16 Kasım 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Kazım GÜLEÇYÜZ

TAHLİL


A+ | A-

Bugün idrak edeceğimiz Kurban Bayramınızı tebrik ediyor; yazılara kısa bir bayram arası vereceğimizi duyuruyoruz. Haftaya tekrar buluşmak dileğiyle. K.G.

16.11.2010

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

Gazetecilerin günahı


A+ | A-

Malûm olduğu üzere, basın özgürlüğünün sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği yıllardan beri tartışılan bir konudur. Sınırları tartışılsa da basın hürriyetinin, demokrasilerin olmazsa olmazı olduğu da genel kabul gören bir tesbittir. Ülkelerin hür ve âdil olduklarını anlamak için basın üzerindeki kontrol, baskı ya da sansüre dikkat etmek lâzım.

Sansür ve baskı arttıkça o ülkeler özgürlük konusunda eksi puan alır. Nitekim, uluslar arası değerlendirmelerde Türkiye’nin notu bu bakımdan iyi değildir. Her dönem hapis cezası alan gazeteciler olmuştur, fakat bu sayı demokrasinin devre dışı bırakıldığı dönemlerde tahminlerin de üzerine çıkmıştır. Gerek 28 Şubat 1997 sürecinde ve gerekse Ergenekon soruşturmaları esnasında medya üzerindeki baskı hissedilir seviyeye çıkmıştır.

28 Şubat sürecindeki baskıyı ölçebilmek için sadece şunu hatırlamakta fayda var: Dönemin en ‘etkili’ generallerinde biri, bir gazeteyi bizzat ‘ziyaret’ ederek onlara ‘gazetecilik dersi’ vermiştir!

Türkiye’nin yakın tarihi; ‘medyaya baskı’ bakımından da ayrıca incelenmeyi hak eden bir tarihtir. Şu var ki, toplamda mütedeyyin yayın yapan gazeteler ve gazeteciler daha fazla baskı görmüştür. Bunun delili de, meselâ 1950 öncesi yaşanan ‘tek parti’ devrinde gazetelerin Allah’tan bahsetmesinin yasaklanmış olmasıdır. Gençler akıllarına sığdıramadıkları, kendilerini ‘genç’ kabul eden bazı Kemalistler de işlerine gelmediği için bunu inkâra yeltenebilirler; ama inkârı mümkün olmayan ve ‘belge’ye dayanan bir tesbittir bu. Çelişki şurada ki, bütün bunlar yaşanmışken o dönemler ısrarla ‘medya için özgürlük alanının geniş olduğu yıllar’ olarak tanıtılır.

1985 yılında Lübnan’da yaşanan iç savaş günlerinde Associated Press’in (AP) Ortadoğu muhabirliğini yapan ve bu görevi icra ederken kaçırılan Terry A. Anderson, basın özgürlüğü ile ilgili olarak önemli tesbitlerde bulunmuş. 6 yıl 9 ay ‘esir’ tutulan gazeteci Terry A. Anderson, 4 Aralık 1991’de serbest bırakılmış ve o günden sonra kendisini ‘zorda olan gazetecilerin dertleriyle dertlenme’ye adamış.

Son yıllarda Kentucky Üniversitesinde gazetecilik dersleri de veren Anderson, gazetecilerin sorumluluklarına dikkat çekerken şöyle demiş: “Bizim de problemimiz var. Gazeteciler zaman zaman işlerini çok iyi yapamıyorlar. (ABD Başkanı George W.) Bush döneminde, Irak savaşı sırasında yapılması gerekenler yapılmadı. Biz bu konuda hükümeti zorlamadık. O savaşın gereksiz olduğunu söylemeyi istemediler. Bunu söylemek için çok çok istekli değillerdi. Yapabilcekleri buydu, ama istekli değillerdi. 11 Eylül saldırısıyla ikisini karıştırdılar. Saddam Hüseyin rejimi ve Irak’taki meseleyle 11 Eylül’ün ilgisi yoktu. Amerika ve Avrupa tabii ki çok şanslı bu konuda, ama özgürlük düz, doğrusal bir çizgi değil. Amerikalı gazeteciler de özgürlükler için savaşmak zorundadır. Hükümet her zaman halklara karşı özgürlük kısıtlayıcıdır.” (Basın Hayatı, [Basın İlan Kurumu yayını] sayı: 1, Kasım 2010)

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” tavrını takınan medyanın sebep olduğu tahribin büyüklüğü ortada. Bu Amerika için böyle olduğu gibi Türkiye için de böyledir. Görevi, ‘kamuoyunu aydınlatmak’ olan medyanın; işini ‘gerçek’ten yapmasında fayda var. Aksi halde sorumluluktan kurtulamaz...

Not: Kurban Bayramınızı tebrik eder, İslâm âlemine ve bütün insanlığa hayırlar getirmesini temennî ederiz.

16.11.2010

E-Posta: [email protected]



Ahmet BATTAL

Bir kurban yazısı


A+ | A-

İlahiyat Fakültelerindeki kaç profesörün fakültedeki kütüphanesinde Risâle-i Nur Külliyatı vardır bilemiyorum. Sayıca çok olmaları, her yönden, ama bilhassa İttihad-ı İslâm namına önemli bir kazançtır şüphesiz.

Ama bunlardan birinin Diyanet İşlerine Başkan olmasını hep dilemiştik. Şimdi gerçekleşti.

Yeni Diyanet İşleri Başkanını tebrik ediyoruz. Ona ve ekibine yeni projeler teklif etmeyi de vazifemiz biliyoruz.

Daha önceki bazı yazılarımda—haddim olmayarak—Diyanete de çeşitli tekliflerim olmuştu. Bu günkü teklifim daha başka; daha kolay ve daha zor olacak.

İzninizle teklifimi anlatayım Muhterem Başkanım. Teklif bizden, teşebbüs sizden, tevfik Allah’tan.

Malumunuz Kurban Bayramı hac bayramıdır. Ama her mü’min sadece yılda bir değil her namazda Kâbe’ye yönelmekle hacca niyet eder. Kâbenin etrafındaki halkaya dahil olur. Bir mani çıkmazsa niyetine muvaffak olur ve hacceder.

Maniler nelerdir?

Aslında hacca fiilen ve cismen gitmenin manilerini biliyoruz.

Birincisi Haremeyn’in idarecileri. Haklı olarak kota ve sınır koyuyorlar ki hizmet verebilsinler.

İkincisi devletlerin yöneticileri. Haksız olarak sınırlar koyuyorlar. “Düşman var, sınır lâzım” diyerek vatandaşlarını komşularından korkutuyorlar, ama aslında amaçları kendi korku imparatorluklarını sürdürmek ve iktidarlarını bölüşmemek.

Türkiye’den Arabistan’a ulaşabilmek için en az bir defa pasaport göstermek zorunda kalıyoruz. Karayoluyla gitsek daha fazla.

Dışişleri Bakanlığı önemli bir çalışma yaptı ve bir çok ülke ile aramızdaki vize uygulamasını kaldırdı. Ama sınırlar duruyor.

Harita türlerinden de anlıyoruz ki aslında iki tür sınır var. Zira sınırları gösteren iki tür harita var: Coğrafî haritalar ve siyasî haritalar.

Coğrafî haritaya bakan; ırmak, deniz, sıradağlar gibi sınırların sunî değil, fıtrî olduğunu anlar. Bu sınırları aşmak için insanoğlunun gösterdiği gayreti de alkışlar.

Siyasî haritalar ise tam bir gayrıtabiîlik ve gayrıfıtrilik abidesi. Sunî çizgilerle dolu. Zira siyasî sınırların coğrafyada yeri yok. Bunlar, adı üzerinde; siyasi.

O halde, bırakalım yeni sınırlar koymayı tartışmayı, bu sınırlar kalkmalı. Aslında mümkünse bütün dünyada bütün siyasî sınırlar kalkmalı. Ama hiç değilse ve öncelikle İslâm coğrafyasında bu anlamsız siyasî sınırlar kalkmalı.

Bunun Diyanetle âlâkasına gelince, Hacca cismen gidişimizin siyasî sınırları, aslında hacca fikren gidişimizin fikrî sınırları ile paralel. Kim çizdiyse bu iki sınırı, birlikte çizmiş zihnimize.

İşte o yüzdendir ki namazda Kâbe’ye bir türlü gidemiyoruz çoğumuz. Gitsek de hakkıyla kalamıyoruz namaz boyunca.

Diyanet İşlerinden ve muhterem Başkanından ricam şudur:

1. Her ne demekse “milliyetçi” bir imaja sahip gibi görünen ve hatta kimilerine göre bir partinin arka bahçesi sayılabilecek kadar “millî” bir renge sahip olduğu zannedilen Diyanet’i bu yanlış imajdan ve töhmetten kurtarsın.

2. Din görevlilerimizin zihninden “lâdini ve güya millî” kahramanlarla dolu millî hurafelerin istibdad-ı rezilesini temizlesin.

3. İttihad-ı İslâmı duyunca “O da neymiş?” diyecek kadar ufuksuz, kadrolu zavallıları, sadece “açık”tan “öğretimden” diploma sahibi yapmak yetmez. Malum, diploma sadece cehaleti alır. Diyanet onları Risâletten tevarüs eden İhlâs’ın nuruyla Uhuvvet’in yüksek tepelerine çıkarıp arşa yakın ufuklarda gezdirsin de ittihad-ı kulûb (kalplerin birliği) “ham hayal” olmaktan çıkıp “tam hedef” olsun.

Tâ ki, imamlarımız imamlıklarını hakkıyla yapsın, Kâbe’ye sınırsız ulaşsın.

Cemaat de, o sâdık ve sıddık ve sadûk imamlarımızın arkasında Kâbe’yi hakkıyla bulsun. Her namazda yeniden kurulan büyük ve nurani halkaya kayıtsız sınırsız dahil olsun, manevi kazanca tam şerik olsun.

Bir dostumun tabiriyle, Allah’a ulaşmak için alan adımız—haşa—-www.kâbe.com.tr değil, www.kâbe.org olsun ki hiç kimse yolu da yöntemi de sahiplenemesin, kimse böbürlenemesin.

16.11.2010

E-Posta: [email protected]



Süleyman KÖSMENE

Bayramınız mübarek olsun!


A+ | A-

Tevriye, Arefe derken, Kurban Bayramına ulaştık. Hacılar şu an Mina’dalar. Akabe cemresine taş attıktan sonra kurbanlarını kesecekler, Kâbe’yi tavaf edecekler. Bizler de bulunduğumuz yerlerde bayram namazlarımızı kılıp kurbanlarımızı keseceğiz. Müslümanlar, insanlığa barış mesajları verecekler. Bizi huccacıyla, mukimiyle barış ve sevgi bayramına eriştiren Rabb’imize sonsuz hamd ü sena olsun.

Bayrama erişmek, Cennete ulaşmak kadar güzeldir. Çünkü Allah’ın ikrâmıdır. Yeter ki biz, bayramın kadr ü kıymetini bilelim. Ve benlikten kurtulup, biz oluşun farkına varalım, biz oluşu sevelim.

Bugün ulaşabildiğimiz kadar çok dostumuza ve yakınımıza ulaşalım, akrabalarımızla gönül bağımızı tazeleyelim, mü’minlerle tebrikleşelim, musafaha yapalım, birbirimize “Ğaferallahu lenâ ve leküm= Allah sizi de bizi de bağışlasın!” veya “Tekabbelallahu minnâ ve minküm= Allah Teâlâ bizden ve sizden kabul buyursun!” diye duâ edelim, komşularımızla kaynaşalım, toplumumuzla bütünleşelim.

Büyüklerimize gidelim, yaşlılarımızı ziyaret edelim, annemizin, babamızın ve büyüklerimizin ellerini öpelim, gönüllerini alalım.

Küçüklerimize gönlümüzün en nadide şefkatiyle gülücükler dağıtalım. Onları sevelim, sevindirelim.

Dostlarımıza gidelim, hâl ve hatırlarını soralım; dostlarımızı kabul edelim, onlara ikrâmlarda bulunalım. Ne kadar uzak olurlarsa olsunlar; ne de olsa modern iletişim çağındayız; sevenlerimizi, sevdiklerimizi, annemizi, babamızı, yakınlarımızı tebriksiz bırakmayalım. Bayramlarını tebrik edelim. Mutluluklarını paylaşalım. Unutmayalım; onlara bir posta kadar, bir telefon kadar, bir elektronik posta kadar yakınız.

Komşularımıza gidelim. Bayramlarını tebrik edelim. Misâfirlerimize ikrâm edelim.

Allah Resûlü’nün (asm): “Allah’a ve Âhiret Gününe îman eden komşusuna iyilik etsin. Allah’a ve Âhiret Gününe îman eden misâfirine ikrâm etsin! Allah’a ve Âhiret Gününe îmân eden hısımlarına, akrabalarına, yakınlarına, dostlarına, komşularına ve arkadaşlarına muhakkak ulaşsın, kendisine ulaşanlara müşfik davransın. Allah’a ve Âhiret Gününe îmân eden ya hayır söylesin, veyahut sussun!”1 hadisini bu gün doya doya yaşayalım.

Bu gün dargınlıklar, kırgınlıklar, küskünlükler sırf Allah rızası için, sırf Resûlullah aşkı için son bulsun.

Haklı haksız aramadan, barışmanın ve barış içinde yaşamanın, hayatımızda sürekli uygulamamız gereken bir sünnet-i seniyye olduğunu ne bu gün, ne yarın, ne de hiçbir zaman unutmayalım.

Bugün öfkemizi yutalım; onurumuzu, gururumuzu düşünmeyelim; haklılığımızı aramayalım. Allah rızası için!... Kucaklaşalım bu gün.

Hastalarımıza gidelim, kalbimizin en sıcak ilgisini götürelim onlara, Şâfî-i Hakîkî’den şifâ dileyelim.

Fakirleri, yoksulları, kimsesizleri, öksüzleri, yetimleri unutmayalım bugün. Onların da sevilmeye, sevindirilmeye, şefkate lâyık bir kalbi, bir gönlü bulunduğunu; bu imtihan dünyasında onlara kucak açtığımız derecede, en muhtaç olduğumuz bir gün, Allah’ın şefkat ve merhametinin de bizimle beraber olacağını unutmayalım.

Teşrik tekbirlerini bayram süresince her farz namazın ardında getireceğiz. Teşrik tekbirlerini getirirken, büyük olan Allah’ın nezdinde hepimizin eşit olduğunu; aramızdaki izâfî farklılıkların geçici ve imtihana dönük bulunduğunu; bugün bizden aşağıda bulunanların yerinde pekâlâ bizim de bulunabileceğimizi; binaenaleyh Allah katında üstünlük vasfının ancak “takvâ” ile sağlanabileceğini; başka türlü bir üstünlüğün söz konusu olmadığını; takvânın da insanlara tevazû ile yaklaşmaktan başladığını aklımızın köşesinden çıkarmayalım.

Bu mübârek günlerde, Müslüman’ların üzerinde yoğunlaşan fitnelerin, fesatların ve kirli kan kokulu oyunların bozulması ve bertaraf edilmesi için Allah’a duâ edelim. Duâdan başka sarılacak gücümüz var mı?

Mübarek bayramın âlem-i İslâm’ın huzuru, sükûnu, her türlü fitnelerden uzak kalışı ve insanlığın barışı için hayırlara vesîle olmasını niyaz edelim bugün.

Bayramınızı tebrik ederim.

DUÂ

Ey Azîz-i Kuddûs! Sana, şanına lâyık kul olmayı bize kolay kıl! Sana, celâline şayeste ibadet yapmayı bize nasip eyle! Sana, izzetinin hakkı için itaat etmeyi, bize müyesser eyle! Sana, kudsiyetinin şe’ni için arınarak gelmeyi bize zor kılma! Haccımızı, kurbanımızı, namazımızı makbul kıl! Bizi kendine kul eyle! Âmin!

Dipnot:

1- R. Sâlihîn, 308, 314

16.11.2010

E-Posta: [email protected]



M. Latif SALİHOĞLU

Bayramlık yazılar (2)


A+ | A-

Hurma ikramı

Suâl: Çayda şeker yerine tavsiye ettiğiniz hurma daha pahalı. Buna ne dersiniz?

Cevap: Şeker zararlı, hurma ise faydalı bir nimet. Hurma, ayrıca bir ikrâmdır; şeker ise değil. Siz hiç çay şekerinin ikrâm niyetine dağıtıldığını duydunuz mu? Hurma ise, her zaman için ikrâm yerine geçiyor. Hem de en makbul bir ikrâm...

Suâl: Hiçbir faydasının olmadığını bilsek de, çay şekerini şimdilik hayatımızdan bütünüyle kaldıramıyoruz. Şekersiz bir hayata geçinceye kadar, zararsız, ya da en az zararla bu alışkanlığı sürdürmenin bir yolu, bir izah tarzı yok mu?

Cevap: Geçen ayın sonlarında İzmitli okuyucularımızla yaptığımız bir sohbet esnasında, meselenin mahiyetini anlatmamızla birlikte, yaklaşık yüz kişi şekeri birden bıraktı; ikram edilen çayı şekersiz olarak içti.

Demek ki, irade gösterince bu da olabiliyormuş...

Ancak, bu suâle daha muknî cevap yerine, "uzman görüşü" olarak değerli arkadaşımız Ziraat Yüksek Mühendisi Rafet Kalyoncu'nun konuyla ilgili yazıp gönderdiği önemli bir açıklamayı sizlere takdim ediyoruz. Buyurun, birlikte okuyalım...

Değerli Latif Bey,

Sağlıkla ilgili konulara değinmenizden dolayı kutlarım. Gıda sektörünün denetiminde, yasal düzenlemelerin ve resmî kontrollerin yanında, tüketicinin bilinçlenmesi de kuşkusuz çok büyük önem taşımakta. Bu tür yazıların bu bilinçlenmeye katkı sağlayacağına inanıyorum.

"Eskiden diyetisyenler, dört beyazdan uzak durulmasını önerirlerdi. Yani "rafine un, rafine yağ, rafine şeker ve rafine tuz"dan. Bu uyarının en önemli nedeni, aslında doğal olarak organizma için (belli miktarlarda) faydalı ve gerekli olan bu besin maddelerinin, sanayide rafine edilme aşamasında, renklendirme ve raf ömrünün uzatılması gibi birtakım gerekçelerle ilâve edilen katkı maddelerinin oluşturduğu risklerdi. (Bu ifadelerden, rafine işleminde ilâve edilen katkı maddeleri riski ortadan kaldırılırsa, bu besinlerden uzak durulmasına gerek kalmaz gibi bir anlam çıkarılmamalı. Zira, bu dört beyazdan uzak durulması ve aşırı tüketilmemesi gerçeği her zaman geçerliliğini korumaktadır.)

Yazınızda değindiğiniz şeker (kimyasal adıyla sakkaroz), aşırı tüketimi sebebiyle günümüzde insan sağlığını tehdit eden en önemli maddelerden biridir. Çayın şekersiz içilmesi önerinize tamamen katılıyorum. Şahsen ben de uzun zamandanberi çayı şekersiz olarak ve limon sıkarak içmekteyim. Doğrusu, geçmişte iş nedeniyle bir kaç yıl bulunduğum Özbekistan'da insanların çayı şekersiz içtiklerini görmüş ve bu alışkanlığı orada edinmiştim.

Dikkatlerden kaçan bir diğer konu, çay şekeri olarak bilinen sakkarozun aşırı kullanımı yanında, bugün piyasada bisküviden baklavaya (özellikle ucuz baklava) pek çok gıda üretiminde daha ucuz olması nedeniyle çay şekeri yerine mısırdan üretilen glikoz kullanılmaktadır. Hatta sahte bal olarak da mısır glikozu, Anadolu'da cami önlerinde bal diye satılarak insanlar aldatılmakta ve sağlıklarıyla oynanmaktadır.

Ancak, her konuda olduğu gibi gıda sanayiinde de zamanla büyük gelişmeler olmuş ve rafine işlemlerindeki sakıncalar büyük ölçüde giderilmiştir. Burada görev tüketiciye düşmekte ve merdiven altı tabir edilen üretimlerden uzak durmaları gerekmektedir. Bahsettiğiniz tanınmış markaların taklidi ürünlerden kaçınmanın yolu ise, sanırım büyük market zincirlerinden alış veriş etmekten geçiyor. Çünkü, o tür üretim yapanlar büyük market zincirlerinin talebini karşılamayacağı gibi, gerekli raporlara haiz olmamaları sebebiyle de o marketlere mal vermeleri zordur.

Toz şeker üretiminde kireç taşı kullanılmakta, fakat günümüzde modern tekniğe sahip fabrikalarda sıfır bakiye ile üretim yapılıyor. Küp şekerde kemik unu kullanılması konusuna gelince; bu da, eski bir teknik ve bugün ancak merdiven altı imalatçılarının başvuracağı bir metot. Modern ve ileri tekniğe sahip firmaların üretimleri bu ilkellikte değil. Meselâ, K. Şeker'in Konya ve Çumra fabrikalarında son derece ileri modern tekniklerle üretim yapılmakta ve ürünlerinde bahsettiğiniz katkı maddeleri bulunmamaktadır. (Burada, eski teknolojide şekerde görülen katkı maddelerinin modern teknolojide giderildiğine dikkat çekerken, vücuda hiçbir faydası olmayan şekerden yine de uzak durulmasını tekraren hatırlatmış olalım.)

Her ne olursa olsun yukarıda ifade ettiğim dört maddeyi mümkün olduğunca aza indirmek, sağlıklı beslenmede önemini korumaktadır. İnsülün'ün dışarıdan gıda olarak alınması zaten söz konusu değildir. Bilindiği gibi bu madde vücudumuzda pankreas tarafından salgılanan bir hormon olup kan içinde serbest halde bulunan şekerin hücrelere alınımı kontrol etmektedir. Eksikliği halinde ortaya çıkan şeker hastalığının tedavisinde vücuda dışarıdan tıbbî olarak enjekte edilmektedir.

(Devamı var)

................................................................

TEBRİK: Bayramınızı tebrik eder, hayır ve huzur dolu günler dilerim. MLS

Tarihin yorumu 16 Kasım 1922

Saltanat bitti, Hilâfet devam ediyor

Sultan Vahdeddin'in 16/17 Kasım (1922) gecesi yurdu terk etmesiyle birlikte, altı asırlık Osmanlı Saltanatı fiilen sona ermiş oldu. (Saltanat, 1 Kasım 1922'de Meclis kararıyla resmen kaldırılmıştı.)

Hilâfet mânâ ve makamı ise, Abdülmecid Efendinin şahsında ve Millet Meclisine bağlı olarak, 3 Mart 1924'de kadar devam etti.

Buna göre, gerek Saltanat ve gerekse Hilâfet, haricî saldırılarla değil, dahilî müdahalelerle yıkılmış oldu.

* * *

Son Padişah Sultan Vahdeddin, 16 Kasım günü İstanbul'daki işgal kuvvetleri başkomutanlığına müracaat ederek, İngiltere hükûmetinden sığınma talebinde bulundu.

Bunun üzerine, Malaya isimli harp gemisiyle İngiliz idaresindeki Malta Adasına götürüldü.

Hicaz Krallığının dâveti üzerine bir müddet için Hicaz'a giden Sultan Vahdeddin, bilâhare İtalya'nın tatil beldesi San Remo'ya giderek, âhir ömrüne kadar burada kaldı.

15 Mayıs 1926'da vefat eden ve borçları yüzünden cenazesi haczedilen Sultan Vahdeddin, kızlarının mücevherlerini satarak haczi kaldırması üzerine, naaşı Şam'a getildi.

O zamanki Türkiye hükûmetinin bu duruma tamamıyla lâkayt kalması, tarihe kazınmış bir kara lekedir.

16.11.2010

E-Posta: [email protected]



Osman ZENGİN

Hacerü’l-Esved’e ulaşamamak…


A+ | A-

Hacerü’l-Esved, siyah taş, kara taş. Cebrail’in (as), Hz. İbrahim’e (as), Kâbe-i Muazzama’nın inşaası için cennetten getirdiği mukaddes taş. Hz. Peygamber’in (asm) öptüğü ve ondan sonra da ümmetin, bu sünnet-i Resûlullah’ı (asm) yerine getirmek için öpmeyi âdet ettikleri taş.

Hac farizası için buraya gelen Müslümanlar; onu öpmek için, ona el sürmek için, Hz. Peygamber’i (asm) hatırlamak için, adeta birbiriyle yarışır. Tabiî bu yarışı güzelce yapmak gerekir. Hacerü’l-Esved’i öpebilen veya elini süren hemen orayı terk edip, diğer Müslüman kardeşlerinin de onun feyzinden istifade edip, aynı güzelliği yaşamasına imkân vermelidir. Ama maalesef bazıları taşa yapışıp bırakmıyor. Burada dengeyi kaçırmamak, Hz. Peygamber’i (asm) bu konuda da rehber almak gerekiyor. O taşa haddinden fazla teveccüh edilirse, ölçü kaçırılmış olur. Bunun idrakinde olmayan, o taşa yaklaşabilip de, bir türlü bırakamayanlar yüzünden diğer Müslümanlar, maalesef Hacerü’l-Esved’e yaklaşamıyor, lüzumsuz ve hoş olmayan manzaralar meydana geliyor.

Cenâb-ı Hak, bize de hacca gitmeyi nasib etmişti çok şükür (gitmeyenlere, gidemeyenlere de nasib eylesin Rabbimiz inşâallah!) Otuz üç gün kaldığımız Mekke-i Mükerreme’de kırk defa Kâbe’yi tavaf etmeyi nasib eylemişti. Her tavaf esnasında Hacerü’l-Esved’e el sürmek için (öpmek mümkün değildi) çok gayret ettik, ama anlattığımız sebeblerden dolayı çok zor bir şeydi bu. Bir sevap kazanacağım diye, lüzumsuz bir günaha girme ihtimâli de vardı.

İşte bu yüzden mümkün olmayan bu işe, bir gün hanımla gittiğimiz tavaf esnasında, durumun müsait olduğunu gördük. Hanım “Benim o kalabalığa girmem zor. Sen, ne de olsa erkeksin, her şeyini bana bırak, ben burada oturup seni bekleyeyim, bari sen el sür” dedi. Biz de o aşk ve şevkle kalktık ve hemen yaklaşmaya başladık. Normalde çok izdiham yok gibi görünüyordu, ama Hacerü’l-Esved’e yaklaştıkça bir girdap meydana geliyordu. Azimliydik, inşâallah ulaşacaktık, ama iyice yaklaşınca, insanların birbirine yapışmış gibi birlikte hareket ederek o tarafa doğru, anafora girmiş gibi iradeleri dışında sevk edildiklerini müşahede ettik. Baktım olacak gibi değil, merkeze yaklaştıkça, neredeyse insanlarla tek bir vücut gibi gideceksin. Olmadı, olamadı! Sür’atle zincirden kopup ayrıldım. Geriye çekilerek, hem teessüre kapıldım, hem de iki damla göz yaşıyla, ellerimi Hacerü’l-Esved’e doğru açarak niyaz ettim: “Ya Rabbi! Bizi bizden iyi bilen Sensin. Çok istedim ama olmadı, niyetimizi olmuş gibi kabul et!” dedim ve hanımın yanına doğru gittiğimde yüzümdeki ifadeyi gördü, o da şaşırdı. “Ne oldu?” dedi. Ben de hadiseyi anlattım. “Bir sevap kazanacağız diye bu mübarek belde de günaha girmeyelim diye kaçındık” dedim. O da üzüldü tabiî, otele geldik. Biraz istirahat için yattık.

Bir rüya gördüm. Aman Allah’ım, o da ne öyle? Eskimo evlerine benzer bir fırının önündeyim. İki kapağı var, içinde de bir Arab ekmek pişiriyor, fakat o ekmek Hacerü’l-Esved taşıymış. Ben de almak için kapağın önüne geliyorum. Ekmek küreğiyle elime vurup beni uzaklaştırıyor, şaşırıp üzülerek kenara doğru çekilirken, diğer kapağı açıp bana “Gel!” diye işaret ediyor. Hemen gidiyorum, ama benden başka kimse yok. Bu sefer bana tebessüm ederek, ekmeğe benzeyen Hacerü’l-Esved’den bir parça koparıp veriyor. Nasıl seviniyorum. “Aman Allah’ım!” diyorum. “Kâbe’deki o fiilime karşı bana nasıl muâmele ettin” diye, ama uyanıyorum hemen. Hem sevinç hem de gözyaşıyla, mübarek beldede görülen o rüya bize teselli veriyor. Demek ki niyet-i hâlisemizle, çok istememize rağmen ulaşamadığımız, el süremediğimiz Hacerü’l-Esved’e, rüya âleminde de olsa ulaştırıp, hem de elimize takdim ettirip, bizi teselli etmişti Rabbimiz…

16.11.2010

E-Posta: [email protected]



Abdil YILDIRIM

Bayram hatırlamaktır


A+ | A-

Bayram günlerinde bir taraftan sevinç ve mutluluklar yaşanırken, bir taraftan da hayaller maziye doğru uzanır. Nostaljiye düşkün olanlar “Hani o eski bayramlar” diyerek eskiyi hasretle yâd ederken, bazıları da çocukluğuna dönerek bayramlık pabuçlarını yastık altına sakladıkları günleri hatırlarlar. Babalarının veya dedelerinin ellerinden tutarak gittikleri bayram namazlarının tadı hâlâ damaklarındadır. Kimisi de geçen bayramı birlikte geçirdikleri halde bu bayram aralarında olmayan yakınlarını, dost veya akrabalarını hatırlar, onların hüznünü yaşar.

Bayramlarda bunları hatırlamak güzel de, hatırlanması gereken çok daha önemli şeyler olduğunu da unutmamak gerek. Dinî bayramlar ilk önce, önemli bir ibadetin ifasıdır. İnsan böyle günlerde kul olduğunu bir defa daha hatırlar. Bu hatırlama ile sevinir, mutlu olur. İnsan kul olduğunu hatırlayınca, kulluğun gereği olan bazı vazifeleri yapması gerektiğini de hatırlar. Onun için bayram günlerinde insanların mânevî duyguları yükselir, kalbi nurlanır, imanı inkişaf eder.

İnsan bayramda insan olduğunu bir defa daha hatırlar. İnsânî duyguları öne çıkar. En faziletli haller, en güzel hasletler hatıra gelir. Şefkat, merhamet, muhabbet gibi duyguları doruğa çıkar. Bayramlarda dargınlıklar, kırgınlıklar unutulur, barış ve kardeşlik duygularının ne kadar değerli olduğu hatırlanır.

Bayramlar, inanç ve ibadetlerimizin, örf ve âdetlerimizin sosyal hayatımızda ne kadar önemli olduğunu hatırlatır. Zira sosyal ilişkilerin en yüksek seviyeye çıktığı, insanların birbirine muhabbetle baktığı günler, bayram günleridir. Güler yüzlü olmak, hâl hatır sormak, tokalaşıp kucaklaşmak, Peygamber Efendimizin (asm) bir hasleti olduğundan, bayramlar aynı zamanda sünnet-i seniyyeyi hatırlatır.

İnsan nisyan ile ma’lûl olduğundan, bazen en yakınında bulunan ve ihtiyaç içinde olan bir komşusunu unutur. Onun hâl ve hatırını sormak, bir ihtiyacını karşılamak, bir sıkıntısını gidermek gibi insanî vazifelerini ihmâl eder. Hasta olan bir arkadaşını veya akrabasını ziyaret etmeyi akıl etmez. Yaşlı bir amcanın veya teyzenin hâlini hatırını sorup elini öperek duâsını almayı düşünmez. Bunlar gibi unutulan ve ihmâl edilen hak ve vazifeler, bayram günleri hatırlanır. İnsan, hastalara, yaşlılara, çocuklara ve muhtaçlara karşı daha duyarlı olur. Onları sevindirmenin kendisini de sevindirdiğinin farkına varır. Böylece Allah’ın rızasını kazandığını da idrak eder.

Bayramlar insanlara paylaşmanın güzelliğini hatırlatır. Paylaşmak deyince, birisinde bulunan paranın veya malın bölüştürülmesi akla gelmez. Paradan ve maldan çok daha değerli öyle hazineler vardır ki, onları paylaşmak insanları zengin eder. Meselâ sevgi büyük bir hazinedir. Paylaşıldıkça daha da çoğalır, büyür, insanları kalp ve gönül zengini eder. Mutluluğu paylaşmak da insanın mutluluğunu artırır. Diğer taraftan, acılar ve hüzünler de paylaşılır. Onlar da paylaşıldıkça azalır, belki yok olur. Bayramların vuslatlara vesile olduğu hatırlanır. Gurbette olanlar bu vesile ile sıladaki sevdiklerine bir an önce kavuşmak için yollara dökülürler. Yollar ne kadar çetin, yolculuk ne kadar meşakkatli olursa olsun, her yolcu severek bu yolculuğa katlanır. Zira sonunda büyük bir sevinç ve tatlı bir vuslat vardır.

Bayram vesilesiyle kendi dostlarımızı hatırlayıp ziyaretlerine giderken, unutmamamız gereken çok değerli bir sınıf insanlar daha vardır ki, günümüzde bunlar pek hatırlanmaz. Bunlar, “baba dostlarıdır”. Baba dostu ifadesi, şimdiki gençlere biraz yabancı gelebilir. Ama bizim gibi orta yaşlı ve daha ileri yaşta olanlar baba dostlarının ne kadar değerli olduğunu iyi bilirler. Bunlar babalarımızın kadîm dostlarıdır. Bu dostluklar genellikle asker ocaklarında başlamıştır. Askerlik süresinin oldukça uzun yıllarda acı ve tatlı günlerini birlikte geçirmişler, aynı karavanadan yemişler, harçlıklarını paylaşmışlar, dert ortağı olmuşlardır. Asker arkadaşlıklarını ebedî bir dostluğa çevirmişlerdir. Şayet hayatta olan baba dostlarımız varsa, onları ziyaret etmek, ellerini öperek hayır duâlarını almak, kendi babamızı ziyaret etmek kadar faziletli bir davranıştır. Bayramlarda bunları da hatırlamak, en güzel hatırşinaslık olacaktır.

Bayramlarda hayatta olanlar hatırlandığı gibi, hayatta olmayan ve Hakk’ın rahmetine kavuşmuş olanlar da hatırlanır. Mezarlıklar ziyaret edilir, “Esselâmü aleyküm ey ehl-i kubur” diyerek kabir ehline selâm verilir, duâlar edilir. Böylece, “Lezzetleri acılaştıran ölümü çokça hatırlayınız” hadis-i şerifinin talimatı yerine getirilir. İnsan kendisinin de bir gün kabir ehli olacağını düşünür, bu şekilde ziyaretlere ve duâlara muhtaç olacağını hatırlar. Bayramlar insana bunlar gibi çok şeyleri hatırlatır. Hafızaları tazeler, hatıraları canlandırır. Yürekleri yumuşatır, ruhları inceltir. Gafleti dağıtır, kalplere saykal vurur. Bu düşüncelerle, değerli okuyucularımın, kurban bayramlarını tebrik eder, bütün dostlarımıza, milletimize ve İslâm âlemine hayırlar getirmesini dilerim.

16.11.2010

E-Posta: [email protected]



Muzaffer KARAHİSAR

Efendimizin (asm) huzurunda


A+ | A-

Mukaddes yolculuktan duyduğum hazzı, heyecanı, mutluluğu ve sevinç gözyaşlarımı ifade etmek çok zor. Yaşadıklarım, hissettiklerim zaman içersinde günler geçtikçe ruhumun derinliklerinde yerini itina ile koruyor.. O güzel mekânlara iki sene önce umre için gittiğimizde yaptığımız bütün ibadetlerde, namazlarda, tesbihat, cevşen ve dualarda manen birlikte olduğumuz nur kardeşlerimize bir vesile-i duâ ve selâm olması temennisi ile.

Mukaddes beldelerden biri olan Medine-i Münevvere’ye vardığımızda sabah namazının vakti girmişti. Uçağın merdivenlerinden salâvat-ı şerife getirerek indim. İlk ayak bastığım yeri öpmeye eğildiğimde umreci arkadaşlarımın bakışlarından, uçaktan inince bir baş dönmesi hali olarak böyle yaptığımı düşünmüş olduklarını tahmin ediyorum. Yıllardır hasretini, özlemini çektiğim, hayallerimi süsleyen Kutlu Beldeye, İki Cihan Serverinin, Gönüller Sevgilisinin Memleketine, Mekânına ilk defa ulaşmıştım. Orada Kâinatın varoluşunun sebebi, Hülasası ve Allah’ın en sevgili Kulu ve Resulü Peygamberimiz, Efendimiz (asm) bulunuyordu. O’nun Al ve Ashabı’nın aziz hatıralarının yaşadığı yerlere ulaşmıştım.

Yüce Rabbime şükürler ediyor, Salâvat-ı Şerifeler getiriyorum ve Habibullah’ın Huzur-u Saadetlerine bir an önce varıp gönlümdeki aşk ateşini teskin etmek, hasretimi gidermek için acele ediyordum. O Gönüller Sultanını ziyaret etmek, O’na layık, aciz ümmet olma temennisi, saygısı, sevgisi ve nezaketi içersinde; huzuruna mahcup, günahkâr ve eli boş olarak varabilmek çok ağır ve zor olsa da şefkat ve merhametine iltica ederek Mescid-i Nebevî’ye vasıl oldum.

“Ey insanlar, size kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız O’na pek ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere çok şefkatli, çok merhametlidir. (1)

Nurlu Beldelerde bulunmanın, sevgili Peygamberimize (asm) misafir olmanın huzuru, huşusu ve mutluluğu içersinde bulunuyordum. O’na yakışır bir hürmet ve nezaketle kalbimizden geldiği şekilde, sevgimizi, selâmlarımızı, salâvatlarımızı içten, samimiyetle arz ediyordum. Bütün Müslümanların ve nur talebelerinin selamlarını, muhabbetlerini de takdim ederek mübarek huzurundan gözyaşlarımızla geçerken duyduğum huzur, sükûn ve heyecanı anlatmak, tarif ve ifade etmek mümkün değil. Huzur-u saadetlerinden geçip kapıdan dışarı çıkınca da içimdeki hasreti, özlemi ve yalnızlığı hemen fark ediyordum.

Mescid-i Nebevîde geçen on gün hayatımda unutamayacağım şekilde, dünya meşgalelerinden ve düşüncelerinden uzak, sükûnet içersinde ibadetin verdiği kalp huzuru ile rüzgâr gibi geçti. Bütün vakit namazlarını orada cemaatle kılarak, namaz tesbihatlarını yaparak, Kur’ân-ı Kerim ve cevşen okuyarak, geceleri ihya ederek, bütün Müslümanlara ve nur talebelerine dualar ederek zamanımız göz açıp kapamak kadar çabuk geçti. Hatıralarımı ve hayallerimi oranın güzellikleri, insanların yüzündeki nur ve tebessümler süsledi. Cennet Bahçesinde, Mübarek mihrabın önünde, Ashab-ı suffede hislenerek kıldığımız namazlar, Osmanlı Saatinin önünde dinlediğimiz Risâle-i Nur dersleri, Medine Dershanesi, ziyaret yerleri, hassaten Uhut ziyareti ve oradaki hissettiğim Uhut kokusu, sevgisi kalbime, ruhuma, dimağıma ve manevî latifelerime yerleşmiş vaziyette veda günü gelip çatmıştı.

Ravza-î Mudahhara’nın önünde, eskiden Hazret-i Eyüp el Ensari’nin evinin bulunduğu mübarek mekânda kafile arkadaşlarımızla toplanıp İbrahim Güncü Hocanın Kur’ân tilaveti, ihlâslı duası ve veda konuşması ile ayrılık vaktinin geldiğini idrak ettik. İçimden hep sessizce “Senden nasıl ayrılırım Ya Rasülullah!” Diye ağlamak, sızlamak, söylemek istiyordum. Ve Salâvatı Şerifelerle Ravza’ya mümkün olduğu kadar sırtımı dönmeden uzaklaştım.

“Hak-i payine yetem der, ömrlerdir muttasıl, başını taştan taşa urup gezer avere su” (Peygamberimiz (asm) ayağının bastığı yere ulaşabilmek için sular ömürler boyu başını taşlardan taşlara vurup gezerler.) Diyen Fuzuli gibi bütün ağaçların, kuşların, çiçeklerin, mahlûkatın ve mevcudatın hasretini duyduğu peygamberimizin (asm) huzurundan ayrılıyordum. Efendimizin (asm) “Kim benim vefatımdan sonra kabrimi ziyaret ederse şefaatime nail olur” Mübarek sözlerindeki müjdeyle ferahlayarak Mekke’ye, Kâbe yollarına düştük. Rabbimin ikram ettiği var olmanın, insan olmanın, Müslüman olmanın şuuru içersinde tefekkürlerle ve duâlarla yolumuza devam ettik.

Dipnot:

1.Tevbe Suresi, 128

16.11.2010

E-Posta: [email protected]



Banu YAŞAR

Delete (sil)


A+ | A-

Hafızamızı düzenleme ve yenileme yetkisi bize verilseydi,

Neler yapardık acaba?

Neleri silerdik, neleri saklardık?

Nelerden vazgeçerdik?

Kimleri unuturduk, kimleri hatırlardık?

Neleri geri dönüşümsüz yerlere atardık?

Neleri tüm sahneleriyle saklamak isterdik acaba?

Bütün canımızı acıtanları silip,

Sevdiğimiz anıları ise,

Tekrar tekrar hatırlayabilmek için,

Yüzlerce kez kopyalardık herhalde...

Aynısından kesip kesip yapıştırırdık,

İnsanlar bilgisayarlar gibi olsaydı,

Bir delete(sil) sözünü tıklamak yetseydi...

Unutmak için...

Kırılmış anılarla dolar mıydı geri dönüşüm kutuları?

Ya da bir kızgınlık anında dönmeyecek kadar mı silerdik?

Bin pişman olsak da gelmezlerdi geriye...

Bilgisayarlar bile ikinci bir tekrarla,

Silmek istediğinden “emin misin?” diye sorar.

İkinci bir fırsat vermek ister kullanıcısına..

Elimizde olsaydı gerçekten de...

O anlık bir öfkeyle...

Dibine vurduğumuz kuyulardan ...

“Bir daha asla hatırlamak istemiyorum” fevrîliğinde,

Kesip atardık belkide...

Oysa ki, insanın, ilki olmazsa, sonu da olmaz.

Geçmişi olmazsa, geleceği de gelmez.

Yaraları olmazsa şifacı da aramaz.

Hatırlamazsa sevemez, hissedemez bile...

Düştüğü yerlere sürekli düşer.

Bildiği yerlerde sürekli kaybolur.

Bütün yaşanmışlıklarıyla kendisidir insan.

Tüm unutmak istedikleriyle...

Ezberlercesine hatırladıklarıyla...

İşittiği ve gördükleriyle herkesten farklıdır aslında.

Aynı olmamak için, görüp de yaşamak için...

Duyup da sevmek için...

Yaşadığı her şeyin anısına muhtaçtır insan.

Kendi hikâyesini yaşamak...

Kendi menkıbesini yazmak için...

Geçmişin tüm anılarına, tüm yaralarına, tüm kayıtlarına...

Belli belirsiz bildiklerine de ihtiyacı vardır insanın.

Düşüncesi bile içini ısıtan sevgilere...

Acısı kabuğunu soyan acılara...

Bilmeden ya da bilerek yaşadıklarına da ihtiyacı vardır insanın.

Hiçbir şeyi sırf yaşamış olmak için yaşamazsın.

Sadece, o anda neden böyle bir şeyi yaşadığını anlamazsın.

Tüm kareler birleştiğinde farkedersin.

Aslında nelere hazırlandığını o zaman anlarsın...

O, seni yaşayacaklarına adım adım hazırlar.

Araya dinlenmen için mesafeler koyar.

Bazen unutturur, bazen hatırlatır.

Bazen getirir, bazen götürür, bazen de uçurur seni.

Unutturduğunda da, hatırlattığında da senin içindir...

İyi ki silmek bu kadar kolay değil,

İyi ki elimizde değil, ki bunu bazen çok istesek de...

Öğrenmek için de, sevmek için de...

Hayatı daha basiretli yaşamak için de...

Yaşadığımız her ânın, anısına ihtiyacımız var aslında.

16.11.2010

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri




Son Dakika Haberleri

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Abdullah ŞAHİN

  Ahmet ARICAN

  Ahmet BATTAL

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Ali Rıza AYDIN

  Atike ÖZER

  Baki ÇİMİÇ

  Banu YAŞAR

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H.İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Hakan YILMAZ

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehmet YAŞAR

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Muzaffer KARAHİSAR

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Saliha FERŞADOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  YENİ ASYA NEŞRİYAT

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.