“Sekizinci ve en birinci mâni ve belâ budur: Bizle ecnebiler, bazı zevahir-i İslâmiyet ve bazı mesail-i fünun ortasında hayal-i bâtıl ile tevehhüm eyleyeceğimiz müsademet ve münakazattır. Aferin maarifin himmet-i feyyâzânesine ve fünunun himmet-i merdânesine ki, meyl-i taharrî-i hakikat ve muhabbet-i insaniyet ve meyl-i insaf olan hakaiki teçhiz ederek o mânilere gönderip zîr ü zeber etmiş ve ediyor.” Bu veciz ifadeler, İslam âleminin terakki etmesine engel olan hususlardan sekizincisini ve belki de en tehlikelilerden birini gözler önüne serer. Bu engel; İslamiyet’in birtakım zahirî hükümleri ile modern fenlerin ve bilimsel hakikatlerin çeliştiği yönündeki bâtıl bir hayal ve vehimden ibarettir.
Doğru anlaşılmayan dinî nasslar ile henüz olgunlaşmamış ya da yanlış yorumlanmış bilimsel verilerin karşı karşıya geldiği zannı, zihinlerde yapay bir çatışma kulvarı açmış; Doğu ile Batı arasında ve zihin dünyamızda aşılması güç barikatlar kurmuştur. Oysa hakikî ilim ile sahih din arasında bir çatışmanın bulunması imkânsızdır. Zira kâinat Allah’ın Kudret sıfatından gelen fiilî bir kitap, Kur’ân-ı Kerîm ise O’nun Kelâm sıfatından gelen kavlî bir kitaptır. Birbirinin tefsiri ve beyanı hükmünde olan bu iki hakikat çeşmesinin birbiriyle çelişmesi aklen ve mantıken mümkün değildir. Bediüzzaman’ın dikkat çektiği çelişki; bilimin veya dinin kendisinden değil, insanın yüzeysel bakışından, cehaletinden yahut önyargılı tevehhümünden kaynaklanmaktadır.

İslâm tarihine bakıldığında, aklı vahiyle teyit eden ve fen bilimlerini dinî tefekkürün ayrılmaz bir parçası olarak gören Müslüman ilim adamları bu hakikatin en somut delilleridir. İbni el-Heysem: Optik biliminin kurucusu olarak dogmatik kabulleri bir kenara bırakmış; sistemli gözlem ve hipotez testini geliştirerek Bediüzzaman’ın vurguladığı “meyl-i taharrî-i hakikat” ilkesini bilimin merkezine yerleştirmiştir. Birûnî: Jeodezi, astronomi ve matematik alanındaki tarafsız araştırmalarıyla gözlemi ve insafı rehber edinmiştir. “Güneş ile Dünya’nın hareketleri” gibi fennî meseleleri incelerken din ile ilmi çatıştırmak yerine, kâinattaki İlâhî nizamı fen gözüyle okumayı seçmiş ve “meyl-i insaf” duruşunun sembolü olmuştur. İbni Sina: Tıp ve felsefede El-Kanun fi’t-Tıbb eseriyle yüzyıllar boyunca Doğu ve Batı’ya yön verirken, tıp ilmini insana hizmetin ve “muhabbet-i insaniyet” düşüncesinin en yüksek aracı kılmıştır. Hârizmî ve Câbir b. Hayyân: Cebir, algoritma ve kimya alanında evrensel bilimin temellerini atarken, mevcudatın matematiksel ve kimyasal düzeninde Yaratıcı’nın mühürlerini okumuşlardır.
Bediüzzaman Hazretleri, ilmin ve fenden doğan maarifin yüce himmetine ve mertçe gayretine muazzam bir “Aferin!” çekmektedir. Çünkü ilimler ve fenler geliştikçe, beraberinde insanlığa üç büyük hakikat teçhizatını kuşanmayı öğretmiştir: Gerçeği araştırma meyli (meyl-i taharrî-i hakikat), insan sevgisi (muhabbet-i insaniyet) ve insaf duygusu (meyl-i insaf)
Tarihte Müslüman âlimlerin başlattığı ve maarif ile fennin kazandırdığı bu tarafsız, araştırmacı ve insaflı bakış açısı; din ile bilimi çatışıyor gibi gösteren yüzeysel vehimleri, dogmatik peşin hükümleri ve cehaletin ördüğü duvarları darmadağın etmiş ve etmeye de devam etmektedir. Şüphe ve vehim karanlıkları; hakiki bilimin ışığı, adaletli bir tefekkür ve hakikati arama arzusu sayesinde altüst olmuştur. Din ile fenni barıştıran bu marifet hamlesi; hem zihinlerdeki tereddütleri silmiş hem de medeniyet yolunda insanlığın önündeki en büyük zihnî engeli bertaraf etmiştir.
Muhakemat s.23