30 Mayıs 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Selim GÜNDÜZALP

Kalbimiz konuşuyor


A+ | A-

Allah'ım! Kur'ân'ı akıllarımızın, kalblerimizin,

ruhlarımızın nuru ve nefislerimizin de mürşidi yap. Âmin

Mesnevi-i Nuriye, Katre, s. 65

Kalbim bir çocuk gibi. İnliyor, sızlıyor, ağlıyor, bağırıyor. Darmadağınık bir kalp. Bilmem nasıl susturacağım... Baş edemiyorum artık.

Üstadımızın o güzel ifadesiyle, merkezinde Vahid-i Ehad’dan başkasını kabul etmiyor. Et parçasından bahsetmiyoruz. Kalbin çevresindeki en kalbî duygulardan bahsediyoruz.

Sükûnetini bulamayınca kalp; şefkatten uzak, sütten kesilmiş çocuk gibi ağlıyor, inliyor. Hiçbir şey tatmin edemiyor, hiçbir şey. Bir şey hariç:

“Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olur.” (Rad Sûresi: 28)

Benim kalbim, sizin kalbinizden ve bütün insanların kalbinden haber veriyor. Aynı çağda yaşıyoruz, aynı dertten muzdaribiz. Ve diyor ki kalbimiz: “Eğer, maneviyâtla, okumakla, ibadetle, marifetle ve muhabbetle doyurmadıysanız beni, ağlar dururum; inletirim ortalığı. Öyle bir yangın çıkarırım ki, bütün vücudunuza yayılırım. Tâ ki, lâzımı, gereği olan ne ise, bana onu vereceğiniz âna kadar.”

Kalbim, ah kalbim…

Kalbim, Rabbimden haber veriyor. “Beni kör kuyularda bırakma” diyor. “Beni hakikî gıdam ve ihtiyacım olan marifetullahtan, Allah’a giden yoldaki bilgiden, O’na ulaştıran muhabbetten, sevgiden, Allah’la olan ilişkiden uzaklara koyma” diyor.

Kalbimle anlaşacağız. Başka çare yok. Kalbimin, kalbimizin ve bütün kalplerin istediği aynı şey.

Bu asır böyle… Kalbinin sesini duyanlar kazanıyor. Hastalık içeride. Kalp güçlenince, ruh coşuyor. Güçsüz bir kalp, insanı öldürüyor.

İnsan; kalbi durduğu zaman değil, o kalbin mânevî ihtiyacı karşılanmadığı zaman gerçekten ölüyor.

Kalp, ihmale gelecek yanımız, yönümüz değil. Ama en çok da onu boşluyoruz.

Kalbimiz, bizatihî kendimizdir. Bizim dostumuz, sesimizdir.

Eşyayla alâkamız ne ise, kalbimizle alâkamız da o. Eşyanın hakkını veren, kalbinin de hakkını vermeli.

Hz. Peygamber (asm), dağınık olan eşyalarımızın, giydiğimiz elbiselerin, derlenip toparlanmadığı zaman, şeytanlar tarafından kullanıldığını söylüyor. Bizi intizama, disipline dâvet ediyor.

Evet, sünnete uygun her hareket, şeytana pabucu ters giydirmektir. Ve kaldı ki, içimizde yaşadığımız ve duyduğumuz huzur da bunun bir göstergesidir. Darmadağınık, tozdan, kirden geçilmeyen bir yerde, eşyaların dört bir yana savrulduğu bir odada ne yapabilirsiniz ki? İç dünyamız, odamız kadar karışık olduğu zaman, kalbimiz “Tevhide gel!” diyor. “Kesretten, çokluktan Bir’e gel, bana gel, tevhide gel, istediğimi ver” diyor. Merkezinde Vahid-i Ehad’dan başka bir şeyi kabul etmiyor kalbimiz. Şöhret mi, alkış mı? Dünyanın peşinden koştuğu ne varsa… Aşk mı, para mı? Kalp için onlar hiçbir şeydir. Beden için her şey olan, gün gelir kalp için hiçbir şey olur. Kalp için, varsa yoksa sadece “O” vardır, Allah vardır. Allah’a giden yoldaki sevgi vardır. Çünkü o duyguyu kalbe koyan Allah’tır. Sevgisiz kalpler, sanki hiç yaşamıyor gibi yaşıyorlardır. Belki ölmemişlerdir. Ama ölüm öncesi sekerât halindedirler.

Kalbimiz can çekişiyor. Kalbimiz On Dokuzuncu Mektub’u, Yirminci Mektub’u istiyor, Münâcât’ı istiyor, El-Hüccetüz-Zehra’yı, Âyetü’l-Kübra’yı istiyor. Kalbimiz, Kur’ân’la ve Risâlelerle dolmak ve doymak istiyor. Marifetullah bahrine dalmak, yıkanmak istiyor.

Küçücük midemizi doyurmak için, bunca lokanta, bunca dükkân, bunca restoran seferber olmuş. Kocaman kalbimiz için, onun ihtiyacını gidermek için yapılan şeylerse çok az gözüküyor. Kalbimizin gıdasını verecek mekânlara, istasyonlara, kamplara, okumalara ihtiyaç var.

Bırak, bir zaman okuduğunu, okuduğunu zannettiğin, bildiğini zannettiğin o günleri geç… Yeniden bir bak şu Risâlelere ey nefsim! Yeniden bir kapı aç... Bir göz kadar aralık yeter. Bak o kapıdan, orada her şey tanıdık. O kaybolmuş dünyanı bir an bulur gibi bak. Duy oradan bir sözün, bir ifadenin Risâlelerden sana nasıl yaklaştığını, içine yavaş yavaş yayıldığını, hayatına bir serinlik kattığını seziver. Bir anne eli gibi gezinsin ruhunda Üstadımızın sözleri. Bomboş ruhuna nurdan bir ışık yayılsın. Kalbin o nurun rengine boyansın.

Üstadımızdan Allah ebediyen razı olsun. Bir ömür var gücüyle didinmiş. Risâleleriyle, kalbimizin, ruhumuzun, aklımızın ihtiyaçlarını bir bir sıralamış. Ana kitaptan, başucu kitaptan, hayatımızın kitabından, Kur’ân’dan süzmüş, damıtmış bal peteği gibi Risâleleri.

Bazen bir sayfa, bazen bir paragraf, bazen de bir satır Risâlelerden, kalbimizi hayata döndürmeye yetiyor. Kalbimiz gıdasını istiyor; “Oyalama, eğleme beni boş şeylerle” diyor. Belki bir fırsattır önümüzdeki günler birkaç günlük de olsa, kitap okumak için. Kendimize gelmek için. Kalbimizle baş başa kalmak için. Kendimize vakit ayırmalar, kalbimizle meşgul olmalar, kalbimizin hastalığını tedavi etmek, sonra da vücudumuzun her yerine dağılmasını önlemek için, bu hastalığın temelli kökünü kesmek için okumalar çok önemli. Ne kadar okuyorsak, o gün o kadarlık adamız. Her gün hakkını istiyor. Kalbimiz de.

Kalbimiz gıdasını bekliyor. İhmal edilmeye gelmiyor kalbimiz. Kalbimiz gıdasını istiyor. Bir vakit namaz sonunda edilecek samimî bir duânın da bu ihtiyaç için olması gerekiyor. Önce iste Rabbinden, önce dile Allah’tan. Kalbinin gıdasını, kalbinin ihtiyacını önce Yaratan’dan iste. Hastalığımızı bilelim ki, tedavi olalım. Kalbimizin ihtiyacını görelim ki, hayat bulalım.

Kalbim bağırıyor, çırpınıyor bir çocuk gibi. Kalbim gıdasını istiyor.

Ya sizinki?

30.05.2010

E-Posta: [email protected]



Ali FERŞADOĞLU

Sünnet ve temel kaynaklarda başörtüsü


A+ | A-

Hadis-i şeriflerde gerek üst giyim, gerekse başörtüsü açıkça zikredilir. Bu hadisler, tesettür âyetlerinin tefsiri ve yorumudur. Şüphesiz ki, Kur’ân’ı en iyi anlayan, yorumlayan, açıklayan, izâh eden de Resûl-i Ekrem Efendimizdir (asm). Çünkü, Kur’ân, ona vahy olunmuştur.

Örtünmek, Kitap, Sünnet ve icmâ ile sabittir. Peygamber Efendimiz (asm), bizzat hanımlarını örttüğü gibi, bunun uygulamasını da yaptırmıştır. Başta kendi hanımları ümmetin hanımlarına en güzel örnek olmak üzere, sâir sahabe hanımlar da örtünmüşlerdir. Bir hadiste şöyle anlatılır:

“Cenâb-ı Hakk’ın şu kavl-i şerifleri indiği zaman, ‘Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle. Evlerinden çıktıklarında dış örtülerini üzerlerine alsınlar’ (Ahzâb: 59) Ensâr kadınları başlarında siyah örtüden kargalar taşıyor oldukları halde dışarı çıkarlardı.”1

Bir diğerinde ise şöyle bir hâdise ile beraber örtü yerleştirilmektedir:

“Hz. Aişe (ra) diyor: ‘Esmâ Bintu Ebi Bekr (ra), üzerinde ince bir elbise olduğu halde Resûlullah (asm) huzuruna girmişti. Aleyhissalâtu vesselâm, ondan yönünü ters istikamete çevirdi ve: ‘Ey Esmâ! Kadın hayız yaşına girdi mi ondan sadece şunun ve şunun dışında hiçbir yerinin görünmesi câiz değildir!’ dedi ve yüzü ile ellerine işaret etti.”2

Bütün mezhep imamları, Kur’ân ve Sünnet uzmanları, örtü ve başörtüsünde ittifak etmişlerdir. Bütün âlimler de aynı noktaya parmak basmışlar, tesettürsüzlüğe gidecek hiçbir harekete tavizkâr bakmamışlar, müsamaha etmemişlerdir.

Bediüzzaman, “Tesettür ve irsiyet hakkındaki, yüz bin tefsirin aynı mânâyı söylediklerine binaen...”3 ifâdelerini kullanarak, her tefsirde yer aldığını belirtir.

Devamında ise şu çarpıcı ifâdeleri mahkemede söylerken, aynı zamanda da Müslümanların tesettüre ve başörtüsüne bakış tarzlarını yansıtır:

“‘Tesettür ve terbiye-i İslâmiye taraftarıdır’ diye suç göstermiş. Bu ise hem Eskişehir, hem Denizli, hem Afyon’da, hem Afyon’un mahkemesinin kararnamesinde de neşredildiği gibi, on beş sene evvel Eskişehir’de tesettür taraftarlığım için mahkeme bana ilişmiş. Ben de hem mahkemeye, hem Mahkeme-i Temyize bu cevabı vermişim:

“‘Bin üç yüz elli senede ve her asırda üç yüz elli milyon Müslümanların kudsî bir düstur-u hayat-ı içtimâîsi ve üç yüz elli bin tefsirin mânâlarının ittifaklarına iktidaen ve bin üç yüz elli senede geçmiş ecdâtlarımızın itikadlarına ittibâen tesettür hakkındaki bir âyet-i kerimeyi tefsir eden bir adamı itham eden, elbette zemin yüzünde adalet varsa, bu ithamı şiddetle reddeder ve o ithama göre hüküm verilse nakz ve reddedecek.

“Bu âyet-i kerimenin tesettür emri kadınlara büyük bir merhamet olduğunu ve kadınları sefaletten kurtardığını, Risâle-i Nur kat’î ispat ettiği gibi, Sebilürreşad’ın 115. sayısındaki ‘Ehl-i iman âhiret hemşirelerime’ ünvanı olan bir makalem ispat eder.” 4

Dipnotlar:

1- Ebu Dâvud, Libas 32.;

2- Ebu Dâvud, Libâs 34.;

3- Emirdağ Lâhikası, Yeni Asya Neşriyatı, s. 286.;

4- A.g.e., s. 361.

30.05.2010

E-Posta: [email protected] [email protected]



Yasemin GÜLEÇYÜZ

Şefkat KahramanlarI (18)


A+ | A-

Kastamonu’nun hanım Nur kahramanları:

Hacer, Zehra, Aliye Hanımlar...

Bediüzzaman Hazretleri, 1936 yılının baharında Eskişehir Hapsinden tahliye edildikten sonra Kastamonu’ya sürgün olarak gönderilir. Uzun bir müddet polis karakolunda kalmaya mecbur edilir. Sonrasında karakolun tam karşısındaki bir evde, göz hapsi altında sekiz yıl geçirir.1 Kur’ân ve iman hizmetine bütün zorluklara rağmen yılmadan devam eder.

Bediüzzaman Hazretlerinin tabiriyle “erkeklerden ziyade Risâle-i Nur’a yapışan” Kastamonulu hanım nur kahramanlarından Saniye Çolakgil, Asiye Mülazımoğlu, Ulviye ve Lütfiye hanımları sizlere tanıtmıştık.

Özellikle Kastamonu ve Emirdağ Lâhikası’nda isimleri sıkça geçen diğer hanımlar bu haftaki konuğumuz: Hacer, Zehra, Aliye Hanımlar…

Onları tanıyanların hatıralarını paylaşalım sizlerle…

FATMA AYDOĞDU URAL ANLATIYOR

Bediüzzaman Hazretlerinin Kastamonu’da sürgün bulunduğu yıllarda küçük bir çocuk olan Fatma Aydoğdu Ural’ın hatıralarını daha önce sizlerle paylaşmıştık. Ural, annesi Hikmet Hanımla sıkça görüşen Hacer ve Zehra hanımları bakın nasıl anlatıyor:

“Kastamonu’da Üstadın kaldığı evin altında oturan Hacer Teyze, ona yardımcı olabilmek için Üstad Hazretlerine gidip çamaşırlarını istermiş. Üstad Hazretleri vermek istemezmiş, ama Hacer Teyze yalvararak, alır yıkarmış. Bu hatıralarını bize sevinerek anlatırdı.

“Hacı Zehra Teyze (Kastamonu’da ona âşık Zehra derlerdi) bize sık sık gelir, Üstad Hazretlerini anlatırdı: ‘Mahşer günü Peygamberimiz (asm) sancağını açacak, Üstadımız Hazretleri de sancağını açacak, bütün Nurcular o sancağın altında olarak Peygamber sancağının altında toplanacak’ derdi. Ben çok duygulanırdım.

Annem (Hikmet Tümer) çok dindar bir kadındı. Aşık Zehra Teyze sık sık annemi görmeye gelirdi. Bir gün annem Zehra Teyzeye, ‘Bu oğlumun hâli ne olacak, bu çocuk nasıl uslanacak?’ diye üzüntüsünü anlatmış. O da, ‘Sen onu Mehmet Feyzi Efendiye gönder, bak nasıl değişecek’ demiş. Kardeşim iki arkadaşı ile Mehmet Feyzi Hazretlerine gittiler ve bir daha ayrılamadılar. Risâle-i Nur, Arapça ve Farsça dersi aldılar. Günler geçti, kardeşim bambaşka bir insan oldu.

“Hacı Zehra Teyze, Üstad Hazretleri nereye sürülse hemen gidip ziyaret edermiş. Bir defasında kaldığı hapishaneye gitmiş gardiyan içeri almamış. O da hapishanenin arka tarafına gidip kimseye görünmeden Üstadın kaldığı hücrenin önüne gelmiş. O anda Üstad Hazretleri dışarı bakıyormuş. Hemen, ‘Üstadım, nasılsınız bir ihtiyacınız var mı?‘ diye sormuş. Üstad, rutubetli ve soğuk hücrede kış günü çok üşümekteyken, ‘Bana odun bul getir!‘ demiş. Hacı Zehra Teyze hemen çarşıya koşup bir yük odun alarak Üstada ulaştırmış.”

SANİYE ÇOLAKGİL ANLATIYOR

Daha önce hatıralarını paylaştığımız Saniye Hanım, Hacer, Zehra ve Aliye hanımları bakın nasıl anlatıyor:

“Biz en zor zamanlarda Ulviye, Lütfiye, Aliye ve Aşık Zehra ile biraraya gelir, Risâle okurduk.

“Lütfiye ve Aşık Zehra, ağa hanımlarıydı. Zehra, Risâle-i Nur’lar okununca dayanamaz, hep ağlardı. O yüzden adı ‘aşık’ kaldı. ‘Okuyamıyorum’ diye çok üzülürdü. Ben okurken onu tesellî eder ‘Okudun gibi oldu’ derdim. Çocuğu yoktu. Evlenirken perde ve yastık örtülerine kadar her şeyini dantelden yaptırmıştı. Beyi öldüğünde onu ağa evinden kovdular. Karanlık bir evde kalırdı. Dünyaya itibar ettiği için eski günlerini hatırladığında çok üzülürdü.

“Aliye Hanım; çocuğu öldükten sonra kendini ancak Risâlelerle tesellî edebilmiş bir hanımdı.”

RİSÂLE-İ NUR’UN FITRî TALEBELERİ...

Evet, Aliye ve Zehra Hanımlar Bediüzzaman Hazretlerinin tâbiriyle “dünyadan ürkmüş, bir derece küsmüş kadınlar” taifesinden…

Çocuğu vefat eden ya da zengin bir Ağa olan eşi öldükten sonra evinden kovulan, karanlık bir evde oturmaya mecbur kalan bir hanım dünyanın cazibesinden ne kadar etkilenebilir ki?

Dünyanın ve içindeki parıltılı şeylerin fani olduğunu anlayan bir kadın, elbette ki ruhunda ve kalbinde açılan yaralarına Risâle-i Nur’daki iman hakikatlerinden merhemler sürecek, beka âlemine talip olacaktır…

Bediüzzaman Hazretleri Emirdağ Lâhikası’nda Risâle-i Nur’un fıtraten ve zamanın vaziyetine göre talebesi olacak kişileri tanımlarken hanımlar için bakın neler söylüyor:

“Risâle-i Nur’un ikinci kısım talebeleri: Fıtraten Risâle-i Nur’a muhtaç, bir derece de dünyadan ürkmüş veyahut küsmüş kadınlardır. Hususan bir derece yaşlı da olsa, Risâle-i Nur, ona hakikî bir gıda-yı mânevîdir. Çünkü Risâle-i Nur’un dört esasından birisi şefkattir ki, ism-i Rahimin mazhariyetinden gelmiş. Kadınların da en esaslı hassaları ve fıtrî vazifelerinin mayası şefkattir.”

RİSÂLE-İ NURLARDA HACER, ZEHRA VE ALİYE HANIMLAR..

* Kastamonu’nun Zehraları, Hacerleri, Lütfiyeleri, Ulviyeleri, Necmiyeleri başka bir sahada (hanımlar âleminde) Nur hizmetinde Feyzi’ye arkadaşlık ediyorlar. (Emirdağ Lâhikası, Bediüzzaman Said Nursî)

* Hem lâtif, hem güzel, zarif bir hadiseyi söyleyeceğim. Bu memlekette Risâle-i Nur’a erkeklerden ziyade fedakârane yapışan ihtiyar hanımlar ve ihtiyare hükmünde masume genç hanımlar, eski zaman sırmalı ve yaldızlı gelinlik cihâzâtının içinde kıymettar parçaları Risâle-i Nur’un eczalarının ciltleri üstüne çekip, bütün risâleler altın yaldızıyla ciltlenmiş gibi bir tarza girdi. Risâle-i Nur’un manen güzelliğine ve Hüsrev ve Tahiri ve Ali’lerin ve Hasan ve Atıf ve Asım gibi kardeşlerimizin yaldızlı yazılarının cemâline, cildi üstünde de şirin bir güzellik daha ilâve ettiler. Hafız Ali’nin mektubunda yazdığı Ümmühan ve Şahide değerinde, burada Risâle-i Nur’a bütün kuvvetiyle çalışan çok hemşirelerimiz var. Meselâ, Asiye, Saniye, Ulviye, Lütfiye, Aliye gibi Risâle-i Nur’un şakirtleri, oradaki hemşirelerine ve kardeşlerine selâm ve duâ ediyorlar.” (Kastamonu Lâhikası, Bediüzzaman Said Nursî, s. 115)

* Ramazanınızı, Leyle-i Kadrinizi, hem bayramınızı tebrik ederim. Kastamonu’da iken nasıl her gün duâlarımda ve manevî kazançlarımda Nur’un has şakirdlerinden Âsiye, Ulviye, Lütfiye’ler, Zehra’lar, Şerife’ler, Hacer’ler, Necmiye’ler, Nimet’ler, Aliye’ler hissedar olmak için mânen yanımda bulunuyordular; aynen şimdi de öyledirler. (Emirdağ Lâhikası, Bediüzzaman Said Nursî)

Not: Önümüzdeki hafta Şefkat Kahramanları’nda yine Kastamonu Nur Şahitlerinden, aynı zamanda ünlü romancı Bekir Yıldız’ın da annesi olan Hatice Yıldız var.

Dipnot:

1- Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, Kastamonu Hayatı.

30.05.2010

E-Posta: [email protected]



Hüseyin GÜLTEKİN

Günahlar huzuru bozar mı?


A+ | A-

Bir süre önce ehl-i ilim bir adamın bana; “İçinde bulunduğum duruma hayret ediyorum ve üzülüyorum... Bunca senedir güya ilimle meşgul oluyorum... Şahsî ibadetlerimi hemen hiç aksatmıyorum... Bu konuda elimden geldiğince başkalarına da yardımcı oluyorum... Yıllardır hocalık yapıyorum... Mümkün olduğu kadar günahlardan da uzak durmaya çalışıyorum... Fakat bir durum var ki, dinî yaşantımda bir türlü istediğim huşû ve huzuru bulamıyorum... Yaptığım ibadet ve tâatlerden hiçbir şey anlamıyorum... Aradığım huzur ve sükûneti bulurum diye bazan gecenin geç saatlerinde kalkıyorum, Kur’ân okuyorum, ibadet ediyorum; fakat yine arzuladığım huzur ve huşûyu bulamıyorum... Bu konuda çok rahatsızım, tedirginim... Ben mi böyleyim, yoksa diğer mü’minlerde de benim gibi olanlar var mı?” şeklinde içini dökmesi, doğrusu beni etkiledi... Bu gibi şikâyetlerin sıradan bazı ehl-i dinin ötesinde çevresinde âlim olarak bilinen ve gerçekten küçümsenmeyecek bir dinî kültürü bulunan bir insandan sudur etmesi, merakı mucib ve üzerinde durulması gerekli bir hâl olsa gerek.

Bu meyanda kendimi yokladığımda, bu hocamızın şikâyetçi olduğu seviyede olmasa da, zaman zaman bende de benzeri durumların vuku bulduğunu görüyorum. Uzunca bir zamandan bu yana ömür dakikalarımı elden geldiğince boşa geçirmemenin, şahsî okuma ve ibadetlerimi yerine getirmenin gayretinde olmama rağmen, iç dünyamda arzuladığım huzur ve sükûnu bulabilme noktasında zorlandığımı itiraf etmek durumundayım. Yüce Allah’a karşı kulluk vazife ve sorumluluklarımızın, dünyaya bakan rahat ve huzuru bulmak için yapılamayacağını elbette biliyorum... Buradaki hizmet ve ibadetlerin semerelerinin dünyada değil ahirette verileceğini de idrak ediyorum... Dünya hayatının ücret yeri, zevk-ü safâ yeri olmadığını, tam tersine buranın hizmet, zahmet, meşakkat yurdu olduğunun da farkındayım...

Her şeye rağmen, hepimizde, bir çok insanda zaman zaman bazı ruhî sıkıntılar, sebebini bilemediğimiz bazı huzursuzluklar vukû buluyorsa, bunun bazı sebepleri olmalı. Bediüzzaman’ın tesbitiyle, maddî havanın bozulması, nasıl ki bazı maddî hastalıklara sebep oluyor; manevî havanın bozulmasıyla da bazı mânevî sıkıntılar ve rahatsızlıklar meydana geliyor.

Görünen o ki, mânevî havanın bozukluğu diye adlandırdığımız, her taraftan günah ve haramların ehl-i dini abluka altına alması, bazı mânevî rahatsızlıklara ve sıkıntılara sebep oluyor. Böylece toplum hayatında dakikada belki de yüzlerce günahın tehdidinde bulunan günümüz ehl-i dininin maddî veya mânevî sağlığının bozulmaması kabil değil.

Maruz kaldığı bu çeşit mânevî tehlikelerin farkında olmayan her mü’min, bir de bilerek veya bilmeyerek bazı günah ve haramlardan sakınma hususunda gerekli olan hassasiyeti gösteremiyorsa, istemeyerek de olsa Allah (cc) ile ve hatta mânevî değerlerle arasına bir mesafe koyar. Böylece, belki de farkına varmadan, böyle insanlar Allah ile ve Allah’ın hemen bütün salih kullarıyla olan bağını koparmış olur. Böylece, günahlarla haşir-neşir olan bu çeşit insanların önce ruh sağlıkları bozulur. Stres ve sıkıntılara dûçâr kalan bu insanların muhtemeldir ki fizikî sağlıkları da tehlikeye girer.

Takva esas alınmadan, kerhen veya ruhsatla yapılan ibadetlerin günahları önlemedeki etkisi oldukça zayıftır. Böyle bir dinî yaşantı içinde olanlar yeteri derecede günahlardan korunamadıkları için, günah ve haramların sebep oldukları stres ve sıkıntılardan uzak bir şekilde huzur-u dâimîyi yakalamaları oldukça zordur.

Uhrevî hayatımızın geleceğini tehlikeye sokan haram ve günahların, dünyevî hayatımızın huzur ve rahatını da alt üst ederek ruh sağlımızı bozduğu yaşanan bir gerçektir. O halde en doğru çare, iki dünyamızın huzur ve saadeti için dinî yaşantımızda takvayı esas alıp, günah ve haramlardan sakınarak ömür dakikalarımızı geçirmeye bakmalı. Belki bu sayede hem dünyevî, hem de uhrevî huzur ve saadete erişmiş oluruz.

30.05.2010

E-Posta: [email protected]



Süleyman KÖSMENE

Âhiret fedâ edilir mi?


A+ | A-

Batman’dan Abdullah Tunç: “Bediüzzaman Hazretleri tarihçe-i hayatında: ‘Dünyamı da feda ettim, ahiretimi de’ diyor. Risâlelerinde ise ‘maddî mânevî füyuzât hislerini feda ettiğini’ haber veriyor. Bu nasıl fedakârlıktır? Ahiret feda olur mu? Bu ne demektir?”

“Takdir-i Hüdâ kuvve-i bâzû ile dönmez! Bir şem’a ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez!”

Mevlâ’nın yaktığı bir meş’aleyi ne dünyanın maddî güçleri, ne dünyanın karanlık şeytanî desîseleri, ne de dünyanın helâl da olsa cazibedar nimetleri söndüremediği gibi, bu meş’aleyi elde tutmanın karşılığında Allah’ın rızasından başka hiçbir şey, âhiret nimeti de olsa, Cennet de olsa, Cehennemden kurtulmak da olsa, hiçbir bedel istenmez. Çünkü meş’ale Hakka aittir, Haktan geliyor, Hak için geliyor!.. Biz de Hakkın kuluyuz! Ve eğer elimize tutuşturulmuşsa, şükür şükran içinde tutmakla yükümlüyüz!

Allah’ın takdiri başka şeydir. Cennete girmek için veya Cehennemden kurtulmak için “yaşamak” başka şeydir. Cenneti istemek veya Cehennemden kurtulmak istemek çok daha başka şeydir.

Biz Müslüman olarak dünyada da, âhirette de Allah’ın takdirine teslim oluruz, boyun eğeriz. Allah’ın takdirinden râzı oluruz. Şüphesiz Allah’ın lütfundan, fazlından ve rahmetinden Cennete girmeyi istediğimiz gibi, Cehennemden kurtulmayı da isteriz. Bu başka şeydir. Çünkü istemek kul olarak bizim görevimizdir. Fakat Cennete girmek için veya Cehennemden kurtulmak için yaşamadığımız gibi, Cenâb-ı Allah’tan hiçbir şekilde bu sonuçları hak dâvâ da edemeyiz! Biz, “İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn” (Biz Allah için varız ve Allah’a döneceğiz.) 1 âyetinde de ifâdesini bulduğu gibi biz Allah için varız, Allah için yaşarız, Allah için ölürüz ve Allah’a döneriz. İnançlarımızın ve iyi amellerimizin karşılığında Cennete girmek veya Cehennemden kurtulmak gibi bir bedel isteyemeyiz! Çünkü bütün iyi amellerimiz de Allah’ın birer ihsanıdır!

Çünkü dâvâ Allah’ın dâvâsı. Şem’a Allah’ın şem’ası. Meş’ale Allah’ın meş’alesi. Din Allah’ın dîni. Biz de günahlarımızla, kusurlarımızla, hatâlarımızla Allah’ın kullarıyız. Biz günahımızı görmekle yükümlüyüz. Tövbe etmekle yükümlüyüz. İyi amel yapmakla yükümlüyüz. Fakat tövbemizi ve iyi amelimizi birer gurur heykeli yaparak Allah’tan hak dâvâ etmek gibi bir konumda değiliz. Yarın âhirette Allah’tan herhangi bir şekilde hak dâvâ etmek için burada bu hizmetin içinde bulunuyor değiliz. Çünkü olsa olsa, üzerimizde şükür borcumuz var. Eksiğimizle, kusurumuzla onu yapmakla meşgulüz.

İçinde bulunduğumuz hizmet, dünyada hak ettiğimiz için elimize verilmiş olmadığı gibi, yarın âhirette bir hak dâvâ içine girelim diye de elimize verilmiş değildir. Bizim yerimizde pekâlâ Allah’ın başka kulları da olabilirdi ve biz burada olacağımıza pekâlâ batıl bir inanç veya dâvâ grubunda da olabilirdik! Yani elimizde bulunan doğru inançlar, tamamen Allah’ın lütfu, Allah’ın ikramı, Allah’ın rahmeti ve Allah’ın takdiri ile bize ihsan edilmiştir. Bundan dolayı kendimizi şanslı görebiliriz-–bunun için de şükür borçluyuz—; fakat tamamen bir şeytan hîlesi olan, biz iyi veya üstün olduğumuz için böyle doğru inançta bulunduğumuz vehmine kapılamayız!

Âhireti feda etmek, âhirette herhangi şekilde bir dâvâ peşinde olmayı düşlememek demektir. “Ben, cemiyetin îmânını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de” diyen ve sözlerinin devamında, “Ben cemiyetin îmân selâmeti yolunda âhiretimi de fedâ ettim. Gözümde ne Cennet sevdâsı var, ne Cehennem korkusu! Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin îmânı nâmına bir Saîd değil, bin Saîd fedâ olsun! Kur’ân’ımız yer yüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem. Orası da bana zindan olur. Milletimizin îmânını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya râzıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül gülistân olur” 2 diyen Üstad Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretleri böylece kendisinin bu dâvâya yaklaşımını özetlediği gibi, bu dâvânın yükünü omuzunda taşıyanların yaklaşımını da özetlemiş, bir yol haritası çizmiştir.

Bu yol haritasında Cennet namına hareket etmek yok, Allah rızâsı için adım atmak vardır. Allah’a karşı ne dünyada, ne âhirette herhangi bir şekilde iddiâ sahibi olmak yok, Allah’a şükür ve teşekkür borcunu ödeme gayreti vardır. Allah’a karşı naz ve dâvâ peşinde olmak yok, Allah’ın takdirini lütuf bilmek ve Rab olarak Allah’tan razı olmak anlayışı vardır!

Hiç şüphesiz dua; naz ve dâvâ demek değildir. Dua, bizim kul olarak istek ve ihtiyaçlarımızı dile getirmemiz demektir ki, Cenâb-ı Hak buna izin vermiştir. Buna ihtiyacımız da vardır. Fakat duâmızı, bir naz ve tahakküm aracı yapmamıza izin yoktur. Kötülüklerimizi ve günahlarımızı nefsimizden; dünyada da, âhirette de içinde bulunduğumuz iyilikleri Allah’tan bilmeliyiz.

Dipnotlar:

1- Bakara Sûresi: 156.

2- Tarihçe-i Hayat, s. 543, 544.

30.05.2010

E-Posta: [email protected]



S. Bahattin YAŞAR

Hayatını dâvâsına verene, dâvâsı hayat verir


A+ | A-

İNSAN, dâvâsıyla anlamlıdır. Dâvâsı insanı insanlaştırır. Yani hayatını neyin uğrunda yaşamışsa insan, o uğrunda yaşadığı, insana anlam kazandıracaktır.

İnsanlık tarihi boyunca, dâvâlar insanlarla; insanlar da dâvâlarıyla anılmıştır. Ondandır ki, büyük şahsiyetler, dâvâlarına olan bağlılıkları ölçüsünde büyük olmuşlardır. Yani Mevlânâ’yı Mevlânâ; Yunus’u Yunus; Bediüzzaman’ı Bediüzzaman yapan, dâvâlarına adadıkları hayatlarıdır. Hayatlarını verdikleri o dâvâları da onlara hayatlar sunmuştur. Ebedî hayatlar da buna dahil.

Dâvâlarına karşı sadakat içerisinde olanlar ve onunla yetinenler, onun feyziyle yaşarlar. Yani insan dâvâsına; dâvâ, ‘adam’ına tutunur. ‘Dâvâ adamı’ da böyle oluşur.

Zaman içinde dâvâ adamı olarak takdim edilen pek çok insan, insanî zaaflarının kurbanı olarak tarihe geçmiştir. Böyleler dâvâ peşinde olurken, menfaatleri için dâvâda bulunurlar.

Böyleler, dâvâ erleri tarafından ihanet manzarası içerisinde tanımlanırlar.

Dâvâ adamı maddî manevî kazançlarını dâvâsı yolunda harcayabilir. Hatta ben şahıs olarak kaybedeyim, ama dâvâm kazansın anlayışındadır. Nitekim “Bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz, hakikat mesleği olan bu dâvâmdan beni vazgeçiremezsiniz” diyen yüce rehber (asm), dâvâ uğruna neleri göze almak gerektiğinin izahını yapmıştır.

Tabiî bütün bu tanımlamalar, menfi ve müsbet anlamda olabilir.

Yanlış bir dâvânın, samimî savunucuları dünyevî anlamda başarılara ulaşırken; Hak dâvânın samimiyetsiz savunucuları başarısızlıkla mukabele görmek durumunda olacaklardır. Elbette bu da yakışıksız olacaktır.

Yani yanlış yolda olanlar, yanlış yollarında gösterdikleri samimiyet yüzünden, hedefledikleri sonuçlara ulaşabiliyorlar. Ama Hak yolun yolcuları ise, Hak dâvâlarında sergiledikleri samimiyetsizlik ve ihlâssızlık dolayısıyla, istenen sonuçlara, başarılara ve maddî ve manevî yükselişlere ulaşamıyorlar.

Dâvâsında samimiyet, dürüstlük, yüksek maksatlar, ulvî düşünceler içerisinde olanlar, elbette yüksekliğe, saygıya, sevgiye lâyık olacaklardır.

***

Nevşehir’de, Yeni Asya Neşriyat temsilcileri toplantısında dâvâ adamının nasıl bir şey olduğunu daha iyi anladım. Muhtelif yaşlardaki ağabey ve kardeşlerimiz hakikaten bir ‘iman kardeşliği’ sergilediler. Beş yıldızlı otelde Nur Talebeleri kardeşlik kucaklaşmalarına sahne oldu. Lobideki muhabbet dolu konuşmaları, kucaklaşmaları ibretle izleyen insanlar vardı. Menfaatsiz, garazsız yapılan bu kucaklaşma sahneleri hakikaten görülmeye değerdi. Yaşananlar adeta birer cennet antrenmanı gibiydi.

Dâvâları uğrunda hayatlarını veren, gençliğini veren, enerjilerini veren ve simsiyah saçlarını beyazlatan kahramanlar, lisan-ı halleriyle ‘dâvâ adamı’ olmanın ne demek olduğunu gösteriyorlardı.

Yüzleri nur, gözleri nur, sözleri nur bu seçkin topluluk, kıyamet asrına bir Asr-ı Saadet tablosu sunuyordu.

Temsilcilerimizin verdiği bir mesaj da, ak saçlıların artık dâvâlarını siyah saçlılara devretmekte olduklarıdır. Geçmişten gelen güçlü tecrübeler, gençlikteki ciddî enerjilerle bütünleşiyor. Yani bir dâvânın gençliğinin bulunması, gençliğin dâvâ sahibi olması demektir. Gençliği olmayan dâvânın, yarınlara taşınması mümkün değildir.

Farklı farklı illerden gelen temsilciler, görüş ve düşüncelerini çok rahat ve özgürce paylaştılar ve dualarını birleştirdiler.

Biz de burada yaptığımız kısa konuşmada, dâvâ adamı olmanın çok önemli bir misyon taşımak olduğunu, dâvâların güçlü omuzlarda taşındığını ve bu dâvânın da Nur Talebelerinin omuzlarına ihsan-ı İlâhî tarafından konulduğunu ifade etmeye çalıştık.

Tabiî temsilcilerin yüzlerine yansıyan nurânî atmosfer ise, taşıdıkları ve yaşadıkları dâvânın onlara nasıl bir hayatı verdiğini gösteriyordu. Orada paylaştığımız slogan cümlemiz ise, ‘Hayatını dâvâsına verenlere dâvâsı hayat verir.’ Yani ebedî bir hayatı kazanmak, dünyada dâvâsı uğrunda hayatını vermekle mümkün olacaktır. Hayatımızdan verdiğimiz kadar dâvâmız, dâvâmız kadar da hayatımız maddî ve manevî anlam kazanacaktır. Yani dünyada insanın yaşadığı hâlet, gidiyor olduğu yerin habercisidir. Anlaşılan cennet de, cehennem de dünyada netleşiyor.

Netice: Hayatını dâvâsına verene, dâvâsı hayat verir.

NOT: Uydu yayını yapan Kanal Urfa Tv'de bu akşam saat 18.45'te, “Pozitif Pencere” programında, çocuğu olan ve çocuklarla ilgili olanların duyması gereken çok önemli notlar var. Eğitimci Halis Bozkurt'la "Çocuk ve oyun” konusunu konuşacağız. Dua temennisiyle...

30.05.2010

E-Posta: [email protected]



Banu YAŞAR

Oyun ve çocuk


A+ | A-

‘Oynarken öğrendim hayatı, kendimi ve yeteneklerimi tanıdım, kim olduğumu oynarken anladım. Üzüldüğümde bunu kelimelere dökemedim, söyleyemedim, ama acıyan yerlerimin, oynarken iyileştiğini, fark ettim. Hep oyun oynamak istedim, hiç doymadım, bıkmadım, sıkılmadım. Bütün sorularıma oynarken cevap buldum. Bir evcilik oyununda anladım annemi... Babamı, onun rolünü oynarken, kendime daha yakın hissettim, hiç korkmadım ondan... Kardeşimi çok kıskandığımı oynarken fark ettim. Küçük çocuk olabilmeyi, oyunda kardeş olduğumda anladım. Hiç bitmesin istedim, zaman hiç geçmesin, güneş batmasın, hava karanlık olmasın, ben sürekli oyun oynayabileyim. Bana yaklaşmak, küçücük dünyamı tanımak ve eğer bir şeyi kolayca öğretmek isterseniz benimle oyun oynayın, sizi o zaman daha ciddiye alırım ve daha çabuk öğrenirim.’

Oyun, çocuk için başlı başına bir iştir. Hayata dair ilk tecrübelerini oyun ortamında öğrenir. İlk egzersizler inanılmaz bir deneyim oluşturur, onu hayata hazırlar. Doğduğu andan itibaren sürekli gelişerek devam eder. İlk hatırlayabildiğimiz, ce-eee oyunudur. Çocuk bu oyunla, objelerin devamlı olduğunu, o an görünmese de aslında varlığını sürdürdüğünü fark eder. Öyle keyif alır ki, sesli gülücüklerini bile duyabiliriz. Nesnelerin gözden kaybolsalar ve o an görünmeseler bile aslında hep varlıklarını sürdürdüklerini öğrenir. İnanmanın ve bilmenin görmekle sınırlı olmayacağının ilk tohumları da bu süreçte atılır.

Sosyal hayatı ve insan ilişkilerini de oyun oynarken öğrenir. Bir evcilik oyunun da, bir çok role girerek empati kurmanın, diğerinin duygularını anlamaya çalışmanın ne kadar önemli olduğunu fark eder. Sırasını beklemek, elindekini paylaşmak, kendini korumak ve duygularını ifade etmek, hep oyun ortamının tabiî olarak kazanımlarıdır. Kendi yaşıtlarıyla birlikte olmak, arada sırada kavga etseler bile, oldukça öğreticidir. Çocuğu bencillikten kurtarır. Karşısındakini görebilmeyi, onun duygularına ve ihtiyaçlarına da özen göstermesi gerektiğini hatırlatır.

Yetişkinlere oranla oldukça yoğun bir enerjiye sahip olan çocuk, bu enerjiyi en sağlıklı şekilde oyun aracılığı ile dışarı atar. Ruh sağlığının korunması için bu de-şarj olma süreci çok önemlidir. Harcanmayan enerji, çocukta nörotik bir kişilik yapısına sebep olur. Agresif, huzursuz ve alıngan davranışlar sergiler. Bazı davranış bozuklukları bile görülebilir. Özellikle sürekli televizyon karşısında vakit geçirerek bu enerjiyi harcayamayan, yani yeterince oyun oynayamayan çocuklarda, amaçsız hareketler, dürtüsel davranışlar, dikkat ve yoğunlaşma problemleri olmaktadır.

Çocuklar anlatamadıkları düşüncelerini, dile getiremedikleri duygularını oyun aracılığı ile ifade ederler. Dikkatli bir gözlemle ya da çizdiği bir resim üzerinden konuşarak, doğrudan sorup da cevap alamadığımız sorulara ulaşabiliriz. Çocuklar oyun esnasında, öğrendiklerini ve duyduklarını tekrarlar, bütün kayıt ettikleri malzemeyi bu şekilde ortaya dökebilirler. Hatta onları izlerken kendimizi bile seyredebiliriz. Ona yemeğini nasıl yediriyorsak, ona nasıl davranıyorsak, o da bebeklerine ve oyuncaklarına öyle davranacaktır. Oyun, yetişkinler için de, bir feed- back mekanizması olarak görev yapar. Bu şekilde, kendi davranışlarımız konusunda da, bolca geri bildirim almış oluruz.

Ailedeki ölüm, boşanma veya yeni bir kardeşin gelmesi gibi çocuğu sarsabilecek olaylar sonrasında, oyun adeta bir terapi etkisi yapar. Çocuk oynayarak kendini rahatlatır, sorunlarına çözüm bulur ve kendini tedavi eder. Bunu profesyonel olarak oyun terapilerinde görmekteyiz. Bu yolla çocuğa ulaşılır ve travmanın boyutları öğrenilmeye çalışılır. Aileyle birlikte bir tedavi planı çıkarılır.

Oyun adeta çocuğun penceresidir. Dışarıdaki hayatı tanımaya, kendini ve çevresindekileri, rolünü ve görevini anlamaya çalıştığı bir süreçtir. Oradan bakmayı başarabilirsek eğer, onun dünyasını da anlayabiliriz sanırım.

30.05.2010

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

Bırakın da gazete okuyalım


A+ | A-

Ülkemizin maruz kaldığı müstehcenlik salgını ve felâketi karşısında, idarecilerin ve cemiyet hayrına çalıştığını ilân eden sivil toplum kuruluşlarının ekserisinin “Hiçbir şey yokmuş” gibi davranmalarını anlamakta zorlanıyoruz.

Bazıları diyebilir ki, “Türkiye’de yer yerinden oynuyor. Yakında referandum bile var. Ayrıca onlarca soruşturma, takip, baskın yaşanıyor. Bu hadiseler karşısında ‘müstehcenlik tehlikesi’ bir mânâ ifade eder mi?”

Hemen ifade edelim ki çok mânâ ifade eder. Çünkü bugün için çok önemli görülen hadiseler yarın önemsiz listesinde yer alabilir, ama müstehcenlik gibi; gençleri, aileyi ve dolayısı ile cemiyetin temellerini kemiren ‘düşman’ her zaman ‘düşman’ olarak kalır. Küçük gibi görülse de müstehcen yayınların verdiği zarar büyük, hem de çok büyüktür. Çünkü müstehcenlik okları kalbimizi, dimağımızı ve vicdanımızı yaralıyor. Nasıl ki ‘bıçak yarası’nın tedavisi mümkün, ama ‘dil yarası’nın tedavisi mümkün değilse; aynı şekilde müstehcenlik oklarının kalbimizde açtığı yaraların tedavisi de çok zor ve zahmetlidir. Bu bakımdan, imkân ve fırsat oldukça bu oklara maruz kalmamaya gayret etmek gerekir.

Şehir hayatının getirdiği tehlikelerden biri de ‘müstehcenlik okları’nın birer birer değil, adeta ordular halinde insanlara saldırmasıdır. Nereye adım atılsa, kalbimizi yaralayacak bir ‘ok’un isabet etmesi ihtimali var. Televizyonlar, ‘sanal âlem’ dediğimiz internet dünyası, gazete ve dergiler ‘müstehcenlik ok’larının üzerimize atıldığı yerlerin başında geliyor. Hele hele yaz mevsiminin gelmesiyle birlikte bu oklarda tahminlerin üzerinde bir artış var. Kimi zaman çocuk programı, kimi zaman haber programları ve kimi zaman da reklâmlar adı altında müstehcenlik maalesef teşvik ediliyor. Bu tehlikelere karşı uyanık olan yayın organları elbette vardır, ama umumî olarak bir belânın üzerimize sel gibi aktığını da görmek durumundayız.

TV ve internet dünyasının müstehcen yayınlar noktasında lider olduğu belli. Ama gazeteler de maalesef en kötü müstehcenlik taşıyıcılarından biri haline geldi. Başta ‘büyük gazete’ler olmak üzere, kadın teninin istismar edildiği sayfalar sebebiyle fırsat bulup ‘haber’ okuma imkânı kalmamış durumda. Müstehcen yayın yapan gazetelere sesleniyor ve diyoruz ki: “Lütfen, bırakın da gazete okuyabilelim!”

Eskiden ‘arka sayfa güzeli’ (doğrusu, ‘çirkinliği’ olmalı) diyerek müstehcen yayın yapanlar, artık müstehcen fotoğrafları birinci sayfalarına taşımış durumda. Neredeyse gazetelerin logoları dahi okunmayacak şekilde müstehcen fotoğraflar yayınlıyorlar.

Tabiî ki ilk iş, bu şekilde yayın yapan gazeteleri satın almamak, onlara maddî ve manevî destek vermemektir. Ama bu da yetmez. Bu şekilde yayın yapan gazeteleri ikaz etmek de gerekir. Ne yazık ki müstehcenlikte birbiriyle yarışan bu gazeteleri ‘mütedeyyin insan’larımız satın alıyor. Gençlerin, ailelerin bu şekilde hücuma uğramasının ağır faturalarını ödüyoruz ve bu şekilde devam ederse ödemeye de devam ederiz. Tehlike kapımızda. Fert fert hepimiz, müstehcen yayınları satın almayarak tedbir alalım ve Türkiye’yi idare edenleri de bu hususta uyaralım.

Bıraksınlar da doğru dürüst gazete okuyalım!

30.05.2010

E-Posta: [email protected]



Mehmet KARA

Halkçı mı dediniz!


A+ | A-

Deniz Baykal’ın kaset skandalı sonrası istifa edip, yerine tek aday olarak girdiği kurultaydan genel başkan olarak çıkan Kemal Kılıçdaroğlu’yla ilgili tartışmalar, değerlendirmeler devam ediyor.

“Halkın içinden gelen, halkçı” birisi olarak lanse edilen Kılıçdaroğlu, daha işin başında bu karizmasını çizdirdi. Kurultay salonunda giydiği gömlek hâlâ gündemde. “Kendini halka yakın hissetmek” adına kurultaydan birkaç gün önce bir mağazaya giden Kılıçdaroğlu, kendisine spor bir kıyafet alır. Parasını öder çıkar. Buraya kadar her şey normal. Ancak giydiği İtalyan markalı gömleğin fiyatının ertesi gün ortalama 500 milyon olduğu anlaşılınca siyasetin konusu haline geldi. “Kurultay öncesi berbere gittim. Kurultay için ne giyeceğimizi konuşurken arkadaşlar spor kıyafetle çıkmamın uygun olduğunu söylediler. Ben de yeni kıyafetlerden aldım, ama öyle bir marka aldığımı bilmiyordum. Kendi kazandığım parayla o kıyafetleri aldım. Açıkçası fiyatını da bilmiyordum ve orada fiyatını da sormadım” diyerek kendisini savunsa da, “Halkçı Kemal”in giydiği gömleğin değeri neredeyse bir asgarî ücretlinin bir aylık kazancına eşit olunca bu savunma pek inandırıcı bulunmadı. Gömlek bu kadar fiyatsa diğer elbisesi ve ayakkabı kim bilir kaç lira…

Cebinin hesabını bilmeyen Kılıçdaroğlu, –olmaz ya– velev ki oldu, yarın iktidara gelse ülkenin hesabını nasıl tutacak sorusu akıllarda kaldı.

Bu durum da sözde değil, özde halkçı olmak lâzım olduğunu öğretmiş oldu.

* * *

KÜSTÜM İŞTE

Meclis üç haftalık bir anayasa değişikliği yorgunluğu tatilinden sonra çalışmalara başladığı gün, önümüzdeki yıldan itibaren ilköğretim okullarında ve liselerde serbest kıyafet uygulamasına geçişe ilişkin görüşmeler yapılırken, ilginç tartışmalar da yaşandı.

Birçok milletvekili konuştuktan sonra CHP Sinop Milletvekili Engin Altay da bu konuda görüşlerini söylemek için otomatik sisteme girdi. Ancak oturumu yöneten Meclis Başkanvekili Meral Akşener, bunu görmeyip gündem dışı başka bir konuya geçmek isteyince, Altay itiraz etti. Akşener’e sisteme girdiğini hatırlatınca, “Sırasını ben vereceğim” cevabı alınca, konu değiştikten sonra verilen söz hakkının bir şey ifade etmeyeceğini söyledi. Akşener’in bu itiraza, “Varsayın ki, size vermeyeceğim? Ne yapacaksınız” deyince, başkanın takdir yetkisi olduğunu ve buna bir şey diyemeyeceğini ifade etti.

Altay daha sonra kendisinin sadece sisteme girdiğini hatırlatınca da ilginç tartışma şöyle gelişti:

Başkan – Söz vereceğim dedim.

Engin Altay – İstemiyorum

Başkan - Peki. Niye bu kadar çabuk sinirleniyorsunuz?

Engin Altay - Niye sinirlenmeyeyim? Ben nazikçe sisteme girdiğimi hatırlattım, o kadar.

Başkan - Ama, bakın, ben bugün 15 kişiye söz verdim.

Engin Altay - Tamam Sayın Başkanım, istemiyorum söz.

Başkan - Tamam, istemeyin…

Bu tartışmaya ister sinirlenme, ister küsme, ister içerleme deyin, neticede CHP’li Altay bu konuda konuşamamış oldu. Geriye ise bu ilginç tartışma kaldı

* * *

“RECEP BEY…”

Kılıçdaroğlu’nun kurultayda sık sık Başbakan Recep Tayyip Erdoğan için “Recep Bey” demesi ve AKP’nin kurultaya çağrılıp çağrılmaması tartışması ve sonrasında Kılıçdaroğlu’nun tebrik edilip edilmemesi tartışması da, üç hafta ara veren siyasetteki polemikleri tekrar başlattı.

“Recep Bey” ifadesini kendisinin bulduğunu söyleyen Kılıçdaroğlu, bu ifadeyi son günlerde de kullanmaya devam ediyor. Tabiî bu durum, AKP’lileri hayli kızdırıyor.

Erdoğan buna cevap vermese de Başbakan Bülent Arınç ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik cevap verdi. Çelik, “Doğrusunu isterseniz bu üslûp gerçekten çok yakışıksız bir üslûptur. Ana muhalefet partisinin başına geçecek olan bir insan ilk adımında bu şekilde sokak jargonuyla konuşmaz” derken; Arınç, “Genelde anlaşıldığı kadarıyla biraz küçültücü bir ifade olmuş. Sayın diye başlayarak temiz bir dille konuşmak mecburiyetindeyiz” değerlendirmesinde bulundu.

Kılıçdaroğlu’nun “Recep Bey” polemiğini sevdiği anlaşılıyor, ki bunu söylemeye devam ediyor. Önümüzdeki günlerde de sürdüreceğe benziyor. Erdoğan, şimdilik muhatap almıyor gözüküyor, ama önümüzdeki günlerde cevap verir mi bekleyip göreceğiz.

* * *

MEDYA KAÇA AYRILIR?

AKP iktidarı ile birlikte “yandaş medya” tabiri siyasetin gündemine oturdu. Kılıçdaroğlu’nun seçilmesinde bazı medya organlarının izlediği strateji sonrasında buna iki isim daha ilâve edildi, “candaş” ve “yoldaş”… Bunları da Başbakan Erdoğan tanımladı. Yoldaş’ı anladık da, “candaş medya” ile ilgili değişik yorumlar yapılıyor: Erdoğan açıklasa da kamuoyu öğrense…

Bir de bunların, bu üç grubun dışında medya yok mu? Elbette var, bütün işi hakikat olan ve dâvâsını anlatma gayesi taşıyan gazeteler neden sayılmıyor?

30.05.2010

E-Posta: [email protected]



Cevher İLHAN

27 Mayıs ve Demokrasi mânâsı... (3)


A+ | A-

Demokratları tasfiye ve dağıtmak maksatlı darbelerle kalınmadı. Millet nezdinde darbe ürünü yetmelere siyasî alan açmak amacıyla Demokratlık mânâsını lekelemeyi hedefleyen iddialar ve iftiralar furyası başlatıldı.

Bunların en çok istimal edileni, Bediüzzaman’ın son Ankara ziyaretinde Halk Partililere yaptığı mânevî ihtarın ve “Bunlar beni anlamadılar!” tepkisini “İslâm kahramanı” dediği Menderes ve Demokratlara karşı sarfettiği şâyiası…

Bu benzeri isnadları tekzip eden Bediüzzaman’ın eserlerindeki açık beyânları ve Bediüzzaman’ı tanıyan, tâkip eden “son şahitler”in hâtıralarda mevcut. Demokrat Parti milletvekillerinden rahmetli Gıyassettin Emre’nin anlattığı ve sağlığında defalarca yayınladığımız halde nakzedilmeyen bu husustaki hâtırası, DP’ye karşı darbecilerin ve darbe yardakçısı siyasî partilerin yaman yakıştırmalarını açığa çıkarmakta.

Bediüzzaman’ın merhum Adnan Menderes’e müteaddit defa “İslâm kahramanı” diye buyurduğuna şâhid olduğunu anlatan Emre, sözkonusu Ankara ziyaretinde İnönü ve bazı Halk Partililerin Meclis’te tahrikkâr bir konuşmayla Başvekil Menderes’i “irticaı hortlatmak ve Bediüzzaman’ı gezdirmek”le itham etmesine karşı Menderes’in verdiği cevaba dikkat çeker…

“BU HALK PARTİLİLER BENİ ANLAMIYORLAR!”

Bediüzzaman’ın Ankara’dan sonra Konya ve peşinden Anadolu’yu ziyaret isteğinden telâşa kapılan Halk Partililer, Meclis’te ortalığı ayağa kaldırırlar. Gün boyu karşılıklı şiddetli konuşmalar olur. Bunun üzerine Demokrat Parti milletvekilleri, İnönü’ye 12 celse Meclis’e katılmama cezası verirler.

Hararetli tartışmalar gerginliğinde Meclis kürsüsüne gelen Menderes, “Paşanın İslâma olan kan husûmetini anlayabilmiş değilim. Allah aşkına Paşa neden bu kadar dinden, dindarlardan rahatsız oluyor; bir gün öleceğini bilmiyor mu? Bütün hayatını dine vakfetmiş bir pir-i fâniden ne istiyor? Kendisine ne zararları dokunmuş? Niçin eziyetinden hoşlanıyor, niye bu kadar dine ve dindarlara karşıdır, anlayamıyorum?” diye İnönü’ye yüklenir.

Aynı günün gece yarısı, Menderes aralarında Gıyasettin Emre ve Dr. Tahsin Tola’nın da bulunduğu bir grup DP milletvekilini Başbakanlığa çağırır. O sırada Tola’nın Bahçelievler’deki evinde misafir olan Bediüzzaman’a gönderir.

Menderes’in, “Lütfen selâm ve tâzimatlarımı kendilerine arz ediniz; bu Halk Partililer -görüyorsunuz- çok şirret, hâdise çıkarmak peşindeler; yarın da tartışmalar daha artarak devam edecek. Şimdilik Emirdağı’na dönsün, bu hengâme bitsin, ortalık sükûnet bulsun, araba temin edeceğim ve Anadolu ziyaretini bizzat sağlayacağım” ricâsını iletmesini ister.

Menderes’in kendilerine, bilhassa “Eğer kabul buyurursa bu bir ricâdır, yoksa asla bir emr-i vaki değildir” diye defalarca tembihlediğini kaydeden Emre, mevzubahis hâdisenin doğrusunu şöyle anlatıyor:

Bu vazife ile Tahsin Tola’nın Bahçelievler’deki evine gittik. Üstad beni ‘Gıyas!.. Gıyas!..’ diye kucaklayarak karşıladı. Menderes’in “özel ricâsı”nı iletmemiz üzerine Üstad, önce hiddetle “Bu Halk Partililer beni anlamıyorlar, beni siyasî bir adam zannediyorlar. Benim siyasetle işim yoktur. Ben vatanın ve milletin selâmetine, gençliğin iman, ahlâk ve irfanına çalışıyorum. Risâle-i Nur’un iman ve Kur’ân hizmetinin gâyesi budur. Halk Partililer beni kızdırmasınlar, yoksa (ellerini birbiri ardına çevirerek) arkamdan böyle böyle gelirler!” diye gür bir sesle haykırdı. Üstad’ın bu heybet ve celâdeti karşısında bir şey diyemedik. Hatta Üstad’ın bu teklifi kabul etmediğini zannettik, Beyefendinin (Menderes’in) bize verdiği görevi başaramamanın şaşkınlığı içinde idik…”

“O İSLÂM KAHRAMANININ HATIRI İÇİN…”

“Peşinden bir süre sessiz kalan Üstad, mülâyemetle, ‘Peki, o İslâm kahramanının hatırı için bu sefer de gideceğim’ diye konuştu. Yan odada şoförü Nur talebesini çağırıp, ‘Arabayı hazırlayın, sabah namazından sonra Emirdağı’na gideceğiz’ tâlimatını verdi…

“Rahatlamıştık. Yaklaşık bir saat sonra hızla Başbakanlığa döndük. Makamında merakla bekleyen Başvekil, bizi görür görmez heyecanla sordu; ‘Ne oldu, ne cevap verdiler?’ diye. Bediüzzaman’ın selâmıyla birlikte cevabını aktarınca, Menderes oldukça mahzun ve memnun oldu. ‘Gıyasettin!’ dedi, ‘Bunları söylerken sanki kara, deniz ve hava kuvvetleri emrinde bir ordu kumandanının heybet ve azâmetiyle konuşuyordu, değil mi?’ diye sordu. ‘Evet Beyefendi’ cevabını alınca, ‘İşte Gıyasettin, bu imânın kuvvetindedir’ diye saygısını ve takdirini bir defa daha beyân etti. Ve ertesi gün Meclis kürsüsüne çıkan Menderes, Bediüzzaman’ın sabah erkenden Ankara’da ayrıldığını duyurdu…”

Hâdisenin içinde olan Gıyasettin Emre’nin bu hâtırası, “Bediüzzaman’ın Demokratlara tepki gösterdiği” söylentisinin, lâhikalardaki temel düsturlara aykırı bir iftira olduğunu; ve mâlum sözleri Demokratlara değil, Halkçılara söylediğini ortaya koymakta. Bediüzzaman’ın lâhika mektuplarında “haklı taraf” dediği Menderes’i ve Demokratları takdiriyle, “yardımcı, dost ve ihtiyat kuvveti hükmünde bir nokta-i istinad” olduğu hakikatinin te’yidi olmakta…

Ve 27 Mayıs’ın akabinde bazı mihraklarca ve Bediüzzaman’ın “dini siyasete âlet etmeye mecbur olur” dediği “din nâmına siyasî zihniyet” partizanlarınca özellikle Demokratlarla Bediüzzaman arasındaki mânevî bağı zedelenme ve “Nur talebelerini Demokrat Partiden soğutma” komplosunu ele vermekte…

30.05.2010

E-Posta: [email protected]



Umut YAVUZ

Beyaz at ve deve kuşu


A+ | A-

Günlerden bir gün nasıl olmuşsa, bir yılan, bir ayı, bir deve kuşu ve bir beyaz at ormanda düzeni sağlamak amacıyla bir araya gelmiş, adeta bir meclis oluşturmuşlar.

Yılan; sinsi, hilebaz ve çok zalim bir yapıya sahipmiş. Ormanın kontrolünü elinde tutmak için, hiç âdeti olmadığı üzere, orman sakinlerine sıcak görünmeye çalışır, sinsi bir şekilde aralarına karışır ve her seferinde onu aralarına alan orman sakinlerini sokarak zehirlermiş. Adetâ hile ve aldatma ile iş gören, güvenilmez ve iflâh olmaz bir yapısı varmış.

Ayı ise, ormanın en güçlüsü, en eskisi ve sahibi olduğunu iddia eder, kendisinden başkalarına hayat hakkı tanımazmış. Bilhassa ayıları kollar, savunur, ayı olmayanları ise dışlar ve ezmeye çalışırmış.

Deve kuşunun ise, karmaşık bir yapısı varmış. Esasında ormanda düzeni sağlamayı çok arzu etmesine rağmen, biraz safdilliğinden biraz da hırsından dolayı sürekli aldanır ve etrafındakileri de aldatırmış. Deve kuşu, hakikat karşısında yıllarca başını kuma gömermiş. İş başa düştüğünde ya “Ben deveyim” diyerek uçmaktan, ya da “Ben kuşum” diyerek yükten kaçarmış. Yıllarca deve gibi yaşadıktan sonra, “Ben develiği bıraktım, bundan sonra kuşum, kuş gibi yaşayacağım” dese de, kuş olmayı da beceremezmiş.

Beyaz atımız ise, çok asil, hür ve temiz bir soydan gelen, safkan bir atmış. Ormanda yıllarca süren baskı ve zulüm dolu düzene bir gün başkaldırarak, orman sakinleri için umut olmuş. Beyaz at, ormandaki herkesin hür ve özgür bir şekilde yaşaması gerektiğini savunur ve bunun için çırpınırmış. Hatta rivayet odur ki, bu beyaz atın görünmez, ama muhteşem bir binicisi varmış. Zamanın ve ormanın idaresinde esas söz ve etki sahibi olan biriymiş bu…

Bir gün ormanda çıkan bir yangında, bütün orman sakinleri el ele vererek ormandaki yangını söndürmeye koşmuşlar. Herkes elinden geleni seferber ederek bu büyük yangını kahramanca söndürmüş. Ancak yılan, yangın söndükten sonra hilebazlığını ve sinsiliğini kullanarak bütün orman sakinlerini yangını kendisinin söndürdüğüne inandırarak, bundan böyle ormanı kurtardığı için, ormanın düzenini kontrol hakkının kendisinde olduğunu iddia etmiş. Bu yalanlara ayıyı ve deve kuşunu da inandırmış. Her ikisine de yalancı vaatlerde bulunarak, ormanın idaresinden özel paylar vereceği konusunda kandırarak yanına çekmiş. Böylece gücü eline alan yılan, yıllar boyunca bütün orman sakinlerine zulüm etmiş. Ancak beyaz at bu duruma bir son vermek için harekete geçerek adeta bir beyaz ihtilâl yapmış ormanda…

Bu dönemlerde ormanda büyük bir refah ve adalet dönemi hüküm sürmüş. Ta ki; yılan, ayıyı ve deve kuşunu tekrar elde edip, kandırana dek… O zaman beyaz ata yapmadıklarını bırakmamışlar. Beyaz at, gördüğü bütün zulümlere, iftiralara, hile ve entrikalara rağmen, zaman zaman sendeleyerek, zaman zaman sürünerek de olsa, her zaman direnmiş ve ormanda düzeni ve asayişi sağlamak uğruna çok çabalar sarf etmiş.

Bu hengâmda, deve kuşu, beyaz ata etmedik hakaret bırakmıyormuş. Onu yanlış yolda olmakla, dizginini başkasının ellerine vermekle de itham etmiş… Yıllarca deve kuşu beyaz atın ihtişamı karşısında kafasını kuma gömmüş, ayı da onu kıskandığından ve rengini beğenmediğinden olacak, hep yılanın tarafında yer almışlar ve yılanın emellerine hizmet etmişler.

Neticede beyaz at kırlarda özgürce yol alırken, bunların hile ve desiseleri ile iki müthiş darbe geçirmiş. Son darbeden sonra ise, bacakları adeta kırıldığından, koşamaz olmuş, zayıf düşmüş, adeta ormanda görünmez bir hale bürünmüş…

Beyaz atın bu yokluğunu fırsat bilen deve kuşu hemen ortaya çıkmış… Orman sakinlerinin beyaz atı ne denli sevdiklerini bilen deve kuşu, bundan böyle beyaz atınız yok, ben onun yerine beyaz at olacağım demiş. Bu iddiaya önce kimse inanmamış. “Sen değil miydin, yıllarca beyaz at yanlış yolda diyen. Hem sen hani kuştun?” diyerek itiraz etmişler. Ama deve kuşu bu iddiasında ısrarlıymış, ben artık kuş da değilim, deve de değilim, ben beyaz at olacağım demiş… Bu yalanına yılan da destek vermiş, zira deve kuşunu kolayca kandırarak ormanın idaresini gizliden sağlayabileceğini düşünmüş. Çünkü orman sakinleri yıllarca kendilerini soktuğu için artık yılana doğrudan inanmıyorlarmış. Böylece deve kuşu, ne deve olmayı, ne de kuş olmayı becerdiği halde, tutup beyaz at olmaya soyunmuş. Orman sakinlerinin birçoğu da buna inanmış ve onu beyaz at olarak görmeye başlamışlar.

Halbuki, deve kuşunda beyaz at olmaya istidat yokmuş. Bu sebeple de orman sakinlerinin hiçbir arzusunu yerine getiremiyor, yapamadıkça da suçu ormanın zor şartlarına yüklüyormuş. Deve kuşu bu ağır yükün altında eziliyor ve ezildikçe de asabileşiyor ve ormanda adeta bir kaosa sebep oluyormuş. Üstelik deve kuşunun sırtına ormana yabancı bir takım kimseler oturmuş. Dizginini ellerine almış ve bu yabancılar deve kuşunu yönlendiriyormuş. Yılan da bütün bu olanları perde arkasından kıs kıs gülerek seyrediyormuş.

Artık beyaz atın etrafında bir avuç insan kalmış. Beyaz atın üstünde onu yönlendiren o muhteşem binicinin bütün söyledikleri ve anlattıklarına rağmen, herkes bu sözleri unutmuş, deve kuşunu beyaz at sanarak ona yardım etmeye çalışıyorlarmış. Deve kuşunun etrafında olanlar, yalancı bir saltanata kavuşuyor, ormanda bütün işler sarpa sarmasına rağmen, bunu görmeyerek, kendi içlerinde bulundukları veya karşılarında gördükleri ihtişam ve saltanata kanıyorlarmış…

Şimdi beyaz at mahzun ve yorgun bir şekilde ırmak kenarında su içiyor ve ormanda yeniden hükümran olacağı ve kendisi için kurulan adi ve sinsi planları yıkacağı günü bekliyormuş.

30.05.2010

E-Posta: [email protected]



Kazım GÜLEÇYÜZ

Tercüme


A+ | A-

Yeni Asya’nın Yayınevi bölümünde çalışmaya başladıktan sonra yaptığımız işlerden birinin İngilizce tercümeler olduğunu ifade etmiştik. O fasılda bilhassa Amerikan gazetesi The Christian Science Monitor’un haftalık versiyonundan çevirdiğimiz haber-yorum, makale ve yazı dizilerinin çok özel bir yeri var.

Genelde “her güne bir yazı” sistemiyle çevirdiğimiz makalelerde, dönemin dünya gündemindeki gelişmeler yorumlanıyordu ve biz de onları Yeni Asya’nın “Dünya” sayfasına koyuyorduk.

Afganistan’daki Rus işgaline karşı mücahitlerin verdiği mücadele; komünist blokta ilk çatlamanın yaşandığı Polonya’daki direniş; Rusya’da olup bitenler; Filistin-İsrail cenahındaki gelişmeler; Mısır, Pakistan, Bangladeş gibi İslâm ülkelerinde cereyan eden olaylar ve daha birçok şey...

Mısır’daki Enver Sedat ve Bangladeş’teki Ziyaürrahman suikastlarına dair yazılar bunlardandı.

Bazan da dediğimiz gibi dizi yazılar çıkıyordu.

Meselâ onlardan hatırladığımız biri, komünist rejimin henüz ayakta olduğu o dönemde Kremlin’deki kadrolar, yapı, iç işleyiş ve ilişkilerle ilgili olarak, gazetenin Moskova muhabiri tarafından hazırlanan hayli geniş ve detaylı bir çalışmaydı.

Bunu çevirip, resimlerin de yer aldığı gazete orijinaliyle birlikte, Yeni Asya’nın o zamanki Dış Haberler Sorumlusu Kasım Baydemir’e götürdüğümüzde çok sevinmiş ve gözleri parlamıştı.

Ve dosya, o günlerde TV’de yayınlanan “Kapalı Kapılar Ardında Washington” dizisine nazire olarak, “Kapalı Kapılar Ardında Moskova” başlığıyla, günlerce süren bir seri olarak neşredilmişti.

Ayrıca, yaptığımız bazı tercümelerin gazetede manşet olması da bizi motive eden şeylerdendi.

Tercümeler, Monitor’la imzalanan telif anlaşmasına istinaden yapılıyordu ve bu husus, Yeni Asya künyesine konulan bir notta belirtiliyordu.

Bu nota istinaden birileri, bir-iki defa, “Nurcu Yeni Asya gazetesi, Hıristiyan misyonerleriyle işbirliği yapıyor” diyerek, akıllarınca Yeni Asya’yı yıpratmaya çalışan yayınlar yapmaya da kalkıştılar.

(Bu yayınların arkaplanında, senelerce demokrasiyi “küfür rejimi, şirk düzeni”olarak görüp reddeden ve Avrupa’yı “Hıristiyan kulübü” diye yerden yere vuran mâlûm zihniyet yatıyordu.)

İşin o tarafı ayrı, ama esas olarak Monitor’dan, ara ara da International Herald Tribune, Time, Newsweek gibi Batı gazete ve dergilerinden, ayrıca İslâm dünyasına yönelik yayın yapan Impact dergisinden, ilâveten başka bazı yayınlardan yaptığımız tercümeler bize çok şey kazandırdı.

Özellikle hem Türkçemize ayrı bir disiplin ve üslûp getirdi, hem de dünya politikası ve İslâm âlemiyle ilgili hatırı sayılır bir birikim sağladı.

Onun için tekrarlıyoruz: Yazma, çizme, neşriyat işlerine meraklı olan gençler bu tercüme meselesine çok önem vermeli. Şimdi internet, gazeteler başta olmak üzere hemen hemen bütün süreli yayınlara bedelsiz ve ânında ulaşma imkânı veriyor. Bunu da en iyi şekilde değerlendirerek, hem kendimizi geliştirmeye, hem de gazetemize ve yayınlarımıza katkıda bulunmaya çalışmalıyız.

Bunları yazarken birşey daha ifade edelim.

Aslında lisedeki yabancı dilimiz Fransızcaydı. Arapça da okuduk. Ama okuldaki lisan eğitimi maalesef pek işe yaramıyor. Bizim de öyle oldu.

Buna karşılık, İngilizceyle ilk teması, Halk Eğitim Merkezindeki kursa devam ederek kurduk. Ardından, Hacettepe Üniversitesinde iki sömestr “hazırlık” okuyarak biraz daha mesafe aldık. Ve tercümelere böyle bir altyapı ile başladık.

Ne yazık ki, konuşma pratiğimizi geliştirme imkân ve fırsatını bulamadık. Bu, içimizde bir ukde. Aynı durum Arapça için fazlasıyla geçerli.

Dolayısıyla, gençlere tekrar tekrar tavsiyemiz:

Sakın yabancı dili ihmal etmeyin. En az bir dili çok iyi öğrenin. Tercümeler yaparak kendinizi hem o dilde, hem de Türkçede geliştirin. Ve yaptığınız çevirilerle neşriyata da katkıda bulunun.

Unutmayın ki, başka dilleri konuşan milyarlarca insanın da Risale-i Nur’a çok ihtiyacı var.

30.05.2010

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri




Son Dakika Haberleri

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Abdullah ŞAHİN

  Ahmet ARICAN

  Ahmet BATTAL

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Ali Rıza AYDIN

  Atike ÖZER

  Baki ÇİMİÇ

  Banu YAŞAR

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H.İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Hakan YILMAZ

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehmet YAŞAR

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Muzaffer KARAHİSAR

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Saliha FERŞADOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.