Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 30 Ağustos 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


Şaban DÖĞEN

Kötü alışkanlıklardan kurtulmak



Günahlara dalmış bir dostunuz, arkadaşınız, yakınınız bulunsa ne yaparsınız? Onunla irtibatı kesip hiç konuşmaz mısınız, yoksa ıslahı için gayret mi gösterirsiniz?

Hz. Ömer (ra), günaha dalmış bir tanıdığını öğrendiği zaman ikinci yolu tercih etmişti.

Şam’da geçim sıkıntısı çeken, zaman zaman Hz. Ömer’e (ra) uğrayan bir adam vardı. Bir süre göremeyince, “Falan nerede, hiç gözükmüyor?” diye sordu. Durumunun iyi olmadığını, kendini şaraba verdiğini söylediler. Hz. Ömer (ra) çok üzüldü, kâtibini çağırıp şu mektubu yazdı: “Hattab oğlu Ömer’den filan oğlu filana. Allah’ın selâmı üzerine olsun. Kendinden başka ilah olmayan, günahları affeden, tevbeleri kabul eden, kulunu cezalandıran Allah’a senin için hamd ederim. O sonsuz kudret sahibidir. Ondan başka ilâh yoktur. Dönüş de Onadır.”

Hz. Ömer mektubu gönderirken, arkadaşlarına da, “Kardeşinizin kalben tevbe etmesi, Allah’ın da tevbesini kabul etmesi için duâ ederiz ” demeyi ihmâl etmedi.

Bir halifenin, halktan birisiyle bu kadar ilgilenmesi anlamlıydı. Adam mektubu alınca tekrar tekrar okudu. Kendi kendine “Allah günahları affeder, tevbeleri kabul eder. Günahta ısrar edildiğinde de şiddetle cezalandırır. Ya Halife Hz. Ömer, dönüş yaparsam o da beni affedeceğini belirtiyor. Artık bu mel’unu içemem” deyip içkiyi terk etti.

Hz. Ömer (ra), onun içkiyi bıraktığını öğrenince çok sevindi. Orada bulunanlara, “Siz de bir kardeşinizin kötü bir yola saptığını gördüğünüzde böyle davranın. Durumunu düzeltmeye çalışın. Allah’ın affedeceğini söyleyin. Tevbe etmesi için Allah’a duâ edin. Durumunun daha da kötü olması için şeytana yardımcı olmayın” dedi. (İbni Kesir, 4: 70.)

Kur’ân, mü’minlere iyilikte ve takvada yardımlaşmayı; kötülükte ve düşmanlıkta yardımlaşmamayı emreder. (Âl-i İmran Sûresi: 2)

Mü’minin dünyasının Cennete dönüşmesi ancak kötülüklerden uzak bir dünyanın kurulmasıyla mümkündür. Onun için günah içinde yüzen bir kardeşimizi o durumdan kurtarmak için elimizden gelen her türlü fedakârlığı yapmalıyız; kırmadan, dökmeden, incitmeden, kaş yapayım derken göz çıkarmadan.

30.08.2007

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Zekâ nedir, nasıl işler, nasıl geliştirilir?



Zekâ, beynin bilgi işlem hızı, zihnin öğrenebilme, öğrendiklerinden yararlanabilme yeteneği,1 şuurlu davranışa yönelten güç,2 çevreye o an için uyum sağlayabilme kabiliyeti gibi çeşitli şekillerde tanımlanmaktadır. Ruhumuzun danışmanı ve müfettişi olan zekâya, soyut düşünebilme, çevreye ve yeni durumlara uyum sağlayarak karşılaşılan problemleri çözebilme kabiliyeti de denir.

Kimi zaman karıştırılmasına karşılık, aslında akıl ile zekâ arasında fark vardır. Akıl, bilinen kavramlar arasında ilişki kurup, bilinenlerden bilinmeyenleri çıkarma, ölçme, değerlendirme gücüdür. Zekâ ise, uygun zamanlarda, doğru tepkilerin verilmesini sağlar. Akıl kontrolördür, zekâ ise işlemcidir.

Beynimiz aşağı yukarı 1,4 kilogramdır ve 100 milyar hücre ihtivâ eder. Bunlardan 10 milyarı sinir hücresidir. Her biri, birbirinden farklı iki cevaba muktedir olduğundan, iki üzeri 10 milyar kabiliyet taşıyor, demektir. 100 milyar beyin hücresi arasında oluşabilecek potansiyel bağlantı sayısı o kadar büyük ki, bunu şu anda var olan en gelişmiş bilgisayarlar dahi hesaplayacak özellikte değil.3

Kullanılmayan duyu ve uzuvlarımız, tıbben dumura uğradığı gibi, birer cevher olan zekâ ve hafıza da çalışmazsa paslanır. Beyin hücreleri dışındaki tüm vücut hücreleri hemen her sene kendisini yenilemektedir. Beyin hücrelerimizin yedi yılda bir yenilendiği ve beyin hücrelerinin ölümünün, yaşlılıktan değil, kullanılmamasından ileri geldiği ifade edilmektedir. Nörolojik araştırmalar, beynin çalıştırılmadığında hantallaşarak sâir uzuvlar gibi kireçlendiğini göstermiştir.

Eskiden beri sözel, sayısal olmak üzere iki zekâ çeşidi üzerinde durulmuştur. Artık, zekânın daha çok çeşitleri olduğu bilinmektedir. Harvard Üniversitesi Profesörü Hovard Gardner, zekânın yalnızca dil ve matematik-mantıkla değil, “Çoklu Zekâ” kavramı ile müzikten içsel âleme, spordan diğer meslek dallarına kadar çok yönlü olduğunu ifade ederek, kendini iyi tanımada başarılı olanların da zekî olduğuna dikkat çeker.

Bediüzzaman Said Nursî, insanın her şeyi kendinde toplayan çok yönlü istidat ile yaratıldığını;4 ruh cevherine ise sınırsız istidatlar ve o istidatlara sınırsız kabiliyetler konduğunu belirterek, o kabiliyetlerden de sayısız meyiller ve yönelmeler çıktığını ifade eder. O hadsiz meyillerden nihayetsiz emeller, istekler ve o nihayetsiz arzulardan sonu gelmez fikirler, tasavvurlar doğduğunu5 belirtir. Bu da, çoklu zekânın beş-on madde ile sınırlı olmayıp kabiliyetler, meslekler adedince çeşitlilik gösterebileceğinin ifadesidir. Ayrıca, insan beyninin, sayısız karışık mesajları mükemmel bir şekilde ayırıp tasnif edebildiğini, duygu, his ve latifelerimizi geliştirip genişletebilmemizin de hayal, hafıza ve akılla bağlantılı olduğuna işaret etmiştir.

Zekâmız; sözel, mantıksal, matematiksel, gözlem, derunî, sosyal, müzik, tabiata yönelik ve inestetik/bedenî zekâ olmak üzere birçok bölüme ayrılır. Kimi bir zekâda, kimisi birkaç zekâda ilerleyebilir.

İstidat ve kabiliyetlerimizi inkişaf ettirip geliştirme iradesi dâhil her şey Allah vergisidir ve ruhumuzu tekâmül ettirme, nefsimizi terbiye etme, yeteneklerimizi ortaya çıkarma hür irademize bırakılmıştır. Zekâ da, insan ruhunun bir parçası olduğuna göre, o neden bu kanun haricinde kalsın?

Dolayısıyla zekâ, kesinlikle geliştirilebilir. Çünkü zekâyı kinetik zekâya çevirebilme kabiliyeti bize verilmiştir. Zekâ çözüm bulabilme yeteneği olduğuna göre, ne kadar çok problem çözer, ne kadar mesele halleder, ne kadar okur, beynimizi ne kadar çok çalıştırırsak, zekâmızı da o oranda geliştiririz.

Dipnotlar: 1- G. Fişek-Z. Sükan, Çocuğunuz ve Siz, İst., 1993, s. 14.; 2- Cavit Binbaşıoğlu, Gelişim Psikolojisi, s. 98, İ. Ethem Başaran, Eğitim Psikolojisi, Ank. 1984, s. 82.; 3- Yeni Asya/29 Ekim 2002.; 4- Sözler, s. 289.; 5- A.g.e., s. 481.

NOT: Geçmiş mübarek Üç Aylar, Regaib, Mi’rac ve Berat Kandilinizi tebrik eder; câmiamız, milletimiz ve İslâm âlemi için hayırlara; insanlık için hidayete vesile olmasını Cenâb-ı Hak’tan niyaz ederim.

30.08.2007

E-Posta: [email protected] [email protected]




Hasan GÜNEŞ

İşbölümü ve ihlâs



Geçenlerde, İngiltere’de kalan bir arkadaşımız elektronik postayla İngiltere Merkez Bankasının yeni basmış olduğu Yirmi İngiliz sterlininin fotoğrafını gönderdi. Arkadaşımız eklediği notta “Bediüzzaman Hazretlerinin İhlâs Risâlesinde bahsetmiş olduğu iğne ustaları” diyerek konuya dikkat çekiyordu.

Paranın üzerinde teorinin ve bir çok ekonomik gelişmenin teorisyeni ve mucidi olan meşhur Adam Smith’in resmi ve iğne imâlâtı yapan atölyenin tasviri var. Resim yazısı olarak da “İşbirliği ve iğne üretiminde büyük artış” yazısı yerleştirilmiş.

Anlaşılan İngiltere yönetimi, geçmişteki başarılarının derin izlerini ve kendilerini bir zamanlar dünya hâkimi yapan sanayi inkılâbının esaslarını hatırlamak ve belki de gittikçe artan ferdiyetçilik hastalığının önüne geçmek maksadıyla konuyu gündeme getirmiş.

Şimdi İhlâs Risâlesi’ndeki bölüme bir göz atalım: “Ehl-i san’at, netice-i san’atı ziyade kazanmak için, iştirak-i san’at cihetinde mühim bir servet elde ediyorlar. Hattâ dikiş iğneleri yapan on adam, ayrı ayrı yapmaya çalışmışlar. O ferdî çalışmanın, her günde yalnız üç iğne, o ferdî san’atın meyvesi olmuş. Sonra, teşrikü’l-mesâi düsturuyla on adam birleşmişler. Biri demir getirip, biri ocak yandırıp, biri delik açar, biri ocağa sokar, biri ucunu sivriltir, ve hâkezâ... Her birisi iğne yapmak san’atında yalnız cüz’î bir işle meşgul olup, iştigal ettiği hizmet basit olduğundan vakit zayi olmayıp, o hizmette meleke kazanarak, gayet sür’atle işini görmüş. Sonra, o teşrik-i mesâi ve taksim-i a’mâl düsturuyla olan san’atın semeresini taksim etmişler. Her birisine bir günde üç iğneye bedel üç yüz iğne düştüğünü görmüşler. Bu hadise, ehl-i dünyanın san’atkârları arasında, onları teşrik-i mesâiye sevk etmek için dillerinde destan olmuştur.”

Bugün işbölümü ve işbirliği gibi kelimelerle ifade edilmeye çalışılan teşrikü’l-mesâi, iştirak-i san’at ve taksim-i a’mâlin sistematik hale gelmesi iğne imâlâtında başlayıp sanayinin tüm branşlarında vazgeçilmez hale geldi. Ulaşımın kolaylaşması ve ticaretin yaygınlaşması ile tek bir firma, bir sahada neredeyse tüm dünyanın ihtiyacını karşılayacak bir üretim yapabiliyor. Teşrikü’l-mesâi ve iştirak-i san’atı sağlayamayan firmaları dünyanın öbür ucunda da olsa ne kadar koruma zırhı olursa olsun ticarî hayattan siliyor.

Yakın zamana kadar iğneyi bile dışardan satın alan bir memleketin insanları olarak sistem ve prensip bazında çok şeye ihtiyacımız olduğu kesin. Gerçekten de bugün Asya’nın, Doğunun geri kalmasında, çağı yakalayamamasındaki en önemli eksikliklerden birisi de budur. Yani usulüne uygun bir araya gelememek, işbirliği ve işbölümü yapamamak, ihtisaslaşmaya önem vermemek, ve işleri her işi bilir vehmettiğimiz birilerine havale etmek gibi esasta yapılan hatalar her işin sonuçsuz kalmasına sebep olmaktadır.

Gerçekte bugün sanayi açısından bakıldığında iğneden uçağa kadar bir çok şeyi imal etmenin artık çok fazla zorluğu yoktur. Elbette teknolojideki mühim detaylar küçümsenmemeli, ancak esas problem kalite, zaman, hız, ucuzluk, ihtiyaca uygunluk ve devamlılık gibi önemli unsurlardadır. Bunları başaramıyorsanız, o işi yapıyor sayılmıyorsunuz artık…

Şimdi de bu iş bölümü konusunun Risâle-i Nur’a neden girdiği meselesine gelecek olursak aynı risâleden devam edelim: “İşte, ey kardeşlerim! Madem umur-u dünyeviyede, kesif maddelerde böyle ittihad, ittifak ile neticeler, böyle azîm yekûn faydalar verir. Acaba, uhrevî ve nurânî ve tecezzî ve inkısama muhtaç olmayarak ve fazl-ı İlâhî ile her birisinin aynasına umum nur in’ikâs etmek ve her biri umumun kazandığı misil sevaba mâlik olmak, ne kadar büyük bir kâr olduğunu kıyas edebilirsiniz. Bu azîm kâr, rekabetle ve ihlâssızlıkla kaçırılmaz!”

İnsanın maddî ihtiyaçlarının şiddetlenmesi ve kazanç arzusunun alabildiğine artması nasıl dünyevî işlerde iştirak-i san’at ve teşrikü’l-mesâi gibi prensiplere mecbur ediyorsa, koca dünya mülkünün bile yanında bir iğne kadar değeri olmayan bâkî hayat ve manevî hizmetler için aynı zarûreti mutlaka hissetmemiz gerekiyor.

30.08.2007

E-Posta: [email protected]




Raşit YÜCEL

Berat



Suçluyuz... Hüküm kesinleşmiştir. Hapisteyiz.

Yetkililere müracaat etmişiz. “Ne olur beni affedin. Bir hatadır yaptım. Bir daha mümkün değil aynı hatayı yapmak, affedin beni!”

Sizi affedecek tek yetkili Cumhurbaşkanıdır. Onun da çok şartları vardır.

Çok yaşlı, hasta veya çok dûçâr olmanız gerekiyor ki, sizin cezaevinden çıkmanıza onay versin.

Sultanların Sultanı, cumhurbaşkanlarının ve kralların Yaratıcısı sizin niyazınıza cevap veriyor. Hatta sizin içinizden geçeni dahi biliyor. Kusur yapıyorsunuz, günah işliyorsunuz, isyandasınız. İnanmıyorsunuz, inandığınız halde ibadetlerinizi yerine getiremiyorsunuz. Kalbiniz kırık, yaptığınız hatanın farkındasınız. Af diliyorsunuz.

Hangi yaşta, hangi kışta, hangi yazda olursanız olun, siz insansınız, siz kulsunuz. Açıyorsunuz ellerinizi ve kalplerinizi Allah’a... “Ya Rabbi, beni affet, büyük küçük kusurlarımı affet. Bana yardım et. Sana dönüyorum ve yalnız Senden yardım istiyorum” diyerek berat ediyoruz.

Bu gece bütün hikmetli işler ayırt edildi. Bu gecenin diğer vakitlerden çok çok sevaplı olduğunu, rahmetin bütün âlemi kucakladığını, affediciliğin coştuğunu, Peygamberimize (asm) tam şefaat yetkisinin bu gecede verildiğini biliyoruz.

Bu fırsatı bize veren Rabbimize hamdediyoruz. İşte berat böyle bir atmosferde cereyan etti. Sadece yakarış, sadece gözyaşı, sadece pişmanlık bunun için yetiyor. Ne mutlu berat ile berat edenlere!

30.08.2007

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Fatiha Sûresinin faziletleri



Halim Kemer:

*“Peygamber Efendimizin (asm) Fatiha Sûresi hakkında bildirdiği müjdelerden haber verir misiniz? Fatiha Sûresinin faziletleri nelerdir?”

Peygamber Efendimiz (asm), Fatiha Sûresi ile ilgili birçok müjdeli haberler vermiştir. Birkaçını numune olarak alalım:

1-Ebu Saîd İbnu’l-Muallâ (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ben Mescid-i Nebevî’de namaz kılıyordum. Resûlullah Aleyhissalatu Vesselâm beni çağırdı. Fakat namazda olduğum için mübarek çağrısına derhal cevap veremedim. Namazdan sonra yanına vararak:

“Ey Allah’ın Resûlü, namaz kılıyordum. Bu sebeple cevap veremedim” diye özür beyan ettim. Bana:

“Allah, Kitab’ında: ‘Ey iman edenler, Allah ve Resûlü sizi çağırdıkları zaman hemen cevap verin’ buyurmuyor mu?”1 buyurdu ve arkasından ilave etti:

“Sen mescidden çıkmazdan önce, sana Kur’ân-ı Kerim’in en büyük sûresini öğreteyim mi?” buyurdu ve elimden tuttu. Mescidden çıkacağı sırada ben:

“Ya Resulallah! Bana en büyük sûreyi öğretecektiniz” dedim. Resûlullah (asm) bana:

“O sure ‘Elhamdü lillâhi Rabbi’l-âlemin’dir ki, bu, namazlarda tekrar tekrar okunan yedi âyetten ibarettir” buyurdu.2

2-Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) bildiriyor ki, Peygamber Efendimiz (asm): “Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zü’l-Celâl’e yemin ederim ki, Allah, Fâtiha’nın bir mislini ne Tevrat’ta, ne İncil’de, ne Zebur’da, ne de Furkân’da indirmemiştir” buyurdu.3

3-İbnu Abbâs radıyallahu anhü anlatıyor: “Hz. Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâm yanında Cebrail Aleyhisselâm bulunduğu bir sırada, yukarıda kapı sesine benzer bir ses işitti. Başını göğe doğru kaldırdı. Cebrail (aleyhisselâm) dedi ki:

“İşte gökten bir kapı açıldı, bugüne kadar böyle bir kapı asla açılmamıştı.”

Derken oradan bir melek indi. Cebrail (aleyhisselâm) tekrar konuştu:

“İşte arza bir melek indi, şimdiye kadar bu melek hiç inmemişti.”

Melek selâm verdi ve Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselâm’a dedi ki:

“Ya Resulallah! Sana verilen iki nuru müjdeliyorum. Bunlar, senden önce başka hiçbir peygambere verilmemişlerdi: Onların biri Fatiha Sûresi, diğeri de Bakara Sûresi’nin son kısmı. Onlardan okuduğun her harfe mukabil sana mutlaka büyük sevap verilecektir.”4

4-Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: ‘Kim Fatiha-i şerife sûresini okumadan namaz kılarsa bilsin ki bu namaz nakıstır, eksiktir. (Bu sözü üç kere tekrarladı.)”

Ebû Hüreyre’ye (radıyallâhu anh):

“Biz imamın arkasında bulunuyorsak (ne yapalım)?” diye sorulmuştu. Ebu Hüreyre (ra) şu cevabı verdi:

“Yine de içinden oku. Zira ben Resûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm)’ın şöyle buyurduğunu işittim: ‘Allah Teâlâ hazretleri (bir hadis-i kudsîde) buyurdu ki: ‘Ben kıraati kulumla kendi aramda iki kısma böldüm, yarısı bana ait, yarısı da ona. Kuluma istediği verilmiştir: Kul: ‘Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. (Hamd alemlerin Rabbine aittir)’ deyince, Azîz ve Celîl olan Allah: ‘Kulum bana hamdetti!’ der. Kul, ‘Er-Rahmânirrahîm’ deyince, Allah: ‘Kulum bana senada bulundu’ der. Kul, ‘Malik-i yevmiddîn (âhiretin sahibi)’ deyince, Allah: ‘Kulum beni büyük bildi’ der. Kul, ‘İyyâkena’budü ve iyyâkenesta’în’ (Yalnız Sana ibâdet eder, yalnız Senden yardım isteriz) deyince, Allah: ‘Bu benimle kulum arasında bir taahhüddür. Kuluma istediğini verdim’ der. Kul, ‘İhdina’ssırâta’lmüstakîm sırâtallezîne en’amte aleyhim gayr’ilmağdûbi aleyhim ve la’ddâllîn’ (Bizi doğru yola sevket, o yol ki kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoludur, gadaba uğrayanların ve dalâlete düşenlerin değil) dediği zaman, Allah: ‘Bu da kulumundur, kuluma istediği verilmiştir’ buyurur.”5

5-Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: ‘İmam ‘âmin’ deyince, siz de ‘âmin’ deyin. Zira kimin âmin’i meleklerin âmin’i ile birleşirse geçmiş günahları affedilir.’”6

Nitekim birçok âyeti ve hadisi bir arada değerlendiren Bediüzzaman Hazretlerine göre de, nasıl insan şu koca kâinat kitabının bir küçücük misâli ise, bir özü ve özeti ise, bir çekirdeği ve meyvesi ise; Fatiha Sûresi de, Kur’ân-ı Azimüşşan’ın bir münevver timsâlidir, nurlu bir özüdür, özetidir, nurânî bir çekirdeğidir ve meyvesidir.7

Dipnotlar: 1- Enfal Sûresi: 24 2- Buhârî, Tefsir 1; Nesâî, İftitâh 26; Ebû Dâvud, Vitr 15. 3- Kütüb-ü Sitte, 2/438 4- Müslim, Müsâfirin 254; Nesâî, İftihah 25 5- Kütüb-ü Sitte, 8/2531 6- Kütüb-ü Sitte, 8/2538 7- Sözler, s. 45

30.08.2007

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

Allah mahcup etmesin



Olması gereken, yaklaşık dört ay gecikmeyle gerçekleşti ve yenilenmiş Meclisin 11. Cumhurbaşkanı olarak seçtiği Gül Çankaya’ya çıktı.

Bu sonuç için yapılacak ilk şey Gül’ü, Erdoğan’ı ve AKP’yi kutlayıp, Çankaya’da açılan “Gül devri”nin hayırlara vesile olmasını dilemek.

Biz de tebrik ediyor, “Hayırlı olsun” diyoruz.

Gül’ün cumhurbaşkanlığını, bir cihetiyle, Meclis iradesine yapılan antidemokratik müdahalelere “erken seçim” kararıyla cevap verme basiretinin de bir neticesi ve dolayısıyla demokrasimizin yeni bir başarısı olarak görebiliriz.

Aslında bu erken seçim kararı, iz ve tortu bırakan o tartışmalar yapılmadan alınsaydı, şüphesiz çok daha iyi olurdu. Ama artık geçmişi tartışmanın bugün için faydası ve gereği yok.

Geride kalmış hadiseleri konuşmak, ancak gerekli ve doğru dersler çıkarılabilir ve “tecrübe” olarak değerlendirilebilirse bir anlam taşır.

Ve geride bıraktığımız dört ay içinde yaşadıklarımız, bu bakımdan her kurumun ve herkesin alması icab eden çok önemli derslerle yüklü.

Bunların başında, gerginlik ve kutuplaşmaya asla prim vermeden ve yapılan onca provokasyona rağmen, büyük bir olgunluk ve vakar içerisinde talep ve beklentilerini dile getiren milletin iradesine saygı gösterilmesi gereği geliyor.

Seçimde aldığı başarısız sonuca rağmen, son âna kadar bu mesajı okumamakta direnen CHP bile neticede “Meclisin kararına saygılı olacağız” deme noktasına gelmek zorunda kaldı. Umarız, sözünü tutar ve “Saygılıyız, ama sorgulamayı da sürdüreceğiz” diye ifade ettiği tavrı hayata geçirirken yine ölçüyü kaçırmaz.

Peki, CHP bile itidale dönüş işaretleri verirken, askerin buram buram hazımsızlık kokan tavrına ne demeli? Her fırsatta bağlılık mesajı verdiği anayasada “başkomutanlık” olarak nitelenen bir makama, seçimle yenilenmiş bir Meclis tarafından seçilen yeni isme karşı en hafif ifadeyle “mesafeli duruş” olarak algılanabilecek tavırlar sergilemenin başka bir izahı olabilir mi?

Gereksiz yere kendi kendisini kilitleyecek keskin angajmanlara girmek ve buna bağlı olarak başörtüsüyle ilgili anlamsız saplantıyı hâlâ sürdürmek, demokrasiye ve millet iradesine saygı bir tarafa, ciddî devlet anlayışıyla bağdaşır mı?

Neyse ki, yeni bir dönemin başında Çankaya’yı boykot, saygı sinyalleri vermesine rağmen, başta girdiği yoldan çıkmakta zorlandığı görülen CHP, asker ve yakında görevi sona erecek olan YÖK Başkanı ile sınırlı kaldı, yüksek yargı ise Danıştay Başkanı dışında boykota katılmadı.

Umarız, önümüzdeki süreçte bu marjinal tavır, yerini saygı ve nezakete terk eder. Ve yine umarız, geldikleri noktayı millet iradesine borçlu olanlar, bunun için taviz vermeye, boyun eğip teslim olmaya zorlanmazlar. Ve zorlansalar dahi, milletten aldıkları emanetin hakkını verme sorumluluğunu herşeyin üzerinde tutarlar.

Bizim özellikle bu noktalarda kayıt ve endişelerimiz var. Ancak şu aşamada onları mahfuz tutuyor ve haklı çıkmamayı yürekten diliyoruz.

“Görevimin zorluğunun idrakindeyim” diyerek oraya çıkan Gül, inşaallah bu zorluğu milletin beklediği şekilde aşar ve yıllardır hasreti çekilen “devlet-millet kucaklaşması”na büyük katkı sağlayan bir cumhurbaşkanı olarak tarihe geçer.

Allah onu da, bizleri de mahcup etmesin.

30.08.2007

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

Yeni dönemde, yeni görevler



Tartışmalı bir seçim sürecinden sonra TBMM, 11. Cumhurbaşkanını seçti. Dış İşleri Bakanı Abdullah Gül, partisine mensup milletvekillerinin oylarıyla cumhurbaşkanı oldu, tebrik ederiz.

Türkiye, çoğu zaman cumhurbaşkanlarını ‘ağız tadıyla’ seçemedi. Genellikle tartışmalı geçen cumhurbaşkanlığı seçim süreçlerinde bazen Meclis’in üzerinden ‘uçaklar’ uçurulmuş, bazen de aday olanlar tehditle adaylıktan vazgeçirilip ‘yurt dışına’ çıkmaya mecbur bırakılmıştır.

11. Cumhurbaşkanı seçimi de sancılı oldu. Türkiye’de şimdiye kadar yaşanmayanlar yaşandı ve anayasa maddeleri keyfi yorumlandı. Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşanan tıkanma ve tartışmalar ‘genel seçim’i doğurdu ve oluşan Meclis, AKP’nin adayı Gül’ü 11. Cumhurbaşkanı olarak Çankaya’ya taşıdı.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün TBMM’deki konuşmasında vurguladığı noktalar, Türkiye’nin ihtiyacı olan ve yıllardan beri gerçekleşmesi arzulanan konulardır. Cumhurbaşkanlığı makamının kapılarının, ‘herkese açık olacağı’ noktasındaki hatırlatma; gerçekleşmesi durumunda Türkiye’yi rahatlatacaktır. Gül’ün konuşmasında ifade ettiği diğer konular, gerçekleşmesi halinde vatandaşı memnun edecek ifadelerdir. Gül, özetle şunları söylemiştir:

* Hiçbir ayrım yapmaksızın bütün vatandaşlarımızı kucaklayacağım.

* Şiddeti beslemeyen her türlü fikrin serbestçe ve korkusuzca ifade edilebildiği bir açık toplum olma hedefinden asla sapmamalıyız.

* Bir tek vatandaşının dahi, din, dil ve etnik özellikleri yüzünden ya da ekonomik durumu nedeniyle kendisine karşı ayrımcılık yapıldığını, horlandığını hissettiği bir ülke, çağdaş bir ülke olma vasfı taşıdığını iddia edemez.

* Asıl olan vatandaşın, doğuşuyla kazandığı temel haklarıdır.

* Eğitimde, ekonomide, kamu görevlerinde, devlet imkânlarından yararlanmada, hemen her alanda, fırsat eşitliğinin bütün vatandaşlara sağlanması elzemdir.

* Avrupa Birliği yolunda kararlı bir biçimde ve kendi irademizle yürümeye devam etmeliyiz.

* Demokrasinin, temel hak ve özgürlüklerin üzerine titreyeceğim.

* Kimsenin kimseyi ezmediği, keyfîliğin hüküm sürmediği, hak kullanımı açısından zayıfla güçlü arasında hiçbir fark bulunmayan, vatandaşın haklarının korunup kollandığı, içeride güçlü, dışarıda saygın bir Türkiye ideâli için var gücümle çalışacağım.

Türkiye’nin elbette başka pek çok önemli problemi ve derdi de vardır. Ancak, ‘teşekkür konuşması’nda dile getirilen ve bir anlamda millete vaad edilen konular hayata geçirilebilirse, millet kazanır. Ama benzerlerinde olduğu gibi bu vaad ve sözler, kürsülerde kalmaya devam ederse yazık olur.

30.08.2007

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

Yeni Kalvinistler; Müslüman Kapitalistler



AKP ile ilgili muahazelerden birisi de İslâm toplumunu; dindarları da Kapitalistleştirmeleri oldu. Bunu dış gözle de görenler var. Bunlardan birisi de le Figaro gazetesinden Guy Sorman. Fransız yazar Guy Sorman, Le Figaro gazetesinde yayımlanan “Türkiye ispatlıyor: Liberalizm, her yerde olduğu gibi İslâm dünyasında da işliyor” başlıklı makalesinde ‘Demokrat-Müslüman’ olarak nitelendirdiği AKP’nin zaferini ekonominin ötesinde aramanın gerekmediğini ileri sürüyor. Guy Sorman bu başarıda Anadolu Kaplanları’nın önemli bir rol oynadığını savunuyor. Onun ötesinde AKP’nin liberalleşme, sekülerleşmeye hizmet ettiği gibi Kapitalistleşmeye de hizmet ettiğini ortaya koyuyor. Özgün vizyonu olmadığı için AKP ister istemez bilvekale bu modellere hizmet etmiş ve demokrat İslâm tabiri gibi Kapitalist Müslüman ünvanını da hak etmiştir. bu tabir onlar için hakedilmiş ve onlar da bu ünvanını layıkıyla haketmişlerdir. Oysaki merhum Muhammed Mütevelli Şaravi’nin de ortaya koyduğu gibi İslâmın arkasına izm takısı takılmaz. Müslüman o anlamda ne iştiraki (sosyalist) ne de resimali yani Kapitalisttir. Bir ara merhum Mustafa Sıbai, ‘İştirakiyyetü’l İslâm’ kitabını yazmışsa da başta dönemin ırak uleması olmak üzere bu isimlendirmeye karşı çıkmışlar ve gerçekten de o ifade makes ve hüsn-ü kabule mazhar olamamıştır. Nasır gibilerin fiili isimlendirmeleri de tarihte ve maşeri vicdanda maya tutmamıştır. Guy Sorman’ın analizlerine gelecek olursak, ‘müteşebbis ve Müslümanlar, İslâm’daki yeni Kapitalizmi simgeliyor’ diye nitelendirdiği yorumunda açıkça ‘Anadolu Kaplanları’nın’ liberal ve Avrupa yanlısı’ bir ekonomik strüktür geliştiren AKP’nin seçmen tabanını oluşturduğunu ileri sürüyor.

***

İslam’ın ekonomik kalkınmayı engellemediğini aksine teşvik ettiğini, Kur’ân’ın yoksulluğu tercih eden incil veya Budizmin aksine, zenginliği dünyada öven tek kutsal kitap olduğunu ileri süren Sorman aynen sabık amerikan Başkanı Clinton gibi şunları söylüyor: “Hazreti Muhammed (a.s.m.), girişimci olup bir işkadını (Hazreti Hatice validemiz) ile evli olan tek peygamberdi” yorumunda bulunuyor. Liberalizm karşıtlığının felâket olduğunu, liberalizminse her derde deva olduğunu ileri süren Sorman: “Türkiye ve diğer yerlerden gelen iyi haberi selamlayalım, modern olduğu zaman İslâmdan korkmayalım” diye sözlerini noktalıyor. Böylece Kapitalistleştirme anlamında da AKP’nin dönüştürücü olduğunu ortaya koyuyor. Özellikle de şu ifadesiyle: “Türkiye’nin, liberalizmin, İslâm dünyasında da işlediğini kanıtlamıştır. 32 İslâm ülkesinin, kalkınmanın inanca değil, doğru ekonomik politikalara bağlı olduğunu ispat etmiştir...” Burada AKP’nin konformizmi benimsemesiyle Müslüman kitleleri dönüştürmesinde büyük bir vebali oluğu ortaya çıkmaktadır. Bilvekale bu işi yapmaktadır. Bu kanaatta olan sadece Sorman da değildir. Bu bağlamda The Australian gazetesi AKP kurucularının bir ‘İslâmî kalvinist’ oluğunu ileri sürmüştür (28 Temmuz 2007, Murat Erdem : Avustralya Basını: Erdoğan Yahudi mi?).

***

Sorman açıkça İslâmîleşme yerine ticarileşmenin alması gerektiğini ve Türkiye modelinde bizatihi aldığını da savunuyor. Halbuki tarihte ticaret İslâmîleşmenin bir aracı olmuştur. Malezya ve Endonezya gibi uzak şarktan, Senegal gibi diğer uçtaki ülkeler ticaret ve güzel muamele ve ahlak ile İslâma girmişlerdir. Dolayısıyla güzel ticaret ve tasavvuf güzel ahlâkın taşıyıcısı olarak İslâmın da yayıcısı ve taşıyıcısı olmuştur. Dolayısıyla ahlaklı ticaret ile İslâm arasında bir zıddiyet yok. Ama ticarileşme yani ticareti ideoloji ve izm haline getirmekle asıl gaye edinmekle islâm arasında tezad var. Kapitalizm de bunun bir ifadesidir. Sadece ahlakı bozmakla kalmamış ayrıca dünyanın tabii dengesini de altüst etmiş ve çevreyi de yaşanılamaz hale getirmiştir. İslâmî ticaret çevre ile uyumlu olduğu gibi ahlâkla da uyumludur. Onu Kapitalizmden ayıran yönü budur. Kendini düşündüğü kadar başkalarını da düşünür. Sermaye egoizmi değildir. Türkiye’deki AKP ticari anlayışının Kapitalistlerden övgü alması da onun İslâmî endişeleri ve sınırları aştığını ispat eder. Cemaatler eğil ama dindar fertler ticaretle ve siyasetle iştigal edebilirler. Bu anlamda ne Müslüman ferd ne de cemaat ticareti hayatının merkezine alır. Bu anlamda ticarette tefani etmez ve hayatın diğer boyutlarını ve özellikle de ahiretin tarlası olduğu gerçeğini unutmaz. Cemaatler ise hiçbir zaman doğrudan ticaretin içine girmezler ve ama ticari cemaatler (holding ve ortaklıklar) olabilir bu anlamda ticari cemaatleri dini cemaatler haline getirmek meşru ise de dini cemaatleri ticari cemaatler haline getirmek gayri meşrudur. Bu hayatın tamamını ticarete hasretmektir. Kepçeye prestiş etmektir ve onun sahibini görememektir. İslâm'da ticaretin sırrı kepçeyi görmek kadar onun sahibini de görmektir. Aksi halde İslâmîleşme yerine ticarileşme süreci başlar. Türkiye’deki kalvinistlerde oluğu gibi.

28 Şubat sürecinde dini kesimleri yoldan çıkaran yöntemlerden birisi İslâmîleşme yerine ticarileşme oldu ve bu istihbarat raporlarıyla da teyid edilmiştir. Ticarileşme birçok İslâmî cemaatin da sonu olmuş ve bazısı da hedeflerinden saptırmıştır. ÖZEL DURUM İSTİHBARAT SONUÇLARI ADLI RAPORUN 24’üncü maddesinde aynen şu ifadeler rapor edilmiştir: irticai faaliyetlere destek veren vakıflar da ‘dava’dan çok kazancın önplana çıkması konusunda yapılan çalışmalarda başarılı olunduğu istihbar edilmiştir...

Bu sözlerden sonra geçen yılları gözönüne getirebilir ve KALDERA HOLDİNG gibi derme çatma holdinglerde yaşananları gözönüne getirebilirsiniz...

30.08.2007

E-Posta: [email protected]




İsmail BERK

Yeni dönem



22 Temmuz seçimleri neticesinde ortaya çıkan tabloya göre AKP, cumhurbaşkanını, hükümeti ve Meclis Başkanını “aynı takımdan”, kendi kumaşından bir elbiseden çıkardı.

Daha önceleri DP iki dönem bu üçlüyü kendi içinden seçebilmişti. ANAP ve DYP, bir süreliğine bu üçlüyü kendi iktidarlarında koruyabilmişlerdi.

Defolu demokrasinin nüksettiği bu dönemlerde, siyasetten gelen üç cumhurbaşkanından Celal Bayar darbeyle, Özal vefatla, Demirel ise 28 Şubat’la bu birlikteliği yürütemedi.

Yani cumhurbaşkanı, meclis başkanı ve başbakanı beraber çıkaran, tam takım siyasî sayı yeterliliği ile yürüme şansı, 1960’tan bu yana ilk defa yakalanıyor.

Değişen toplum, değişen dinamikler ve değişen siyasî aktörlerin ardı ardına, bu denli kristalize bir sonucu ve takım elbise görüntüsü vermesi iki yönlü bir tartışmayı beraberinde getiriyor.

Birinci, uzlaşmayı tanımsız taleplerinin bir payandası yapan CHP ve havalisinin tepki psikolojisi. Bunlara göre, halkın dediği yetmezmiş, ayrıca çoğunluğu geniş mutabakatla perçinlemek gerekiyormuş. Sonra laiklik, irtica tehdidi altına giriyor. Eşlerin başörtüsü bir endişe kaynağı.

İkinci çoğunluk ise, demokrasinin kendi kuralları içinde sonuçlara razı olunması gerektiğini seslendiriyor. Bunun istisnaları olmamalı. Milletin iradesi ve onun temsili olan meclisin ortaya koyduğu tercihe saygılı olunması gerektiğini belirtiyorlar.

Görüldüğü gibi karışık bir durum yok. Hepimizin bildiği kronik ayrışma bu. İki görüşün bünyeleri, kendi vücut sistemine göre her şeyi algılıyorlar ve salgılıyorlar.

Bizim net tavrımız, şüphesiz ikincisi. Bunda ihtilafımız yok. 1946’tan beri meşrû zemine ve milletin tercihinden yana beyana bağlıyız.

“Kim, kiminle, neden o?” sorularının bittiği yer, halkın netleşen iradesidir. Arka plan analizler, endişeler, tenkitler, milli iradeyi yaralamamak şartıyla geçerli. Meşruiyeti meşrû zeminde ve süreçte aramak kaydıyla muhalefet hakkı demokrasinin teminatındadır.

Demokrasi; çoğunluğun iktidarı ise, diğerlerinin hukukunu birinci derecede korumak da yine iktidarın öncelikli sorumluluğudur. Çoğunluğun dediği olacak, azınlığın hakları korunacak. Bütün denklem bu.

Böyle bir kültürü ve demokrasinin bağışıklık sistemini “ihtilâl sıtması”na karşı korursak, mesele biter. Temel hakların iktidar ve muhalefet olmaya göre değişmediği, hukukun egemenliği altında herkesin vatandaş olma hazzını tattığı bir olgunluğun yakalanması gerekiyor.

Eğer demokrasimiz, her meyve döneminden önce budanmasaydı, bir tufana yakalanmasaydı, bugün daha olgun meyvelerini verecekti.

Ne diyelim? Olan oldu. Bundan böyle, borçlandığımız belirsizlikleri çözmenin zamanı. Maziyi aşmanın zamanı. Yaraları sarmanın vakti. Birlikte düşünmenin, milli meselelerde çok sesliliği önemsemenin dönemi olmalı.

Sevinçle hüzün, iktidarla muhalefet, kabulle ret, kazanıp kaybetmek, demokratik süreçlerin ve ahlâklı rekabetin içinde kalınırsa iki temel doğrudur. Sonuçlar, bir kısa heyecan dalgası oluştursa da, süreçler kurallar içinde herkesi kendi rolünün icaplarına bağlamalı.

Böylesine yekpare ve ikinci dönem ipi göğüsleyen bir iktidar istikrar için ne kadar elzemse, benzer şekilde farklı açılardan eksikleri ve çözümleri ortaya koyan, rekabetin kalitesini arttıran muhalefet de o kadar gereklidir.

Bediüzzaman’ın tabiriyle “Muhalefet muvazene-i adalettir.” Muvazene-i atalet olmamalı. Diri olmalı. Çare üretmeli. Alternatif olmalı. Sivil ve demokrat kalarak, yarışın niteliğini bozmadan kendi tabanını güçlendirmelidir.

Bu durum, sivil siyasetin kendi içinde türbülansa dönüşmeden, farklılaşmayı ve iktidarı aktifleştirerek daha fazla çalıştırıp, enerji kaynaklarının verimliliğini sağlayacaktır.

Yeni dönem, yeni bir siyasî ahlâk ve kültürü gerektirmektedir. Kaybeden, görevi sakin ve kabullenerek devretmeli. Kazanan da, omuzuna binen yükün ciddiyetinde hizmet etmeli. Sürtüşmenin, polemiğin ve öküz altında buzağı aramanın dönemi bitmeli.

Bütün bunların denge ve kuvvetler ayrılığı içinde adaletli bir kamu yönetimi ile güçlenmesi, bireylerin yeni demokrasi eğitimini zorunlu kılmaktadır. Bireylerin hak ve yetki sınırlarını bilmeleri ve pozitif düşünmeleri, toplumun ve siyasetin kimyasını değiştirecektir.

Sadece iktidar kavgaları değil, öncelikle iç iktidarımızın iradeli tutumlarına ihtiyaç vardır. Sonrası yeni dönem olur. Yoksa boğuşma, suyu bulandıranların siyaset dışı iştahlarını kabartır. Bu da mesuliyeti muciptir.

30.08.2007

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN


 Son Dakika Haberleri