"Gerçekten" haber verir 17 Ekim 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.

 


Nejat EREN

TARİHİN ENGİN SULARINDA GÖNÜL DENİZİNDEN DALGALAR



İslâmiyet, bir umman ve okyanus.

Kur’ân, bir ilim deryası ve bitmez, tükenmez hazine.

İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem (as), melekûtiyet âleminden, şehadet âlemine gönderilen, fâniyet ve insaniyetin ilk temsilcisi, hasret ve teslimiyetin örnek âbidesi. Hz. Havva muhabbet ve itaatin, kadın olmanın ulvî, misilsiz örneği.

Nebiler nebisi Hz. Muhammed (asm), getirdiği Nur’la iki cihanı aydınlatan, bir gönüller sultanı, muhabbet efendisi, şefkat hamisi ve Hâlık’ının bütün isimlerinin ve İsm-i Âzâmının tam bir yansıması.

Sıddıkıyet burcunun erişilmez doruk noktası, Hz. Ebûbekir-i Sıddık (ra).

Farukiyet ufkunun paha biçilmez misilsiz örneği, cesaret ve kahramanlığın sembolü; Hz. Ömer (ra).

Hayânın, hilmin, güzel ahlâkın en müstesna ve mutena temsilcisi, Hz. Osman (ra).

İlmin kapısı, marifetin kalesi, kahramanlığın, kuvvet ve cesaretin zirve şahsiyeti, Hz. Ali (ra).

Onların dâvâ, dert, meslek, yol, meşreb arkadaşları insanlığın yıldızları “sahabe” ismiyle dünyaya nâm salmış ulaşılmaz mümtaz şahsiyetler.

Hıristiyan ve Musevîler başta olmak üzere muâsırları olan mevcut insanlara: “Biz İslâmiyeti kabullenmekte zorlanıyoruz, ama Abdülkadir-i Geylâni’yi de inkâr edemiyoruz” hakikatini haykırtan o büyük ve sabitleşen gerçek İslâm prensipleri ve düsturlarının dayanılmaz sırlarını şahsında tatbik eden Abdülkadir-i Geylâni.

Bir tek hadis-i şerifi bulup insanlık âleminin hizmetine sunmak için iki ay yaya yol yürüyüp kaynağından emin olmayınca geri dönme azmini gösteren Buharî Hazretleri.

Kaynağında, beşiğinde, mayasında, özünde İslâmiyet, maneviyât, kudsiyet olan bu mukaddes topraklarda, Anadolu’da yetişen, istikametin, iradenin timsâli, gerçek kahramanlığın ve Allah’a kulluğun misilsiz örneklerinden ve “Alparslan’ın azamet-i asman-i peymanesini görmüş olanlar, bakınız şimdi o zir-i haktedir” dedirten büyük sultan Alparslan.

Ufkun, vizyonun, gayenin, amacın timsâli. Yaratanına köleliğin şeref madalyası olan küpeleri kulaklarında iftiharla taşıyan, “Bu dünya bir padişaha çok, iki padişaha az” diyen ufkun ve fikrin sahibi, büyük hakan Yavuz Sultan Selim.

İradenin, kararlılığın, gerçek adaletin ve hakkın yolunda nefsini hiçe sayan, İ’lâ-yı Kelimetullah için her türlü zahmetlere katlanan, ordu hareket halinde iken “Seferin nereye olacağını” soranlara: “Eğer sakalımın telinden birisi onu bilseydi, onu keserdim” diyerek teslimiyet, sır vermeme ve iradenin gerçek tatbikçisi olduğunu bütün âleme ilân eden, büyük hakan Fatih Sultan Mehmed.

Yalnız ehl-i kitaba değil, mecusilere, putperestlere, ahlâkî düşkünlere bile gönül kapısını kapatmamanın basiretinin temsilcisi, asırları ve insanlığı kucaklayan, derinliğin, mahviyetin, sevgi ve hoşgörünün vazgeçilmez, dünya âlemindeki sembol ismi Mevlânâ.

Mahviyetin, kendinden geçmenin, Yaratana sığınmanın, dünyanın her şeyini onun için fedâ etmenin, varlıkların hepsinin yaratandan ötürü kardeş ve mukaddes olduğunu bütün benliğiyle kabullenen, asırlar geçtikçe cilâsı parlayan müstesna yiğit, gönül eri, Yunus Emre.

Ve şefkatin, merhametin, dikkatin, istikametin, muhakeme ve meşrûiyetin, hürriyet ve demokrasinin, insan olmanın gereğini en iyi kavrayıp nefsinde tatbik etmeye asırlık ömrünü adamış aksiyoner dâvâ adamı olan büyük mânevî mücahid, son asrın büyük temsilcisi, bir asra yakın dolu dolu olan o muhteşem hayatıyla ve Kelâmullah olan Kur’ân’a ve sünnete dayanan tefsir, yorum ve izahlarının pusulasında olayların, mekânların yol haritacısı, büyük prensip, sistem ve düsturların, hilesizliğin, azmin, sadakatin, metanetin, cesaretin, iffet ve merhametin şaşmaz tatbikçisi; sapkın felsefe ve istikametsiz ilim yerine, semâvîliğin, kudsiyetin, maneviyatın, ilâhiliğin, samimiliğin, hasbiliğin müdafaacısı; ihlâsın tatbikçisi, kardeşliğin uygulayıcısı, kendine, gerçeklere, ilme, irfana ve topluma ters düşmemenin mümessilidir Bediüzzaman Said Nursî.

Ve onun bize, âlem-i İslâm’a ve beşeriyete en büyük hediyesi olan, muhteşem mânevî tefsir Risâle-i Nur Külliyatı. Mertlik, yiğitlik, maharet, gerçek dâvâ adamlığı ve insaniyet, nezaket, sıdk, diğergamlık, muhabbet, şefkat ve merhamet işte insanlık tarihine mal olmuş bu muhteşem tabloya, bu mübarek silsileye ve bu muhteşem prensip, emir, tavsiye ve fikirlere gerçek mânâda uymakta yatıyor. Unutmayalım ki bu saydığımız ve daha sayamadığımız nice isimsiz kahramanın dünya ve ahret saadetine katkıları ve tarih sayfalarında bu kadar öne çıkıp yankılanması işte bu prensip ve emirlere uymaktan geçti. Bu muhteşem mirasa tam olarak bağlanmak ve sahip çıkmak, bu tariflere uyan, bu düsturları uygulayan insanlar olma dilek ve temennisiyle.

17.10.2008

E-Posta: nejateren@saidnursi.de




Halil USLU

Hastalık sebepleri



Asr-ı Saadet’ten ve daha öncelerden bugüne kadar sıhhatli kalmanın şartları ve tavsiyeleri mideden geçmektedir. Aynı şekilde oburlar sultanı olmanın da cezası daimî hastalıklardır. Yıllar geçtikçe, tıp dünyası ilerledikçe, hastalıklar izale olacak iken, tam tersi artmaktadır. Hastaneler ardı ardına açılmakta ve sıralar, kuyruklar devam etmektedir. Genel olarak baktığımızda şunları görmekteyiz:

Çok yemek yenildiği zaman midenin daha çok enzime ihtiyacı olur. Enzimleri yapmak vücut için çok güçtür ve kıymetli maddeler gerekir. Normal bir insan için 250 gr yemek yeterlidir. Bunu hazmettirmek için kalp, hiç zorlanmadan rahat çalışır. İki kat yemek yenirse, kalbin, yemeği hazmettirmesi ve fazlalıkları çıkarttırması için dört kat daha fazla çalışması gerekir. Bu da kalp için çok ağırdır. Meselâ bir araba düzgün bir yolda hiç zorlanmadan harcadığı benzinin, taşlı, bozuk, kayalık yolda iki katını harcar. Mesafe aynı, harcadığı benzin farklıdır. Böyle zorlanarak devamlı çalışmasıyla motor harap olduğu gibi, insanın kalbi de devamlı ve çok çalışmaktan harap olur. Onun için Efendimiz (asm) “Benim ümmetim acıkmadan yemez ve daha iştahı var iken sofradan kalkar” diyerek “az yemek” tavsiyesinde bulunmuştur.

Karışık yemekler ise, başlı başına bir derttir. Birbirine uygun olmayan yemeklerin hazmı zordur. Sindirilemeyen yemek, bağırsakta toplanır ve zamanla bağırsağı genişleterek cepler oluşturur ve bu ceplerin içinde çok maddeler toplanır, yıllarca orada saklanır. Buna bağlı olarak bağırsak ağırlaşır, hareketi yavaşlar ve sonuçta kabızlık meydana gelir. Vücut çok halsiz kalarak yorulur, gaz ve uyku meydana gelir. Çürümüş yemekler bağırsağı zehirleyerek kana karışır. Kandan bütün organlara ve hücrelere yayılarak onları zehirler ve hastalıklara yol açar. Gıda zehirlenmelerini unutmayalım, her gün bir yenisi çıkıyor. En hafif yemek 4 saatte hazmolunabilir, yemeğin ağırlığına göre hazım süresi 6-10 saate kadar uzayabilir.

Proteinli yiyecekler, et, yumurta, peynir vs midede uzun zaman hazmolunur. Karbonhidratlar ise tatlılar, beyaz undan yapılmış yemekler, patates, süt, meyve vs. midede çok durmadan bağırsağa geçerek hazımı orada tamamlar. Su hemen bağırsağa geçer. O yüzden önce su içmeli, sonra meyve veya tatlı yenilmeli. Sonra sebze ve proteinli yiyecekler yenilmeli. Önce yemek yenilip, sonra meyve veya tatlı yenilirse, meyve hazmolmak için bağırsağa geçemez, mayalanır, bütün yemek bozulur, çok gaz olur. Sonra su veya çay içilirse, yemekten ayrılmadığı için mideyi genişletir ve hazmı zorlaştırır. Bu itibarla en az 30 dakika, mümkünse Bediüzzaman Hazretleri gibi 2 saat hiçbir şey yememelidir.

İlim adamlarının tespitlerine ve beyanlarına göre; çiftçilikte kullanılan ilaçlar (hormonlar, sun’î gübreler, D.D.T ve başka benzeri zehirli maddeler) insanların vücudunun hücrelerinde toplanarak bütün hayatında devamlı etki yapıyor. En çok da karaciğer, yumurtalıklar ve beyne zarar veriyor. Belki şimdi D.D.T kullanılmıyor, fakat onu aratmayacak dozda kimyevî ilaçlar, tozlar var. Gayet düşündürücüdür, her şekilde tedbir lâzım.

Ayrıca önemli bir husus da, ev temizliğinde kullanılan deterjanlar, ne kadar mikroplara zarar verse de akciğer, karaciğer ve beyne de zarar veriyor. Hastalıklara, ayrıca mantara yol açıyor. Kullanılmasında ve yıkanmasında azamî tedbir almalı. Klorlu deterjanlar (tuz ruhu, çamaşır suyu, kezzap) bağırsak kanserine ve ağır akciğer hastalıklarına sebep olabiliyor. Bu kimyasal maddeler nasıl vücudu yıpratıp zarar veriyorsa, hastalıkları tedavi için kullanılan bütün kimyasal ilaçlar ve haplar da (ağrı kesici dahil) aslında vücudu yıpratıyor ve kısmen zehirliyor.

Mübarek kedilere vesâir hayvanlara gösterdiğimiz itinayı ve titizliyi maalesef kendimize gösteremiyoruz.

Ekmek ve yemek israflarına daha giremedik, onları ayrı bir makalede ele alacağız inşaallah.

17.10.2008

E-Posta: haliluslu1951@mynet.com




Süleyman KÖSMENE

Faiz ve İlâhî azap



Mustafa Bey: “Bir Müslüman faiz yerse ebediyen cehennemde mi kalır? Yoksa cehennemde cezasını çektikten sonra tekrar cennete girer mi? Kur’ân-ı Kerim’de faiz yiyenler ebediyen cehennemliktir diye geçiyor. Faizle ilgili âyetleri açıklar mısınız?”

Dünya devletlerinin bu gün ilân ettiği ve korkup muhtelif tedbirler almaya davrandığı parasal krizin faizden başka suçlusu yoktur. Bunu öncelikle teslim edelim. Parayı üretimle değil, para ile kazanmanın dünyevî tokadının adı ancak bu kadar olur! Çöküş!

Dilerseniz faiz âyetlerini buraya alalım:

* “Faiz yiyen kimseler, kıyamet gününde kabirlerinden şeytan çarpmış kimselerin kalkışı gibi kalkarlar. Bunun sebebi, onların, ‘Alışveriş de faiz gibidir’ demeleridir. Hâlbuki Allah alışverişi helâl, faizi ise haram kıldı. Her kime Rabb’inden bir öğüt gelir ve o da bu öğüde uyarak faizi terk ederse, bu yasaktan evvel almış olduğu faizler kendisine aittir. İade etmesi gerekmez. Onun hakkındaki hüküm, Allah’a kalmıştır. Her kim de eskiye dönüp tekrar faiz yemeye başlarsa, işte öyleleri Cehennem ateşinin ehlidir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.”1

* “Allah faizin bereketini giderip onu mahveder. Sadakası verilen malı ise ziyadeleştirir. Allah faizi helâl sayan o kâfirlerden ve haram işleyen o günahkârlardan hiçbirini sevmez. İman edip güzel işler yapan, namazlarını dosdoğru kılıp zekâtlarını hakkıyla veren kimselerin ise, muhakkak Rab’leri katında mükâfatları vardır. Onlar için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır.”2

* “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve eğer gerçek mü’minlerseniz, faiz olarak kalmış alacaklarınızı terk edin.”3

* “Ey iman edenler! Faizi kat kat yemeyin. Ve Allah’tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz.”4

* “Yahudilerin zulümleri, pek çok kimseyi Allah’ın yolundan alı koymaları, kendilerine yasaklanmış olduğu halde faiz almaları ve halkın malını haksız yere yemeleri sebebiyle, daha önce kendilerine helâl kılınan temiz ve iyi şeyleri Biz onlara haram kıldık. Onlardan kâfir olanlara da pek acı bir azap hazırladık.”5

Bu âyetlerin bildirdikleri başlıca hükümleri maddeler halinde belirtmek gerekirse:

1-Bu âyetlerin hiçbirisi tövbe kapısını kapatmıyor. Bilakis, tövbe edenin ve faiz almaktan vazgeçenin, daha önce almış oldukları faizlerin kendisine ait olduğunu, iade etmesi gerekmediğini, onun hakkındaki hükmün de Allah’a kaldığını bildiriyor ve faiz yemiş olanları tövbeye davet ediyor.

2-Faiz malın ve kazancın bereketini gidermektedir. Bu açıdan faiz yiyenler görünüşte çok para kazanıyor gibi olsalar da, aslında çok para kazanmıyorlar, bereketsiz bir yığın toplamış oluyorlar. Bu bereketsiz yığın daha dünyada bile hayır getirmeyecek, kişinin elinden şu veya bu sebeplerle, olmadık gerekçelerle çıkacaktır. Neticede faiz yiyicisi dünyada bile bu işlemden “hayır görmeme” cezasına ve “zarar görme” kısmî kefaretine mahkûmdur.

3-Üstad Bedîüzzaman’ın ifadesiyle faiz Müslüman’a mutlak zarardır. Atalet verir, çalışmaya şevki kırar, tembelliğe atar. Böylece Müslüman, faiz günahının dünyevî bedelini mutlaka öder. Faizin kap ve kapıları olan bankaların faydası beşerin en fena kısmınadır.6 Onların hesapları da âhirette görülür.

4-Sadaka ve zekât ise, mala ve kazanca bereket getiren, başkasına veriliyor olsa da paranın manevî değerini artıran ve Allah’ın rızasını kazandıran birer ibadet şekilleridir. Faiz alarak insanların mallarını gasp etmektense, sadaka ve zekât vererek insanlara yardımcı olunmalıdır. Kur’ân’ın şiddetle önerdiği ve önemsediği tavsiye budur.

5-Allah, haramı helâl sayanları sevmiyor.

6-Faiz yasağını “Alışveriş de faiz gibidir” gibi gerekçelerle hafife alan, faizin haram olduğunu kabul etmeyen ve inkâr eden münkirlerin yerinin ise “Cehennem ateşi” olduğunu ve orada ebedî kalacaklarını ayet açıkça beyan ediyor. Binaenaleyh, “Ebedî Cehennem” inkârcı için söz konusudur.

7-Bu âyetlere göre faiz günahkârını ayrı, faiz münkirini ayrı telakki etmeliyiz.

8-Günahkâr olup münkir olmayanların, cezasını çektikten sonra Cennete gidecekleri elbette rahmet-i İlâhiyeden umulur.

Dipnotlar:

1- Bakara Sûresi: 275

2- Bakara Sûresi: 276 277

3- Bakara Sûresi: 278

4- Nisâ Sûresi: 130

5- Nisâ Sûresi: 160, 161

6- Sözler, s. 671

17.10.2008

E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr




Şaban DÖĞEN

Hayırlı işlerde cevval olmak kime mahsus?



Bir insana bir süre sonra öleceği bildirilse, namazdan niyazdan anlayan bir kimse ise, namaz vakti de girmişse ilk işi namazını kılmak, borçlu olarak huzur-u İlâhiyeye gitmemek olacaktır.

Ha biraz sonra öleceğimiz bildirilmiş, ha bildirilmemiş. Fark eden birşey yok aslında.

Çünkü vakti belli olmayan ölüm az sonra da gelebilir. Zaten ölümün gizli tutulmasındaki sır da bu değil midir? Her an ölüm gelecekmişcesine hazırlıklı olmak!

Öyleyse sadece namaz için değil, bütün ibadet ve hayırlar için aynı durum söz konusu.

Dünyada bulunuş misyonunu bilen bir insanın yapılabileceği başka ne olabilir ki?

Elinden gelen bütün gayretle sadece şu geçici dünya için değil ebedî kalacağı âlem için de hazırlık yapmak! Farzları yerine getirerek, haramlardan kaçınarak, kısacası rıza-yı İlâhî çerçevesinde yaşayarak…

Sahabenin gayret ve faaliyetinin temelinde bu duygu vardı. Mü’min kardeşine gülümsemek gibi küçük bir hayır da olsa onu ihmal etmezlerdi. Güç ve imkânları ölçüsünde ellerinden ne geliyorsa onu yaparlardı. Çünkü Allah Resûlü (asm), “Hayırlı işlerde cevvaliyet, ümmetimin mümtaz olanlarında bulunan bir özelliktir”1 buyurmamışlar mıydı? Sahabe asırlar boyunca bütün ümmetin örnek aldığı, Kur’ân’ın açık beyanıyla Allah’ın razı olduğu2 topyekün mümtaz, kalburüstü insanlardı.

Evet, Feyzü’l-Kadir’de yer alan az önce zikrettiğimiz hadis-i şerif bir mü’minin, imanı gereği daima iyiye, mükemmele, güzele gitme gayreti içerisinde bulunacağına, bu özelliğin ancak mümtaz insanlara mahsus olduğuna dikkat çekiyor.

Şimdi düşünelim, insanların dünya ve ahiret mutlulukları için her türlü esası, emir ve yasakları içine alan bir dine uyma gayreti içinde olan, “Belki Allah’ın rızası bunda” diyerek büyük küçük demeden her türlü iyiliğe koşan insanlardan meydana gelen bir toplumda hiç huzur ve mutluluk olmaz mı? Onların dünyaları da Cennete dönmez mi?

İyilikler insanın ahirete götürebileceği en önemli sermayelerdir. Ahirette işe yarayacak, insanı kurtaracak olan iman ve salih amellerdir.

Söz, söz sultanının: “Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fâni dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.”3

Dipnotlar:

1- Feyzü’l-Kadir, 3:250. 2- Beyyine Suresi: 8. 3- Mesnevî-i Nuriye, s. 110.

17.10.2008

E-Posta: sdogen99@ttnet.net.tr




M. Latif SALİHOĞLU

Bediüzzaman'a "evyâh" dedirten (1)



Bediüzzaman Hazretlerinin biyografisini okuyanlar, bilhassa 1920'lerdeki Ankara hayatını bilenler, onun mebuslarla ve Meclis'in ileri gelenleriyle olan diyalog ve münasebeti hakkında az çok bilgi sahibidirler.

Bediüzzaman Said Nursî, 1922 yılı Kasım'ında Meclis kürsüsünden yapmış olduğu hitap ve duânın ardından, ayrıca mebuslara hitaben 10 maddelik bir beyannâme neşreder.

Trabzon mebusu Ali Şükrü Beyin sahibi olduğu Tan Matbaasında basılarak dağıtılan bu beyannâmeden büyük rahatsızlık duyan M. Kemal ile Üstad Bedüzzaman arasında şiddetli bir münakaşa cereyan eder.

M. Kemal ile kendi dünya görüşlerinin birbiriyle uyuşmadığını, hatta taban tabana zıtlaştığını görün Üstad Bediüzzaman, bir müddet daha Ankara'da kalarak mebuslarla bazı temaslarda ve görüş alışverişinde bulunur.

Mebuslarla konuşurken, bu vatanda ırkçılık ve bölücülük tehlikesinin mevcudiyetine temas eden Bediüzzaman, bu tehlikenin nasıl bertaraf edilebileceğine dair, yaşadığı ve bizzat şahit olduğu bir vakıayı şu sözlerle nakleder:

"Eskiden, Türk olmayan bir talebem vardı. Eski medresemde (1912–15), hamiyetli ve gayet zekî o talebem, ulûm-u dîniyeden aldığı hamiyet dersi ile her vakit derdi: `Salih bir Türk, elbette fâsık kardeşimden ve babamdan, bana daha ziyade kardeştir ve akrabadır.’

"Sonra, aynı talebe, talihsizliğinden, sırf maddî fünûn-u cedîde okumuş. Sonra, ben, dört sene sonra esaretten gelince (1918–19) onunla konuştum. Hamiyet-i milliye bahsi oldu. O dedi ki: ’Ben şimdi, rafizî bir kürdü, salih bir Türk hocasına tercih ederim.' Ben de, ’Eyvah!’ dedim. `Ne kadar bozulmuşsun?’ Bir hafta çalıştım, onu kurtardım, eski hakîkatli hamiyete çevirdim." (Tarihçe-i Hayat, S. 129)

Bediüzzaman Hazretlerinin bu talebesi, aynı zamanda İşarâtü'l–İ'câz'ın kâtibi ve ilk Tarihçe–i Hayat'ın (1920) müellifi de olan Müküs'lü (Van Bahçesaray) Hamza Efendidir.

Yıllarca kendisinden ders alan bir talebesinin ırkçılık illetine yakalanmış olmasına teessüf ile eyvâhlar eden Hz. Bediüzzaman, yine de itici davranmaz ve bir hafta uğraşarak onu eski hamiyetine döndürmeye muvaffak olur.

Evet, onu eski hamiyetine çevirmede muvaffakiyet sağlamış olmalı ki, aynı o eski talabesi 1926'da telif edilen Haşir Risâlesinin İstanbul'da tab'edilmesi için büyük gayret gösterir.

Ne var ki, Kürt Teâli Cemiyeti ile olan eski münasebeti sebebiyle kara listeye aldığı için, Türkiye'de kalamaz ve hudut haricine kaçmaya mecbur olur.

Ali Nihat Tarlan'ın ablasıyla da evli olan Hamza Efendi 1929'da Suriye'ye gider ve 1960'ta orada vefat eder.

Bunlar, meselenin teknik bilgiler tarafı. Asıl konumuz ise, talebesini yanlış bir istikamette gören Bediüzzaman Hazretlerine "Eyvah!" dedirten tehlikenin, yahut tehlikeler zincirinin ne olduğudur.

Bir sonraki yazıda, bu tehlikeler zincirinin halkalarına değinmeye çalışalım.

Tarihin yorumu 17 Ekim 1920

Mecliste gizli görüşme

Millet Meclisinde yapılan gizli oturumda, Rusya ile yapılan dostluk ve yardım antlaşması ile ilgili mesele görüşüldü.

Daha önceden Rusya'ya giden ve Ankara Hükümeti adına resmî temaslarda bulunan heyetin başkanı olan Yusuf Kemal Bey, Meclis kürsüsünden yaptığı uzun konuşmasında, Sovyet Rusya hükümetinin Türkiye'ye altın (para), silâh ve mühimmat yardımında bulunacağına söz verdiğini ifade etti.

Rusya'nın söz verdiği yardımların gelmesiyle birlikte, Eskişehir'i çevreleyip Ankara sınırına kadar dayanan Yunan kuvvetlerine karşı şiddetli bir mukavemet ve taarruz harekâtı başlatılarak, mütecavizlere esaslı bir adım atıldı.

Oysa, bu tarihten çok kısa bir süre evvel Ankara hükümeti yetkilileri büyük bir yeis ve karamsarlık havası içindeydi. İşte, o günlerin (Eylül 1920) genel havasını yansıtan Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa ile Batı Cephesi Komutanı Ali Fuat Cebesoy arasındaki telgraflaşmadan küçük bir misâl.

İsmet Paşa: “Meclis’i ve hükûmet merkezini Sivas’a nakletmeye karar verdik. Düşmana terk edilen arazideki ulaştırma araçları geri bölgelere taşınsın ve şimendifer hatları tahrip edilsin."

Ali Fuat Paşadan İsmet Paşaya: "Ankara’yı terk etme kararı, ancak Eskişehir’i terketme kararından sonra alınabilir."

Ali Fuat Paşanın sözlerine kulak asmayan İsmet Paşa ve arkadaşları, daha sonra Sivas yerine Kayseri'yi hükümet merkezine dönüştürmeye karar verdiler ve bir kısım evrakı da Ankara'dan Kayseri'ye naklettiler.

Rusya'nın para ve silâh yardımı sayesinde, hem memurlarla askerlerin maaşı ödendi, hem de istilâcı kuvvetlere karşı konulabildi.

Bu yardımlar, Türkiye ile Rusya'yı daha da yakınlaştırdı ve Moskova'ya giden Türk heyeti (Yusuf Kemal, Rıza Nur, Ali Fuat), 16 Mart 1921'de Moskova Antlaşmasını imzaladı.

17.10.2008

E-Posta: latif@yeniasya.com.tr




Ali FERŞADOĞLU

Şefkat duygusunu doğru kullanmalı



Şefkat, yani, acıyıp merhamet ve yardım etmek fıtrî bir duygudur. Ancak, diğerleri gibi, bu duygumuzu yükseltme, yönlendirme, dengelenme, yerli yerine kullanma irademize bırakılmıştır. İşte Risâle-i Nur’un şefkat mesleği, şefkat yüzünden İslâm esasları haricindeki bid’at ve dalâlet yollarına sapmaktan kurtarır.

Şefkat, Rabbânî, İlâhî merhametin bir cilvesi, yani, binler perdelerden geçtikten sonra bir yansımasıdır. Şefkatin ölçüsünü de âlemlere rahmet olan Peygamberimiz (asm) yaşayarak ders vermiştir. Dolayısıyla bizim göstereceğimiz şefkat, İlâhî şefkat derecesini taşmaması gerekir. Eğer aşsa ve taşsa, o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değil. Dalâlete ve ilhada (gerçek inançtan sapmaya) sirayet eden (bulaşan) ruhî ve kalbî bir hastalıktır.1

Meselâ, insanlara, Müslümanlara veya hayvanlara zulmeden kişelere, “ifsat, zındıka ve dinsizlik komitelerine” hoşgörü ile yaklaşmak, zalimleri övmek, kucaklamak şefkatin sapıtmış, hastalıklı hâlidir.

Meselâ, inkârcıların ve dinsizlerin sonsuza dek Cehennemde azap çekmelerine itiraz etmek, onlara acımak da böyledir. Zira, küfür ve dalâlet, kâinata büyük bir tahkir ve mevcudata büyük bir zulümdür. Rahmetin kaldırılmasına ve âfâtın (felâketlerin) inmesine sebeptir. Hatta, denizin dibinde balıkların bile, “İstirahatimizin selbine sebep oldular” diye cânilerden şikâyet ettikeri hadiste belirtilir.

O halde kâfirin azap çekmesine acıyıp şefkat eden adam, şefkata lâyık hadsiz masumlara acımıyor ve şefkat etmeyip hadsiz merhametsizlik ediyor demektir.2

Meselâ, hayatını, ruhunu yavrusu için feda eden şefkat kahramanı anneler de, İlâhî merhamet şefkat timsâli Resûl-i Ekrem’in (asm) şefkat sınırını aşabiliyor. Ve bu yüksek duygularını çocuklarının aleyhinde kullanabiliyor!

Meselâ, feminizm, sınırsız hürriyet, maddeperestlik, dünyaya meyil gibi bazı fena cereyanlarla o kuvvetli ve kıymettar seciye inkişaf etmez. Veyahut sû-i istimal edilir. Yüzlerce örneklerinden birisi şudur:

O şefkatli valide, çocuğunun hayat-ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedakârlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. “Oğlum paşa olsun” diye bütün malını verir, hafız mektebinden alır, Avrupa’ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor. Ve dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor; Cehennem hapsine düşmemesini nazara almıyor.3

Veya, çocuğunu, “Ay yavrucuğum, ne de mışıl mışıl uyuyor, bu soğukta uykusunu bölmeyeyim!” diyerek sabah namazına kaldırmıyor. Fıtrî şefkatin tam zıddı olarak, o mâsum çocuğunu, âhirette şefaatçi olmak lâzım gelirken dâvâcı ediyor. O çocuk, “Niçin benim imanımı takviye etmeden bu helâketime sebebiyet verdin?” diye şekvâ edecek. Dünyada da, terbiye-i İslâmiyeyi tam almadığı için, validesinin harika şefkatinin hakkına karşı lâyıkıyla mukabele edemez, belki de çok kusur eder.

Evet, bu hakikî ihlâs ile hakikî bir fedakârlık taşıyan validelik şefkati sû-i istimal edilip, mâsum çocuğunun elmas hazinesi hükmünde olan âhiretini düşünmeyerek, muvakkat fâni şişeler hükmünde olan dünyaya o çocuğun mâsum yüzünü çevirmek ve bu şekilde ona şefkat göstermek, o şefkati sû-i istimal etmektir.4

İşte Risâle-i Nur, bu ve benzeri tahşidat ve değerlendirmelerle, nefsimizi, ruhumuzu, duygularımızı terbiye ederek şefkat duygumuzu İlâhî rotaya çevirmemize, Peygamberî çizgiye çekmemize vesile oluyor.

Dipnotlar:

1-Kastamonu Lâhikası, s. 48; 2-Kastamonu Lâhikası, s. 49; 3-Lem’alar, s. 201.; 4-Lem’alar, s. 202.

17.10.2008

E-Posta: afersadoglu@hotmail.com fersadoglu@yeniasya.com.tr




Şükrü BULUT

Yeni Asya karşıtlığı ve Risale-i Nur



Dindar basınımızın öncüsü Yeni Asya´nın tarihçesini iyi bilenler, yakın tarihimizin iman-küfür mücadelesinin detaylarını da bilirler. Bab-ı Ali'de tek başına, mâlûm şebekelerin manevî bombardımanı altında istikàmetle istikbale yürümenin zorluğunu da, o dönemi bizzat yaşamış büyüklerimize sormakta mutlaka yarar vardır.

Mücadelenin zorluğunu netice veren şartları şu çerçevede dillendirmek elbette mümkün değildir. Kur'ân'ın zamanımızda hakiki bir tefsiri olan Risale-i Nur'la mübareze etmenin çok çetrefilli yoluna giremeyenler, günden güne risalelerin başta İslâm âlemi olmak üzere, Avrupa ve Uzakdoğu üniversitelerinin mahfillerinde kabul gördüğünü, yüzlerce coğrafyada yüze yakın dilde kabul gördüğünü bizden daha iyi takip ediyorlar. Akademik çalışmalara mevzu olan ve her yıl hakkında onlarca beynelmilel konferansın düzenlendiği bu Kur'ânî esere karşı durmak elbette kolay değildir. Bunu bilen komiteler, hücumlarını bu defa Nur talebelerine yöneltiyorlar. Bu eserleri düzenli okuyarak hayatına aktarmak isteyenlerle uğraşıyorlar.

Sosyal, siyasal, ekonomik, bölgesel ve kültürel farklılıkları kullanarak onların arasına nifak sokmak, tecessüsle takip ederek şahısların yanlışlarını afişe etmek veya o cemaatlerde temâyüz edenleri korku, ırkçılık, menfaat ve makam-mansıpla elde etmeye çalışmak, Risale-i Nur'a muarız olanların en çok başvurdukları usûllerdir.

Risale-i Nur Külliyatı yazılı metinlerden oluşuyor. Bizzat müellifinin kaleminden çıkmış yüzlerce nüshanın Nur talebelerinin ellerinde bulunması, Nura bulantı vermek isteyenlere imkân vermiyor. Risale-i Nur´a düşman olanlar da, külliyatı mütemadiyen okuyup Bediüzzaman Hazretlerinin hayata dair yazdığı mektuplardaki prensiplere dikkat ederek bu Kur'ân tefsirini hayata aktarmak isteyenlere karşı sinsi bir mücadeleye girişiyorlar.

Yeni Asya, selefleri olan Zülfikâr, Uhuvvet ve İttihad'ın gaye edindiği “Kur'ân´ı hayata aktarma” dâvâsını ilk sayısından bugüne kadar ilân ederek geliyor. Kur'ân ve hadisin hayata aktarılmasından, onlardaki ölçülerin sosyal hayatta yaşanmasının teminininden ve Türkiye kültüründe onların yeniden seslendirilmesinden kimlerin rahatsız olduklarını burada belirtmeye elbette gerek yok.

Yeni Asya'nın, gerek İslâmî çerçevede ve gerekse Risale-i Nur dairesinde inhisarcılık dediğimizin tekelcilik anlayışına karşı olduğunu, takip edenler bilirler. Kur´ân ve hadis umuma hitap ettiği gibi, tefsiri de umumu kucaklayacaktır. Yeni Asya, daha önce de belirttiğimiz gibi, her mazlumun, haksızlığa uğramış her Müslümanın ve mağdur her insanın yanında olmak için çırpınıyor. Fakat buna rağmen, Nurun düşmanları, bazı şaşırtmacalarla, zihinlerde Yeni Asya ile Risale-i Nur'u birbirinden uzaklaştırabileceklerini zannediyorlar.

Düşünebiliyor musunuz? Tam kırk sene… Arşivlere girip Yeni Asya'nın kırk seneyi dolduran günlerini seyrettiğimizde, Risale-i Nur´un Yeni Asya´nın dem ve damarlarına işlediğini göreceksiniz.

Burada hedefin Yeni Asya olmadığını düşünüyorum. Yeni Asya üzerinden Risale-i Nur'un hayata akmasını, dünyanın Kur'ân'la nurlanmasını istemeyenlerce sahneye konulan fevkalâde dolambaçlı, girift ve derin nifak plânlarının bu boyutunu da basiretli Nur talebeleri gördüler ve göreceklerdir. Kırk yıldan bu yana Yeni Asya'nın bu misyonundan hem Avustralya, hem Avrupa ve Amerika ve hem de İslâm âlemi haberdardır. Bu konu ile alâkalı hazırlanmış yüzlerce çalışma dünya ülkelerinin üniversitelerinin kütüphanelerinde mevcuttur. Dileyen müracaat edebilir.

17.10.2008

E-Posta: s.bulut@saidnursi.de




Rifat OKYAY

Çalışalım çalışalım



Çalışmak. Çalışmayı ve çalışanları tasvir ve tarif etmek için kelimeler kâfi gelmeyebilir. Çünkü

Bunun için fiilî gösterim ve teşhir gerekir.

Çalışmanın kıymetini, değerini en iyi çalışmayanlar ve iş yapmayanlar ihsas edip anlattığı gibi, çalışmak yerine çalışmamayı da elde edilen neticeler anlatır.

Çalışmayı tetikleyici unsur, çalışmanın ne için ve neden dolayı yapılacağını bilmektir.

Neden çalıştığını bilmeyen bir fayda elde edemeyeceği gibi, elde edilebilecek faydalardan da hakkıyla faydalanamaz…

Herkesin çalışmakla ilgili yaptığı en iyi çalışma dur durak demeden nasihat etmektir. En çok yapılan, ama hiçbir zaman hakkıyla gerçekleştirilemeyen nasihatler.

Çalışma yapmayanlar. Herhangi bir konuda çalışarak emek ve alınteri sarfetmeyenler; NE ÇALIŞANI NE DE ÇALIŞMAYI takdir edebilirler…

Sevginin sarıp sarmalamadığı bir çalışma adeta ruhsuzdur. Ruhu olmayan herhangi bir faaliyet ise ne kendisine ne de başkasına bir faide sağlayamaz.

Dikkatin, itinanın, özen göstermenin çalışmalara vereceği, katacağı derinliği ve önemi unutmamalıyız.

Çalışmak eğer peşi sıra ikinci bir çalışmayı meyve veriyor, doğuruyorsa bu çalışmaların en güzelidir.

Takdir edersiniz ki herkesin sevdiği ve arzu ettiği ağaçlar meyveli ağaçlardır. Demek ki çalışmalar daima bu istikamette olmalıdır.

Zararına iş yapmayı hiç kimse hedeflemez fakat insan farkına varmazsa ve uyarılmazsa zararına çalışır ve kendi çalışmasını kendi eliyle heba eder.

Doğru demişler çalışan kazanır. Bu iyi için de böyledir kötü içinde. Allah hiçbir emeği, gayreti boşa çıkarmıyor. Şahısların tercihleri ise kendilerini bağlar. Ne ekildi ise o biçilir.

Çalışmanın sonuna doğru geldikse söylemek gerekiyor ki, çalışanı Allah da sever kul da. Yeter ki çalışalım…

17.10.2008

E-Posta: rifatokyay@hotmail.com




Faruk ÇAKIR

İş ahlâkı iflâs etti



Türkiye’yi de etkisi altına alan ‘küresel kriz’le ilgili değişik değerlendirmeler yapılıyor. Hatırlanacağı üzere Papa bile krizi “İlâhî ikâz” olarak yorumlamıştı. Papa böyle derken, bu anlamdaki tesbitleri çok daha önce ifade etmesi gereken bazı ‘âlim’lerimiz farklı değerlendirmeler yaptı.

Çok farklı sebepleri olsa da aslında yaşanan krizin bir ‘iş ahlâkı iflâsı’ olduğu ortada. “Sen çalış, ben yiyeyim” düzeni bir şekilde karaya oturmuş görünüyor. Bu gerçekleri en iyi bilmesi gereken ‘âlim’lerimizin bildikleri halde bunu dile getirmemesi hayra alâmet değil. Maalesef, aynı tavra, Marmara Depremi sonrasında da şahit olmuştuk.

Muhtemelen bazı ilâhiyatçılarımız, “Bize bu konuda bir şey soran yok ki görüş beyan edelim. Medya bizi görmüyor, duymuyor” diyebilir. Bu serzenişlerinde haklılık payları da vardır. Ancak, görüş beyan etme imkânı bulunanlar da bu konuda susunca, akla başka ihtimaller geliyor.

İlâhiyat camiasından yapılmasını beklediğimiz açıklamayı bir ticaret ehli yapmış. Ulaştırma sektöründe faaliyet gösteren Fırat Nakliyat’ın sahibi Fahrettin Gümüş, “1994, 1998, 2001 krizlerini yaşadım. Hepsinden kârlı çıktım. Ama son kriz çok farklı. Tüm dünya etkilenecek. En kötüsü piyasa ahlâkının bu kadar bozulduğu bir dönem görmedim” demiş. (Vatan, 12 Ekim 2008)

Sektörü açısından 2008’i değerlendiren Gümüş, şöyle konuşmuş: “Nakliye sektörü yerlerde sürünüyor. (...) İş var, hep vardı zaten ama yıllık anlaşma yapıyoruz. Taşıyabileceğimiz kadar yük alıyoruz, ama dünyada petrol fiyatları arttı, en pahalı yakıtı da biz kullanıyoruz. Çok artınca yıllık anlaşmalar bizi zorladı. Biz bunun farkını istedik müşterilerimizden. Bazı firmalardan aldık, bazılarından alamadık farkı. (...) Global krizin etkilerini zaman içinde hissedeceğimiz ortada.”

İş ahlâkının bozulması yanında, hukukun da çok yavaş işlediğinden şikâyet eden Gümüş’e itiraz eden çıkar mı?

“Din hayatın hayatı, hem nuru hem esası” olduğuna göre, İslâm dini konusunda ehil olanların her imkân ve fırsatta konuşması, tesbitlerde bulunması ve çare sunması gerekir. Niçin, onlarca ilâhiyat fakültesi mensubu bu konularda ‘duyulabilecek perdeden’ açıklama yapmaz? Belki bu ve benzeri tesbitleri sınıflarda, anfilerde öğrencilerin huzurunda yapıyorlar. Ancak bu yetmez. Kamuoyu bir şekilde bilgilendirilmeli ve çareler sunulmalıdır.

Krizin sebep ve çareleri konusunda ilâhiyatçılarımız farklı düşünüyorsa, onu da bilmek kamuoyunun hakkı. Cemiyet hayatını ilgilendiren her konuda görüş beyan etmek onların da hakkı. Hem de, görüş beyan eden pek çok kişiden daha öncelikler.

Onlar açıklama yapmaz, krizlere teşhis koyup çareler sunmazsa meydan başkalarına kalır. İş ahlâkı yerlerde sürünüyorsa, ayağa kaldırmanın çaresi ‘ahlakı ihya’ değil mi? Onun yolu da ‘doğru İslâm’ı öğrenmekten geçse gerek...

17.10.2008

E-Posta: cakir@yeniasya.com.tr




Zafer AKGÜL

Hepimiz tarafız!



KİMDEN ya da neden tarafa olduğumuzu belirtmemiz istendiğinde elbette ki hangi tarafta olduğumuz açıklamaktan asla çekinmedik. İhtiyaç hasıl olduğu için tekrar hangi tarafta olduğumuzu açıklamakta yarar var. Üstelik bunun tam da zamanı.

Öncelikle eskilerin deyimiyle “Bî taraf olan bertaraf olur” sözünden yola çıkarak bu söze taraf olduğumuzu açıklamalıyız. Her konuda ve her meselede haksız olanın değil, haklı olanın yanındayız ve haklının tarafındayız. Haklı ile haksız arasında tarafsız kalmanın da haksızlık olduğunu ve haksızdan tarafa olmak sayılacağını temel felsefe yapmışız.

Doğrulardan yanayız ve doğru olana tarafız. Ancak her doğru söyleyen doğru yerde durmayabilir. Yanlış yerde duran doğru ile doğru yerde duran yanlışı asla karıştırmamalıyız. Kimin doğru yerde durduğu ve doğru olduğu hususunda ise delile, akibete ve neticeye bakmalıyız. Gerisi kellim kellim la yenfa’. Yani konuş konuş boş..

Zulme ve zalime karşıyız. Hakkını alıncaya kadar mağdur olana, mazlum olana tarafız. Mağdur ve mazlum olan kişinin veya kişilerin milleti, dini, devleti, kılığı kıyafeti, rütbesi veya mesleği bizi bağlamaz. Mazlum ve mağdur tarafındayız. Zalimin tarafında değiliz.

Demokrasiden, insan haklarından, hürriyetten ve evrensel hukuktan yanayız ve tarafız.

”Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam” görüşünü şiar edinenlerden tarafız.

Hukuk devletine tarafız, kanun devletine değil. Düşüncelerini ve fikirlerini meşru çerçevede açıklayanlara fikir ve düşünce hürriyeti verenlere tarafız, onları dağ kanunlarına benzer gerekçelerle susturanlara, ağızlarını kapatanlara taraf değiliz. İşkencecilere, baskıcılara, korkutuculara, kaleme silâhla karşılık verenlere taraf değiliz.

Kimden ve nereden gelirse gelsin insanlığa yarar sağlayan, barış ve huzur sağlayan her söz ve faaliyete tarafız. Ama kendi öz kardeşimden, meslektaşımdan, vatandaşımdan, yoldaşımdan da gelse huzuru sükunu bozan, haksızlığa, yalakalığa, sahtekârlığa, duygu, emek ve maddî menfaat sömürüsüne yol açan her türlü uygulamaya karşıyız. Ve bütün bunlara karşı olanlara tarafız ..

Vatan, millet, devlet kavramlarının içini aşağılık menfaatleri için boşaltanlara değil, bu değerleri birbiriyle karıştırmadan yerli yerinde samimi olarak kullananlara tarafız. Söz gelimi hakimiyetin kayıtlı ve şartlı değil, kayıtsız ve şartsız millette oluşuna tarafız. Askerî ihtilâl ve darbelere kimin adına ve kimden yana olursa olsun karşıyız, taraf değiliz. Milletin kul ve köle olarak görüldüğü otoriter bir devletten tarafa değil; milletin emrinde ve hizmetinde olan sosyal adaletçi bir devlete tarafız. Adalete taraf olurken müsavat içinde olan bir adalete tarafız. Müsavatsız adaletin adalet olmadığı görüşüne tarafız. Kısaca herkesin eşit olduğu bir adalete taraf iken “Herkes eşittir, ama bazıları biraz daha eşittir” anlayışına asla ve kat’a taraf değiliz.

Sahi, birileri hâlâ neden bu tarafta değil acaba?

17.10.2008

E-Posta: zaferakgul@mynet.com




Mehmet KARA

Üslup bozulması



Terör saldırıları herkesin ağzını ve üslubunu iyice bozdu. Sinirler iyice gerildi. Tehdide varan açıklamalar, ağza alınmayacak hakaretler birbiri ardına sergileniyor.

Aktütün karakoluna yapılan saldırı ile ilgili ayrıntılar netleşmeye başlayınca herkeste bir gerginlik gözleniyor. Siyasetçi, basın, asker karşılıklı birbirini suçluyor.

Aktütün’e saldırı olduğunda Antalya’da golf oynadığı ortaya çıkan, basın tarafından—Doğan Grubu gazeteleri de buna dahil—istifası istenen Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aydoğan Babaoğlu’nun saldırıdan 30 saat sonra bilgisi olduğu haberleri üzerine medyada şimdiye kadar görülmemiş bir eleştiri başladı. Kimileri bu eleştirilerle askerin yıpratıldığını, bunun da terörle mücadele zarar verdiğini söylerken, kimileri de “Asker de insandır, hata yapabilir, bir hatası varsa ortaya çıkarılsın” demeye başladı.

Sertlik siyasilerde de görülüyor. Başbakan Tayyip Erdoğan ekonomik krizden etkilenecek işveren kesiminin kendilerince haklı talepleri karşısında ağır eleştirilerde ve suçlamalarda bulundu.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin eline aldığı haritaları sallaya sallaya, “AKP, PKK ve Barzani aynı çizgide, asırlık Sevr zihniyeti ile bir kez daha buluşmuş ve maalesef bunun için yüce Meclis kürsüsü alet edilmiştir. Ve bize göre böylesi bir kirli zihniyet, en az PKK kadar bölücü, alçak ve ahlâksızdır” diye yüksek ses tonuyla eleştirileri izledi. Peşinden Başbakan’ın “Muhatap almıyorum” sözleri de MHP yetkililerini çileden çıkardı. Onlar daha sert açıklamalarda bulundular. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ı bütün herkes biliyor. Siyasetini hep gerginlik üzerine kurdu, öyle devam ediyor.

Son günlerde yaşanan siyasetteki bu üslup son derece yanlış. Siyasîlerin bu sert ifadelerle birbirlerini eleştirmelerinin terörle mücadeleye ne kadar faydası olur? Hiçbir faydası olmaz. Ancak ortamın gerilmesine yol açar ve açtı da…

* * *

Taraf gazetesinde Aktütün Karakoluna yapılan saldırıyla ilgili bilgiler, belgeler yayınlamasının ardından gece yarısına kadar Genelkurmay’dan açıklama beklendi. Bir açıklama gelmeyince, ertesi gün birçok gazete—bir ikisi hariç—bu haberi geniş şekilde verdi. Televizyon ve radyolar söz konusu gazetedeki iddiaları haber bültenlerinde grafiklerle yayınladı. Yine bir açıklama gelmedi derken, önceki gün öğle saatlerinde öyle sert bir cevap geldi ki, herkes şaşırdı. Yazar Mehmet Altan’ın bu konuşmadan hemen sonra televizyonlara yaptığı “Ben 60 ihtilâlini gördüm, 71 muhtırasını yaşadım, 80’i yaşadım, 28 Şubat’ı yaşadım. Bu basını bilgilendirme değil basını korkutma açıklaması, toplantısı oldu” yorumu çok şeyi anlatıyor.

Altan’ın bahsettiği “basını korkutma açıklaması” göreve geldiğinde basınla iyi diyalog içinde olacağı söylenen Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un işaret parmağını havaya kaldırarak, kaşları çatık, yüksek ses tonuyla, cümle aralarında durup kameralara sert şekilde bakarak yaptığı açıklamalarıydı. Beş dakikada da söyleyeceğini söyleyip, aynı sertlikle sinirli bir şekilde sorulara fırsat vermeden toplantıdan ayrılması iki gündür en çok konuşulan konu.

Aslında beklenen saldırının üzerinden 13 gün geçmesine rağmen hâla açıklığa kavuşmayan, cevabı bulunamayan sorulara Genelkurmay’ca cevap verilmesi iken, kimilerince basına gözdağı, kimilerince basını tehdit, kimilerince de basına muhtıra olarak değerlendirilen sert bir konuşma yapıldı. Bu sert konuşma sadece bu haberlere gösterilen tepki miydi, yoksa bu sinirin arkasında başka şeyler var mı? Bekleyip göreceğiz.

* * *

Eğer bazı soruların cevapları terörle mücadeleye zarar verecekse bunun açıkça ifade edilmesi, aksi bir durum ise soruların cevaplandırılması gerekmez mi? Bir kusur varsa da üzerine gidilmesi gerekmez mi? Doğru olan bu değil midir? Terörden zarar gören insanların bunları öğrenme hakkı yok mudur? Adı geçen gazetedeki resimlerin hakkında cevap vermek gerekmez miydi?

Üslup yanlış olmuştur. Terörle mücadele edilirken bu kavganın kimseye bir yararı olmaz. Sağduyu ve akl-ı selimle hareket etmek gerekirken bağırarak, çağırarak, yumrukları sıkarak bir şey hallolmaz. Ortada bir yanlışlık varsa, tehdit etmek yerine bu yanlışlığı söyleyenleri anlayışla karşılayıp gereğinin yapılması gerekir.

Bu tür kavga görüntüsü ne demokrasinin gelişmesine, ne de özgürlüklerinin gelişmesine hizmet ediyor. Unutmamak gerekir ki, öfkeyle kalkan zararla oturur.

Yazımızı TBMM Başkanı Köksal Toptan’ın şu yorumuyla bitirelim: “Gazetecilerin görev yapma anlayışına saygı göstermek gerekir. Terörle mücadele kararlılığını moralsizliğe dönüştürecek, her türlü davranışa dikkat edilmesi gerekir fakat özgür bir ülke olan Türkiye’de hür basının eleştiri hakkı da özgürdür. Toplumun her ferdinin topyekûn terör mücadelesinde zafiyet anlamında algılanabilecek davranışlardan özellikle kaçınması lazım. Herkesin sorumluluğun bilinci içinde hareket etmesi lâzım…”

İşte işin özeti de bu…

17.10.2008

E-Posta: mkara@yeniasya.com.tr




Cevher İLHAN

Terörle mücadelede din faktörü (2)



Medyada çıkan “Aktütün Karakolu baskını biliniyordu” haberlerine Genelkurmay Başkanı’nın “Herkes dikkatli olmalıdır ve doğru yerde durmalıdır!” cevabı ortasında, Terörle Mücadele Koordinasyon Kurulunun kararları doğru dürüst tartışılamadı.

Önceki gün hükûmetin askerle yaptığı ve 6.5 saat süren toplantıda, İçişleri Bakanlığı bünyesinde terörle mücadeleyi yönetmek üzere “iç güvenlik müsteşarlığı”na benzer yeni bir kurulun oluşturulmasının dışında, başka bir kararın çıkmaması, Ankara’nın hâlâ detayda kaldığının göstergesi.

Sözkonusu kurul, güvenlik güçleri arasında istihbarat paylaşımını sağlamak, ortak bilgi havuzu oluşturmak ve dağa çıkışları önleyip, çıkanların indirilmelerini temin etmek ve pişmanlığın etkin bir biçimde uygulanabilmesi konularında çalışacakmış.

Terörle mücadelenin sosyolojik, dış politika ve hukukî yönlerinin kapsamlı bir biçimde ele alındığı belirtilen “zirve”den Adalet Bakanlığının Genelkurmay Başkanlığı ile “gözaltı süresinin uzatılması”, “konut ve araç aramaları” gibi konularda yasal düzenleme çalışmaları yapacakları bilgisi, gelinen noktada hâl⠓terör için özgürlüklerden tâviz” zihniyetinin milleti ve ülkeyi felâkete sürükleyen hatalara devam ettiğini ele veriyor…

MİLLETİN BİRLİĞİNİ DİN KARDEŞLİĞİ SAĞLAR…

Oysa bunun terörü önleyemediği, öteden beri dayatılan dinden bîbehre ideolojik devlet sistemiyle çeyrek asrı aşkındır azan bölücü terörün önlenemediği herkesin mâlumu… Türkiye, terörü tartışırken, sonucu değil, sebebi araştırmalı. Terör ve bölücü terör neden ve nereden türüyor, hangi unsurların eseri? Öncelikle bu soruların cevabı verilmeli.

Cumhuriyet Halk Fırkasının “milliyetçilik” ve “devletçilik” gibi ilkelerinin devletin temel umdesi haline getirilmesiyle başlayan ve “mekteplerde tatbik edilecek yeni öğretim usûlleriyle yetişecek gençliğin Kur’ân-ı ortadan kaldırması ve bu sûretle milletin İslâmiyetle olan alâkası kesilmesi” maksadıyla dayatılan “dinden tecrid eğitim”in terörü ürettiği nedense hep göz ardı ediliyor.

Görünen o ki Bediüzzaman’ın tespitiyle, “istibdad-ı mutlaka ‘cumhuriyet’ nâmını veren, sefâhehet-ı mutlaka ‘medeniyet’ ismi veren”, din dışılığı rejim altına alan, cebriliğe ve keyfiliğe “kanun” ismini takarak devleti şaşırtan zihniyet hâlâ işbaşında. Din yerine “ulusçuluk” perdesinde tek partinin esaslarını devletle birleştiren “devrimler”i demokrasiye tercih eden tepeden inmecilik hâlâ hükümferma…

Demokrasi hak ve hürriyetlerden yoksun, din ve mânevî değerlerden azâde “stratejik plânlamalar”ın, “dağa çıkışları önleyemediği ve dağdakileri indiremediği”, bölücü terör bataklığını kurutamadığı; daha da içinden çıkılmaz bir çıkmaza ve çözümsüzlüğe ittiği ortada.

Teröre karşı tedbirlerde elbette, sosyolojik, ekonomik ve siyasî tedbirler alınacak. Elbette sivil ve askerî güvenlik güçlerinin psikolojik hârekattaki işbirlikleri arttırılacak. Elbette ki silâhla, bomba ile saldırana anladığı dilden cevap verilecek…

Lâkin, neticede ülkenin bütünlüğünü, milletin birliğini ve beraberliğini temin edecek yegâne âmilin inanç birliği ve İslâm kardeşliği olduğu, Osmanlının son döneminden günümüze uzanan süreçte, olayların tasdikiyle görüldü, görülüyor…

Bunun içindir ki daha geçen asrın başlarında, Bediüzzaman, bütünüyle bir câhiliye dönemi âdeti olan “ milliyetçiliğin” “İslâm kardeşliği” yerine konulmasının tehlikeli akıbetini belirtir.

“Türk milleti, anâsır-ı İslâmiye (Müslüman unsular) içinde en kesretli (en çok) olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır. Nerede Türk tâifesi varsa Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır. (Macarlar gibi)” tespitinin ardından, Ey Türk Kardeş! Bilhassa sen dikkat et. Senin milliyetin İslâmiyetle imtizaç etmiş. (kaynaşmış); ondan kabil-i tefrik değil (ayrılamaz). Tefrik etsen, mahvsın!” ihtarında bulunur. (Mektûbat, 312-313)

Bin sene Kur’ân’a bayraktarlık yapmış ve İslâmın kahraman bir ordusu olmuş Türk milletinin milliyetini dinden ayırmasının tehlikesini haber verir. Bunun, “Türk unsurunda ebedî kabil-i iltiyam olmamak suretinde (kaynaşıp iyileşmeyecek) bir inşikaka (ayrılık ve bölünmeye) sebebiyet vereceğini kaydeder. “Hâmiyet-i İslâmiye ile tam birleşmiş İslâmî ve dinî milliyet olan Türklerle Kürtler”in ve diğer Müslüman unsurların ancak “İslâm kardeşliği”yle bir arada yaşamalarıyla vatanın bütünlüğü ve milletin birliğinin sağlanacağını belirtir.

“Kürtlerin millî vicdanlarının asla İslâmdan iftiraka (ayrılmaya) müsaid olmadığını”, başta Kürtler olmak üzere ülkenin bütün vatandaşlarının Türklere ve diğer Osmanlı bâkiyesi unsurlara karşı İslâm kardeşliğine aykırı “kavmiyet dâvâsı”nı gütmemeleri ikazında bulunur. “Eğer unsur (milliyetçilik) lâzım ise, unsur için bize İslâmiyet kâfidir” diye açıklar. (Asâr-ı Bediiye, 450-451, 520-521)

Bu ülkede Arap, Türk, Kürt, Arnavut, Çerkez ve Lazları birbirine bağlayacak unsurun İslâmiyet olduğunu daha Cumhuriyetten önce bildirir. İslâmın mukaddes milliyetini bırakıp “zâhiren bir milliyetçilik ve hakikatte ırkçılık damarı”nın vatana, millete ve necip Türklere büyük zarar ve tehlike olduğunu ihtar eder.

Bu tehlikeye karşı yegâna çârenin, “Uhuvvet-i İslâmiyeyi (İslâm kardeşliğini) ve esas İslâmiyet milliyetini o kuvvetin temel taşı yapmak” olduğuna dikkat çeker. (Emirdağ Lâhikası.439)

Esas bunun için herkes dikkatli olmalıdır…

17.10.2008

E-Posta: cevher@yeniasya.com.tr




Kazım GÜLEÇYÜZ

İlâhî ikaz ve Diyanet



Felâket ve musibetler hakkında öteden beri yapılagelen “ilâhî ikaz” yorumunun 17 Ağustos depremi için de 28 Şubat kaynaklı zulüm ve haksızlıklarla irtibat kurularak dile getirilmesi birilerini çileden çıkarmıştı.

Milyonlarca depremzede bir an önce yardımına koşulmasını, dağ gibi enkazlar kaldırılmayı beklerken DGM’lerin harekete geçirilip depreme “ilâhî ikaz” diyenlerin peşine düşülmesi ve peş peşe yargılanıp cezalandırılması bundandı.

Kutlular bu sebeple 276 gün hapiste yattı.

(Sonra AİHM, bu kararın haksızlığına hükmederek Türk devletini tazminata mahkûm etti.)

Yeni Asya yazarları hakkında bunun için toplam 7000 güne yakın hapis cezası talep edildi.

Ancak bu gözdağı ve yıldırma operasyonu, “sokaktaki insan”ın da depremi ilâhî ikaz olarak görüp öyle değerlendirmesine engel olamadı.

Bunun üzerine Diyanet de işin içine sokuldu.

Camilerde depreme ilâhî ikaz demenin yanlış olduğunu iddia eden Cuma hutbeleri okutuldu.

Dahası, yine Diyanet’e, münhasıran bu iddiayı ihtiva eden broşürler hazırlatılıp yayınlattırıldı.

Yetmedi; ders kitaplarına, felâket ve musibetler için yapılan ilâhî ikaz yorumunu “hurafe” olarak niteleyen bölümler yazdırılıp konuldu.

Ama bütün bunlara rağmen, üniversiteler ve farklı kuruluşlarca yapılan araştırmalar, halkın büyük ekseriyetinin deprem gibi felâketleri ilâhî ikaz olarak görmeye devam ettiğini gösterdi.

Çünkü bu yorum, kaynağını köklü inançlardan alıyor. Kur’ân başta olmak üzere semavî kitaplarda verilen mesajlara dayanıyor. Âsi kavimlerin felâket ve musibetlerle cezalandırıldığının anlatıldığı Peygamber kıssalarına istinad ediyor.

Ve bu inanç sadece Müslümanlara mahsus değil. Hıristiyan, Yahudi, hattâ Budistler dahi bu çeşit hadiseler için böyle yorum yapıyorlar.

Nitekim geçmiş yıllarda ABD yönetiminin büyük tafralarla fezaya gönderdiği Uzay Mekiklerinden birinin, fırlatıldıktan hemen sonra yere çakılması; yine ABD’de Katrina ve benzeri kasırgalar; ve Uzakdoğu’yu vuran tsunami için, inanç sahipleri hep “ilâhî ikaz” yorumu yaptılar.

Şimdi de aynı yorum, dünya piyasalarını vurup kapitalist sistemin dev banka ve şirketlerini deviren küresel finans krizi için yapılmakta.

Bu yöndeki ilk yorum, Katolik âleminin ruhanî lideri Papa’dan geldi. Papa, cami kürsü ve minberlerinde dinlemeye alışık olduğumuz gerekçelerle bu krizi ilâhî bir ikaz olarak niteledi.

Ardından çok farklı ve şaşırtıcı bir isim, Nikaragua’nın solcu ve eski gerillacı Devlet Başkanı Ortega da benzer bir değerlendirme yaparak, Allah’ın krizle ABD’yi cezalandırdığını söyledi.

Derken, Avusturya Katolik Kilisesinin Viyana Kardinali de krizi “Allah’ın bir cezası” olarak niteledi ve “Kur’ân’da da yeri olan Musa Peygambere indirilen 10 Emir’i hatırlatıyorum” dedi.

Buna karşı Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu’nun “Krizi ilâhî ikaz olarak algılamayalım” diyerek lâfı eveleyip gevelemesi ise tuhaf kaçtı.

Prof. Bardakoğlu, “Finans krizi, insanoğlunun maddî unsurlar ve aşırı dünyevîleşme üzerine kurduğu sistemin zaman zaman kendini cezalandırması ve kendi eliyle ürettiklerinin yine kendine dönmesidir” gibisinden izahlar getiriyor.

İyi de, bu izahlar “ilâhî ikaz” yorumuyla çelişmiyor ki. Tam tersine, bu yorumu tamamlıyor.

Buna rağmen Başkanın “ilâhî ikaz” dememek için bu kadar ıkınıp sıkınmasının sebebi ne ola?

Katolik muhatabı, hem de bizim mukaddes kitabımız Kur’ân’a atıfta bulunarak son derece net bir üslûpla konuşurken, bizim Diyanet İşleri Başkanı, kaynağı Kur’ân’da yer alan açık ve kesin bir hakikati dile getirmekten niye çekiniyor?

Bardakoğlu, “Camilerde Atatürk anlatılsın” derken sergilediği netliği, “Finans krizi Allah’ın bir ikazıdır” yorumu yapmaktan niye esirgiyor?

Yoksa camileri “Atatürkçülük propagandasının mekânları” haline getirme noktasındaki ısrarı mı kendiliğinden böyle bir neticeyi veriyor!

17.10.2008

E-Posta: irtibat@yeniasya.com.tr




Mustafa ÖZCAN

Fehmi Huveydi’nin mugalataları



“MISIR 20 yıl önceki tanıdığım Mısır değil. Mısır’ı tanımakta zorlanıyorum neredeyse teşeyyü akımının bahçesi haline gelmiş ve Fatimilerin Mısır’ı haline dönmüş” diyordu Kardavi. Yanlış mıydı? Fehmi Huveydi ve Ahmed Kemal Ebu’l Mecd gibiler kendisini tahtie ettiler yani yanlışladılar. Ama yine el Mısrı el Yevm’den Memun Fendi “El Lobi el İrani merre uhra” başlıklı makalesinde Kardavi’yi doğrulamaktan öte laflar ediyor. Arap ülkelerinin iki proje ile karşı karşıya olduğunu ileri sürüyor. Bu projeler karşısında Arap dünyasının eli kolu bağlı ve edilgen olduğunu söylemeyi de ihmal etmiyor.

Bu projelerden birisi dışarıdan işgal suretiyle bölgeye nizamat vermek isteyen Napolyon döneminden kalma Amerika projeleri. Diğer proje de bölgeyi içten çökertmek ve ele geçirmek için İran’ın gizli projeleri. Bu iki projenin Irak’ta izdivacına şahit oluyoruz. İşgalden sonra hem İran, hem de ABD ülkeyi Arap ve diğer İslâm ülkelerinin nüfuzundan uzak tutmak istemişlerdi. Şimdi yavaş yavaş pazarlık noktasına geliyorlar. Memun Fendi Mısır’daki İran lobisine (biz ona Hizb-i İran diyoruz) karşı çıkmaya kimsenin cesaret edemez hale geldiğini ve Mısır’daki en güçlü lobinin İran lobisi olduğunu söylüyor.

Aslında Mısır’ın Şiileştirilmesi girişimleri yıllardır tartışılıyor. Bununla birlikte gerçekten de Mısır ve birçok İslâm ülkesinde İran lobisi Sünniliği temsil eden yerli kalemlerden çok daha güçlü. İçeriden ve suret-i hak yoluyla gelen ve bu yüzden karşı konulamaz bir cereyan hatta hakim cereyana dönüşen İran lobisiyle kimse başa çıkamıyor. Memun Fendi, medya ve basın dünyasında Şiileşmenin başını Mısır’ın çektiğini ve onlarca gazeteci, televizyoncu ve sunucunun İran lobisi tarafından satın alındığını ve devşirildiğini ileri sürüyor. Bunun birkaç sebebi var. Bunların başında Şiilerin asabiyeti ve karşı cephenin ise vurdumduymazlığı geliyor. Bu vurdumduymazlığı ve hatta karşı tarafa meyli besleyen unsurlar arasında popülizm gibi etkenler de vardır.

***

En önemli etken Şia’nın mezhep asabiyetine mukabil Sünnilerin hakkaniyet merkezli asabiyetleridir. Dolayısıyla ehl-i hak, hakşinas olarak gerektiğinde karşı tarafa da hak vererek kendi zeminini zayıflatıyor. Bu da tehlikeyi büyütüyor. Akibet muhakkak ki hakperestler içindir. Bununla birlikte, şu harman yeri gibi imtihan mahallinde insanlar savruluyor. Bunu Kardavi meselesinde gözleyen Ahmet Raysuni şunları söylüyor: ”Kardavi tartışması Ehl-i Sünnet ile Şia’nın karakterini bir kez daha ayan beyan ortaya koymuştur. Kardavi’nin talebeleri bile bir hizip gibi hareket etmemiş, belki yanlış da olsa hocalarını eleştirmiş ve kazan kaldırmışlardır. Hocalarını eleştiriyor, ama İran’ı kayırıyorlar. Karşı cepheye baktığımızda da tam bir koro hali görüyoruz. Yusuf Kardavi’yi kayıran bir tek isme dahi rastlamıyoruz Tamamen organize bir haldeler. Halbuki hakikate organize bir şekilde veya hizip formunda ulaşılamaz. Herkes hakikat terazisine tartılır. Ahmet Bin Hanbel veya benzeri isimlerin söylediği gibi insanlar hakikatle bilinir yoksa hakikat insanlarla bilinmez. Ehl-i Sünnetin kaide ve desturlarından birisi insaf desturudur. Müslümanlar hakkı tutup kaldırmak için kendi nefisleri veya yakınları aleyhinde de olsa tanıklık ederler. Zira inanmış insan, aleyhine de olsa hakikatın tanıdığıdır. Burada Şiilerin koro halinde hareket etmesi ve Kardavi’nin yalnız kalmış gibi görünmesi hakikatı ve Ehl-i Sünneti temsil etmesindendir…”

***

Bu da Fehmi Huveydi’nin “Mezhep mi, yoksa ümmet mi?” soru kipinde yönelttiği çelişkisine bir cevap ve tekziptir (Dünyabülteni, 27 Eylül 2008). Ehl-i Sünnetinki hakta selabet ve asabiyet iken Şia’nınkisi mezhepte asabiyettir. Dolayısıyla Fehmi Huveydi’nin sorusu basmakalıptır ve gerçeklerle uzaktan yakından alâkası yoktur. Sonra ümmet meselesi de ehl-i beyt meselesi gibi istismara açıktır ve uğruyor. Şaban Ali Düzgün’ün de Aliya Sempozyumunda ifade ettiği gibi, Medine vesikasında veya sahifesinde müşrikler veya ehl-i kitap da ümmetin bir parçası olarak kabul ediliyordu. Bu durum 19’uncu yüzyıldaki bir tartışmayı da hatırlatıyor. Bu tartışmanın bir tarafında Mustafa Kâmil diğer tarafın da Abdullah Nedim vardı. Mustafa Kamil, ‘el Camitü’l İslamiyye’ yani İttihad-ı İslam derken Nedim de Camiatü’ş şarkiyle yani şark ve doğu birliğinin propagandasını yapıyordu. Medine vesikası bağlamında baktığımızda pekalâ Doğu Birliğinin de İslam Birliği’ne zıt olmadığı görülecektir. Lâkin buradaki sair unsurlar çoğunluğun iradesini felç edemez ve karar alma mekanizmasını atalete uğratamazlar. Dolayısıyla ümmet veya İttihad-ı İslam azınlığın tahakkümünde değildir. Ve görevler menfi surette kullanılamaz. Bu bağlamda çok milletli Osmanlı pekala Endülüs gibi bu modelin ideal uygulamalarından ve temsilcilerinden biridir. Bu bağlamda, eğer mezhep ile ümmet birbiriyle çelişiyorsa ümmet birliği peşinde koşan İran ne diye mezhebini bir kenara bırakmıyor? Kaldı ki bütün İslâm ülkeleri arasında mezhebini anayasaya koyan tek devlet İran’dır. 12 imam mezhebine işaretle ve atıfla anayasalarının 12’inci maddesini bu mezhebi duruma ayırmışlardır. Dolayısıyla Fehmi Huveydi’nin yaptığı büyük bir mugalatadan ibarettir. Raysuni’ye göre Fehmi Huveydi’nin konumu tezini tekzip ediyor. Şia’nın konumunun da tezini ve iddiasını tekzip etmesi gibi.

Gözünün yaşına değil ellerinin icra ettiğine bakmak iktiza eder. Maalesef Türkiye’de de bir iki istisna hariç durum aynen Mısır’daki gibidir. Nedense Sünniyim demekten utanan birileri doğrudan veya dolaylı olarak Şia’nın propagandasına alet olabiliyor. Ekmeğine yağ sürüyor. Sözgelimi Dünyabülteni adlı sitede tek yanlı olarak Fehmi Huveydi’nin anlamsız ve bağlamsız yazısı yayınlandığı gibi yanlışına Ian Black’ın ‘Kardavi’ yazısıyla tüy dikmiştir. Kardavi’den hiçbir zaman sadır olmamış ve İran hakkında ‘Darü’l İslâm’ın bir parçasıdır’ demesine rağmen ondan ‘kafir Şii Müslümanlar’ ibaresi ve yargısı aktarıyor (26 Eylül 2008). Bu yalan atıf tam da Kardavi’nin 25 Eylül’de ikinci kez Şia’yı uyarmasının ardından geliyor. Burada kimi kez kompleksten mütevellit, kimi kez de popülizm dürtüleriyle tek yanlı davranılıyor ve tek yanlı yazılar aktarılıyor. Madem ki bu meseleye illa da girmek istiyorlar o zaman penceresinden değil kapısından girsinler ve Kardavi’nin açıklamalarını bir bütün olarak versinler.

Evet, İttihad-ı İslâm hepimizin kızıl elmasıdır lâkin kimilerinin tuzağına düşerek Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmayalım. Hayrettin Karaman’ın Doğru İslâm’da Birlik kitabının başlığının çağrıştırdığı gibi buluşma noktası doğru ittihat olsun.

Ahmet Raysuni şunları söylüyor: Kardavi tartışması Ehl-i Sünnet ile Şia’nın karakterini bir kez daha ayan beyan ortaya koymuştur. Kardavi’nin talebeleri bile bir hizip gibi hareket etmemiş, belki yanlış da olsa hocalarını eleştirmiş

ve kazan kaldırmışlardır.

17.10.2008

E-Posta: mustafaozcan@yeniasya.com.tr




H. Hüseyin KEMAL

Akan kandan şehit aileleri de sorumlu mu?



Genelkurmayın Aktütün Karakolu sonrası basına yaptığı açıklaması toplumla ordu arasında açılan mesafeyi derinleştirecek nitelikte.

Genelkurmay herkesin kendisi gibi düşünmesini istiyor ve “Dayatıyor.”

Buna karşı “Adalet için, Hrant için” pankartlarının boy gösterdiği mahkeme kapıları şimdi milletin sinesinde “Şehitler için, adalet için” sloganlarına dönüşeceğe benziyor. Halk cebinden çıkarıp verdiği vergilerle işleyen bütün sistemi sorgulamak istiyor. Cevapsız bırakılan soruları yüksek sesle dillendirmeye başlıyor. Onun içindir ki PKK ile yapılan mücadelede bütün sistemi ve mekanizmayı denetleme eğilimi içine giriyor. Bunu yaparken “PKK’la mücadele etmeyelim” demiyor. “Nasıl yürüdüğünü bilmediğimiz bu mücadele bizim denetlememiz olmadan devam ederse çocuklarımızı bir bilinmezliğe göndermek isteyemiz” diyor. O zaman yapılması gereken toplum vicdanını rahatsız eden bilinmezlerin ortadan kaldırılması.

Bunun yanında Başbuğ yapıtığı basın açıklamasında basına yüklenerek “”Bölücü terör örgütünün yaptığı eylemleri,—altını çiziyorum— başarılı gibi gösterenler, akan ve akacak olan her damla kanın sorumluluğuna ortak olurlar” diyor. Peki bu mücadelede başarısız olan, şehit ailelerinin yüreğinde mahkûm edilen komutanların sorumluluğunu ne yapacağız? Hem çocuğu şehit düşmüş, hem de orduyu sorgulayan şehit aileleri de “Akan her damla kanın sorumluluğuna ortak olacak mı?” Zaten bu millet yıllardır kanın ortasında yaşamıyor mu?

Başbuğ’un son sözü “Herkesi dikkatli olmaya ve doğru yerde bulunmaya davet ediyorum”du. Artık anlaşılmalı ki millet emirden, çağırmaktan, bağırmaktan bir şey anlamıyor. Halk neresinin doğru yer olduğunu kendisi tayin etmek istiyor. Başkalarını suçlayıcı bir üslupla sorumluluktan kaçmak yerine sorulara cevap bekliyor. Anlaşılan o ki Türkiye’yi yönetenleri terletecek yeni soru ve süreçlere hızla adım atıyoruz.

17.10.2008

E-Posta: hhk@yeniasya.com.tr


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 
GAZETE 1.SAYFA

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  H. Hüseyin KEMAL

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır