Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 07 Şubat 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


Sami CEBECİ

Musibetlerdeki mesaj



İnsan bu dünyaya bir misafir olarak gönderilmiş. İmtihan olmak için bir memur gibi tayin edilmiş. Çok ehemmiyetli istidat ve kabiliyetlerle donatılmış. O istidatlara göre çok önemli vazifeler yüklenmiş. O vazifelere ve gayelere çalıştırmak için de şiddetli teşvikler ve korkutucu tehditler edilmiş.

Esmâ-i Hüsnânın nihayetsiz tecellilerine mazhar olan kâinat gibi, küçük bir kâinat hükmünde olan insanda da o esmâ-i İlâhiyenin cilveleri ve yansımaları vardır. Sıhhat ve lezzet gibi müsbet ve faydalı şeyler nasıl insanı şükre ve minnettarlığa sevk ediyor. Öyle de, musibetler, hastalıklar, elemler ve sâir ârızalı haller de, insanı şükre sevk etmelidir. Çünkü bu gibi haller, insanın mahiyetine konulan âcizlik, zaiflik ve fakirlik gibi madenleri işlettirir. Nefsin enâniyeti, gurur ve kibri kırılır. Allah’ın dergâhına iltica etmeye ve sığınmaya mecbur eder. Halis bir kulluğa sebep olur. İnsanın başka zamanlarda farkına varamadığı güzel duyguları inkişaf etmeye başlar. Esmâ-i İlâhiyenin sayısız cilvelerine mazhariyetle yaratılış vazifesini yerine getirir. Eğer o insan aklı başında ve hakîki bir imana sahipse, “İnkâr ve sapıklık dışında, her hal üzere Allah’a hamd olsun” der.

Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği gibi, “Musibet hatânın neticesi, mükâfatın mukaddemesidir.” Başa gelen bir çok musibetler, geçmişte işlenmiş hatâların sonucudur. Meselâ, zekâtını vermeyen bir mü’minin, her halde o zekât kadar malı bir şekilde elinden çıkacaktır. Ya hırsızlar kapar, ya da hastalık ve kazalar gibi olaylarla zayi eder. Zekât sevabını alamadığı gibi, ihmalinin bedelini de ayrıca öder.

Bir kısım musibetler de İlâhî birer ihtardır. Yanlış gidişâttan döndürmeye vesiledir. Bu açıdan bakıldığında Allah’ın bir lûtfudur. Üstadın verdiği misâlde olduğu gibi; başkasının tarlasına tecavüz eden bir koyun sürüsüne, çobanın attığı bir taşa isâbet alan bir koyun, çobanın rızası olmadığını anlar, kendi döner, sürü de onunla beraber döner. Bu misâlde olduğu gibi, kaderden atılan bir musibet taşına mâruz kalan bir mü’min, “Biz muhakkak Allah’ın kullarıyız. Ondan geldik, yine ona döneceğiz” diyerek, Allah’ın bizi bizden daha iyi düşündüğünü idrâk eder, kederlenmez, musibetteki mesajı anlar ve Rabbine ilticâ eder.

Musibetlere karşı sığınılacak en sağlam kale tevekküldür. Sabır ve rızâ ile karşılamaktır. Bizim irâdemiz dışında gerçekleşen bu tarz olaylarda, Allah’ın hikmetini düşünmektir. Çünkü, âlemin idâresi bize âit değildir. Her şeyde Allah’ın irâdesi hâkimdir. Onun için olayların yükünü sırtımıza yüklenip, onun altında kendimizi lüzumsuz yere ezmenin ve yıpratmanın hiç gereği yoktur. Üstadın dediği gibi; gemiye binip yükünü hâlâ sırtında taşıyan bir adamın düştüğü gülünç duruma düşmek doğru değildir. İrâdemiz dışında gerçekleşen olumlu veya olumsuz olayları, kader gemisine bırakıp rahat etmek lâzımdır. “Kadere iman eden, kederden emin olur” kaidesi, hayata yön vermelidir. Pozitif düşünmek anlamındaki “Her şeyin iyisini al, fenâsını bırak” ölçüsü, prensibimiz olmalıdır. “İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saâdet-i dareyni iktizâ eder” (Sözler s. 501) gerçeği yol haritası yapılmalıdır. Her şeyi kendisine dert yapan, dert sahibi olur. Annem derdi ki, “Oğlum, her şeyi içine atarsan, dert sahibi olursun. Dertleri ve sıkıntıları arkaya at.” Arkaya at demesinden, kader gemisine bırak demek istediğini şimdi daha iyi anlıyorum.

Musibet ve belâlar vesvese gibidir. Onu büyük gördükçe büyür, küçük gördükçe küçülür. Ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet verilmezse söner. Kazaya rızâ ve tevekkül vasıtasıyla gözde büyütmekten vaz geçilse, kökü kesilmiş bir ağaç gibi kurur, problem olmaktan çıkar gider.

Maddî hastalıkların çoğu ruh darlığından ve aşırı sıkıntıdan geldiği tıbben sabittir. Stres denilen ruh gerginliği ise, iman zafiyeti ve tevekkülsüzlükten kaynaklanır. Musibetlerdeki mesaj anlaşılsa ve sıkıntılar kader gemisine bırakılsa, hem dünya hem de âhiret mutluluğunu elde etmeye vesile olur.

Asıl musibet ise, dine gelen musibetlerdir. O tür musibetlerden her vakit Allah’a sığınmak gerektir. Zararlı olan musibet odur. İnandığı halde namaz kılmamak, oruç tutmamak, sâir emir ve yasaklara riâyet etmemekten daha büyük musibet olur mu? Yahut, dininin icaplarını yaşamak isteyen samîmî dindarları ezmek için yapılan uygulamalar dine gelen musibet değil de nedir? İşte, bunlar için Allah’a sığınmalı ve onlardan kurtulmak için Ona yalvarmalı ve Ondan medet beklemelidir. Kavlî duâ ile birlikte, sebeplere teşebbüs etmek makamında da fiilî duâlar ihmâl edilmemelidir.

07.02.2007

E-Posta: [email protected]




Davut ŞAHİN

Dündar’ın gözyaşları



Uğur Dündar, önceki hafta Konya'daki “yalan haber”ini unutturacak bir konuya imza attı. Sosyal Hizmetler’e bağlı, üstelik İstanbul’un en büyük çocuk yuvalarından birinde bakıcıların çocuklara tekme tokat giriştiği haberine...

Görüntülere bakıldığında, 7-12 yaş arasındaki çocuklar öğle yemeğinde bile tepelerine balyoz gibi inen yumruklardan nasibini alıyor.

CNN Türk ve Kanal D’de gösterilen bu görüntüler yüreğimizi burktu.

Malatya Çocuk Yuvasının halen etkisinden kurtulmadığı belli olan Devlet Bakanı Nimet Çubukçu’nun değerlendirmelerine yer verdi Dündar.

Daha sonra bizzat kendisi Star Ana Haber’e konuk olarak, program görüntüleri hakkında bilgi verdi. Dubai ziyareti sırasında başından geçen bir olayı anlatırken ağladı Dündar.

Yanlış okumadınız, ağladı.

Ağlamak insanî bir duygu.

Acaba, “usta, araştırmacı gazeteci” Dündar, iki hanım doktorun hayatını derinden etkileyen habere imza atarken de böyle gözyaşı dökmüş müydü?

Bilemeyiz.

Dündar, yuvalardaki şartların eskiye oranla düzeltildiğini ancak problemin “insan kaynaklı” olduğunu söylerken devamında:

“Bugün 5 yıldız otel konforuna haiz yuvalar yapıldı. Yemeklerini diyetisyenler uygun görüyor. Ama sonuçta sorun insan odaklı karşımıza çıkıyor. Çok daha büyük bir problem..”

Yıllar sonra gittiğim bir yuvada benzer bir duruma şahit oldum.

Konfor, bakım tam ve bilumum ihtiyaçlar gideriliyor... Ama insana yapılan yatırım sıfır. Burada insan yetiştirmek demek, sadece temizlik, gıda ve bakım ihtiyacını karşılamak demek değil...

Bu noktada daha önce de söylediğim gibi, yine altını çizerek ifade ediyorum:

İnsana yapılacak en iyi yatırımın yolu tertemiz zihinlere “maneviyatı” öğretmekten geçer.

Anne ve baba sevgisinden mahrum olan olan çocukları ancak “Allah” sevgisi teselli edebilir.

Mânevî takviyenin “geri bildirimi” olacağından hiç kuşkunuz olmasın.

Yeter ki deneyin!

SAĞIRLAR VADİSİ

Sağır Oda (Kanal D) Kurtlar Vadisi’ni aratmıyor.

Öyle sahneler ki, şiddet desen var... Teori desen var. Senaryo desen gündeme “cuk” oturuyor.

Acaba bunda, daha önce de Kurtlar Vadisinin konsept danışmanlığını yapan Soner Yalçın ve yine Kurtlar Vadisi’nin yönetmeni Serdar Akar’ın bir etkisi var mı diye düşünüyorum.

Mesela son olarak “Hrant Dink” cinayetini ele aldılar. Kimin öldürdüğüne dair bir soruya da “henüz bilinmiyor, araştırılıyor” diyor.

Yani gündemi belirleme noktasında zamanlama iyi.

Ancak bazı şeyler üstüste geldi.

Katil zanlısı Ogün Samast’ın Türk bayraklı fotoğrafı... Patlayan silah görüntüleri... Sağır Oda filminin logosunda yer alan ay-yıldız görüntüleri.

Bilmem anlatabildim mi?

KURTLARIN KARDEŞLİĞİ

Kurtlar Vadisi gösterime girmeden tartışmalar başladı. Daha ilk bölümü izlenmeden “yasaklanması” için RTÜK’e baskı yapılması anlamsız. Belli bir çevreden maksatlı olarak tazyik yapıldığı aşikâr.

Etki tepkiyi doğurur.

Kurtlar Vadisi hayranları ise boş durmamış, onlar da kulüp veya blog siteleri kurarak birbirlerine mesaj gönderiyor, çağrıda bulunuyorlar.

Diyorlar ki:

“Her gün Kurtlar Vadisi izleyicisi 10.000 kişi RTÜK’ü arasın!”

“Onlar 100 kişi ise, biz milyonlarız!”

“Kurtlar Vadisi’ni rating vadisine kurban vermeyelim” diyerek tek çatı altında toplanıyorlar.

Tepki oluşurken, aman ölçüye dikkat.

Ola ki şöyle mesajlara da meydan verilmemeli:

“Biz racon kesmeyiz, kafa keseriz.”

“Memati sık.”

07.02.2007

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Kötülükle muhatap olunca



Birisine bir iyilik yapmışsanız, o da size yeri ve zamanı gelince mukabelede bulunur, iyiliğinizi karşılıksız bırakmaz.

Peki, ya bir hakkınız çiğnenmişse?

Hakkınızı aramak hakkınız. Ancak hakkınızı ararken haksızlık yapma hakkına da sahip olmadığınızı bilirsiniz.

Peki, ya, “İnsanlar iyilik yaparsa biz de iyilik yaparız. Haksızlık yaparlarsa biz de haksızlık yaparız” diyenlere ne demeli?

Bir defa bu, İslâmın telkin ettiği ahlâk anlayışı değil.

Çünkü mü’min iyiliklerin, güzelliklerin adamıdır. İyilik, güzellik ve faydalı olmak için vardır. Başkaları haksızlık yapsa da hakkını aramanın ötesinde haksızlık yapmaya yeltenmez. Haksızlığa haksızlıkla karşılık vermez. O halde “İnsanlar iyilik yaparsa biz de iyilik yaparız. Haksızlık yaparlarsa biz de haksızlık yaparız” anlayışı İslâmî değil. Hatta Resûl-i Ekrem (asm) böyle yapmayı kişiliksizlik olarak niteler ve böyle anlarda yapmamız gerekeni de şöyle ögütler: “Kendinizi, insanlar iyilik yaparsa iyilik yapmaya, kötülük yaptıklarında da haksızlık yapmamaya alıştırın.”1

Kanunun vereceği ceza dışında kişinin kendi başına kısasa yeltenmesinin İslâmla ilgisi yok.

İslâm “Kötülüğe kötülük her kişinin kârı / Kötülüğe iyilik er kişinin kârı” anlayışını telkin ediyor.

Birgün birisi Resûlullaha gelip, “Ya Resulallah,” dedi. “Benim bir kısım yakınlarım var. Ben onların ziyaretlerine giderim, fakat onlar bana gelmezler. Ben onlara iyilik yaparım, fakat onlar bana kötülük yaparlar.” Allah Resûlü (asm) buyurdular ki: “Eğer dediğin gibiyse sen onlara kızgın kül yediriyorsun demektir. Sen böyle devam ettikçe Allah da sana yardım eder.”

Demek İslâm ahlâkı kötülüğe kötülükle mukabele etmeye müsaade etmiyor. Aksine kötülüğü iyilikle defetmeyi emrediyor. Bir âyette açıkça mü’minlerin özellikleri sayılırken kötülüğe iyilikle karşılık vermek sûretiyle onu giderdiklerine dikkat çekilir.2 Başka bir âyette de “Kötülüğü iyilikle def et” buyurulur. “Bir de bakarsın ki aranızda düşmanlık bulunan kimse candan bir dost oluvermiştir” denilir.3

Demek bu İslâmî terbiyeyle yangına körükle değil, suyla gitmenin yolu gösterilmiş oluyor. Kötülüklerin önü başka nasıl alınır, iyilikler nasıl hakim hâle gelir, dünya nasıl cennete döner?

Dipnotlar: 1. Tirmizî, Birr: 62. 2. Ra’d Sûresi: 22. 3. Fussilet Sûresi: 34.

07.02.2007

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Yokluğu ispat zor, hatta imkânsız



Kâinatı yoktan yaratıp var eden Yaratıcının varlığı ve birliğini gösteren sayısız muhteşem deliller vardır. Bunlardan bir kısmı aklî, bir kısmı naklî, bir kısmı tecrübî ve gözleme dayanır. Önce şu hususu da vurgulayalım:

“İlgilenmeme” şeklinde gelen inkârı bir derece anlamak mümkün. Ama, “yokluğu/nefyi”, inkârı ispata yeltenenlerin aklına şaşmak gerekir. Bunların akılları, “betra”dır; işe yaramıyor. Altının külçe halinde saklanması gibi…

Var’ın ispatı, yok’un ispatından her zaman ve zeminde daha kolay ve mümkündür. Çünkü, var olan aynı zamanda kendi kendisini gösterir, ortaya koyar. Meselâ, bir tek elmayı göstermekle elma cinsinin yeryüzünde bulunduğu ispat edilir. Oysa, yokluğunu iddiâ eden kimse bütün yeryüzünü, hattâ kâinatı dolaşıp, ancak ondan sonra onun yokluğunu ispat edebilir.

Evet, “Var’ı ispat etmek gayet kolay, yok’u (nefyi) ise çok zor”, hattâ imkânsız. Yâni, inkâr edenler, kâinatı didik didik edip, hiçbir yerde olmadığını göstermekle dâvâlarını ispat edebilirler. Bu da imkânsızdır. Çünkü nefsü’l-emirde (gerçekte) nefiy, yokluk ispat edilmez; ihata lâzımdır.1 Yâni, kâinatı bütünüyle kucaklamak, her tarafını görmek, göstermek gerekir. Meselâ, “Şu odada 250 bin liralık madenî bir para var!” diyen gösterir; dâvâsını rahatça ispat eder. “Yoktur!” iddiâsında bulunan; odanın her tarafını didik didik etmeli. Hattâ, koltukların içini, döşemenin altını söküp, bütün kuytu yerleri, karanlık delikleri dahi tarayıp açığa çıkarmalıdır. Aksi halde, “yok!” demek bir ispat, bir marifet değildir...

İspatta şöyle aklî-ilmî bir avantaj daha var: Zâyıf da olsa, herbir delilin sağında ve solunda pekçok takviye kuvvetleri kıt’aları mevcuttur. İmân hakikatlerini ispat için ortaya konan delilleri tetkik ederken, “Şu kocaman neticeyi bu zayıf, nahif delil kaldırmaz” şeklindeki tenkit de geçersizdir. Zîrâ, İslâmiyetin doğruluğuna delâlet eden şahitlerden, işaretlerden her birisi, o müdafaa meydanında arkadaşını himaye etmekle sıhhat raporunu imzalayarak sağlam olduğunu tasdik eder. O da, onun ilim ve haberine ehl-i vukuf olur. Çünkü, imân hakikatlerinde hedef ispattır, inkâr değildir. Sabit olan birşeyi gösterenlerin biri, bin gibidir. Zira, sübutta gösterenlerin gösterme tarzları birbirine uygun olduğundan ve örtüştüğünden herbirisi ötekileri tasdik etmiş olur.

Nefiy (inkâr) cihetinde, nefiy edenlerin şehadetlerinde tevâfuk/örtüşme yoktur. Nefylerine mütehalif sebepler gösterirler. Bunun için, şehadetleri birbirinin doğruluğuna delil olamaz. Çünkü tevafuk yok. Yâni, bir şeyin yokluğu herbirisine göre başka bir gerekçeye dayanır. Meselâ, kamerî ay başlangıcındaki hilâli göremeyenlerin herbirisinin gerekçesi farklıdır:

Biri, “Rahatsızdım, göremedim!” derken, öbürü “Hava bulutlu idi, görmedim!”, bir başkası “O anda uyuyordum!”, bir diğeri “Miyopum, ondan göremedim!” der. Örtüşme ve birbirine güç verme, destekleme olmayınca; elbette ispat ve izaha yardımcı olması muhal, imkânsız olur.2 Dolayısıyla birbirine güç vermezler.

Aynı şekilde, uzman olmayan iki şahid veya iki ispatçının görerek “Var!” dediği husus; on binlerce uzmanın inkârına tercih edilir. İki kişi, Ramazan hilâlini (kavisleşmiş kaş gibi ince çizgidir; gözü sağlam olan görebilir) “Gördük”; on binlercesi “Görmedik!” dese; ikisinin sözüne itibar edilir.

Öyle ise, ilmî kariyer ve rütbeleri ne kadar büyük olursa olsun, “görmeme” konusundaki iddiaları geçersizdir. İspat edenler, “Benim nazarımda ve gözümde hilâl var” demiyor; “Gerçekte, göğün yüzünde hilâl vardır, görünür”; (aynı dâvâ için) “Gerçekte vardır” der. Demek bütün dâvâlar birdir.

Mesele gayet basit, net ve açık: İnkârcıların imânî bir meseleyi inkâr etmelerindeki ittifakları tek bir haber gibidir; tesirsizdir. Amma, inananların imânî meselelerdeki sözlerinin herbirisi ötekisine yardımcıdır, takviye eder, güç katar.3

Dipnotlar: 1- Mesnevî-i Nuriye, s. 133-134; 2- A.g.e., s. 88; 3- A.g.e., s. 73.

07.02.2007

E-Posta: [email protected] [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

Seyahatteki sıhhat



Geçtiğimiz hafta Ege Bölgesindeydik.

Bu bölgemizin maddî ve mânevî potansiyeli hayli yüksek olan Manisa ile İzmir'in il ve ilçe merkezlerini ziyaret edip, oradaki okuyucularımızla görüştük.

Bunların arasında Manisa vilayet merkezi ile Salihli ve Turgutlu ilçelerini ilk defa yakından gezip görme fırsatını bulduk.

Gittiğimiz İzmir'in Tire ve Bornova ilçelerini ise, daha evvel de ziyaret etmiş, ancak tadına doyamamıştık.

Buralara bir kez daha gitmenin hasretini çekiyorduk. Aynen, şimdi de olduğu gibi...

Manisa, Turgutlu ve Salihli'yi görüp tanıdıktan sonra tam kanaat getirdik ki, buraları ziyaret etmekte cidden geç kalmışız.

Bölge genelinde karşılaştığımız fedakâr okuyucularımızdan, ağabeylerimizden, bacı ve kardeşlerimizden gördüğümüz hüsn–ü alâka, âdeta bizi bizden aldı; nurlu, sürûrlu, huzurlu âlemlere götürdü.

Birlikte konuşup sohbet ettik. Bazan gülüp bazan ağladık. Çoğu zaman da tefekkür pencerelerinden bakarak, feyizli hakikatleri duygularımıza sindirmeye çalıştık.

Böylesi atmosferlerde, bedenen olduğu kadar, ruhen ve kalben de dinlendik. Aklımız, fikrimiz, ufkumuz inbisat edip genişledi. Bütün duygu ve düşüncelerimiz itibariyle, adeta bir mânevî terapiden geçerek cilâlandık, tâzelendik, şifâyâb olduk.

Şimdi daha iyi anlıyoruz ki, böylesi seyahatlere şiddetle ihtiyacımız var.

Evet, seyahat ettikçe sıhhat buluyoruz. Bu tür sıhhatli seyahatlerle, masabaşı kramplarından, büyük şehir gürültüsünden, kısacası monotonluktan ve sabit yerde yaza yaza, düşüne düşüne sürmenaj olmaktan da kurtulmuş oluyoruz.

Keşke, dost, kardeş ve okuyucu ziyaretlerine, feyizli Anadolu seyahatlerine daha fazla imkân–fırsat bulabilsek....

Sizlerin duâ ve teveccühüyle, inşaallah diyoruz.

GÜNÜN TARİHİ 07 Şubat 1919

Sekizinci Haçlı Seferi Komutanı Allenby

Birinci Dünya Savaşı esnasında Sina, Filistin ve Gazze cephesinde Osmanlı kuvvetlerini mağlup eden İngiliz General Allenby, işgal altındaki İstanbul'a geldi. İşgal yanlıları, bu fırsattan istifade sokaklara dökülüp sevinç gösterisinde bulundu.

Avrupalılar, özellikle de İngilizler tarafından, Filistin'de Kudüs merkezli kurmuş olduğu İngiliz hakimiyeti sebebiyle, General Allenby'e "Sekizinci Haçlı Seferi"nin muzaffer komutanı nazarıyla bakılarak, ondan övgüyle söz ediliyor.

Onlara göre, “Haçlı seferleri" Allenby'in Filistin'deki başarısıyla tamamlanmış oldu.

Uzun yılların çabası

İngilizler, Arapların yoğun şekilde yaşamakta olduğu Ortadoğu coğrafyasında, uzun yıllardan beri sinsî ve bir o kadar da planlı bir çaba gösteriyordu.

En büyük idealleri, Araplar'la Osmanlı'nın arasını açmak, hatta onları birbirinden koparmaktı.

Bu maksatla, Suudiler arasındaki Vahhabilik hareketine büyük destek verdiler. Aynı zamanda diğer Arap topluluklarını da Osmanlı'ya karşı kendi yanlarına çekmeye gayret ettiler.

Önceleri perde altında yürütülen bu faaliyetlerle eş zamanlı olarak, maalesef Osmanlı üst yönetimi ve bilhassa aydın kesimi tarafından estirilen bir "Avrupa hayranlığı" vardı ki, bu da Müslüman Arapları Türk kardeşlerinden büsbütün soğutuyordu.

Yani, "Ah Evropa, ah Evropa!" diye tutuşan bir kısım Osmanlı aydını, tâbiri câizse kıblesini Batıya çevirmiş, sırtını ise haliyle Arabistan'a dönmüştü.

İşte, bu kahredici duruştan dolayıdır ki, "Araplar bizi arkadan vurdu" şeklindeki tenkit ve şikâyetlerimiz bir türlü hakka isabet edemiyor.

Öncelikle, onlara sen sırtını dönmüşsün ve onları Batılı şövalyelerin insafına terk etmişsin. Bu durumda, nerenden vurulmayı beklersin ki?

Neticede, İngilizlerin Ortadoğu'da yüz yıldan fazla süren çabaları bu tarihlerde tam meyvesini verdi. Arapları yanlarına almayı başaran İngilizler, Osmanlı'yı arkadan vurmada da muvaffak oldular. Ancak bunda, yani Osmanlı'dan ayrılmakta Arapların hiçbir faydası olmadığı gibi, zamanla en büyük zararı yine bu işgalci ecnebiden gördüler.

Halen de görmekteler. Geçmişte yaptıkları büyük hatanın faturasını bugün de ödemekteler.

Filistin'den İstanbul'a

Birinci Dünya Savaşının sonlarına doğru Arabistan yarımadasına askerî yığınak yapan İngiltere, yanlarına yerel yönetimleri de aldıktan sonra Osmanlı'ya karşı şiddetli ve çok yönlü bir taarruz harekâtına girşti.

1917 yılının sonuna gelindiğinde, İngilizlerin Sina–Filistin–Gazze bölgesinde 100 binden fazla askeri bulunuyordu. Bölgedeki Osmanlı askeri ise 35 bin civarındaydı. İki taraf arasındaki çatışmalarda, binlerce asker hayatını kaybetti.

Ne var ki, birçok cephede savaşmak zorunda kalan Osmanlı, Arapların meskûn olduğu cephelerde takatinin üstünde bir müşkilâtla karşılaştı: Hem düşman kuvveti daha üstün bir ateş gücüne sahipti, hem de mahallî yönetimler düşman safında yerlerini almışlardı.

Öte yandan, bölgedeki Osmanlı kuvvetlerine kumanda edenler, niyet ve ciddiyeti tartışmalı bazı İttihatçı paşalardı. Bunların savaş esnasında ciddî bir varlık gösterdikleri söylenemez. Adeta, pes etmiş ve savaşı kaybetmeyi göze almış gibiydiler.

Neticede, bölgenin hemen tamamını kontrolleri altına alan İngiliz ve Fransızlar, bir süre sonra gözlerini Anadolu toprağına dikmeye başladılar. Bu niyetle İstanbul ile Adana çevresini işgal ettiler. Ancak, yeni başlayan İstiklâl Harbinde sergilenen azim ve irade karşısında geri çekilmek zorunda kaldılar.

07.02.2007

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Bursa'da beyin fırtınası günleri-1



Tatiller bize kısa süreli de olsa dinlenme, değerlendirme ve yenilenme fırsatı verirler. Biz de bu kısa ara tatilde on beş arkadaşla dinlenme, değerlendirme ve yenilenme faaliyetimizi Bursa’da gerçekleştirdik. Bizi misafir eden ve bizden en sıcak ilgilerini esirgemeyen Bursalı gönül, himmet, hizmet ve iman ehline sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz. Allah hepsinden ebeden razı olsun ve hizmetlerini ebediyete kadar istikamet içinde daim kılsın. Âmin.

Bursa’da bol bol şahsî okuma ve okuduklarımızı müzakere etme imkânı bulduk. On Birinci Söz, On İkinci Söz, Yirmi Dokuzuncu Söz, Münâzarât dünyamızı yıkadı, aydınlattı, fethetti. Bizi yeniledi. Bizi büyülü ellerine aldı, büyüledi. Bizi müşfik ellerine aldı, şefkatle yoğurdu. Bizi kırık kanatlarımızdan tutup, İnsaniyet-i Kübra’ya doğru adım adım uçurdu.

Yıldırım Bayezıt’ın altı yüz yıllık dev imzası ve Bursa’nın ruhu hükmünde Ulu Camii bir sabah namazında ziyaret ediyoruz. İçinde şadırvanıyla, duvarlarında, sütunlarında bin bir çeşit hat örnekleriyle İslâm dünyasında bir ilk Ulu Camii. Bir hat san'atı müzesi halinde gireni çıkanı selâmlıyor. Mihmandarımız Ramazan Bey Ulu Camii bize anlattı ve gezdirdi. Her duvar ve sütundaki tarih izlerini bize tek tek okudu.

Bursa’ya gidilir de, Bursa evliyalarına uğramadan geçilir mi? Mihmandarımız Ramazan Beyle birlikte Somuncu Baba’nın 600 yıldan beri dimdik ayakta bulunan fırınlarından başladık ziyarete. Fırınlarında somun çıkarıp çarşı pazarda “Mü’minler! Somunlar!” diyerek ekmek satan, fakat manevî makamını kırk yıl Bursalılardan gizleyip Somuncu Baba olarak tanınan evliyadan Hamidüddin-i Aksarayî Hazretleri, nihayet bir gün, Yıldırım Bayezıt Han Ulu Camiin açılış hutbesini Emir Sultan’dan rica edince, Emir Sultan’ın “Burada bir kutup var. O varken açılış hutbesi ona yakışır” diyerek varlığını deşifre etmesiyle ortaya çıkıyor. Ulu Camiin açılış hutbesini okuyor. Burada Fatiha Sûresini yedi ayrı cihetten tefsir ediyor. Yedinci ciheti tefsir ederken, “Mü’minler! Bu anlatacaklarımı sizler anlamazsınız. O direğin arkasındaki de anlamaz!” demez mi? Meğer o günlerde Fatiha Sûresini tefsir etmeye çalışan, fakat birkaç meseleyi çözmekten aciz kalan Şeyhulislâm Molla Fenari Hazretleri, bir fırıncının açılış için hutbeye çıktığını öğrenince, kendisini görüp dili tutulmasın diye koca sütunlardan birinin arkasına geçmiş. Somuncu Baba o gün namaz çıkışında Ulu Camiin dört kapısından da gözükmüş ve mü’minlere elini öptürmüş. Fakat “Kırk yıldır gizlediğim sırrımı gizlemediniz, faş ettiniz” diyerek Bursa’dan ayrılmış. Bursa’dan Aksaray’a, Aksaray’dan da Malatya Darende’ye geçmiş. Aksaray’da iken Hacı Bayram Veli Hazretlerini yetiştirmiş. Allah onlardan razı olsun.

Osmanlı Devletinin kurucusu Osmangazi, Bursa’nın imzası hükmünde. Osmanlı Sultanı Orhangazi Bursa’nın imzası hükmünde. 600 yıldan beri Bursa’nın manevî mimarı Emir Sultan Hazretleri Bursa’nın imzası hükmünde. Aziz Mahmut Hüdayi’nin hocası Üftade Hazretleri Bursa’nın imzası hükmünde. Bursa birden fazla maneviyat otoritesinin bereketiyle Türkiye’nin medar-ı iftiharı.

Somuncu Baba’nın fırınlarından sonra Aziz Mahmut Hüdayi’nin Üftade Hazretlerine giderken atının iki ayağının çakıldığı taşı gördük. Üzerinden yol geçtiği ve yolun kenarında kaldığı halde korunan taşın üzerinde yumruk büyüklüğünde ayak izleri hâlâ mevcut. Oradan Emir Sultan ile Medine’den birlikte gelen ve Emir Sultan’ın “kuzularım” diye hitap ettiği Üç Kuzuların mütevazi mezarlarını ziyaret ettik, fatihalar okuduk. Daha sonra Molla Fenari Hazretlerinin mütevazı mezarındayız ve Fatihalar okuyoruz. Ardından Üftade Hazretlerinin bu gün restorasyon halinde bulunan ve Aziz Mahmut Hüdayi ile birlikte nice maneviyat büyüğüne ilim ve irfanda beşiklik eden medresesine gittik. Oradan Üftade hazretlerinin türbesi, daha sonra Osmangazi ve Orhangazinin türbelerini ziyaret. Akşam olmuştu. Buram buram tarih ve maneviyat kokusu veren bereket dolu mekânlardan ayrılmak istemiyordu insan.

Bir anekdot daha: Üftade Hazretleri Ulu Camii’nde müezzinlik yapıyormuş. Minarede ezan okurken kuşlar omuzuna konuyorlarmış. Bir gün devlet, Üftade Hazretlerine bir miktar akçe vermiş. Fakat sonrasında ezan okurken artık omuzuna kuşlar konmaz olmuş. Ve rüyasında Üftade Hazretlerine: “Sen üftad oldun! (düştün)” diye söylenmiş. Hazret-i Üftade de “Ben üftade oldum” diye dövünmeye başlamış. Tövbe etmiş ve Ulu Camiî civarında küçük bir münzevihanede Hızır Baba denilen bir büyükten dersler almış, yüksek makamına böylece ulaşmış. Uludağ eteklerinde Hızır Baba’nın da çok mütevazi bir mezarı var. Allah onlardan razı olsun.

07.02.2007

E-Posta: [email protected]




İsmail BERK

Stratejik ortaklıklarımız



Dış politikanın ABD eksenli yeni dönemi daha girift görünüyor. Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül Amerika’da “stratejik ortaklığı” test etme yolunda. En basiti, Demokratların Ermeni tasarısını tekrar gündeme getirmeleri, hükümetteki Cumhuriyetçilerle nasıl aşılacak?

Ayrıca, Irak handikabı ve kapıya dayanan PKK’nın yeni bir sürece giren tasfiye/varlık denklemi üzerinde nasıl bir yöntem bulunacak? Bu konuda üç ülkenin koordinatörleri, istenen sonuca ulaşamadılar.

Kerkük üzerinden Türkiye’ye verilen/verdirilen hassasiyetin kantarı ayarlanmadığı zaman, ABD ve Irak bunu ne kadar doğru algılıyor veya yaklaşımımızı kabul ettirme gücümüz nedir?

Amerika’nın Irak işgaline, tezkere ile ret cevabı vermemizin ardından yaşanan tatsızlıklar, psikolojik kırılmalar ve askerimizin başına geçirilen çuval hadisesi, ilişkilerimizde bir sendromun ifadesidir.

Topal ördek Amerika başkanı ve ekibi, yeni Amerika seçimlerinde kamuoyunun desteğini kaybetmiş görünüyorlar. Böyle olunca, bunların Irak batağından çıkma senaryolarına destek vermek veya alışverişi kısa menfaatlere dayandırmak, gelecekteki oluşumlar ve yeni dinamiklerce sorgulanabilir.

AB sürecindeki yakınlaşmayı ve daha yoğun işbirlikleri yaşadığımız ülkeleri nadasa bırakıp veya zamana yayıp, “illa Amerika” bağımlılığından çıkamamak hem bir realitedir, hem de alternatif politikalarla bunu aşmak gerekir. Daha dengeli ve çok amaçlı dış siyaset yörüngesine farklı blokları ve tarafları yerleştirmek gerekir.

Başbakanlık Dış Politika Başdanışmanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” perspektifi bu anlamda deneniyor. Yaşanan ufuksuzluk ve iç siyasette demokratikleşme sınavındaki başarısızlıkların, dış politikada elimizi bağladığı, imajımızı gölgelediği söylenebilir.

Orta Asya’dan Balkanlara, Ortadoğu’dan Uzak Doğuya, Avrupa’dan Afrika’ya ve Amerika’ya kadar farklı güç dengelerinin ve tarihî yakınlığın artı değerlerinin ayrı ayrı ağırlık noktalarından değerlendirmek gerekir.

İslâm dünyasının stratejik müttefikliğine olan ihtiyacımızla, AB yol haritamız ve kurumsal olgunluk düzeyini yakalama çabalarımız ve ABD ile yürüteceğimiz tanımlı işbirlikleri birbirinin mütemmimi olması halinde Türkiye’nin 21. yüzyıl vizyonuna ciddî katkı yapar.

Uluslar arası uzmanların, siyaset bilimcilerinin ve dış politika yazarlarının Türkiye yorumlarını okuduğumda, bir kareyi doğru yorumladıklarını görürüm. Ancak yeterli bir tanım çıkmadığını da hemen zihnî mukayesemle hissederim.

Birçok kıyasa kaynaklık eden verinin Türkiye laboratuarından ve numunelerinden alınmış testler olmadığı, daha çok dış güç kaynaklarının bazı emellerini rasyonelleştirici “bilimsel makyajlar” olduğu fark edilir.

Meselâ “Ulus devlet” yaklaşımı Türkiye’yi tanımlamaz. Ayrıca “Laik ülke” tanımı da tek başına havada kalır. Benzer şekilde “Batılı çağdaş ülke” ifadesinin de eksiği var. “Biz doğuluyuz, Asya’yız” duygusallığındaki iç tepki sahiplenmesi de yavanlaşıyor.

Bizim tarihsel oluşumlarımız, kaderî çizgimiz, geçmişteki bayraktarlığımız, sorunlu bir coğrafyada “din-devlet dengesi” kurma çabalarımız, sosyoloji bilimi için her zaman yeniden incelenmeye değer ve sentezlenebilir görüşlerle doludur.

Bu geniş yelpazeden baktığımızda, ABD ile “sıklaştırılan saflar” ve komşu Irak problemiyle takas edilmek istenen iki seçimimiz için icazet alma “derinliği” gözlemleniyor. Bir de komşumuzun maalesef Irak değil, Amerika olduğu gerçeği.

Bunların yanında sıkışan ABD’nin ihtiyatî kayıtla tuttuğu PKK kozu karşısında İslâm dünyasına bizi arabulucu yapıp zaman kazanma ve “imaj düzeltme” çabaları var.

Nihayetinde stratejik düşünmek ve getirdiği ortaklıklar, bağımlılık yapmadığı müddetçe ortak menfaatlerin eşit şartlarda belirleyici olması şartıyla pozitif açılımlar sağlar.

07.02.2007

E-Posta: [email protected]





Vehbi HORASANLI

Buzdağının görünmeyen yüzü



Aralık 2006 Askeri Şûrâ kararları ile 37 subay ve astsubay ordudan re’sen emekli edildi. Bu kararlar kamuoyunun çok fazla dikkatini çekmedi. Lâkin haberlerde geçen bazı ayrıntılar çok önemli bir facianın eşiğinde olduğumuzu gösteriyor.

Ekonomik sorunlar ile boğuşan ve maişeti birinci plana alan kişilerin gözünden kaçan önemli bir hususu nazarlara sunmak istiyorum. Ahlâkî ve dinî değerlerin deformasyona uğraması.

İlk başta alâka kuramamış olabilirsiniz zira şeytan ayrıntıda gizlidir misali emekli edilen 37 kişiden 35’i uyuşturucu kullandığı için orduyla ilişiği kesildi.

İşin hukukî kısmını bir kenara bırakarak sadece şu kadarı ile yetinmek istiyorum. Çünkü bu konuda yeteri kadar izahat yapıldı. O kadar askerî yargı kurumu ve çalışanı varken yargıdan kaçırılarak askerlerin işlerine son verilmesi çok büyük bir ayıptır. Her şeyden önce askerî yargıçlara karşı yapılan bir saygısızlıktır.

Askerî Şûrâ kararlarının yargıya kapalı olması, ordudan atılan subayların haksızlığa uğraması kadar büyük bir yanlıştır. Cumhurbaşkanı, başbakan ve politikacılar koltuğa oturmadan önce çektikleri nutuklarda bu konuyu eleştirdikleri halde dişe dokunur hiçbir gayret göstermemişlerdir. Bunun hesabını milletin önünde verecekleri için konuyu asıl ciddi olan dinî değerlerin aşınması noktasına getirmek istiyorum.

Aslında bu kadar kişinin uyuşturucu belâsına bulaşması bir sürpriz değildir. Çok önemli komutanlıkları işgal eden askerî yetkililer, hâlâ yapılan yanlışlıkların farkında bile değildirler.

Örnek olarak askerlik hayatımın ilk yıllarında yaşadığım bir hatıramı dikkatinize sunmak istiyorum.

Deniz Kurdu Tatbikatlarının birisinde İzmir’de liman yaptık. “Akşam orduevinde yemek var, sen de geleceksin” dediler. Biz de iştirak ettik. Yemekte, gemi komutanımız bana alkollü içki bulunan bir bardak gönderdi. Ben her ne kadar görmezlikten gelmek istediysem de komutanın “Ne için içki içmiyorsun” sorusundan kaçamadım. Kendisine “Prensip olarak alkollü içki içmiyorum” dediysem de “Emrediyorum içeceksin” diye karşılık aldım. “Ben bu güne kadar hiç alkol almadım” dediysem de komutan ikna olmadı, aksine alkolün de etkisi ile bağırıp çağırmaya başladı.

İşin kötüsü masadaki görev arkadaşlarımın neredeyse hepsi yanlışı ben yapıyormuşum gibi bana pis pis bakıyorlardı. Zaten asıl sıkıntıyı bu noktada yaşadım. Zira ben her zaman askerî terbiyenin elverdiği ölçüde hareket ettiğim için komutan tarafından hapse bile atılsam ayıplı olmayacaktım. Fakat arkadaşların “İç şu zıkkımı da millete rezil olmaktan kurtulalım” der gibi bakışları arasında kalmıştım.

Her ne ise başçarkçımız imdada geldi, benim hakkımda iyi şeyler söyleyerek komutanın sesini kesti de askerlik hayatım boyunca yaşadığım en sıkıntılı anı böylece atlatmış oldum.

İlginçtir, yemek çıkışında komutan benim yanıma gelerek gönlüm almaya çalıştı. Fıkra anlattı, “Prensip sahibi olmak iyidir” kabilinden sözler söyledi. Sonradan anladım ki böyle bir sıkıntıyı yaşamamızın sebebi yerleşmiş sefahet kuralları idi. Zira sakat olan bu bakış açısına göre içki içmemek modern yaşantıya ve bir Türk subayına yakışmıyordu. Halbuki Çanakkale Orduevinde bir silâhın kursunu veren Amerikalı subaylardan bambaşka şeyler öğrenmiştim. ABD’li öğretmen subay kendisine ikram edilen alkollü içkiyi içmemiş, alkole karşı olduğunu ileri sürerek nazikçe reddetmişti. Demek ki batılılara göre de içki içme zorunluluğu yoktu. Kaldı ki dinimizde içki büyük günahlardan sayılmıştır.

İşe bu şuursuzluktan hareket edildiği için 35 subay uyuşturucuya bulaşmıştır. Zaten zor olan askerlik mesleğinde eğlence aracı olarak içkiyi öne sürerseniz olacağı budur.

Sözlerimi lütfen abartılı olarak görmeyin, zira 28 Şubat süreci öncesinde bir deniz kuvvetleri komutanı, zamanın başbakanınındavetinde rakı isteyerek nezaket kurallarını tamamen alaşağı etmişti. Ne askerî terbiyeye, ne de denizcilerin centilmen tavırlarına uymayan bu davranış biçimini bazı kişiler doğru bularak çevresine yaymaya çalışıyor. Ne diyeyim, Allah akıl fikir versin…

İçki, uyuşturucu müptelasının başlangıç aşamasıdır. İçkiye alışan insanların bir kısmı alkolün uyuşturucu özelliğine bir müddet sonra bağımlı olacak şekilde alışmaktadır. Hatta alkolü yeterli görmeyenler, işlerinin güçlüğü gibi bahanelerle “Biraz stres atalım” diyerek uyuşturucuya bulaşmaktadır.

Peki, çare nedir. Çare çok basittir. Dinimizin emrettiği şekilde hareket etmek. Kaldı ki bir asker vatanını savunmak zorunda kaldığı zaman imanından aldığı güçle gözünü kırpman ölüme atılabilir. Çanakkale Savaşlarında gösterilen kahramanlıkların sırrıbudur. Birkaç dakika sonra öleceğini bilerek taarruza geçmek, ancak dini salâbet ve imandan kaynaklanmaktadır. Hiçbir mükâfat veya madalya insanı bu derece savaşmak azmini gösteremez.

Irak’ta yaşanan felâket vatanları için ölen kahraman askerlerimizi kıymetini daha iyi ortaya koymaktadır. Her gün resmi rakamlarla yüze yakın kişinin öldüğü bu ülkede imanla savaşılmış olsaydı, bu facia yaşanmayacaktı. Cenab-ı Allah bütün Müslümanlara özgürce yaşamak ve dininin gereklerini rahatça yapmak nasip etsin.

07.02.2007

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

Zincirde son halka



Şemdinli’deki aleni suçüstü hali ve ardından hükümet yetkililerinin en üst perdeden defaatle verdikleri “Sonuna kadar gidilecek” sözü, çoğumuzu “Galiba bu defa tamam, ipin ucu yakalandı, gerisi de gelir” diye düşündürecek gibi olmuştu ki...

Akabinde yaşanan gelişmeler, bu ümidi büyük ölçüde boşa çıkardı. İddianameyi hazırlayan savcı “harcandı.” Gerçi olaya karışan astsubaylar ceza aldı, ama işin arkaplanı aydınlatılamadı. Hükmedilen cezanın temyizdeki âkıbeti de henüz belli değil.

Aradan hayli zaman geçti, bu defa Danıştay saldırısı gerçekleşti. Hem sanığın kişiliği, hem de bağlantıları ulusalcı bir çete yapılanmasına işaret ediyordu, ama akabinde ne yapıldı edildi, olay bir “irtica çetesi”ne yıkıldı.

Kurtul Altuğ’un Gözcü gazetesindeki köşesinde Emin Gürses’ten naklen “Cinayeti işleyen Alparslan Aslan sık sık ziyaret ettiği 85 yaşındaki bir Nur şeyhinden—yanlış değilse Şeyh Salih—talimat alarak bu işe teşebbüs etmiş” diye yazmasından (26.5.06) sonra soruşturma o yöne kaydırıldı.

Adı geçen zat gözaltına alındı, tutuksuz yargılanmak üzere bırakıldı ve azmettirici olduğu suçlamasıyla hakkında dâvâ açıldı.

“Nur şeyhi” gibi, gerçeklerle hiçbir şekilde örtüşmeyen tuhaf bir nitelemeyle anılmasının sebebi ise çok açıktı. Cinayeti, onun üzerinden Nur camiasıyla da ilişkilendirmek.

Oysa bu zatın, 50’li yıllarda Bediüzzaman’ı bir kez uzaktan gördüğünü söylemesi dışında bu camiayla bir ilgisi olmadığı gibi, Risale-i Nur hareketinin, maruz kaldığı onca zulme rağmen müsbet hareket çizgisinden şaşmayan 80 yıllık çizgisi de bu iftiranın tutmasına asla izin vermeyen bir yapıdaydı.

Nitekim iftira tutmadı. Ama Şeyh Salih olarak anılan zat ortaya sürülmek suretiyle, Danıştay saldırısında uç veren ulusalcı çete bağlantıları karartılıp örtbas edilmiş oldu.

Susurluk’tan yıllar sonra bu olayda da, Dink cinayetinde de adı geçen emekli general Veli Küçük de durumdan şikâyetçi.

Ama o, “Aslan’ın görüştüğü Şeyh Salih’e talimatı kimin nereden taşıdığı” noktasında olayın kilitlenip kapatıldığını iddia ediyor (Vatan, 25.1.07). Rahatsızlığının sebebi bu.

İşte, Dink cinayeti ve sonrasındaki gelişmeler, böyle bir zincirin en son halkası olarak karşımıza çıkıyor. Dink’in hangi zihniyet tarafından hedef alındığı bilinirken, suikastın ardından ortaya çıkan görüntüler; katil zanlısının bağlantıları, tribünlerde atılan “Hepimiz Türküz, hepimiz Ogün’üz, hepimiz M. Kemal’iz” sloganları, evvelki halkalarda da kendisini gösteren, ama ustaca üzeri örtülen ulusalcı silüeti bu defa olanca netliğiyle bir kez daha gözler önüne seriyor.

Samast’ın, Samsun Emniyeti çay ocağında çekildiği belirtilen bayraklı, posterli fotoğraflarında poz veren güvenlik görevlileri ise bu silüetin resmî boyutunu ele veriyor.

Ama burada da asıl sorun, arkaplandaki mekanizmanın açığa çıkarılmasında yaşanacak gibi. Kirli bilgi bombardımanıyla havanın iyice bulandırılması onu gösteriyor.

07.02.2007

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

Niyetiniz nedir?



Dost ve düşman nezdinde ülkemizi ‘küçük düşüren’ TCK'nın 301. maddesi, tartışılmaya devam ediyor. En dikkat çekici nokta, iktidarın bu konuda ‘net’ bir davranış sergileyememesi. Günaşırı beyanlar birbiriyle çelişiyor. Bazı ‘yetkililer’ 301. maddenin kalkması gerektiğini söylerken; bazıları da “Maddenin kalkması gerekmez, zihniyet değişmelidir” diyor.

Tabiî ki arzu edilen ve asıl yapılması gereken ‘zihniyetin değişmesi’dir. Ancak çeşitli sebeplerle bu şu anda yapılamıyorsa maddenin değiştirilmesi de bir yoldur. Zihniyet değişimi sadece 301. madde ile ilgili uygulamalar için değil, başka pek çok madde ile de ilgilidir. Bu konudaki ihtiyacı, sadece hukuk alanında görmek de yeterli değildir. Hemen her konuda bir zihniyet değişimine ihtiyacımız olduğu aşikârdır.

Ancak hükümetin bu konudaki talepler karşısındaki tavrı ne yazık ki güven vermiyor. Tartışmalar alevlendiği günlerde ‘top’ sivil toplum kuruluşlarına atılıyor ve “Bize bir teklif sunun” deniliyor. Haliyle değişik dünya gürüşlerine mensup onlarca belki de yüzlerce STK’nın bir araya gelip ortak bir teklif sunması kolay değildir. Sorgulanması gereken, hükümetin böyle bir teklifi beklediğini beyan etmesidir.

Sivil toplum kuruluşlarının belki ortak bir ‘madde’ teklifi yoktur, ama Türkiye kamuoyunun, çok sayıda münevverin ortak bir dileği ve temennisi vardır: 301 her hal ve şart altında bir an önce değişmelidir. Bunu anlamak için son 15 günlük gazeteleri taramak, fikir beyan eden ‘uzman’ların ve ‘aydın’ların gazetelerde yayınlanan yazılarına bakmak yeterlidir.

STK’lardan 301 ile ilgili olarak alternatif ‘madde teklifi’ bekleyen hükümete bizim teklifimiz şudur: “Gazetelerde konuyla ilgili yazılanları bir ‘uzman hukukçular heyeti’ okuyup derlesin. Bu yazılarda ortaya çıkan görüşler doğrultusunda 301. madde ya yeniden yazılsın, ya da kökten iptal edilsin!”

“Sivil toplum kuruluşları”ndan bize teklif gelmedi diyerek işi yokuşa sürmek kimseye bir şey kazandırmaz. Tekrarlıyoruz: STK’lardan bir teklif gelmediyse bile, Türkiye’nin meseleleri üzerinde kafa yoran hukukçu, siyasetçi ve ‘aydın’lardan onlarca belki de yüzlerce teklif geldi. STK’lar arasında bu konuda bir mutabakat yok ise bile, ‘aydın’lar arasında bir mutabakat vardır ve sağlanmıştır. Gazetelerde yer alan yazılar bu gözle değerlendirilirse hadise tam mânâsıyla anlaşılabilir. Maksat ‘üzüm’ yemek ise bu yol tercih edilebilir. Yok, mevcut tartışmalarla başka maksatlar güdülüyorsa onu da kamuoyu bilsin...

Göz ardı edilen başka bir husus da, TCK 301. maddenin yürürlükteki anayasaya aykırı olduğu tesbitidir. 301. madde ile ilgili olarak “Su akar, Türk bakar” başlıklı uzun bir yazıda konuyu değerlendiren Mümtaz’er Türköne bu görüşte: “Bu güne kadar bu maddenin kullanımını dikkate alarak verilecek hüküm şudur. Türk Ceza Kanununun 301. maddesi anayasaya aykırıdır. Bu madde mevcut haliyle açıkça ‘Türk milletinin bölünmez bütünlüğü’ne yönelik bir tehdit oluşturmaktadır.” (Zaman, 5 Şubat 2007)

Çelişkiye dikkat etmek lâzım: Maddeyi bu haliyle uygulayanların iddiası, ‘Türk milletinin bölünmesini engellemek’tir. Oysa ‘uzman’ların tesbiti, maddenin tam aksi tesir yaptığı yönünde...

Türköne’nin son cümlesi şöyle: “301. maddeyi bu haliyle muhafazasını savunanların kafasının arkasında iki şey olabilir. Birincisi, ırkçı, kabileci takıntıların oluşturduğu karanlık bölgeler. İkincisi, bir siyasî kimlik haline gelen bu maddeye sarılarak karşı cepheye hamle edenlerin sığ popülizmi. Bize lâzım olan akıl ise bu maddenin doğrudan Türk milletine zarar verdiğini görebilmeli. Dünya değişiyor ve farklı bir kalıba dökülüyor. Yani başımızda kurulan dünyayı, hızlı akmakta olan tarihi bir kenara bırakıp 301’e sıkı sıkıya sarılırsak, ‘Su akar, Türk bakar’ atasözünü doğrulamış olmaz mıyız?” (agg)

07.02.2007

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

Rafsancani ve Chirac



Rejimin Maslahatını Teşhis Kurumunun başı olalıdan beri gölgede siyaset yaptığından, çoğumuz Rafsancani’nin gölgedeki yükselişine şahit olamadık. En son kendisini ‘hüccetü’lislâm’ olarak tanıyorduk. Bu, Şia’da ulema hiyerarşisinde ayetullah’ın altındaki makamlardan birisi. Sünnî dünyada tek hüccetü’l islâm sıfatı var o da Gazali’ninkidir. Bu hiyerarşik bir sıfattan ziyade istisnaî olarak ona müceddit sıfatına paralel olarak verilmiştir. Gazali dışında Sünnî dünyada başka bir hüccetü’l İslâm yok.

Rafsancani daha üste terfi etmiş ve ayetullah olmuş. Kimileri kendisine yeni sıfatı pek yakıştıramamışlar ki ‘makyavelizmin ayetullah’ı diyorlar. Âyet işaret mânâsına geliyor. Seküler hiyerarşide prof’un karşılığı da sayılabilir. İlmen bu sıfatı hak ediyor mu, etmiyor mu onu erbabı tayin etsin. Ama netice itibarıyla Doğan Ertuğrul’un da İran notlarında yazdığı gibi insanlar bir gecede ayetullah sıfatını ihraz edebiliyorlar. Aslında Rafsancani’nin pragmatik kişiliğiyle Rejimin Maslahatını Teşhis Kurumunun buluşması eşyanın tabiatını aksettirir. Celis ile meclis bütünleşmesi (makam ile makam sahibi) sağlanmış. Maslahatı en iyi bilen maslahatçıdır.

Bence bir Batılı üniversite Talabani’ye de fahri olarak siyaset bilimi profesörü ünvanını verse hakkında seza ve ceza olur. Rafsancani tefsir yazmanın moda olduğu devrin en son müfessirlerinden birisi. Onca işinin içinde buna vakit ayırması bile ne derece vaktini rantabl kullandığının işaretidir. Saatleri ayarlama enstitüsünün de bir sıfatı olsa onu da hak ederdi.

Son sıralarda İsrail ile İran, ABD ile İran arasında karşılıklı atışmalar var. Nejad İsrail’in haritadan silineceği günlerin yakın olduğunu söylüyor. Buna mukabil, Bush da İran’a yönelik olmak üzere tehdit üzerine tehdit savuruyor. Protege veya himayegerdesini koruyor. Buna mukabil, Nejad ABD’nin tehditlerini blöf ve söz savaşı veya psikolojik savaş olarak değerlendiriyor. Muttaki de aynı değerlendirmede bulundu. Nejad gibi Batı’da da bu kavganın ciddiyetine inanmayanlar var. Christopher Dickey’in Newsweek’teki ‘Liar’s Poker’ makalesi gerilimin tırmandırılmasına Nejad gibi bir teşhis koyuyor. Kayıkçı kavgası ve blöf. Blöf mü değil mi bunun sağlamasını zaman gösterecek.

***

Aslında Rafsancani Nejad’a göre daha pragmatik, ama bazen ondan da celalli sözler sadır olabiliyor. Sözgelimi bir konuşmasında İsrail’i nükleer imha ile tehdit etmiş. Demiş ki: “Böyle bir saldırıda toplam olarak 5 milyon Yahudi ölür. Buna mukabil İsrail misilleme yapacak olursa ve kendi bombalarını İran’a yöneltirse biz de sadece 15 milyon kayıp veririz. Bu rakam dünyadaki 1 milyardan fazla Müslüman dikkate alındığında devede kulak bir kayıptır. Küçük bir fedakârlıktır (Aish.com, Hezbollah’s Final Solution 27 Av 5766/21 August 2006).”

Buna mukabil Chirac güya sehven yaptığı ve sonra da geri çektiği açıklamalarında İran’ın nükleer gücünün kendilerini korkutmadığını söylemiş. Olsa olsa civar ülkelere zarar verebilir. İsrail’e zarar veremez kendisine zarar verir demek istemiş. Aynı şeyleri Şimon Peres de farklı bir tonda söyledi. ‘Keskin sirke küpüne zarar verir’ deyimini hatırlatırcasına Peres Nejad’ın ancak kendi ülkesine zarar verebileceğini ifade etmiş. Ve ABD ve İsrail’in kışkırtmaları ve İran’ın da yanlış mukabelesiyle ‘artan İran tehdidi’ üzerine Arap kalemlerin de yazdığı gibi Kana katliâmının mimarı hiçbir şey olmamış gibi geçenlerde Katar’a bir ziyaret gerçekleştirdi. Chirac Reagan gibi Alzhaimer’dan muzdarip olup olmadığı tartışılıyor. En son dünya basınını başına toplayıp İran hakkında ileri geri konuştuktan sonra sözlerini geri çekmesi ne anlama geliyor? Konuşma ve geri çekmesi ikisi de kasıtlı mı? Ve geri çekmek ne anlama geliyor?

***

Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, üç basın kuruluşuna verdiği mülâkatta, İran’ın nükleer bombaya sahip olmasının kendilerini korkutmadığını, bunu İsrail’e karşı kullanması halinde hemen ortadan kalkacağını söyledi, sonra bu sözlerini geri çekti. Chirac, The New York Times ve The International Herald Tribune gazeteleriyle Le Nouvel Observateur dergisi muhabirlerini, kendilerine mülâkat verdikten bir gün sonra geri çağırarak, bazı sözlerinin yazılmamasını istedi. New York Times, Chirac ile mülâkatın yazılmak şartıyla yapıldığını ve kasete alındığını yazdı. Gazeteye göre Chirac, geri çağırdığı muhabirlere, ‘’Ne söylediğim konusunda daha dikkat etmem gerekirdi ve söylediklerimin yazılacağını bilmeliydim’’ dedi. Gazete, Chirac’ın ilk mülâkatta, ‘’Tehlikeli olan; bir nükleer bombaya sahip olmak değil, Orta Doğu’daki silâhlanma yarışı ve nükleer silâhlanmanın giderek yayılmasıdır. İran için nükleer bombaya sahip olmanın bir faydası yok. İran’ın liderleri İsrail’in haritadan silinmesi çağrısında bulunuyor. Tahran eğer bunu İsrail üzerinde kullanırsa, atılan bomba atmosfere 200 metre gitmeden İran ortadan kalkar’’ şeklinde konuştuğunu yazdı.

Chirac, muhabirlere verdiği son mülâkatta, ‘’Muhtemel bir saldırıda İran’ın tamamen ortadan kalkacağı’’ yolundaki sözleri kullanmadı. Derler ki benzeri bir refleksi ilişkilerin gerginleştiğinde ani olarak Hindistan’a giden Ziya ul Hak da göstermişti. Onları nükleer mukabele ile korkutmuştu. Gerçekten de ABD İran arasındaki sözler savaşı blöf olabilir ama nükleer silâhların şakayı kaldırır tarafı yok. Ama Chirac’ın en ilgi çekici sözleri İran’ın elde edeceği bir iki bombanın kendi başına bir değer taşımadığı asıl korkutucu olanın bünün bölgede domino etkisi ve emsal meydana getirmesiyle bir nükleer yarışı tetiklemesi. Neoconlar da bundan korkuyor.

İran’la birlikte şimdiden 6 Arap ülkesi nükleer kulübe üye olmak için can attıklarını dile getirdiler. Demek ki, Batı için önemli olan İslâm dünyasının bütünü ve genel fotoğrafı.

07.02.2007

E-Posta: [email protected]




Serdar MURAT

Erdoğan’dan derin çıkış



Hrant Dink cinayetinin kazıldıkça altından ilginç bağlantıların, tuhaf ilişkilerin çıktığı bir sırada, derin devlet tartışmalarının ayyuka çıktığı bir dönemde ve Cumhurbaşkanı Sezer’in başlattığı laiklik tartışmalarının ortada olduğu bir sırada Başbakan Erdoğan’ın ne diyeceği önemliydi.

Hele ki, “Derin devlet var” diyen başbakanın 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel başta olmak üzere, “İktidarsın, çözsene” çağrısına muhatap olması, “İktidarlar ağlama yeri değildir” eleştirileriyle karşılaşması Erdoğan’ın tavrını daha bir önemli kılmıştı.

İktidar partilerinin grup toplantıları, başbakanların siyasî tavırlarını ortaya koymaları açısından, bu tür kritik dönemlerde daha bir önem arz ediyor.

Başbakanın konuşmasında pürdikkat dinlenen bölümün derin devlet ve laiklik konusundaki uyarıları olduğunu ve en çok bu konulara ilişkin sözlerinden dolayı alkışlandığını belirtsem, herhalde milletvekillerinin de aynı beklenti içinde olduklarını ortaya koyar.

Zaten Erdoğan’ın Afrika gezisine ilişkin anlattıkları, bugün gerçekleştireceği Gürcistan temaslarına yönelik açıklamaları ilgi uyandırmadı. Milletvekilleri sadece dinlemekle yetindiler.

Ta ki laiklik konusuna değinene dek.

“Cumhuriyetin de, demokrasinin de en büyük güvencesi aziz milletimizdir” dedi. Bu, devletin temeline milleti koyan demokrat anlayış.

Cumhuriyetin de, demokrasinin de güvencesi asker ya da yargı değil, milletin bizzat kendisidir anlayışı bu.

Erdoğan bununla da yetinmedi. Doğrudan Cumhurbaşkanı Sezer’in, laiklik konusunda anayasanın 2. maddesi ve Anayasa Mahkemesinin kararları varken, madde gerekçesinin esas alınmayacağı yönündeki sözlerini hedef aldı.

Erdoğan’ın sözlerine değinmeden önce, Cumhurbaşkanının seslendirdiği Anayasa Mahkemesi kararlarına bir parantez açmak istiyorum.

Bir kısmının altında Sezer’in de imzasının bulunduğu kararlar. 7 Mart 1989 yılında türban konusunda YÖK yasasında yapılan değişikliğe ilişkin olarak Kenan Evren’in başvurusu üzerine alınan karar. Dahası Refah ve Fazilet partilerinin kapatılmasıyla ilgili kararlar.

Hepsi kapatma ve yasaklama kararları. Sezer’in ilham aldığı laiklik, yasakçı ve kapatmacı bir laiklik. Kanunları anayasaya uygunluk açısından denetleyen Anayasa Mahkemesinin kararlarına bakan Sezer, her nedense Yargıtay’ın bu konulardaki içtihatlarına ses çıkarmıyor. Yargıtay son olarak Eygi ve Aydar kararlarında, laikliğin korkuyla değil, özgürlüklerle korunacağına hükmetmişti.

Başbakan Erdoğan da Sezer’in rağmına laiklikle ilgili maddenin gerekçesini esas aldıklarını ifade etti. Sezer’in açıklamasının yayınlandığı saatlerde önce Meclis Başkanı Arınç’ın cevap vermesi tartışılıyordu. Çünkü tartışmayı Arınç başlatmıştı. Sonra Başbakanın cevap vermesi uygun görülmüş herhalde.

Erdoğan’ın derin devlete ilişkin değerlendirmeleri de sağlıklıydı. Başbakan bu konunun tartışılmasını istiyor.

Devlet içinde karanlık odaklar oluşturmak isteyenlere dikkat çekti ve “kayıt dışı güvenlik anlayışı olmaz” dedi.

Başbakan’ın derin devlete karşı kararlı tavrı önemliydi. Milliyetçilik perdesi altında çetelerin sırtının sıvazlandığı bir kurtlar vadisi ortamında Başbakanın, “Devlete en büyük zararı bu tür oluşumlar veriyor” şeklindeki yaklaşımı yerindeydi. “Devlet için kurşun atan da, kurşun yiyen de kahramandır” gibi bir koruma ortamı sağlamadı.

“Tekerlerine çomak soktuk” dedi. “İktidarsın çöz” diyenlere, “Zamanında siz niye çözmediniz?” diye seslendi.

Başbakanlara suikast düzenleyecek çapta bir derin oluşum var bu devletin içinde.

Erdoğan’ın kararlılığı önemli. Bu desteklenmeli, Erdoğan da bu işi ağlama duvarına çevirmemeli. Ancak kamuoyundaki duyarlılık gelişmeden, Türkiye bu konuda bir devlet politikası oluşturmadan bir Erdoğan’la olacak iş değil bu.

Ancak şu unutulmamalı ki, aydınlatılan her cinayet, yakalanan her fail derin devlete indirilen en ağır darbe oluyor.

Başbakan konuşurken İçişleri Bakanı Aksu’yu izledim. Kıpır kıpır, yerinde duramayan, huzursuz bir havası vardı.

Bu ortamda nasıl huzursuz olmasın.

Böyle bir dönemde İçişleri Bakanının nikâh törenlerinde, milletvekillerinin kaz yeme partilerinde işi yok. Türkiye ciddî bir dönemden geçiyor.

Başbakan Erdoğan gibi bir kararlılığa ihtiyaç var. Tabiî önce hükümetin tamamında.

07.02.2007

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Metin KARABAŞOĞLU

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahaddin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  Ümit ŞİMŞEK

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004