20 Şubat 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR Mobil İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

İslam YAŞAR

Nur’un iskele memuru Santral Sabri


A+ | A-

Vefatının 56. yılında rahmetle anıyoruz

Adı: Sabri.

Soyadı: Arseven.

Sıfatları: Sıddık, santral, Nur’un iskele memuru,

Hulûsi-i sâni, büyük âlim.

Adını ailesi, soyadını devlet verdi ona, sıfatlarını ise Bediüzzaman Said Nursî.

Herkes, yaşadığı zaman içinde olduğu kadar, öldükten sonra da adı, soyadı ve bazı lâkapları ile bilinip anılırken, o adının sonuna eklenen soyadından ziyade, önüne getirilen sıfatlarla tanındı.

Normal şartlarda insanlar bir veya iki sıfat taşırken onun hoca, imam gibi resmî unvanların veya mahallî lâkapların dışında beş tane ayrı sıfat taşıması, çok yönlü mâhir bir insan olduğunu göstermeye yetiyor.

Öyle olmasaydı, Bediüzzaman gibi bir insan-ı kâmilin dilinden böyle taltifkâr sıfatlar alabilir miydi hiç? Nurların intişarında gösterdiği istikrarın ve Üstadına hizmetteki samimiyetin neticesiydi bu sıfatlar.

Said Nursî’nin nazarında onun en dikkat çeken hususiyeti, sadakati olmalı ki, ona önce ‘sıddık’ sıfatını verdi. Aslında o günün şartlarında kolayca alınan veya verilen bir sıfat değildi bu. Bilhassa Bediüzzaman medar-ı bahs olduğu zaman, böyle şahsî yakınlıklar kurup samimî sıfatlar almayı göze almak bile, halk tabiriyle ‘mangal gibi yürek isteyen’ tehlikeli bir işti.

Çünkü Şeyh Said isyanı bahane edilerek Şarktan Burdur’a, oradan da sırasıyla Isparta’ya ve Barla’ya sürgün edilen Bediüzzaman, mütegalibeler ve onlara kayıtsız şartsız itaat eden memurlar tarafından tam bir tecrid-i mutlak altında tutulmak istendi.

Bunu yaparken ahâlinin dikkatini çekmemek için hakkında pek çok asılsız şayialar uyduruldu, devleti yıkıp milleti parçalayarak vatanı bölmeye teşebbüs etme ihtimalinden söz edildi ve köylülerin, değil yanına gidip yardım etmeleri, ona selâm vermeleri bile yasaklandı.

Ahâlinin gözünü korkutarak insanları ondan iyice uzaklaştırmak için yolda, sokakta, mescitte rastladıkça selâm veren merhametli kişiler veya öyle bir niyetleri olmadığı halde onun bulunduğu yerden geçip ondan tarafa bakanlar, herkesin gözü önünde tartaklanarak alınıp götürüldü.

O günlerde öyle zulümleri çok yaşadıkları ve havadan, sudan bahanelerle insanların çeşitli hakaretlere, eziyetlere maruz bırakıldıklarına defalarca şahit oldukları için onlar bu kadarına razı idiler.

Fakat yapılanlar o kadarla kalmadı. Karakolda önce tabanları şişinceye kadar dövüldüler, ardından nezarethaneye atılıp tabanlarının şişi inene dek bekletildiler ve ancak ondan sonra serbest bırakıldılar.

Bunlardan daha kötüsü, yapılanların her vesile ile her yerde anlatılarak birer cani, birer mücrim muâmelesi görmeleri ve kendi aile fertlerinin nazarında bile suçlu gösterilmek istenmeleriydi.

O şartlar altında Said Nursî’ye yakın olmak, yanına gidip yardım etmek için bu ve benzeri muameleleri, zulümleri, eziyetleri göze almak gerekirdi. Barla ve çevresinde az da olsa öyle insanlar vardı ve Sabri Arseven de zaman zaman onun ziyaretine gidip hizmet edenlerden biriydi.

Hem de hizmetini sadakatle yapıp ‘sıddık’ sıfatını alanlardandı.

***

1893 yılında, Isparta’nın Eğirdir ilçesine bağlı Bedre Köyü'nde dünyaya geldi Sabri. Ailesinin ve çevresindeki faziletli insanların da yardımı ile kendisini bilhassa dinî hususlarda yetiştirdi ve köyünde imamlık yapmaya başladı.

Bediüzzaman Said Nursî’nin sürgün olarak Barla’ya geldiğini köyde ilk duyanlardan biriydi o. Hükümetlerin icraatlarını nazara alarak onun dinî hassasiyetinden dolayı sürgün edilmiş olabileceğini düşünerek Barla’ya gidip sürgün edilme sebebini tahkik etti.

Kanaatlerini sorduğu Barlalıların Hoca Efendi dedikleri zât hakkında anlattıklarını dinleyince tahmininde yanılmadığını anladı. Bir yolunu bulup onu tanıdıktan sonra bundan iyice emin oldu ve fırsat buldukça ziyaretine gitti.

Bedre, Barla’ya her gün gidip gelinemeyecek kadar uzaktı. Fakat bu uzaklık yakın olmaya mâni bir hâl değildi. Hatta, sık sık ortalarda görünerek dikkat çekmediğinden, gidip gelmeyi kolaylaştıran bir şans da sayılabilirdi.

Sabri bu şansı sadece şahsî yakınlığı için kullanmadı. Çevrede Bediüzzaman’ın varlığından haberdâr olan ve ziyaret etmek isteyen pek çok insanın olduğunu bildiği, hatta o maksatla uzak yerlerden gelenlere şahit olduğu için onlara da yardım etmeye çalıştı.

Çünkü hem jandarmalar etrafı çok sıkı kontrol altında tutuyor, hem de hükümet hafiyeleri harıl harıl çalışıyordu. Bunlara, Said Nursî’nin her zaman ziyaretçi kabul etmemesi de eklenince, onunla görüşmek oldukça zorlaşıyordu.

Yolunu yordamını bilip fırsatları değerlendirerek onunla ziyaretçiler arasındaki irtibatı sağlayan Sabri Hoca, ziyaretçilerin zarar görmeden ziyaretlerini yapmalarına ve sorularını sorup cevaplarına alarak gitmelerine yardımcı oldu.

Zamanla ziyaretçiler de, onları bekleyen tehlikeler de bir hayli artmasına rağmen, âdeta bir santral vazifesi yapıp kimseyi sıkıntıya sokmadan irtibatı sağladı ve Üstadından maharetine münasip yeni bir sıfat daha aldı:

Santral Sabri...

O, bu gibi taltifkâr ifadelere mazhar oldukça hizmetlerini daha büyük bir hassasiyetle yapmaya çalışırken, tayini çıkan Albay Hulûsi Bey oradan ayrılınca bir başka hususiyeti daha tezahür etti.

Zira o zamana kadar Bediüzzaman’ı ziyaret edip sorular soran Hulûsi Bey ayrılınca, onun yerini Sabri Hoca aldı. Her vesile ile ziyaretine geldi, imanî ve İslâmî meseleler üzerinde çeşitli sorular sordu.

Soruların çoğu, kendisinin bilmediği ve merak ettiği meselelerdi. Bazılarını da çevresindeki insanlar sorarlardı. Cevaplarını bildiği hâlde muknî bir şekilde izah edeceğinden emin olmadığı için ona tevcih ederdi.

Verilen cevapları bazen kendisi yazar, bazen de o anda orada bulunan Hâfız Tevfik, Muallim Galip, Hâfız Halid gibi hızlı ve güzel yazan bir başka kâtibin tuttuğu notlardan istinsah ederek götürürdü.

O da tıpkı Albay Hulusi Bey gibi sorularla muğlak meselelerin vuzuha kavuşmasına vesile olup bazı risâlelerin telifine zemin izhar ettiği için, Bediüzzaman onun bu vasfını da ‘Hulûsi-i Sâni’ yani ikinci Hulûsi diyerek taltif etti.

Sabri Hocanın sorduğu sorularının ekseriyetinin çeşitli ilmî meseleleri ihtivâ ettiğini ve içtimaî hususları hâvi olduğunu görünce, gıyabında ‘Büyük bir âlim’ tabirini kullanarak onun ilmî yönünü de nazara verdi.

Bu kadar farklı meziyete sahip olan ve diğer lâtifeleri, kabiliyetleri gibi onları da Nur hizmetinde kullanmaktan çekinmeyen bir insan, gerektiğinde aynı maksatla başka işler de yapabilirdi.

O da öyle yaptı.

Barla’da Nurların telif edildiği yıllardı. Yazılan her risâle, ekseriyetle aynı günün akşamı Eğirdir ve Isparta taraflarındaki köylere, bilhassa Sav’a, İslâmköy’e, Kuleönü’ne ulaştırılarak gece boyu onlarca evde istinsah edilirdi.

Çoğaltılan nüshalar, ikinci günün sabahı tashih edilmek üzere tekrar Barla’ya getirilir, bizzat müellifi tarafından tashih edildikten sonra yine aynı yolla ihtiyaç hissedilen yerlere gönderilirdi.

O zaman Eğirdir Gölü’nün çevresindeki kasaba ve köylerde iptidai de olsa birer iskele vardı ve yerleşim birimlerinin birbiri ile irtibatı o iskeleler arasında işletilen kayıklar vasıtasıyla sağlanırdı.

Sandalların ekserisi insan gücü ile kürek çekilerek hareket ettirildiğinden ulaşım oldukça zordu. Onların içinde Barla en uç noktada ve biraz da içerde olduğundan oraya gidip gelmek hepsinden müşküldü. Bütün iskeleler ve yaya yolları jandarmalar tarafından çok sıkı kontrol altında tutulduğundan, kanunen yasak sayılan cisimlerin veya eşyaların bir yerden diğerine götürülmesi neredeyse imkânsızdı.

Bu engelleri aşmak için Bediüzzaman’ın, “Velâyetin kerâmeti olduğu gibi niyet-i hâlisenin ve samimiyetin dahi kerâmeti vardır” sözleri ile ifade ettiği kerâmet kuvvetine sahip iyi niyetli ve samimî insanların olması gerekirdi.

Bedre’nin, Barla’yı Eğirdir’e, Isparta’ya bağlayan yol üzerinde olması; orada da Sıddık Sabri gibi mezkûr özellikleri hâiz bir insanın bulunması, risâlelerin nakliyâtını büyük ölçüde kolaylaştırdı.

Onun bu gayretlerini, “Sıddık Sabri, senin cisminde (ayağında) kardeşliğimin sikkesini gördüğüm zaman bir hiss-i kablelvuku ile kalbime geldi: Bu zât, mühim bir vakitte bana çok ehemmiyetli bir kardeşlik edecek. Ve muvaffak oldun, yaptın. Allah senden ebeden razı olsun” diyerek takdir etti.

Zamanla hem telif edilen risâlelerin sayısı arttı, hem yazılan eserlerin miktarı çoğaldı, hem de Isparta dışından da talepler gelmeye başladı. Sabri Hoca, işini iyi yapan mahir bir iskele memuru maharetiyle hareket ettiğinden, her paketi zamanında gideceği yere ulaştırarak yaptığı hizmete münasip bir sıfat daha kazandı:

Nur’un İskele memuru Sabri...

Gerçi onun Nurlarla meşguliyeti yalnız nakliyattan ibaret değildi. O aynı zamanda son derece dikkatli bir okuyucu ve maharetli bir müstensihti. Eline geçen her risâleyi önce dikkatle okur, sonra da kalemini kâğıdını alıp itina ile birkaç nüsha çoğaltırdı.

Bediüzzaman’a yazdığı bir mektubunda, “Gönlüm ister ki, hemen Risâletü’n-Nur’un umumunu yazıversem de mâmelekimde bulunan dürr-i yektâları istidadım nisbetinde mütalâaya başlasam” şeklinde de ifade ettiği gibi bunları yapmaktan da apayrı bir haz ve lezzet alırdı.

Sıddık Sabri de, diğer ‘Isparta Kahramanları’ da yıllarca her an hayatî tehlikelerle karşı karşıya kalmalarına rağmen, hizmetlerinin iktizası olan işleri ve Üstadlarının verdiği sıfatların icaplarını hakkıyla yerine getirdiler.

Nitekim, ‘Büyük bir âlim’ sıfatını taşıdığı hâlde, küçük bir köyde imamlık yapan Sabri Hoca, samimî faaliyetleri ve cesur gayretleri neticesinde hem hizmetinin hududunu yaşadığı mahallin dışına taşıdı, hem de amirlerinin bile yapamadığı işleri yaptı.

Meselâ mezkûr sıfatlarına menşe olan meziyetleri sayesinde, Kur’ân’ın hükmüyle değil, mütegalibelerin emriyle hareket eden Eğirdir Müftüsü’nün Said Nursî’ye yaptığını yapmadı. Hatta, onun ‘yap’ dediğini de yapmadı.

Aksine müftünün, sıfatı ve vazifesi icabı yapması gerektiği hâlde yapmadığı yardımları yaptı ve çağın tefsiri olarak adlandırılan risâlelerin bazılarının telifine vesile oldu, istinsahına çalıştı, intişarına yardım etti.

Bu itibarla, Risâle-i Nur Külliyatı tesirini icra ettiği müddetçe, onun adı da yaşayacak. Hem de bizzat müellifinin verdiği sıfatlarla. Zîra, bu sıfatlar onun hayatının yegâne meyvesi ve medar-ı iftiharıydı. Ekserisinin tezahürlerini hayatı boyunca taşıdı ise de bazısı Üstadının Barla’da yaşadığı zamana münhasır kaldı.

‘Nurun iskele memuru’ sıfatı da onlardan biriydi. Said Nursî Barla’dan Isparta’ya sürüldükten sonra risâleler orada telif edilmeye başlandığından, iskele memurluğu vazifesi büyük ölçüde azaldı. O talebeleri ile birlikte önce Eskişehir Hapishanesi’ne atıldığı, ardından da Kastamonu’ya götürüldüğü için o sıfatın yerini yakıcı bir hasret hissi aldı.

Yıllarca bu hasretin ateş-i sûzanı ile yandı Sabri Hoca. Bazen söndürmek ümidiyle ekseriyeti lâhikalara geçecek kadar mühim meseleler ihtiva eden mektuplar yazdı. Üstadından arada bir aldığı mukabil cevaplar hasretini dindirmeyince günlerce yol alarak onun bulunduğu diyarlara gitti ise de, o ya zindanda ya tecritte olduğundan, görüşüp hasreti dindiremedi.

Maksatları başka, niyetleri habis de olsa, onları ayıranlar yıllar sonra Said Nursî’yi Kastamonu’dan, Sıddık Sabri’yi Bedre’den, diğer hasretlikleri de bulundukları beldelerden alıp getirdiler ve Denizli Hapishanesi’ne hapsettiler.

Neticede vuslat, yine hapishanede müyesser oldu.

Hapishâneden tahliye edildikten sonra maksat aynı olsa da mekânlar ayrıldı. Bediüzzaman Emirdağ’da, Afyon’da, Isparta’da yeni risâleler telif ederken Sabri Hoca da Bedre’de onları gizlice temin edip çoğaltarak Nur’un intişarına vesile olmaya çalıştı.

Hayat, 1954 yılına kadar bu minval üzere devam etti. O yıl Şubat ayının yirmisinde bir başka hasret ve hicran hâli vuku buldu. Eğirdir’in Pazar Köyü'nden Bedre’ye dönen Sıddık Sabri, bindiği kamyonun buzlu yolda kayarak devrilmesi üzerine başından ağır yara aldı. Kısa bir süre sonra da beyin kanaması geçirerek vefat etti.

Daha önce, her zaman o Üstadının yanına gider, hizmetlerini görür, sohbet eder ve dönerdi. Bu sefer Üstadı onun yanına geldi, cemaatle birlikte cenaze namazını kıldı ve duâ ederek ebedî âleme uğurladı.

Salih ve âbid mü’minler, vefat ettikleri zaman kabir hayatlarında dünyada yapmaktan zevk aldıkları çalışmalarla vakit geçirdiklerine göre, Sıddık Sabri dünyada olduğu gibi orada da aynı şekilde Nur hizmetlerine devam ediyor olmalı.

Bu itibarla berzah âleminde aynı sıfatlarla anıldığı muhakkak.

İnşallah Cennet-i âlâda da o muteber sıfatlarla iştihar edecek.

İSLAM YAŞAR

[email protected]

20.02.2010

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

Açık konuşmakta fayda var


A+ | A-

Yargıda yaşanan ‘yetki krizi’yle ilgili olarak yapılan yorumlarda ortak bir kanaat dile getiriliyor: “Bundan sonra benzer krizlerin yaşanmaması ve Türkiye’nin önünün açılması için yargı reformu şarttır.”

Gerek uzmanların ve gerekse siyasetçilerin birleştiği bu tesbite karşı, “Hayır yargı reformu olmasın” diyen de pek çıkmıyor. Her halde asıl tartışma, bu reformun nasıl olacağı noktasında düğümlenecek. Çünkü bundan önce de çeşitli defalarda yargı da dahil olmak üzere çeşitli reformlar yapıldı. Hatta, farklı tarihlerde 9 ayrı ‘reform paketi’ hazırlandı ve açıklandı. Buna rağmen hâlâ sıkıntılar sona ermediyse, ciddî ciddî düşünmeliyiz.

Açık konuşmakta şunun için fayda var: ‘Reform yapılsın’ demekle işi halledemeyiz. Nasıl ve hangi konuda reformlar yapılması gerektiğinin de açıklanması lâzım. Elbette bunu yapacak kişiler de, milletten yetki almış olan Türkiye’nin idarecileridir.

Cumhurbaşkanı başta olmak üzere hükümet mensupları da acil bir yargı reformuna ihtiyaç olduğunu haklı olarak ifade ediyorlar. Reformun ‘sözde’ değil de ‘özde’ olması için başlangıçta atılan ‘yanlış temel’lerin düzeltilmesi gerekir. Bu noktada ister istemez “AB kriterleri” gündeme gelir. Bu tarihten sonra bunu açık seçik ifade etmekten kaçarak, “Bize Ankara kriterleri yeter” deme yanlışına düşülmesin. Bu kısır döngüyü değiştirmek için sebepler tahtında başka bir yol görünmüyor. Su çıkarmak niyetiyle kazısına başlanan bir ‘kuyu’nun kazılması için yardım eden ‘yabancı’lara, “Sen uzak dur!” demek bir fayda sağlar mı? Kazılan kuyudan su çıkmayacak mı? ‘Yabancı’ların niyeti ‘kötü’ bile olsa, kazılan kuyudan su çıkacağına göre kötü niyetlerini icra safhasına koyamazlar, bunu da bilelim.

Çok örnekleri var, ama bir ‘yabancı’nın yıllar önce yaptığı şu tesbite bakalım: Türkiye’de Kemalist bir devlet anlayışı bulunduğunu söyleyen (dönemin) AB Türkiye Temsilcisi Michael Lake, “Bu anlayış ile Türkiye AB içinde nasıl yer alacak?” diye sormuş ve öncelikle bu anlayışın berraklık kazanması gerektiğini kaydetmiş. (Yeni Asya, sayı: 9929, Aralık 1997)

Bu tesbitlerin benzerlerini yerli ve yabancı aydınların yanı sıra, siyasetçiler de dile getirdi. 13 yıl önce yapılan bu tesbit, dönemin ve sonraki yılların yöneticileri tarafından dikkate alınıp gereği yapılmış olsaydı bugün böyle bir krizle karşı karşıya kalır mıydık?

Milleti dışlayan, onun arzu ve isteklerini dikkate almayan ‘tek parti’ anlayışı devam ettiği sürece Türkiye’nin sıkıntılardan, krizlerden, badirelerden kurtulması mümkün değil. Tabiî ki bahsettiğimiz krizler sadece sosyal hayatı ilgilendiren krizler değil. Yaşadığımız ekonomik krizin sorumlusu ve tetikleyicisi de aslında ‘tek parti’ anlayışıdır.

“Yargı reformu” başta olmak üzere yapılacak bütün reformlara bu pencereden bakmak ve ona göre adım atmak gerekir. “Kopenhag Kriterleri olmasa da biz Ankara kriterleri der yolumuza devam ederiz” demekle yola devam edilemediği görüldü. O halde açık konuşup, asıl engelin ne olduğu ve bunun nasıl aşılacağının millete ilan ve izah edilmesi gerekir.

‘Ankara rejimi’ni muhafaza ederek ne AB’ye üye olunabilir, ne de gerçek anlamda hür ve demokrat bir ülke olunabilir. İbret alalım ki tarih tekerrür etmesin...

20.02.2010

E-Posta: [email protected]



Mehmet KARA

Artık söz değil, eylem zamanı


A+ | A-

Genellikle hafta sonu yazdığımız yazıların birisini Meclis’te yaşanan tartışmalara ayırıyoruz. Bu da özellikle Salı günleri partilerin grup toplantılarında parti liderlerinin yaptıkları konuşmaların o haftanın gündemini belirlemesinden kaynaklanıyor.

Uzunca bir süreden beri liderlerin birbirlerine karşı yaptıkları “üslûpsuz” konuşmalara birçok kesimden tepkiler geliyor. Meclis televizyonundan 10.30’dan başlayarak 15.00’e kadar yaklaşık birer saat canlı olarak yayınlanan konuşmalarda, parti başkanları birbirlerine olmadık sataşmalarda bulunuyorlar. Hakarete kadar varan konuşmalar hafta boyunca tartışılıyor. Bir bakıma, liderler o hafta neyi tartışmak istiyorsa, o konuyu gündeme getiriyor ve bunun dışında başka konu konuşulmaz oluyor.

Özellikle önceki hafta Meclis’te yaşanan kavgalardan sonra siyasetteki seviye artık bıkkınlık vermeye başlamıştı. Siyasetteki üslubun milleti rahatsız ettiği gibi siyasetçileri de rahatsız ettiği ortada. Erdoğan’ın siyasetteki üsluptan şikâyet edip, “seviyeli bir üslûp” kullanılmasını istemesi ve peşinden de, “Bundan sonra fevkâlade bir durum olmadıktan sonra ne Baykal’ı, ne Bahçeli’yi ağzıma kolay kolay almayacağım” demişti. Ancak hem konuşmasında kullandığı üslûp, hem de diğer gruplarda yapılan konuşmalarda bu üslûbun sona ermeyeceğini gösterdi.

Erdoğan muhalefet liderlerinin isimlerini ağzına almayacağını söylüyor. Baykal, başbakanın hareketlerine değer vermediğini söylerken, “kendisi acınacak halde” diyor. Bahçeli, AKP’ye mahsus bir Baas rejimi arayışı içinde olunduğunu söylüyor…

“Hakaretlere, tahriklere, aşağılamalara bakınca bu üslubun Türk siyasetine hiç de yakışmadığını, siyaseti de yanlış bir mecraya doğru sürüklediğini düşünüyorum. Çünkü demokrasinin temeli diyalogdur, uzlaşıdır. Böyle kin ve nefret kokan bir üslupla ne diyalog olabilir, ne uzlaşı sağlanabilir” diye bizzat Erdoğan söylüyor.

Gerçekten de millet siyasetçilerin sözlerinden son derece rahatsız. Artık millet hayrına ne yapacaklarınızı konuşmalarını bekliyor.

«««

SİYASET BİRBİRİNE LÂF YETİŞTİRİRKEN…

Siyasetçiler bu tür ağız dalaşı ile birbirbirlerine lâf yetiştirmeye uğraşırken, “yargı krizi, “yargı darbesi” olarak değerlendirilen gelişme gündemi bir anda değiştirdi. Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’ın tutuklanmasını değerlendiren Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK), Erzurum’daki 4 savcının özel yetkilerini kaldırıp, aramaya katılan kolluk güçleri hakkında da suç duyurusu kararı alması, peşinden de ertesi gün Erzincan’da yürütülen soruşturma kapsamında Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan yeni 3 savcının soruşturmayı yürütmek için görevlendirmesinin “yetki gaspı” olup olmadığı tartışmaları beraberinde getirdi.

Adalet Bakanı’nın, Başbakan’la görüşmesinin ardından HSYK’nın anayasaya aykırı hareket ederek yetki gasbı, Yargıtay’ın desteğine “ihsas-ı rey”, Danıştay’ın desteğini de “yanlışlara katkı yapmak” şeklindeki değerlendirmelerinin ardından HSYK Başkanvekili Özbek, Adalet Bakanı Ergin’in açıklamalarına aynı sertlikte cevap verdi.”Kurulmuş bir zemberek gibi konuşan bir adalet bakanı var” demesi hükümetle yargı arasında bir kavganın başlamasına neden oldu. Yargıtay ve Danıştay üyelerinin HSYK’ya “destek” için ziyaretler yapması hükümet ile yargıyı karşı karşıya getirdi. Peki, sadece sert tepkilerle mesele halloluyor mu? Yetkileri alınan savcılara yetkileri iade mi edildi? Hayır.

Elbette HSYK’nın bu kararına tepki gösterilmeli. Çünkü HSYK’nın yürümekte olan bir dâvâda savcıların özel yetkilerini ellerinden alması, bunu da yetkisini aşarak yapmasına tepki göstermek tabiî hale geliyor. Bu dâvânın Ergenekon soruşturması olmasına da dikkat çekmek gerekiyor. Fakat bu aşamadan sonra da bir daha böyle tartışmaların yapılmaması için neler yapılacağının tartışılması gerekiyor.

Yıllardır tartışılan bir konu olan HSYK ve YAŞ kararlarının yargı denetimine açılması şimdiye kadar sağlanmalıydı. Ancak bu yapılmadı, ya da yapılamadı. Artık bu aşamadan sonra sızlanmak, tepki göstermekle zaman geçirmek yerine bundan sonra neler yapılabileceği konuşulmalı. Birkaç yıldır gündemde olan “yargı reformu”nun bir an evvel yapılması gerekiyor. Avrupa Birliği Konseyinin her yıl yayınladığı ilerleme raporlarında yargı reformunun yapılmasına dikkat çekiliyor. Bu yüzden de AB kriterlerine uygun bir yargı reformunun en kısa zamanda yapılması elzem hale geldi.

CHP ve MHP’nin son karardaki tutumu da ibret verici. Sırf hükümeti yıpratmak adına yapılan bu tutum, demokrasiyi ileriye değil, geriye götürür. Çünkü bu mesele AKP’nin değil, ülkenin meselesidir. Siyasetçilerin de artık aralarındaki tartışmaları bırakıp demokrasiyi ileriye götürecek adımlarda ortak hareket etmesi gerekiyor. Bunun için de yeni sivil, demokrat, özgürlükçü, herkesin görevinin net bir şekilde açıklandığı bir anayasanın hazırlanması için elbirliği içine girmeliler.

Siyasetçilerin siyaset, hukukçuların hukuk konuştuğu bir Türkiye hasreti her geçen gün daha da beklenir hale geldi. Millet artık bu kavgalardan sıkıldı, bıktı. Siyasetçilerden, demokratik bir Türkiye için adım atılmasını bekliyoruz.

20.02.2010

E-Posta: [email protected]



Cevher İLHAN

“Bayat isnad” üzerine (2)


A+ | A-

Bediüzzaman’ın, dinsiz zâlimlerin gaddarâne zulüm ve cinâyetleriyle zulmen katledilen ve perişan edilen mazlumların ve bilhassa Hıristiyan dindarların âyetin mânâsıyla “büyük mükâfatları olduğu” tefsiri, “fetret” hakikatine dayanır.

Zira bu “fetret” hakikati, öncelikle “Peygamberler göndermedikçe de Biz kimseye azap edici değiliz” kaydının geçtiği İsra Sûresi 15. âyette açıkça belirtilir. Keza Mâide Sûresi 19. âyette “Ey ehl-i kitap! ‘Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi’ demeyesiniz diye, size peygamberlerin arasının kesildiği bir sırada hakkı açıklayan Resûlümüz geldi” İlâhî buyruğu, “fetret”in Kur’ânî mesnedini oluşturur.

Ayrıca “Kendilerine öğüt veren ve Allah’ın azâbından sakındıran peygamberler göndermedikçe, Biz hiçbir belde halkını helâk etmedik. Çünkü Biz haksızlık edici değiliz” meâlindeki Şuâra sûresi 208-209. âyetleri de aynı mânâya gelir.

Ve bütün bunlar, Bediüzzaman’ın “fetret” ve “tebliğ” gerçeğini tavzih eden tesbitiyle, “ahirzamanda fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (a.s.m.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş” tefsirine esas teşkil eder. Ki İmam-ı Gazali, uzak memleketlerde yaşayan, kendilerine peygamber gelmemiş, İslâmın dâveti - Kur’ân’ın mesajı ulaşmamış insanların ehl-i necât (Cehennem azabından kurtulanlar) olarak kabul edilmesini bu “fetret”le “rahmet-i İlâhiye şümûlü” ile açıklar.

Hazreti Peygamber’in ismini, sıfatlarını, dâvetini, mucizelerini doğru olarak duyanlar ya da İslâm memleketlerine yakın yerlerde yaşayanları tebliğ karşısında doğrudan mesul kılar. İman etmemeleri halinde “kâfir” ve “mülhid” olacaklarını bildirir.

Ancak bunun hâricindeki insanları “fetret” tâbiri içinde mütalaa eder. Hz. Muhammed’in ismini hiç duymayanlarla, ismini ve dâvetini işittikleri halde vasıf ve hususiyetlerini yanlış hatta zıddıyla bilenleri ayırır; bir nevi mâzur bulur…

“ZAMAN-I FETRET”

VE “EHL-İ NECÂT”

Buna göre Gazali, iletişim araçları dezenformasyonuyla İslâm’ın imajının çirkin gösterildiği bir zamanda, Müslümanların âdeta “barbar” ve “terörist” olarak yaftalanmasıyla medyanın yoğun propaganda etkisi altında kalanların “mâzereti” ortaya çıkar.

Doğru düşünmeye sevk ve araştırma irâdesini kaybetmiş, yanlış yönlendirmelerle, amansız sinsî saptırmalarla büyük ölçüde gerçeği bulmaları engellenen ve perdelenen insanların bir nevi “fetret ehli” sayıldığını ve ehl-i necât grubuna dahil olduklarını izâh eder.

Bu izâh, Bediüzzaman’ın,“gaflet ve mürur-u zaman (zamanın geçmesi)” sebebiyle, geçmiş peygamberlerin dinlerinin üzerinin âdeta örtülmesi ve gizlenmesiyle, fetret dönemi insanları için “itaat etse sevap görür; etmezse azap görmez” hükmünü hatırlatır.

Gerçek şu ki “Zaman-ı fetrette, ‘Biz bir kavme peygamber göndermedikçe azap etmeyiz’ (âyetinin) sırrıyla, ehl-i fetret, ehl-i necâttırlar. Bilittifak, teferruattaki (Allah’a iman esası dışındaki) hatîatlarından (hatalarından) muâhazeleri (sorumlu tutulup hesâba çekilmeleri) yoktur” diyen Bediüzzaman’ın beyânıyla, “Hüccet’ül İslâm” vasfını öne çıkardığı Gazalî’nin beyânı aynıdır. (Mektûbat, 374)

Bu beyân, Eş’âri’nin târifini temel alır. Kaldı ki Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in diğer itikad imamı Mâturîdî de, “küfre girmeyip aklıyla Allah’ın varlığını ve birliğini anlaması ve bulması halinde ehl-i fetret, ehl-i necâttır” fetvasını verir.

Muhterem Mehmet Kırkıncı Hoca, Gazali’nin “Faysalü’t Tefrika” adlı eserinin 96. sahifesindeki mezkur tavzihinin yanısıra, Hicri1270’de vefat eden “hâtimet-ül-muhakkikîn” olarak tanınan ve “sihâbüddîn” lakabıyla anılan büyük müfessir-muhaddis El-Alûsî’nin “Rûh-ul-Meânî Tefsiri”nin 15. cildinin 42. sayfasında da bu hususu aynen dercettiğini belirtmesi, bu konuda kayda değer. Keza İbrahim El-Lekkani’nin “Cevheretü’t Tevhid” kitabının 29. sahifesinde aynı görüşe yer verildiğini yazar. (Hayatım-Hatıralarım, 212-213)

EHL-İ SÜNNET VE

CEMAAT’İN GÖRÜŞÜYLE…

Aslında Bediüzzaman’ın, “İmam-ı Şafii ve İmam-ı Eş’ârîce küfre de girse, usûl-ü imanîde bulunmazsa (imanın esaslarını ve şartlarını yerine getirmezse) yine ehl-i necâttır. Çünkü teklif-i İlâhî irsâl ile (Peygamberlerin gönderilmesiyle) olur ve irsâl dahi ıttılâ ile (haberdar ve bilgi sahibi olmakla) teklif (vazife ve mesuliyet) takarrür eder (sabit olur)” teyidi, İmam-ı Şâfiî ile İmam-ı Eş’ârî’ye istinadla Ehl-i Sünnet ve Cemaatin esas ve ortak kanaatidir.

Bunun dışında isnadların aksine Bediüzzaman, inkâr ve dalâletin kâinata büyük tahkir ve mevcudata büyük bir zulüm olup rahmetin kesilmesine ve âfetlerin inmesine sebep olduğunu, anlatır. Müslümanların ebedî hayatlarını mahveden, kötü akıbete ve müthiş günâhlara sevk edenlerin kurtulmalarına dua etmeyi mazlumlara dehşetli bir merhametsizlik olarak görür.

Kâfir ve münâfıkların Cehennemde yanmalarıyla ilgili olarak te’vile sapmanın, Kur’ân-ı ve semâvî dinlerin hakikatini inkârla büyük bir zülüm ve merhametsizlik olduğuna dikkat çeker. “Mâsum hayvanları parçalayan canavarlara himâyetkârâne şefkat” anlamına gelen “şiddetli bir gadr ve vahşi bir vicdansızlık” olarak niteler. Kâfirlere acıyıp azap çekmesine acıyanın şefkate lâyık olmadığını ve hadsiz mazlumlara acımayıp, şefkat etmeyip merhametsizlik ettiğini misalleriyle ortaya koyar. (Kastamonu Lâhikası. 48-49)

Özetle Bediüzzaman’ın “bir nevi rahmet” ifâdesi, özellikle “müstebit büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musibete mâruz kalan, felâketler, helâketler, sefâletler, açlıklar çeken ihtiyarlar, fakirler, zayıflar, çoluk-çocuk ve mâsum musîbetzedeler” içindir. “Dinsizler tarafından öldürülen mazlum ve dindar Hıristiyanların mazlumları” hakkındadır.

İtirazcıların, evvela Bediüzzaman’ın Kur’ânî ve Peygamberî tesbitlerle Ehl-i Sünnet ve Cemaat itikadıyla yaptığı târifleri doğru okumaları gerekir…

20.02.2010

E-Posta: [email protected]



Kazım GÜLEÇYÜZ

TSK ve güven


A+ | A-

A&G araştırma şirketinin, bizzat sahibi Adil Gür tarafından açıklanan araştırma sonuçlarına göre yıllardan beri yüzde 80-90’larda seyreden “orduya güven” oranının ilk defa 60’lar seviyesine gerilemesinde, Ergenekon sürecindeki gelişmelerin ve darbe planı tartışmalarının çok büyük payı olduğu muhakkak.

Gerçi o yüzde 80-90’ların ne ölçüde gerçeği yansıttığı konusunda da ihtirazî kayıt hep vardı.

Çünkü üç kez açık darbe, bir defa da sürece yayılan bir müdahale ile milletin seçtiği insanları devredışı bırakan; siyasetten elini çekmeyip toplum hayatına sürekli müdahale eden bir kuruma bu kadar yüksek oranda güven duyulması, izahı kolay birşey değil. Ya anket tekniğinde bir sorun var, ya da suali cevaplayan insanlar kendilerini güvende hissetmedikleri için takiyye yapıyorlar.

Ama o anketlerde bile TSK’ya güven yüzde 60’lara gerilediyse—ki Adil Gür, o sonucun balyoz darbe planı gündeme gelmeden önce yapılan ankette ortaya çıktığını söylüyor—o zaman bunun çok ciddî tahlillere ihtiyacı var demektir.

Genelkurmay Başkanları her fırsatta TSK’yı “milletin özü” olarak niteleyip, ordu içinde toplumun her kesiminden insanların görev yaptığını hatırlatarak “Milletiyle en fazla bütünleşmiş ordu TSK’dır” sözünü yeri geldikçe tekrar ederler.

Ama öteden beri en çok eleştiri konusu olan hususlardan biri, askerî okullarda uygulanan eğitim programları ve yapılan telkinlerle, çocukları okula girdikleri anda kuşatıp mezun olarak ordu saflarına katılmalarından sonra rütbeleri yükseldikçe toplumdan uzaklaştıran bir sürecin varlığı.

Kışla, lojman, orduevi gibi mekânlara hapsolan ve halkla iç içe olmaya izin vermeyen kapalı devre sistem, subayları toplumdan koparıyor.

Yanlış bir laiklik ve çağdaşlık anlayışının hem emir-komuta zinciriyle dayatılması, hem de ağır bir psikolojik baskı oluşturacak şekilde hakim kılınması, rütbeli subayları camiye gidip cemaatle birlikte namaz kılmaktan dahi men ediyor.

Genelkurmay eski Başkanı Hilmi Özkök döneminde birlik komutanlarına gönderilen talimatnamelerde “Halkla bir araya gelme fırsatlarını değerlendirin, taziye ziyaretlerinde bulunun, cenaze ve bayram namazlarına iştirak edin, düğün davetlerine katılın” gibi maddelerin yer alması, bu kopukluğu gidermeyi amaçlıyor olmalı.

Gerçek anlamda bir ordu-millet kaynaşması için, bu adımların çok daha geliştirilmesi lâzım.

TSK ne kadar halkla bütünleşirse, o derece eskinin getirdiği vahim yanlışlardan kurtulup, üzerine vazife olmayan işlerden elini çeker; halkı kendi gerçekleriyle doğru tanır ve bu gerçeklerle çelişen “iç tehdit” konseptlerine takılıp kalmaz.

Özellikle “irtica” kalıbı içinde görülen hassas konularda halkı tanımadan ve ülke gerçeklerini bilmeden yapılan değerlendirmelerin ne kadar ciddî hatalar içerebildiğinin tipik örneklerinden biri, Demirel’in bize de anlattığı şu anekdotta:

“Genelkurmay’a gittim. Bana brifing verdiler. Laik cumhuriyete yönelik tehditlerle ilgili 55 olay anlattılar. Tek tek incelettim. 25’inde rivayet var. Dedim-dedi. Demiş-etmiş. Dedikodu. Somut birşey değil.” (Yavuz Donat, Sabah, 1.4.05)

Genelkurmay gibi bir kurumun, son derece iddialı olduğu çok duyarlı bir konuda gündeme getirdiği ve başkomutan sıfatını da taşıyan Devlet Başkanına sunduğu 55 maddeden yarısının “rivayet” olmaktan öteye geçmeyen şeyler olması ve bunun bizzat Cumhurbaşkanı tarafından ifade edilmesi, durumun ciddiyetini ortaya koyuyor.

Demirel’in “Önemli ve ciddî” deyip gereği için hükümete intikal ettirdiği 30 maddenin de ne kadarının hangi ölçüde bu niteliğe haiz olduğu ise ayrıca üzerinde durulması gereken bir konu.

Netice itibarıyla, orduya güvenin yeniden tesis edilmesi için, masaya vurulan yumruklar eşliğindeki “Allah Allah” söylemleri yetmez. Bütün bu yanlışların terki, demokrasi ve hukuka tam bağlılık, millet iradesine kayıtsız şartsız saygı gerekir.

Türkiye’nin yıllardır beklediği tavır bu...

20.02.2010

E-Posta: [email protected]



H. İbrahim CAN

İklim antlaşması yok: Kirletmeye devam!


A+ | A-

Aralık ayında Kopenhag’da yeni bir iklim antlaşması üzerinde uzlaşılamamasından sonra, BM İklim Şefi Yvo de Boer’in de istifa etmesi, iklim değişikliklerinden endişelenen milyonlarca insanı umutsuzluğa itiyor. Amerika başta olmak üzere sanayileşmiş ülkelerin kendi şirketlerinin kârlarını azaltacağı gerekçesiyle yeni antlaşmaya katılmaktan kaçınması, hatta görünüşte taraftar olmalarına karşın, perde arkasından engellemeye çalışmaları, anlaşmaya varılmasını imkânsızlaştırıyor.

Bu arada Kyoto Protokolünün de yavaş yavaş süresi bitiyor. Zaten yalnızca 27 zengin ülkeyi bağlayan bu antlaşmaya da en büyük kirletici olan Amerika katılmamıştı. Türkiye de Protokole 2009 yılında katıldı; ama kısıtlayıcı rejime 2012’den sonra katılacak. Zaten Protokolun yenisi de yapılamadığı için tam bir çıkmaza girildi. 2012 yılına kadar yeni antlaşmaya varılması ihtimali hayli zayıf. Zaten bu Protokol ile hedeflenen emisyon azaltma oranlarına da bir çok ülkede ulaşılamadı. Özellikle İspanya ve Kanada hedefi tutturamayacaklarını şimdiden açıkladılar. Ama bu Protokol ile oluşturulan karbon piyasası mekanizması, yoksul ülkelerde rüzgâr tarlaları, barajlar, güneş enerjisi sistemleri yoluyla emisyon azaltılarak, kotalarını çok karbon salan ülkelere satmalarını teşvik ederek önemli iklim katkıları sağladı.

Peki neden gelişmiş ülkeler bu antlaşmaya karşı çıkıyor?

Zira en çok kirleten onlar. Antlaşmayla getirilecek olan karbon kotası ve iyileştirme limitlerindeki artışların yanı sıra, gelişmekte olan ülkelere çevre dostu politikalara yönelmek için ödemeleri gereken yüksek meblağlar (yılda 100 milyar dolar) onların işine gelmiyor. Henüz yayınlanmamış bir Birleşmiş Milletler araştırmasına göre; 3000 en büyük şirketin, tabiata verdiği zararı karşılamasının gerekmesi halinde, bu rakamın 2008 fiyatlarıyla 2,2 trilyon dolar olacağı hesaplanıyor. Bu rakam bu firmaların toplam kârının üçte biri demek. Ya da dünyadaki yedi ülkenin yıllık ekonomilerinin toplam büyüklüğüne eş. Elbette politikacıların seçim kampanyalarını finanse eden bu şirketler, ülkelerinin böyle bir kaybı doğuracak antlaşmalara girmelerini engelleyecekler. Hem de bu bedele, iklim değişikliğinin hanehalklarına getirdiği ilâve maliyetler, insanların yurtlarından edilmesinin sosyal etkileri dahil değil.

İklimler değişiyor. Bu kış ülkemizde yaşadığımız, bir çok şehri sellere boğan yağışlar, Washington’da görülen tarihî karlar, ani ısınma ve soğumalar, küresel ısınmanın sonuçları. Bunun en büyük sebebi de artan sera gazları.

Çin ve Hindistan’ın başını çektiği çok kirleten ülkeler, daha kısıtlayıcı yeni bir antlaşma yerine Kyoto Protokolünün 2020 yılına kadar uzatılması için kulis yapıyor. ABD Başkanı Obama ise yeni antlaşmayı senatodan geçiremediği bahanesine sığınıyor.

Kısacası; insanoğlu kendi aç gözlülüğü için dünyanın iklimini dinamitlemeye devam ediyor. Büyük felâketler yoğunlaşıp, yaygınlaşana kadar da zengin ülkeler aklını başına almayacak. Bedelini ise yoksul ülkeler, kuraklık, işsizlik ve açlık olarak ödemeyi sürdürecek. Türkiye ise hâlâ katı yakıtlara bağımlılığını sürdürürken, nükleer enerji ve diğer alternatif enerji tartışmaları kısır tartışmalar içinde boğulup gidecek.

20.02.2010

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Ali Rıza AYDIN

  Atike ÖZER

  Baki ÇİMİÇ

  Banu YAŞAR

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H. İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Muzaffer KARAHİSAR

  Nejat EREN

  Nurullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu

Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.
Kurumsal Linkler: Risale-i Nur Kongresi - Bediüzzaman Haftası - Risale-i Nur Enstitüsü - Yeni Asya Vakfı - Demokrasi100 - Yeni Asya Gazetesi - YASEM - Bizim Radyo
Sentez Haber - Yeni Asya Neşriyat - Yeni Asya Takvim oktay usta yemek tarifleri Köprü Dergisi - Bizim Aile - Can Kardeş - Genç Yaklaşım - Yeni Asya 40. Yıl