düşen bir şeyler olacaktır. Çünkü nitelikli toplumlar, nitelikli insanlardan oluşur. Türkiye’de hiçbir kesim ve hiçbir kimse, seyirci konumunda değildir.

Türkiye toplumuna nitelik kazandıran ve biraz daha dik yürümemize yardımcı olan bütün düşünce guruplarına gönülden teşekkürler.

15.02.2010

E-Posta: [email protected]



Cevat ÇAKIR

“Toprak”tan uzak yaşamak


A+ | A-

Manisa Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde tedavi gören 160 kronik şizofren, tarım ve hayvancılıkla meşgul olarak rahatlıyormuş. Hastanenin arazisinde 10 koyun 6 kuzu bulunan bir ağıl inşa edilmiş. Ayrıca 150 adet meyve ve 500 adet zeytin ağacı, mevsime göre de sebze ve meyve bahçeleri bulunuyormuş. 1

Bu uygulama Peygamberimizin (a.s.m) “Ziraat yapınız” 2 ve “koyun edininiz” 3 emrinin insanlar için ne kadar önemli olduğu anlaşılıyor. Demek toprakla ve hayvanla meşgul olmak fıtrî bir yaşamadır. Bunlardan uzak kalmak ise, yapay bir yaşamadır. Günümüz insanının büyük bir kısmı köylerinden ve topraklarından kaçarak, topraktan hayvandan uzak bir hayatı tercih etti. Toprakla her gün haşir neşir olan insan bugün toprağın, ağacın, hayvanın çok uzağında bir hayat sürdürmektedir.

Bu günkü hayat sistemi insana bir çok hastalığın ve problemin sirayetine sebep olmuş diyebiliriz. Bu uzak kalışını hayvan ve ağaç maketlerine bakarak telâfi etmek istiyor, ama çare olmuyor. Köyünde her gün toprağa ayak basarak kimi zaman eliyle tutarak bir dostluk oluşturmuşken, şehirde topraklar betonla hapsedildiği için üzerine basılacak toprak yok. Böylece yağmurda duyulan toprağın kokusu da yok. İnsan kendi yaratılış mayesinden uzaklaşmışsa problemli bir hayat yaşamayı hak ediyor. Bir taraftan toprağından ayrılmanın hüznü kendisini eziyor, diğer taraftan daha zor şartlarda bir hayatı sürdürmek zorunda kalıyor. “Mübarek” olarak kabul edilen ziraatten, “bereket” olarak isimlendirilen koyunlardan uzak bir hayatın tercih edilmesi ayrıca bereketin de kalkmasına sebep olmuş sanki. “Hazine-i Rahmet kapısı” 4 ve “himayetli annemiz olan toprağa” 5 bir çok kişi dönüp hasretle öpecek ve o rahmet kapısını çalacak. Artık yapay bir oluşum olan şehir yüksek binalarıyla insanı eziyor ve boğuyor. “Her kim boş kuru ve çorak bir yeri ihya edecek olursa, bu amelinden dolayı Allah tarafından ücretlendirilir". 6

Aşık Veysel “Topraktan ayrılırsam nerde kalırım. / Benim sadık yarim kara topraktır” diyor. Kızılderili Reis Seattle de toprak için şunları söylüyor: “Toprağın her parçası bizim için kutsaldır. Biz, toprağın bir parçasıyız ve o da bizim bir parçamızdır.” 7

DİPNOT

1- Yeni Asya, 7/02/2010; 2- Camiü’s-Sağır, 97; 3- Camiü’s-Sağır, 55; 4- Sözler, 306; 5- Emirdağ Lâhikası, 206; 6-İslâm ve Çevre Sağlığı, 35; 7- Çevre sorunları ve İslâm, 138.

15.02.2010

E-Posta: [email protected]



Recep TAŞCI

İstanbul Ticaret Odasını kutluyoruz


A+ | A-

Paris…

Sen Nehri kıyısında kurulmuş, tarih boyunca Avrupa’nın en gözde san’at, politika, eğitim ve ticaret merkezi olmuş, buram buram tarih kokan müzeler şehri.

Dev meydanları, geniş kaldırımları ile dikkat çeken ışıl ışıl bir şehir.

Şehrin simgesi Eyfel Kulesinden muhteşem bir manzara.

Mis gibi kahve kokan cafeler...

Banliyöleriyle birlikte İstanbul’a yakın bir nüfus.

Her renkten her milletten insanlar...

Saygılı, güleryüzlü...

Dünyanın en büyük ve en gelişmiş 2. Metro ağına sahip.

Haklı olarak soracaksınız, “Nereden çıktı şimdi bu Paris muhabbeti?”

Geçtiğimiz hafta ordaydık.

Turistik amaçlı bir gezi değil.

Görev icabı.

Boşuna, ”Tebdil-i mekânda ferahlık vardır” dememişler.

Ülkemizin gündemini işgal eden ve her akşam TV ekranlarından reyting uğruna bizlere tekrar tekrar izlettirilen;

Siyasî kavgalar, tekmeler tokatlar...

Kayıp çocuklar...

İntiharlar...

Cinayetler...

Ve daha nice iç karartıcı haberler.

Ruh sağlığımızı bozan bu stresli ortamdan kısa süreliğine de olsa uzaklaşmak iyi oldu.

Neyse lâfı uzatmadan sadede gelirsek;

İstanbul Ticaret Odası ile Paris Ticaret ve Sanayi Odası’nın birlikte düzenlediği bir foruma dâvetliydik.

Resmî adı Bölgelerarası İşbirliği olan foruma, Türkiye ve Fransa dışında aralarında Cezayir, Fas, Tunus, Senegal, Fildişi Sahili, Suriye, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan’ın bulunduğu ülkelerden 300 şirket katıldı.

Türkiye’den 95 firma gelmiş.

Forumun amacı, ticarî anlaşmalarla sanayi, teknoloji ve finans konularında işbirliği sağlamaktı. Forum 9 Şubatta konferans ve sektörel masa toplantılarıyla başladı.

Açılış konuşmasını Dış Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Zafer Çağlayan yaptı.

Çağlayan; 11 ülke iş adamlarının bir araya gelerek yeni bir ticaret yolu oluşturmalarının yeni bir ekonomik yapılanmayı beraberinde getireceğini söyledi.

İstanbul Ticaret Odası Başkanı Murat Yalçıntaş da;

Fransa ile Türkiye’nin işbirliğinin önemini vurguladıktan sonra, Türkiye’ye yapılan yabancı yatırımlarda Fransa’nın ikinci sırada yer aldığını, Kuzey Afrika, Orta Asya ve Orta Doğu’ya açılmalarında birbirlerinin desteğine ihtiyaç olduğunu, ifade etti.

Forumda enerji, alt yapı, ulaştırma, tarım, inşaat, lojistik sektörler ön plana çıktı.

Şirketler müşterek yatırım alanlarını araştırdılar, işbirliği yolunda olumlu adımlar attılar.

310 milyonluk bir coğrafyayı kapsayan yeni bir ekonomik modelin oluşmasına kapı aralandı. Yatırımı, üretimi, ticareti, teşvik eden böyle organizasyonların hayata geçmesini diliyoruz.

Yeryüzünde hüküm süren açlık ve sefalet, ancak ekonomik faaliyetlerin yaygınlaşmasıyla azaltılabilir.

Daha da önemlisi barış ve huzur gelir.

Diplomatik ilişkiler rayına oturur.

Bu bağlamda 50 yıllık Avrupa Birliği hayallerimize gölge düşüren Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy de tutumunu yumuşatabilir.

Neticede ekonomik ilişkilerin sıkılaşması yönündeki her türlü yaklaşımlar faydalıdır.

Bu bakımdan Paris’e gelip açılış konuşmasını yapan Zafer Çağlayan’ı ve böylesine geniş katılımlı forumu düzenleyen Murat Yalçıntaş’ı yürekten kutluyoruz.

Türkiye’nin Paris Büyükelçiliği’nde verilen resepsiyonda Zafer Çağlayan’ın piyano çalması gecenin sürpriziydi.

Murat Yalçıntaş’ın gösterdiği kusursuz misafirperverliğinden dolayı şahsım adına ayrıca teşekkür ediyorum.

Her şey mükemmeldi.

Üç günün sonunda İstanbul’a döndük.

Bıraktığımız gibiydi.

Çıldırtan trafik..

Yetersiz alt yapı...

Çirkin çarpık yapılaşma...

Katledilen tarihi doku...

Asık suratlı, mutsuz insanlarımız.

Olsun.

Yine de.

Bir tek taşını bile.

Bütün bir Paris’e...

Değişmeyiz.

15.02.2010

E-Posta: [email protected]



Cevher İLHAN

Demokratikleşme fırsatı da heba edildi


A+ | A-

Demokratikleşmenin ana unsuru “yeni demokratik sivil anayasa”dan resmen vazgeçiliyor. Med-cezirli açıklamaların ardından görünen o ki “açılım süreci” usul usul sona erdiriliyor.

Aslında “yeni anayasa”yı rafa kaldırıp sivil toplum kuruluşlarına havale ettiklerini en evvel Başbakan Yardımcısı Çiçek açıklamıştı. “Bu Meclis yeni anayasa yapamaz” diyen Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Kuzu başta olmak üzere iktidar partisi sözcüleri peşpeşe açıkça “cayma” ikrarlarında bulunmuşlardı.

İkrarlar sürüyor. Son noktayı Hindistan yolunda Cumhurbaşkanı Gül koydu. “Bu Meclis’e yeni bir anayasa yapmak yakışırdı ama çeşitli sebeplerden dolayı bu fırsat kaçırıldı” sözü, bunun ifâdesi.

İlginç olan, Gül’ün “hayıflanması”nı muhalefetin yanısıra iktidar partisi mensuplarının da “haklı” bulması…

Kuzu’nun “Cumhurbaşkanımızın tespiti doğru” deyip ancak “küçük paketler” halinde bazı değişikliklerin yapılabileceğini bildirmesi ile Meclis Adalet Komisyonu Başkanı İyimaya’nın “Cumhurbaşkanımızın değerlendirmesinin mutlaka bir arka plânı var” demesi, dikkat çekici.

Keza Meclis eski Başkanı Toptan’ın, “AKP açılım politikaları ile uzlaşma alanlarını tıkadı. Seçimden önce Anayasa değişikliği için yeterli zaman yok. Cumhurbaşkanı bu gerçekleri görmüştür” tesbiti, bu açıdan kayda değer...

“TARTIŞMALI MADDELERİ” ERTELEME!

Özellikle iktidar partisinde meydana gelen dalgalanmalar üzerine Gül’ün bir nevi “minâre doğrultma” kabilinden yaptığı açıklamalar da aynı noktaya varıyor.

Zira her ne kadar peşinden “sözlerim farklı yönlere çekildi” dese de ‘’Bu Meclis sivil anayasayı yapabilirdi, bir üzüntü ve hayıflanma belirtisi olarak ‘Fırsat kaçırıldı’ dedim” tavzihiyle “Keşke yapsaydı” tashihi de aynı anlama geliyor.

Yine “Parti başkanları, gruplar yeni bir anlayış getirirse bu takdir edilir; Anayasanın bazı maddeleri de değiştirilebilir. Çünkü elzem konular var. Bu da Meclis’in yetkisinde olan bir şey” demesi, “fırsat kaçırıldı” sözündeki gerçeğin üzerini örtememekte.

Nitekim Gül’ün söylediklerinin ardından toplanan AKP Merkez Yönetim Kurulu’nda da benzer tekliflerle hazırlanan raporda “yeni anayasa”dan vazgeçilip “mini paket”le yetinilmesi, “fırsat”ın heba edildiğini te’yid ediyor…

Parti yöneticilerinin ve bakanların milletvekilleriyle istişâre toplantılarından, “sıkıntı meydana getirecek maddelerle gerginliklerin olmaması” görüşü ağır basıyor. Yargı reformunun birinci şartı olan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Anayasa Mahkemesi’nin yapısına ilişkin düzenlemelerin pakete konulmaması” öneriliyor.

Sonuçta “yeni demokratik anayasa”nın askıya alınması ve “mini paket”, hükûmetin ve AKP Meclis grubunun yanısıra iktidar partisinin “resmî görüşü” olarak karşımıza çıkıyor. Böylece Meclis’in gündemine 10-15 maddelik “dar kapsamlı anayasa değişiklik paketi” getirilmesi belirleniyor…

“AÇILIM” DEĞİL, SEÇİM HESABI…

Gerçek şu ki hükûmetin “yeni anayasa”yı askıya aldığı, bütün iddiaların aksine “mini paketler”le de ciddî bir demokratikleşmeyi öngörmediği, Başbakan’ın en son “Show Tv Siyaset Meydanı Özel”de söyledikleriyle âdeta deklâre edildi.

“Anayasa değişikliği olacak mı?” sorusuna, topu taca atarcasına, “Millî Siyaset Belgesi’nde güncelleme’ başlığı altında yapılacak bazı değişiklikler”le cevabı, Başbakan’ın “yeni demokratik anayasa” bir tarafa, “dar mini paket”te dahi pek kararlı ve umutlu olmadığının ifâdesi. Tıpkı “referandum” meselesinde “geçmesi zor” cayması gibi…

Anlaşılan o ki AKP siyasî iktidarı, “yeni anayasa” ve “demokratikleşme”den ziyâde, daha şimdiden seçime ve oya odaklanmış. Artık “açılım”ın değil, seçim hesaplarının peşinde.

“Son anketlere göre oy durumu nedir?” sorusuna Erdoğan’ın, “İşi sıkı tutmamız gerekiyor. Hangi ilde ne var bunu çaprazlama yapıyoruz. Son gelişmelerden sonra, açılımdan sonra olumlu istikamette olmaya başladı. Halkın nabzını iyi tutabilmek için örnek, önümüzdeki haftada sonra bütün illeri dolaşacaklar bakanlar ve milletvekilleri. CD ile göstereceğiz. Bilinçlendirme toplantıları yapacağız. Bu bilgileri sadece partililere değil, herkese vereceğiz” karşılığı vermesi, bunun deşifresi…

Görünen o ki Başbakan’ın ve iktidarın kafasında seçim ve sandık var. “Yeni anayasa” ve “demokratikleşme” bir başka bahara bırakıyor…

15.02.2010

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

Muktedir olmak için


A+ | A-

Doğruları, seksen defa dahi olsa tekrarlamakta fayda var: Türkiye’de siyasetçiye ayrılan ‘meydan’ dar bırakılmıştır!

Tabiî ki bu durum bu günün değil, neredeyse son yüz yılın problemidir. 1950’ye kadar devam eden “Tek parti/ CHP” devrini bir yana bırakırsak; çok partili siyasî hayata geçildikten sonra da bu alan genişletilmemiş, aksine ‘meydan’ın çevresi darbelerle örülmeye çalışılmıştır. Hadiseye bu pencereden bakınca; “Şu siyasetçi başarılı, şu siyasetçi başarısız” kavgasını yapmaya bile değmediği anlaşılır. Hangi siyasetçi bu ‘meydan’ın çevresine örülen ‘darbe duvarları’nı yıkmaya çalışırsa iyi yapar, doğru adım atmış olur.

Hemen ifade edelim ki, bu bir tesbittir ve siyasetçiye yakışan da bu durumu tersine çevirmeye çalışmaktır. Yoksa, “Ne de olsa siyasetçinin ‘meydan’ı dar bırakılmış, o halde ben bu ‘meydan’da bana müsaade edildiği kadar hareket edeyim” diyemez, dememeli.

Maalesef, Türkiye’yi idare etmeye talip bazı siyasetçiler bu hataya düşüyor. “İş yapmak istiyoruz, ama elimiz kolumuz bağlı, ‘meydan’ınımız dar” sözleri ‘tesbit’ olarak doğru olmakla birlikte aynı zamanda bir çaresizliğin işareti sayılmalı. Siyasete atılan herkes bu durumu en başta bilmeli ve siyasetçilere ayrılan ‘meydan’ı genişletmeye gayret sarf etmeli. Bunu yapmaya talip olmayanların siyaset meydanına çıkmalarına ihtiyaç yok.

Türkiye’nin bu konuda ciddî sıkıntılar yaşadığı, siyasetçiye hareket alanı bırakılmadığı ve bürokratik engellerle ellerinin kollarının bağlanmaya çalışıldığını inkâr ediyor değiliz. Bunu bilmekle birlikte, bu uygulamaya itiraz ediyoruz ve siyasetçilerin daha cesur, daha dirayetli ve daha kararlı olmalarını istiyoruz. Çünkü bu durumu bilerek ve değiştirmeye talip olarak siyaset meydanına atıldıklarını varsayıyoruz. “Biz durumun bu kadar vahim olduğunu bilmiyorduk, iktidar koltuğuna oturunca anladık” diyenler varsa, onlara “Siz Türkiye’de yaşamıyor muydunuz?” sorusu sorulur. İyi kötü her siyasetçi bir ‘muhalefet’ süreci yaşadıktan sonra iktidara geldiğine göre, “Biz bilmiyorduk” deme hakkına sahip olamazlar.

Bir kaç gün önce Show TV’de yayınlanan ‘’Siyaset Meydanı-Başbakan ile Özel’’ adlı programa katılan Başbakan Erdoğan, ‘’İktidar olmakla muktedir olmak aynı şey değil, değil mi?’’ diye soran gazeteciye ‘’Farklı şeyler, evet’’ karşılığını vermiş. Elbette bu tesbite itiraz edilmez. Fakat seçim meydanlarında milletten ‘yetki’ isteyen siyasetçiler sadece ‘iktidar’ olmak değil, ‘muktedir’ olmak durumunda. Hem, ‘tek başına iş başına’ gelen bir iktidar da ‘muktedir’ olamayacaksa Türkiye nasıl bu badireleri aşabilecek? Herkes biliyor ki iktidarlar ‘muktedir’ olma iddiasıyla bu yola giriyor. ‘Muktedir’ olamayan iktidarların Türkiye’nin problemlerini çözme imkânları da ortadan kalkar.

O zaman ne yapmalı? Gerekiyorsa ‘bedel’ ödemeyi de göze alarak ‘muktedir’ olmaya çalışılmalı. Yine de engelleniyorsa o halde milletten alınan ‘yetki’ yine millete iade edilmeli.

Hem ‘muktedir olamadık’ deyip, hem de ‘hiçbir şey olmuyormuş gibi’ davranmak mümkün değil. Hükümetin bir vazifesi de ‘bildiği şeyler’i halka açıklamak ve varsa elini kolunu bağlayanları ifşa etmek olmalıdır.

Türkiye’nin problemlerini; sözde değil özde ‘muktedir’ bir iktidar çözebilir vesselâm...

15.02.2010

E-Posta: [email protected]



H. İbrahim CAN

Marca’da bebekler ağlıyor!


A+ | A-

Afganistan’ın güneyinde üç gündür kan ve gözyaşı var. ABD ve müttefikleri 2001 yılından bu yana en büyük operasyonu başlattılar. Seksenbin sivilin yaşadığı Helmand vilayetinin Marca şehrine saldırdı 6.000 Amerikan, İngiliz ve Afgan askeri. Bu sayı hızla artıp 15.000’e kadar çıkacak. Şehirde 1000 civarında Taliban askeri bulunduğu sanılıyor.

İşgalin adını NATO barış harekâtı koydukları gibi bu saldırının adını da Afganlılaştırıp “Operasyon Müşterek” koydular.

Çoğu sivil şehri terk edemedi. Kimine Taliban kimine saldıranlar mani oldu. Şehrin etrafı kuşatıldı. Bebekler ağlıyor evlerde. Yaşlılar ve kadınlar korku içinde bekliyor neler olacağını. Kalp ve gözden yoksun bombaların hangi evi vuracağı belli değil. Taliban’ın ‘her yerini mayınladım’ dediği şehre ölüm havası hakim.

Amerikalı komutanlar sivillere zarar vermeyecekmiş. General McChrystal, “Felluce istemiyoruz” diyor. Yani sivilleri vurmayacaklarmış Felluce’de yaptıkları gibi. Ama bu söylediklerine kendileri de inanmıyor. Seksenbin kişinin Taliban’ın mayınlar da döşediği şehre girip, yalnızca aradıklarını bulup sivillere zarar vermemesi mümkün mü?

Bu arada Amerikalılar bunun yeni bir savaş taktiği olacağını söylüyorlar. Neden mi? Zira şimdiye kadar Amerikalılar gelip bir şehri yakıp yıkıyorlar, Taliban ise kaçıyordu. Sonra Amerikalılar çekip gidiyor ve Taliban geri dönüyordu. Onun için İngiliz askerler bu operasyonlara “ot biçme” operasyonu diyordu. Otları biçiyorsun, kökleri yerinde durduğu için birkaç gün sonra yeniden bitiyorlar. Tıpkı ordumuzun Kandil operasyonları gibi. Vadiler bombalanıyor, yapılar yok ediliyor, operasyon bitip geri dönülünce, inlerine çekilmiş militanlar eski yerlerine geri dönüyorlar.

Amerikalılar bu kez öyle olmayacağını iddia ediyorlar. Şehri temizledikten sonra, Afganlılar gelip şehri kontrol altında tutmaya devam edecekmiş. General McChrystal ‘yeni şehir yönetimi paketinde hazır’ diyor. Karzai de bin polis göndereceklerini söylüyor. Yalnızca kendilerini kandırıyorlar.

Bu arada operasyonu kimin yaptığı konusunda Amerikan basını, İngiliz basınından daha dürüst davranıyor. Amerikan basını operasyonu “koalisyon güçleri”nin yaptığını söylerken, İngiliz basını “Nato birlikleri” yapıyor diyor. Halbuki NATO’nun onlarca üyesi –Türkiye dahil– bu operasyonda yok. Yalnızca Amerikalılar ve İngilizlerle, zorunlu destek veren Afgan askerleri var. Bu iki tanımlama arasındaki fark; NATO dendiğinde sanki uluslar arası bir barış gücü harekâtıymış gibi görünmesi. Halbuki bu Amerikan güçleriyle kuyrukları İngilizlerin bir özel operasyonu. Helmand’ın ellili yıllardaki Amerikan yardımlarıyla nasıl “küçük Amerika’ya dönüştürüldüğünü daha önce yazmıştık. Şimdi aynı Amerika bu vilayeti sivilleriyle beraber yok etme operasyonu başlattı. CNN, Amerika’nın Afganistan stratejisini gözden geçiren timde görev yapan uzman Andrew Exum’a soruyor:

“Eğer burada zafer kazanılırsa, bütün savaşta bir dönüm noktası olur mu?” cevap çok manidar:

“Hayır, olmaz. Afganistan’da herşeyi bir anda değiştirecek bir operasyon yapılamaz”. Sonraki cümleler daha da ibret verici:

“Bu operasyondan çıkacak önemli tek sonuç; sivil nüfusa verilecek zararın miktarı olacak. Burada büyük bir soru işareti var ve bir çok kimse bundan endişeli”.

Yani Amerikalılar binlerce sivili öldürüp, günlerce öncesinden ilân ettikleri için zaten kaçmış olan Taliban liderleri yerine az sayıda sıradan mensubunu yakalayacak yada yok edecekler.

Dünyanın umurunda olacak mı dersiniz?

Hiç sanmıyorum. Güdümlü medya bu savaşı zaten Amerika’nın düşmanları olan el Kaide ve Taliban’a karşı varlık mücadelesi olarak göstermiyor mu? Savaşın masum insanların ülkesinde, Amerika’dan binlerce kilometre ötede olduğunu ve ne hikmetse dünya devinin kendi ürettiği bin Ladin’i sekiz yıldır yakalayamadığını anlatıyor mu?

Kısacası; bu günlerde masumlar ölüyor Afganistan’da. Bebekler uyumuyor geceleri. Peki siz onlar için dua ediyor, geceleri uykusuz kalıyor musunuz?

15.02.2010

E-Posta: [email protected]



Yeni Asyadan Size

Risale-i Nur’un medyadaki dili


A+ | A-

Yeni Asya’nın, Üstad Bediüzzaman tarafından 50’li yıllardan önce dile getirilen “Risale-i Nur’u matbuat lisanıyla konuşturma” idealini, günlük yazılı basın alanında tahakkuk ettirme gayesiyle yola çıktığını yeri geldikçe her vesileyle ifade edegeldik.

40. yılını önümüzdeki Cumartesi günü tamamlayıp akabindeki Pazar günü, 21 Şubat’ta inşaallah 41. yılına girecek olan Yeni Asya’nın bu zaman zarfında çıkardığı 14 bini aşkın sayı, bu benzersiz misyonun tarihî belgeleri olarak arşivlerdeki yerini aldı.

Uzun yıllar Bediüzzaman’ı yok etmek veya tesirsiz hale getirmek; bunu yapamayınca amansız baskı ve tazyiklerle yıldırmak; bunu da başaramayınca iftira ve karalama kampanyalarıyla insanları ondan soğutmak ve uzak tutmak; bu da olmayınca ademe mahkûm edip yok saymak ve bu yolla insanların ondan haberdar olmasını engellemek isteyenlerin planları, Üstad hayatta iken, önce İlâhî inayetle, ardından onun derin ve engin ferasetini yansıtan hamleleriyle bozuldu.

Ama aynı oyunlar, Üstadın vefatından sonra da eserlerine ve talebelerine karşı devam ettirildi. Ve bunlar da aynı şekilde yine İlâhî inayetin devamı ve Nur camiasının meşveret, tesanüd, sebat esaslarına uygun şekilde ortaya koyduğu müstakim hizmetlerle bertaraf edildi.

İşte bu süreçte, 27 Mayıs ihtilâlinden sonra Nur Talebelerini ve sair ehl-i imanı baskı ve haksız ithamlara karşı müdafaa etmek üzere çıkarılan haftalık Zülfikar-Uhuvvet-İhlâs-İttihad gazeteleri, 21 Şubat 1970’te yayın hayatına atılan günlük Yeni Asya’yı netice verdi.

Ve Yeni Asya, zaten devam etmekte olan ve çıkışından sonraki 12 Mart müdahalesi sonrasında daha da yoğunlaşan baskılara karşı, müsbet hareket prensibi çerçevesinde, meşru hukuk zemininde cesur bir mücadele verdi.

Risale-i Nur’a “yasak kitap” muamelesi yapan zihniyete karşı çıktı, haksız ithamlarla gözaltına alınıp tutuklanan ve yargılanan Nur talebelerinin hukukunu savundu.

Bediüzzaman’ın, eserlerinin ve fikirlerinin doğru anlaşılması ve iftiraların çürütülmesi için ikna esasına dayalı kararlı yayınlar yaptı.

Üstadın hayatını ve fikirlerini işleyen yazı dizileri yayınladı ve bunları kitaplaştırdı. Aydınların dikkatini Risale-i Nur gerçeğine çekmeyi amaçlayan röportaj çalışmalarını başlattı. Nur hizmetinin gelişim safahatına ışık tutan hatıraları “son şahitler”den dinleyip yansıtarak yeni yetişen Nur nesillerine aktardı.

Bir taraftan “kalıcı” çalışmalar olarak bunları yaparken, diğer taraftan, değişerek devam eden günlük olayları, Risale-i Nur’daki değişmeyen ölçüler muvacehesinde yorumladı.

Önemli güncel olaylarla ilgili olarak, yeri geldikçe, o gelişmelerden hareketle, Bediüzzaman ve Risale-i Nur gerçeğine dikkatleri çekmeye çalıştı. Gerek ülkemizde, gerekse dünyada yaşanan temel sorunlara, Risale-i Nur’daki Kur’ânî reçetelerden çözümler gösterdi.

Manşetleri, makaleleri ve dizi yazılarıyla hep bu istikamette yapıcı ve yol gösterici mesajlar verme gayreti içinde oldu.

Ve dünyanın her köşesine ulaşıp dal budak salan Nur hizmetlerindeki müjdeli gelişmeleri büyük bir heyecanla okurlarına duyurdu.

İlâveten, basında başka bir örneği bulunmayan Lâhika sayfasında, Risale-i Nur’dan, Üstadın gündemdeki aktüel konulara ilişkin mesajlarını ihtiva eden seçme bölümler ve külliyattaki bahislerin işlendiği yazılar yayınlamaya devam ediyor.

Ayrıca Yeni Asya, camia içindeki hizmete müteallik konferans, panel, seminer gibi sosyal faaliyetlerin; vefat, evlilik, doğum gibi hadiselerin duyurulduğu bir “bülten” vasfına da sahip.

Bütün bunlar, Yeni Asya’nın Risale-i Nur’la ve Nur camiası ile ne kadar bütünleştiğini gösteren örneklerden yalnızca bazıları.

41. yılımıza girdiğimiz gün okurlarımıza takdim edeceğimiz “Yeni Asya: Risale-i Nur’un medyadaki dili” ilâvemiz, bütün bu örneklerden, münhasıran Bediüzzaman ve Risale-i Nur gerçeğine tahsis edilmiş manşetlerimizin derlendiği farklı ve orijinal bir çalışma olacak.

Bu ilâveyi okuduğunuzda, gazeteniz Yeni Asya ile bir kez daha iftihar edeceksiniz.

Son söz: 21 Şubat için ek gazete taleplerinizi en geç 17 Şubat Cuma akşamına kadar bildirmenizi bekliyoruz.

15.02.2010

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Ali Rıza AYDIN

  Atike ÖZER

  Baki ÇİMİÇ

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H. İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Muzaffer KARAHİSAR

  Nejat EREN

  Nurullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu

Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.
Kurumsal Linkler: Risale-i Nur Kongresi - Bediüzzaman Haftası - Risale-i Nur Enstitüsü - Yeni Asya Vakfı - Demokrasi100 - Yeni Asya Gazetesi - YASEM - Bizim Radyo
Sentez Haber - Yeni Asya Neşriyat - Yeni Asya Takvim oktay usta yemek tarifleri Köprü Dergisi - Bizim Aile - Can Kardeş - Genç Yaklaşım - Yeni Asya 40. Yıl