"Gerçekten" haber verir 01 Mart 2009
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formuİletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.

 


Süleyman KÖSMENE

Elli beş lisan - 2



Abdulbasır Şeker: “Risâle-i Nûr’da zerrelerin vahdaniyete elli beş lisanla şehâdet ettikleri beyan edilir. Bu ne demektir? Elli beş lisan nedir?”

Bedîüzzaman’a göre, âlemin büyük bir kitap olduğunu, bu büyük kitabın her biriminin, bütün yazılarıyla, fasıllarıyla, sayfalarıyla, satırlarıyla, cümleleriyle, harfleriyle, Allah’ın varlığına ve birliğine şehâdet etmekte olduğunu dünkü yazımızda ifade etmiş; bizi Allah’ın varlığına ve birliğine götüren dillerden ve delillerden 23 tanesini zikretmiştik. Bugün kaldığımız yerden devam edelim:

24- Dağınık, beceriksiz ve bilinçsiz sebeplere verilmeyecek kadar eksiksiz düzenlenen sonuçlar.

25- Kâinâtın her sayfasında pek büyük bir îtina ve dikkat ile yazılan nakışlar.

26- İhtiyar sahibi insanın, kendi fiillerinde ancak yüzde bir faaliyet sahibi olması.

27- Zerrelerden kürelere her şeyde hükmünü gösteren yüksek bir tasarruf.

28- Bütün kâinâtın, Allah’ın bütün isimlerine ayna olması ve şehâdet etmesi.

29- Bütün kâinâtı topyekûn ve her şeyi ayrı ayrı saran umûmî ve husûsî hikmetler.

30- Her şeyi umûmî ve husûsî hikmetlerine sevk eden yüksek kast.

31- Her şeyi umûmî ve husûsî hikmetleriyle tayin eden yüksek şuur.

32- Her şeyi sevk edildiği umûmî ve husûsî hikmetlerde muvaffak kılan yüksek irâde.

33- Her şey için sayısız benzer ihtimaller arasından tek bir tarzın seçilmiş olması.

34- Kâinâtın her zerresini, canlıların her ferdini kucaklayan tam ve umûmî inâyet.

35- Her inâyet gülümsemesini benzersiz lütufla sunma.

36- Her inâyet kucaklamasını eşsiz güzellikle süsleme ve şefkate dönüştürme.

37- Bütün kâinâtı kuşatan merhamet.

38- Geniş merhamet tecellîsi içinde her canlıyı çepeçevre saran husûsî rahmet.

39- Geniş merhameti ve husûsî rahmeti eşsiz nimetlerle sevilen ve aranan hale getirme.

40- Bütün hayat sahiplerini doyuran umûmî rızk.

41- Bütün kâinâtı canlı ve diri tutan umûmî hayat.

42- Allah’ın eşsiz iyiliğinin aynası hükmünde, kâinât yüzündeki geçici iyilikler.

43- Allah’ın benzersiz ve huzur veren güzelliğinin aynası hükmünde, kâinât yüzündeki güzellikler.

44- Hakîkî bir Sevgiliye ve Mahbûb’a işâret eden temiz ve sâdık aşklar.

45- Bütün sırları ve tabiat kanunlarını harekete geçiren yüksek kuvvetler ve cezbeler.

46- Bütün kuvvetlerin kâinâtta her şeyi etkisi ve cezbesi altına alması.

47- Sebepler içinden en geniş tercih gücüne sahip olan insanın, en âdi fiillerinde bile yüzde doksan dokuz tasarrufun kendisinden başkasına (Yaratıcısına) ait olması.

48- Bütün canlıların birbirinin ardı sıra hayata gelmeleri. Hayattakilerin çekilmeleri.

49- Bütün canlıların her an halden hale uğramaları, değişmeleri, olgunlaşmaları.

50- Canlı cansız bütün varlıkları kasıp kavuran sürekli değişmeler ve başkalaşmalar.

51- Zerrelerden kürelere her şeyi istilâ eden hudûs, yani “sonradan var olma” gerçeği.

52- Bütün cüzleri ve nev'îleri ile milyarlarca şekil ve vaziyette bulunabilme imkân ve ihtimalini sürekli taşıyan kâinât için şu hazır şeklin seçilip korunması.

53- Fakr u ihtiyaç içindeki varlıkların bütün ihtiyaçlarının münasip vakitlerde hesapsız biçimde görülmesi.

54- Bütün varlıkları halden hale çeviren imkân gerçeği.

55- Her şeyin, kendisi için tayin edilen kemâl noktaya gelmedikçe hareketten durmaması.1

Dipnot:

1- Mesnevî-i Nûriye, s. 49-55

01.03.2009

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Büyü kimler üzerinde etkili olur?



Vakıalar sihrin bir kısım etkileri olabileceğini, özellikle gafil, cahil, zayıf iradeli; dinden, diyanetten uzak; sefahete düşkün, süflî kişilere zarar verebildiğini göstermektedir.

Bazı insanların bir kurşuna kurban gittikleri, bazılarının trafik kazasında yaralandıkları gibi büyücüler kötü ruh, kötü cin ve şeytanlardan yararlanarak insanlar üzerinde bir kısım rahatsızlıklara sebep olabilirler. Tabiî ki bu da yine imtihan sırrı gereği Allah’ın izni ve müsaadesi ile gerçekleşir. Büyü daha çok ruhlar üzerinde etkili olur; akıl ve bedende tahribât yapar. Büyü yapılan kişinin ibadet etme isteği azalır; Kur’ân okumakta, zikir yapmakta zorlanır; fikri alt üst olur, kalbi çelinir, beyni yorgun düşer, kasılır, sinirlenir, tembelleşir, başı şiddetli ağrır, bir kısım uzuvlarında ağrı ve sancılar görülür, rahat bir uyku uyuyamaz, eşine karşı cinsî yakınlık duymaz, uykusu ve kazancının bereketi kalmaz, ondan gerektiği gibi faydalanamaz.

Eğer büyü eve yapılmışsa evin tadı ve bereketi kaçar, eşler basit meselelerden dolayı tartışır, kavga çıkarırlar. Eğer eşleri birbirinden ayırmak için yapılmışsa itici gelir, birbirlerinden nefret ederler. Bazı büyülerin de iş ve evlilik kısmetini kapatmak için yapıldığı bilinmektedir.

Peki, sihir kimlere tesir etmez veya az etki eder?

Şunu hiçbir zaman unutmamalı: Şeytan ve onun kölesi olan büyücü Kur’ân’da belirtildiği gibi Allah’ın izni olmadıkça hiçbir kimse üzerinde etkili olamaz, hiç kimseye zarar veremez.1

Allah’ın, Resûlünün (asm) emirlerine bağlı takva sahipleri şeytanın vesveselerine kulak vermez, bir vesvese geldiğinde Allah’a sığınır, güzelce düşünüp derhal hakkı görüverirler.2

Şeytan, İlâhî huzurdan kovulduğunda bir kısım insanları saptıracağı, kötülükleri hoş göstereceği, ihlâslı insanlara ise aslâ dokunamayacağını açıkça belirtmiş, Cenâb-ı Hak da ihlâsla kulluk etme, rızasına ulaştıran dos doğru yolda gitmenin şeytandan insanı koruyacağını, şeytanın azgınlar müstesna zorla saptıracak bir gücü olmadığını bildirmiştir.3

Cenâb-ı Hak başka bir âyetinde de, “Benim ihlâslı kullarım üzerinde senin hiçbir gücün yoktur. Onlara vekil olarak Rabbin yeter”4 buyurur. Evet, şeytanın, onun avanesi olan büyücülerin ve sâir şer güçlerin gücü ancak kendilerini dost edinenlere yeter. Allah’a inanıp tevekkül edenlere ise yetmez. Kur’ân bunu da şöyle anlatır: “Şüphesiz ki onun, iman edip de Rabbine tevekkül edenler üzerinde hiçbir kuvveti yoktur. Onun gücü, ancak onu dost edinenlere ve Allah’a ortak koşanlara yeter.”5

Demek Allah, Kendine itaatkâr, ihlâslı, takva sahibi, mütevekkil kullarını korumaktadır.

Dipnotlar:

1- Bakara Sûresi: 102.

2- A’raf Sûresi: 200-202.

3- Hicr Sûresi: 39-42.

4- İsra Sûresi: 65.

5- Nahl Sûresi: 99-100.

01.03.2009

E-Posta: [email protected]




Yasemin GÜLEÇYÜZ

Eğitim ailede başlar…



Aile toplumu oluşturan en küçük, en köklü ve en önemli kurum.

Hz. Âdem’den günümüze bütün insanlık tarihinin en eski kurumu. İnsanın yapısına en uygun sistem, yani fıtrî. Bütün semavî dinlerde aile hayatı ile ilgili hükümler bulunmakta.

Sarsılan aile kurumu

Mânevî değerlerin temellerinden sarsıldığı günümüzde, aile kurumu da bundan nasibini almakta. Evlilik kurumu sorgulanmakta, boşanmalar, gay- r-i meşrû ilişkiler, özgürlük adı altında sorumsuz hayat tarzı, toplum hayatında büyük bir kargaşaya yol açmakta.

Bediüzzaman Hazretlerinin “Terbiye-i Medeniye” olarak vasıflandırdığı hayat tarzı, insanların yüzde yirmisine yalancı bir mutluluk sunarken, yüzde seksenini maddî-manevî esareti altına almış durumda.

“Güçlü olan haklıdır”, “Sen çalış ben yiyeyim”, açgözlülük, milliyetçilik, korku, bencillik gibi fikirlerle beslenen, çeşitli “izm”leri ortaya çıkaran bu hayat tarzı, doğum yeri ve beşiği olan Batı dünyasına mutluluk getirmedi. Bu yüzden bugün Batıda Kilise-Hükümet işbirliği ile aile politikaları üretilmekte, boşanmayı zorlaştırıcı hukukî kurallar getirilmekte, ailenin geleceği için türlü yatırımlar yapılmakta.

Çağdaş hayat adına modellediğimiz Batı, bugün yanlışından dönerken, biz şuursuzcasına taklit durumundayız ve ne yazık ki problemlerimizi Batı dünyasından çok daha şiddetli yaşamaktayız.

Çünkü bir Hristiyan dinini yaşamasa bile kimi insanî özellikleri bozulmayabiliyor. Ama en son ve en mükemmel dine sahip bir Müslüman’ın dininden uzaklaşması onun insaniyetten de uzaklaşması anlamına geliyor. Bu yüzden problemleri çok daha şiddetli yaşıyoruz.

Müslüman aileler değerlerindeki bozulmanın faturasını çok daha ağır ödüyorlar. Dolayısıyla aile çekirdeğinin muhafazası çok önemli.

***

Peki, bu nasıl olacak? Müslüman’ın dünyadaki cenneti, sığınağı, bir nev'î küçük dünyası hükmünde olan aileyi, Asr-ı Saadet modeliyle yönlendirmekle olacak elbette.

Terbiye-i medeniye yerine terbiye-i Kur’âniyeyi hayat modeli alacağız.

Ailelerimiz birer eğitim yuvası olup, insanı insan yapan değerler, müjdeleyerek, korkutmayarak, sevdirip nefret ettirmeyerek yaşanacak.

Aile, yardımlaşma ve dayanışmanın numunesi olacak.

Eşimizle ebedî hayat arkadaşlığı çerçevesinde muhatabiyetimiz olacak.

Ne kadar tüketirsen o kadar mutlusun anlayışı yerine kanaat ve iktisat düsturlarını hayatımızda hâkim kılacağız.

Kendimizi, ailemizi, sevdiklerimizi ateşten korumak için “Mü’minin ferasetinden sakının, o baktığı zaman Allah’ın nuruyla bakar” hadisindeki ferasete sahip olacağız…

Bunun için de önce imanlı, bilgili, eğitimli, şuurlu insan olacağız. Bu ancak okumakla mümkündür. Kendini okumak, çevresini kâinatı okumak, kitap dünyasına dalıp okumaya sıkça zaman ayırmaktan geçiyor.

Daha çok ilim öğreneceğiz, öğrendiklerimizi yaşayacağız, ihlâsla uygulayacağız.

İşte o zaman her günün bir öncekinden daha güzel olacağına kuşkumuz olmasın.

Evet, aile çekirdeğinin dünya ve ebed âlemlerinde bitmeyen güzellikler sunması bireyin istidat, kabiliyet çekirdeğini iman ışığı, İslâmiyet suyu ve ubudiyet toprağı ile terbiye etmesinden geçiyor.

Aile fertlerimizle, bu kısa hayat yolculuğunda, sonsuz meyveler devşirebilmemiz duâsıyla…

01.03.2009

E-Posta: [email protected]




Hüseyin GÜLTEKİN

Nur’lara talebe olabilmek



Nurlara gerçek mânâda talebe olabilmek, elbette kolay değil. Bediüzzaman’a talebelik liyâkatini kazanmak, öyle her insana nasip olmayacak kadar değerli ve şerefli bir payedir, bir mânevî mevkidir. Her insana saadet-i dareyni sağlayacak, iki dünyada mutlu ve huzurlu kılacak olan Nur talebeliği ünvanını kazanabilmenin elbette bazı şartları, bazı kaideleri var. Bu kural ve şartları yerine getirmenin gayretinde olan her insan için Bediüzzaman’a ve Nurlara talebe olabilme yolu elbette açıktır.

Bu kaidelerden bazılarını şöylece sıralamak mümkün:

1- Her yerde ve her zaman şahsımızı değil; şahs-ı mânevîyi öne çıkarmak. Çünkü “Zaman cemaat zamanıdır. Ferdî şahısların dehası ne kadar harika da olsalar, cemaatin şahs-ı manevisinden gelen dehasına karşı mağlûp düşebilir” diyor Bediüzzaman.

2- İstikametli birlik ve beraberliği sağlama yolunda azamî gayret göstermek. Birlik ve beraberliğin bozulmasına sebep olacak söz, hâl ve davranışlardan şiddetle kaçınmak. Bediüzzaman’ın; “Cemaatte vahid-i sahih olmazsa, cem ve zam, kesir darbı gibi küçültür” sözünü hatırdan çıkarmamalı. Yani, cemaatte sıhhatli ve sağlam bir birlik olmazsa, kesirlerdeki toplama ve çarpma işlemi gibi, büyüdükçe küçülür.

3- Bediüzzaman’ın “Siz meşveretle ne lâzımsa yaparsınız. Fakat ihtiyatla, telâşsız, velveleye vermemek lâzım”, “Bundan sonra her meselemizde emir, Risâle-i Nur’un şahs-ı manevisini temsil eden has şakirtlerin ve sizlerindir. Benim de şimdi bir reyim var”, “‘İşlerinde onlarla istişare et’ (Âl-i İmran Sûresi: 159) emriyle, kardeşlerimle bir meşverete muhtacım” sözleri ve âyet-i kerimenin emri muvacehesinde meşveret ve istişarenin yerini ve önemini akıldan çıkarmamak.

4- İnsanların teveccühlerini, hürmetlerini, ikramlarını beklememek. Çünkü bu gibi hâller, “ihlâs”ı bozar. İhlâsın olmadığı veya zedelendiği bir yerde ise, hizmetten bahsedilemez. Bu meyanda şan şeref peşinde koşmak, insanların alkışlarını, iltifatlarını arzulamak da, yine ihlâsı bozan hâllerdir. Onun için Nurlarla hizmete tâlip olan insanların rıza-i İlâhi’den başka bir gaye, başka bir maksat taşımamaları gerekir. Bu noktada Bediüzzaman’ın “Sizler biliyorsunuz ki bizim mesleğimizde benlik, enaniyet, şan ü şeref perdesi altında makam sahibi olmaktan, öldürücü zehir gibi ondan kaçıyoruz” sözünü hatırda tutmakta fayda var.

5- Tevazu ve mahviyeti esas almak. Herkese karşı mütevazi, alçakgönüllü, güleryüzlü olmanın Nur hizmetindeki yerini ve önemini akıldan çıkarmamak.

6- “Hizmet ediyorum” diye herhangi bir gurur hissettirecek hâl ve davranışlardan uzak durmak. Çünkü dine hizmeti bize ihsan ve ikram eden, Yüce Allah’tır. Dinin sahibi de O’dur. Bu meyanda “Allah bu dini çok günahkâr bir adamın eliyle de kuvvetlendirir” hadisindeki derin mânâyı düşünmeli; kendimizi o çok günahkâr insan olarak bilmeliyiz.

7- Uhuvvet ve tesanüdün, bu hizmetin vazgeçilmez esasları olduğunu bilmek ve kabullenmek. Bilme ve kabullenmenin ötesinde bu iki esasın hükümfermâ olması için azamî dikkat, azamî fekadârlık göstermek. Bu noktada; “İhtilâfa düşmeyin; sonra cesaretiniz kırılır, kuvvetiniz de elden gider” âyetindeki mesajı ve Bediüzzaman’ın “Hayat, vahdet ve ittihadın neticesidir. İmtizackârâne ittihat gittiği vakit, manevî hayat da gider” ve “Tesanüd bozulsa cemaatin tadı kaçar” ifadelerindeki dikkat gereken mânâları devamlı göz önünde bulundurmalı.

01.03.2009

E-Posta: [email protected]




Suna DURMAZ

Arap birliği öldü!



BBC televizyonu bir kaç yıldır güzel ve heyacanlı bir münâzara programına imza atmış bulunuyor. Katar'ın başşehri Doha'dan ayda bir yayınlanan 'Doha Debates' (Doha Münâzaraları) adlı program, yine BBC de yayınlanmakta olan 'HARDtalk' un meşhur sunucusu Tim Sebastian tarafından yönetiliyor. Katar Emiri'nin eşi Muzah bint Nasır el- Missned'in başkanlığını yaptığı Katar Eğitim, Bilim ve Toplum Gelişimi Vakfı (QFESCD)'nın sponsorluğunda, siyasetçiler, diplomatlar, işadamları ve üniversite öğrencilerinin katılımıyla gerçekleştirilen 'Doha Münâzaraları' programında, Ortadoğu'da bulunan politik ve sosyo-ekonomik sorunlar üzerine tartışmalar yapılıyor. 21 Şubat'ta yapılan münâzaranın başlığı "Gazze'den sonra Arap birliği öldü ve gömüldü mü?" idi. Bir saat süren ve oldukça kalabalık bir katılımcının izlediği münâzaraya, Katar'ın Washington eski büyükelçisi Nâsır el-Hamed, Middle East Report'un editörü Muîn Rabbâni, Dubai'de bulunan Haliç Araştırmaları Merkezi (GRC)'nin Suudlu başkanı işadamı Abdulaziz Sagr ve Princeton Üniversitesi profesörlerinden Dâvud Kuttâb panalist olarak katıldılar. Hint asıllı bir kız öğrencinin "Gazze çok şeyleri değiştirdi. Artık her platformda Gazze harbi konuşuluyor. Bu Arap birliğine delâlet değil mi?" sorusuna cevap veren Nâsır el-Hamed "Arap birliği 1967'den beridir yok. Olsaydı, Irak Kuveyt'i, İran B. Arap Emirliklerine ait olan 3 adet adayı, İsrail 1982'de Beyrut'u işgal edebilir miydi!?. Ben senin yaşındayken, Arap birliği üzerine yüzde yüz inanıyordum. 25 yaşına geldiğimde, bu inancımın yarısını yitirdim. Şimdi ise, 'Arap Birliği' diye bir inacım yok artık. Çünkü, bağımsızlığımıza kavuştuğumuzdan beridir dikta rejimler tarafından yönetiliyoruz. Ve biz, seçim sandığına giderek bunları atamıyoruz. Demokrasi ve insan hakları elde edildiğinde, birlik de elde edilecektir; başka türlü olmaz..." diye cevap verdi. Katılımcılar arasında dikkatleri üzerinde toplayan kişi ise; heyacanlı ve idealist izlenimini veren Mısırlı bir öğrenci idi. "Arap olmaktan utanıyorum!" diye konuşmasına başlayan genç, "Hamas'ın Fetih'i, Fetih'in Hamas'ı, Şiî'nin Sünni'yi, Sünni'nin Şiî'yi öldürdüğünü gördükçe Arap olmaktan utanıyorum! Doha'da yaptığımız bu tür bir tartışmayı benim ülkemde yapamayız. 27 yıldır idarede bulunan liderlerim, arzu ettiğim şeyleri söylemem için bana izin vermezler!" dedi. Gazzeli bir bayan da "Birlik öyle bir günde doğmaz. Uzun bir zamana ihtiyacımız var. Umutluyuz ve Arap birliğini gerçekleştireceğiz" dedi. Güzel bir program sonunda katılımcıların tümü, Arapların asıl ihtiyaçlarının 'Demokrasi ve İnsan Hakları' olduğunda hemfikir oldular. Salonda bulunan 350 kişinin 'Gazze sonrası Arap birliği öldü ve gömüldü mü?' sorusuna verdiği cevap ise, yüzde 77 'Evet', yüzde 23 'Hayır' idi. Bir mektup Panel sonunda yapılan oylamanın neticesi, Arapların büyük bir çoğunluğunun Arap birliğine olan inançlarını yitirdiklerini, seslerini duyurmak için başka cihetlere umut bağladıklarını gösteriyor. Gazze harbi sırasında, Hüseyin el-Hiyâri adlı Ürdünlü bir gazeteci tarafından mailimegönderilen uzun bir mektup, bu tezi doğrular gibi. Özetini aşağıdaki satırlarda vermiş olduğum mektubun içeriğine bakılacak olunursa, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Davos'taki çıkışından etkilenen Arapların, Türkiye'ye, 'Aranılan umut ışığı' gözüyle baktıkları ortaya çıkıyor. "Suna Hanım, Filistin hakkında yazdığınızı biliyorum. Size göndermiş olduğum bu mektubu Türkçe'ye tercüme edip, kendi köşenizde veya başka bir yerde yayınlarsanız size tüm Arap halkları adına minnettâr olurum. Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan, Davos'ta Arapların söylemek isteyip de söyleyemedikleri sözleri söyledi. Bu milletin, uluslar arası siyaset arenalarında Siyonizmin yalanlarına korkusuzca cevap verecek kahramanlara ihtiyacı var. Erdoğan'ın Davos'da Şimon Peres'e cevap vermekten başka salondakilere dönerek "Katliâmı alkışlamanızın insanlık suçu olduğunu düşünüyorum" demesi, şerefli ve sâdık, vicdan sahibi, hür bir lider olduğunu ortaya koymuştur. Onun bu şerefli duruşu yüzünden Araplar birbirlerine tebrik mesajları çekmiş, aynı gün doğan bir çok bebeğe Erdoğan ismi verilmiştir. Allah Erdoğan'ı ve Büyük Türk Milletini korusun! Ey hürriyeti ve adâleti savunan şerefli Türk Milleti!.. Ey Gazi Osman'ın, Sultan Selim'in, Sultan Fatih'in, Sultan Abdulhamit'in torunları! Gazze için duâ eden, yağmur ve kar demeden soğukta protesto yürüyüşleri tertipleyen, paneller yapıp hak dâvâmızı savunan adâletin savunucusu aziz Türk milleti size teşekkür ediyoruz. İstanbul, Ankara, Adana, İzmir, Trabzon, Erzurum, Diyabakır ve diğer Türk şehirleri Gazze için insani vazifenizi yerine getirdiğinizden dolayı size teşekkür ediyoruz. Zulüm ve düşmanlığın sürdüğü şu âlemde, bize Hz.Ömer'i, Hz. Ali'yi, Selaheddin Eyyûbi'yi, Fatih Sultan Mehmed'i hatırlattınız. İnsanın madeni zor günlerde anlaşılır. Siz nasıl bir millet olduğunuzu ortaya koydunuz. Siz, bir çok zenginliğe sahip olan ancak istikrarı olmayan Ortadoğu'nun siyasî, iktisadî, sosyal ve askerî olarak lideri olmaya lâyık bir milletsiniz."

01.03.2009

E-Posta: [email protected]@hotmail.com




Faruk ÇAKIR

Merhaba asker!



Doğru ya da hileli ‘rapor’lu olmayan her erkek Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı askerlik görevini yerine getirir. Vakt-i zamanında biz de askere gittik ve bu ‘görev’i yerine getirdik. Dolayısıyla hemen herkesin askerlikle ilgili tesbitleri, itirazları ya da aksaklıklarla ilgili değerlendirmeleri vardır.

Son yıllarda gündemi meşgul eden konulardan biri de askerlik süresi ve askerî harcamalarla ilgili değerlendirmelerdir. Her ne kadar ‘yetkili’ler askerlik süresinin kısaltılmayacağını açıklasalar da, tabandan her zaman bu yönde talepler geliyor. Bu iki mesele sakin bir şekilde tartışılsa belki de yaşanan ekonomik krizlere bile çare bulunabilir.

Askerlik süresinin kısalması gerektiğini yeniden gündeme taşıyan siyasetçi DP Genel Başkanı Süleyman Soylu oldu. Askerlik süresinin uzunluğundan haklı olarak şikâyet eden Soylu, “Hepimiz bu ülke için seve seve canımızı veririz, ancak neden korkuluyor, Türkiye’nin etrafında hangi tehdit var? Yunanistan tehdidi mi var? Orada askerlik dokuz aya indiriliyor. Hâlâ benim gencim, on beş ay askerlik yapıyor. Biz yepyeni bir Türkiye arıyoruz. Sivilliğin, barışın, demokratlığın Türkiye’sini, hep birlikte oluşturacağız” demiş. (Yeni Asya, 23 Şubat 2009)

Elbette bin bir türlü bahane üretip, bu teklife karşı çıkan olacaktır. Fakat şöyle düşünelim: Geçmiş yıllarda askerlik süresi daha da uzundu. O zaman da ‘askerlik süresi kısalsın’ diyenlere itiraz ediliyordu. Değişen Türkiye ve dünya şartları neticesinde askerlik süresi az da olsa kısaldı. Peki, kıyamet mi koptu? Türkiye’nin güvenliği tehlikeye mi girdi? Bunu gösteren her hangi bir delil var mı? Aksine askerlik süresinin kısalması, gençlerde ve millette bir memnuniyet meydana getirdi.

Askerlik yapanlar bilir. Daha ilk günden itibaren ‘askerlik süresi kısalacak’ diye hayalî haberler çıkar. Bu görevi yerine getirenler, ‘doğru olmadığını’ bildikleri halde bu haberlere, bu sözlere umut bağlar ve askerlik süresi boyunca ‘müjde’li haberler bekler. Ama bir türlü bu müjdeli haberler gelmez.

Askerlik konusu elbette ciddî bir konudur. Ama zaten Türkiye ve dünya şartları bu görevlerin giderek daha profesyonelce yapılmasını zarurî kılıyor. Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla zaten son yıllarda profesyonel asker sayısı her yıl atttırılıyor. O halde bu gidişi daha da hızlandırmak lâzım. Konuşarak, tartışarak ve uzmanları dinleyerek; millet menfaatine olan uygulama ne ise onu tercih etmek en iyisi. Yoksa, böyle teklifleri gündeme taşıyanları itham ederek bir yere varamayız.

Tam da ‘Ekonomik krizden nasıl kurtuluruz?’ konusu gündemi meşgul ederken bu konuda tutarlı bir teklif tartışmaya açıldı. Ege Sanayiciler ve İşadamları Derneği (ESİAD) Yönetim Kurulu Üyesi Bülent Akgerman, küresel krizin bütün kesimleri etkilediğine dikkat çekerek, “Bu dönemde daha fazla kamu harcamasına ihtiyaç var, ancak bütçe açığı riski buna imkân tanımıyor. Benim önerim, bu dönemde askeri harcamaların da ciddî bir oranında azaltılarak kamu harcamalarının arttırılmasıdır. Kemer sıkacaksak hep beraber sıkmamız gerekiyor. Askerî harcamalar yıllardır bu ülkede bir tabu olarak görüldü. Bütçeden ciddî rakamlar aktarılıyor. Şu günlerde o kurumun da kemer sıkmaması açıkçası, beni son derece üzüyor. Askerî harcamalar mutlaka büyüteç altına alınmalı ve kısıtlama getirilmeli” demiş. (Taraf, 28 Şubat 2009)

Türkiye bu konuları akl-ı selim ile tartışmaya mecbur gibi görünüyor...

01.03.2009

E-Posta: [email protected]




Cevher İLHAN

“28 Şubat” sürüyor... (2)



Bugün Türkiye’nin gündeminde son birkaç yılın “darbe hazırlıkları” ve “hazırlayıcıları” var; ancak ne 27 Mayıs 1960 darbesi, ne 12 Mart muhtırası, ne 12 Eylül ihtilâli, ne 28 Şubat postmodern darbesi yok…

Darbeleri ve darbecileri koruyup kollayan 12 Eylül darbe Anayasası, hâlâ yürürlükte. Keza 28 Şubat’ın “irtica tehlikesi” anaforuyla halka rağmen dayatılan yasaları, hak ve hürriyetleri engelleyen uygulamaları, inanç ve ifâde özgürlüğünü kısıtlayan dayatmaları devam ediyor. AB müktesebatının öngördüğü vatandaşların inanç ve insan hakları ve dinî özgürlüklerde bir mesâfe alınmış değil.

Altı yılı aşkındır 28 Şubat’ın demokrasiyi ve özgürlükleri kelepçeleyen antidemokratik kayıtlarını çözemeyen AKP, sosyal ve ekonomik alanda da Dünya Bankası ve IMF’nin “tâlimatları”na hep bağlı kaldı. 28 Şubat sürecinin siyasî aktörleri Anasol-D ve Anasol-M koalisyonlarınca çıkarılan içinde “Şeker ve Tütün yasası”nın bulunduğu “Derviş yasaları”nın sıkı tâkipçisi ve tatbikçisi oldu.

Bu arada darbe ortamı hazırlamak maksadıyla ülkeyi kargaşa ve kaos ortamına sürükleyen, “darbe günlükleri”ni hazırlayan eski ve muvazzaf askerler ve güvenlikçiler “Ergenekon soruşturması”yla derdest edildi. Lâkin başarılmış, dayatılmış, darbelerin darbecilerine dokunulmuyor. Tıpkı 12 Eylül darbesinde olduğu gibi darbecilerin ikrarıyla sıkıyönetime rağmen “ihtilâlin olgunlaşması” için beş bin gencin katledilmesine, anarşi ve terörün azmasına göz yuman, “darbe ortamının oluşması”na el altından ve alenen çalışan darbeciler bir türlü hesaba çekilmedi, çekilmiyor.

DARBECİLER MEYDANDA

“Netekim”, millet irâdesinin temsilcisi Meclis’i ve siyasî partileri tepeden inme kapatan, meşru hükûmeti deviren, anayasayı ilga edip silâh zoruyla “devlet yetkisi”ni ve idareyi tepeden gasbeden 12 Eylül darbecileri, ortalıkta dolaşıyorlar; hâlâ haklarında hiçbir soruşturma açılmamış. Dahası ihtilâlcilere dâvâ açan savcılar soruşturmaya tabi tutulup mesleklerinden ihraç edilmekteler…

“Ergenekon dâvâsı”yla AKP iktidarı döneminde “darbe ortamı oluşturanlar” ve iddianâmeye göre “darbe plânlayıcıları”nın yargı önüne çıkarılması memnuniyet verici.

“Ergenekon soruşturması”nın sulandırılmadan, savsaklanmadan sonuçlandırılması elbette önemli. Fâil-i meçhul cinâyetlerin, yasadışı çete ve oluşumların yargılanması, demokratik kontrol, hukuk ve meşruiyet dışına taşan çoğu “yabancı servisler”de hazırlanan provokasyon eylemlerine taşeronluk yapan yasadışı çete ve odakların artıklarının tasfiyesine ve temizlenmesine elbette ciddiyetle devam edilmelidir.

“Cebir ve şiddetle devlet otoritesini istismar etmek, demokratik sistemi zaafa uğratmak”la “darbe hazırlığını” amaçlayanların cezalandırılmasından asla cayılmamalıdır. Ne var ki bu soruşturma ve yargılamaların diğer darbe ve darbecileri de kapsaması gerekiyor.

Meselâ, 28 Şubat sürecinde, yüksek yargıdan devletin üst düzey bürokratlarına, iş adamlarından gazetecilere kadar devletin ve toplumun önderlerini icâd edilen “irtica tehdidi brifingleri”nde toplayıp ayakta alkışlatan “postmodern darbe”nin mimarları hakkında da soruşturmalar açılmalıdır…

“28 ŞUBAT”IN TORTULARI

Yaman çelişki ve çarpıcı çarpıtma şurada: “Ergenekon iddianâmesi”yle AKP siyasî iktidarını “devirme hazırlığı içinde olanlar” hakkında “darbecilik” suçlamasıyla dâvâ açılıyor; lâkin 12 Eylül ve 28 Şubat darbesini dayatanlar gündeme bile getirilmiyor.

ABD’nin küresel egemenlik ve çıkarları hesabına dayattığı “Büyük Ortadoğu Projesi”ni ve Avrasya’daki stratejik vizyonunu destekleyen, aynen Başbakan gibi Amerika’daki Yahudi lobisinden “irtica ile mücadele ve laikliğe hizmeti”nden dolayı “cesâret ödülü” alan “diğer emekliler” ortalıkta cirit atıyor.

ABD’nin Afganistan ve Irak’ı işgal eden Amerikan askerlerinin silâh ve mühimmatının nakil ve dağıtımı için “destek hamûlesi” çıkaran, İsrail’le savunma sanayii, silâh ve askerî işbirliğini ilerleten AKP hükûmetini “iyi yolda” görüp öven 28 Şubat’ın dayatıcısı bu “bir”ileri, “yargılanmak” bir yana, bir şey olmamışçasına ellerini kollarını sallaya sallaya meydanda geziyor… Neticede “yapılması tasarlanan” darbeler sorgulanıyor; lâkin tankları ortalığa sürüp namlularını Meclis’e, Cumhurbaşkanlığına, Başbakanlığa, bakanlıklara çevirtenler hakkında hiçbir şey yapılmıyor.

Tankları Sincan sokaklarında yürütüp demokrasiye şantajda bulunanlar, devleti tehdit edenler, Meclis’e ve hükûmete gözdağı veren 28 Şubat postmodern darbesinin tahrikçileri, provokatörleri ve darbecileri gözardı edilip unutturuluyor…

AKP siyasî iktidarı, bu konuda gerekli demokratik irâdeyi göstermiyor. Ne 12 Eylül tortularını temizlemeye, ne darbe ürünü Anayasanın yerine “yeni demokratik sivil anayasa”yı ikame etmeye, ne 28 Şubat’ın “irtica uydurması”yla dayattığı yasaları ve demokrasi dışı kalıntıları kaldırmaya yanaşmıyor.

Neticede demokratik dirençte tutuk, tavizkâr, teslimiyetçi politikalar izleyen, söz verdiği demokratikleşmeyi ve reformları başkalarının “oluru”na bırakıp sürekli öteleyip erteleyen AKP siyasî iktidarı devrinde de 28 Şubat süreci sürüyor…

01.03.2009

E-Posta: [email protected]




Mehmet KARA

28 Şubat’tan Ergenekon’a



Dün, 28 Şubat postmodern darbesinin 12. yıl dönümüydü. 28 Şubat 1997 tarihinde Millî Güvenlik Kurulu toplantısı sonrasında açıklanan ve Türkiye’de siyasî, idarî, hukukî ve toplumsal alanda etkisi halen devam eden karanlık günlerin başlamasına sebep oldu.

Bu süreçte, sekiz yıllık kesintisiz eğitimle imam hatiplerin orta kısımları kapatıldı. Kur’ân kurslarına yaş sınırlaması getirildi. Batı Çalışma Grubu ile inanan kesimler fişlendi. Sermaye kesimi “yeşil”, “yeşil olmayan” şeklinde kategorize edildi. Başörtüsü yasağı sert bir şekilde uygulandı.

28 Şubat’la getirilen yasaklar devam ediyor. İşten atılanların için af çıkarıldı ancak, 1999’dan önce atılanlar işlerine dönemediler. Dönenler inançları gereği örttükleri başörtülerini açmak durumunda kalıyorlar.

* * *

12 yıl sonra hâlâ 28 Şubat’ın bıraktığı izler duruyor. Bu yüzdendir ki, 28 Şubat’ın yıl dönümünde toplantılar yapılıyor. Bu toplantılardan birisi de Bem-Bir-Sen tarafından düzenlendi. “28 Şubat’tan Ergenekon’a: Temiz toplum, Temiz Türkiye” başlığı ile yapılan panelde, 28 Şubat’tan Ergenekon’a uzanan sürecin aydınlatılması gerektiği tartışıldı.

28 Şubat postmodern darbesini destekleyen ve “5’li çete” diye adlandırılan ve sadece isimlerinde “sivil” olan bazı sendikaların başkanları şimdi milletvekili. Ne garip bir çelişki değil mi?

Antidemokratik oluşumlara destek veren sivil toplum kuruluşlarının (!) yanı sıra o süreçte demokrasiden yana tavır koyan sendikalar da olmuştu. Demokrasiyi savunan sendikalar bugün de bu tavırlarını sürdürüyor. Memur-Sen’e bağlı Belediye ve Özel İdare Çalışanları Birliği Sendikası 28 Şubat’ın 12. yıl dönümünde düzenlediği panelde konuşan sendikanın genel başkanı Mürsel Turbay’ın “Demokrasinin en güçlü yapısı olarak tarif edilen sivil toplum kuruluşlarını, böylesine antidemokratik süreçlerin hamisi, hatta aktörü olarak görmek ne kadar acı” diyordu.

Panelde konuşan Sendika Uzmanı Tarkan Zengin’in sendikaların ihtilâller ve ara dönemlerdeki duruşlarını anlatırken, çarpıcı örnekler verdi. Sendikaların hep bu dönemlerde zarar gördüğünü, 12 Eylül’de siyasî partilerle birlikte sendikaların da kapatıldığını anlatırken, kapatılmayan Türk-İş’in başkanının ihtilâlin yapılmasından sadece 2 gün sonra ihtilâlin lideri Kenan Evren’e gönderdiği mektupta, “Sizi destekliyoruz” dediğini hatırlattı. Görülüyor ki, “siviller” demokrasiden yana tavır alsalardı, 28 Şubat ya olmayacaktı, ya da bu kadar uzun süre izleri sürmeyecekti.

Panelde asıl çarpıcı konuşmayı eski cumhuriyet savcısı Gültekin Avcı yaptı. “Yarbay geliyor diye ceketini ilikleyen savcılar vardı. Savcılığımdan utandığım zamanlar oldu” diyen Avcı’nın 28 Şubat sürecini “milletin dinine ve benliğine meydan okuma” olarak değerlendirmesi ve peşinden de “Askerî darbeler bu millete ihanettir. 28 Şubat Türk milleti için utançtır” ifadelerini kullanması dikkat çekiciydi.

Avcı’nın konuşmasında dikkat çektiği bir konu ise, panelin isminde de yer alan “Ergenekon soruşturması” konusunda oldu. Ergenekon soruşturması başarıya ulaşsa bile, bundan sonra başka isimlerle yeniden yapılanmaların olabileceğini söyledi. Bunun engellemenin yolunun da yeni anayasa’nın hazırlanmasında yattığını söyledi. Askerî yargının mutlaka kaldırılması, askerî istihbaratın mutlaka Millî Savunma Bakanlığına bağlanması gibi bazı tekliflerini sıraladı.

* * *

Geldiğimiz noktada 28 Şubat’ın izleri hâlâ sürüyorsa yapılması gerekenin; sivil ve demokratik bir anayasanın yapılması ve Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi için yoğun çaba sarfedilmesi gerektiğini ortaya koyuyor. Türkiye bu fırsatı kaçırmamalı ki, bir daha 28 Şubat’lar olmasın, Ergenekon türü yapılanmaların önüne geçilsin. Bunun içinde kusursuz ve tam bir demokrasi gerekiyor. Türkiye 12 yılını kaybetti, daha fazla kaybedilmemesi için sivillere görev düşüyor.

01.03.2009

E-Posta: [email protected]




Umut YAVUZ

Ortadoğu’nun aradığı tiryak



Ortadoğu sorunu son 50 yılın belki de en değişmez problemi. Hergün haber bültenlerinde defalarca Ortadoğu ile alâkalı savaş, ölüm, kan ve gözyaşı muhtevalı haberler izleriz, dinleriz, okuruz...

Denebilir ki koskoca bir nesil hatta iki nesil birden bu problemler içinde büyüdü. Ancak halen Ortadoğu’daki problemlere kalıcı ve kesin bir çözüm bulunmuş değil. Kalıcı bir çözüm bulunmasının yanı sıra bilâkis problemler gün geçtikçe daha içinden çıkılmaz ve çözümlenemez bir hal almakta. Şüphesiz bu durumun oluşmasında bölge ülkelerinin ve dünyadaki egemen süper güçlerin tutum ve tavırları, tarihsel bazı gerçekler ve gerekçeler ve de kaderin de payı var.

Şu bir gerçek ki Ortadoğu sorunu “ortadoğuluların” eline tam anlamıyla bırakılamadığı için bugüne dek çözümsüz kaldı. Ya radikal uçların yahut bu işten çıkar sağlayan global güçlerin çomak sokması ve el karıştırmasıyla sorun içinden çıkılmaz bir hâl aldı denilebilir.

Peki “Ortadoğulular” bu sorunlar hakkında ne düşünüyor?

İnternette Ortadoğu sorunu ile alâkalı Press TV’nin websitesinde geniş katılımlı bir anket düzenlenmiş. Katılımcıların ekseriyetinin bölge insanı olması ve 15,575 kişilik dev bir anket olması bakımından sonuçlar dikkate değer diye düşünüyorum.

Sözkonusu ankette katılımcılara yöneltilen, Ortadoğu sorununun en temel sebebi olan ve bölgede tehlike arz eden ülke hangisidir şeklindeki soruya tabiî olarak büyük çoğunluk “İsrail” cevabını vermiş. Son zamanlarda kanlı Gazze katliâmı ile gündeme gelen ve zulmü yedi cihan tarafından açıkça bilinen İsrail, anket katılımcılarının yüzde 78’i tarafından Ortadoğu için en büyük tehlike olarak nitelendirilmiş.

Evet İsrail devletinin global güçler tarafından Ortadoğu’da adeta bir tümör gibi yerleştirilmiş olduğunu daha evvel bu sütunlardan dile getirmiştik. Anlaşılan o ki, “Ortadoğu insanı” da böyle düşünüyor.

Ancak bu geniş katılımlı anketi asıl ilginç kılan nokta bu değil. Zira İran merkezli İngilizce yayın yapan Press TV gibi bir medya organının anketinde ortaya çıkan bir başka sonuç, asıl Ortadoğu krizinde gözden kaçırılan diğer bir faktörü gözler önüne sermektedir.

Evet sözkonusu ankete cevap veren katılımcıların yüzde 78’i birinci sorun olarak İsrail’i görürken, yüzde 15’i ise onun tam zıddı olan İran’ı, “Ortadoğu” için en birincil tehlike olarak nitelemiş. Katılımcıların yüzde 15’inin görüşlerine göre İran, “bölgenin stabilitesi” konusunda en temel endişe kaynağı. Geri kalan yüzde 3, Mısır’ı tehlike olarak görürken, yüzde 3’lük bir kesim de bu ülkelerin hiçbirinin tehlikenin temel kaynağı olduğunu düşünmüyor.

Evet İsrail’in bölge barışı için en büyük tehdit olduğu konusunda herkes hemfikir görünüyor. Ancak aynı şekilde İsrail’in panzehiri olduğu iddiasında bulunan ve bölgede bulunan ekseri ayrılıkçı, ekstremist ve mezhepçi hareketlerin temel beslenme noktası olan İran da, bölge halkı bakımından benimsenmiyor ve tehdit olarak görülüyor.

Bu da gösteriyor ki, İran ve benzeri ülkelerin Ortadoğu sorunu için ortaya attığı tezler ve panzehir teklifleri, tarihin de şahit olduğu gibi yaraya merhem olamıyor, bilâkis kanseri arttırıyor, tümörün yayılmasına ve güçlenmesine zemin ve sebep teşkil ediyor.

Demek oluyor ki; bölge insanı bir alternatif arıyor. Artık barış ve refah ortamında yaşamak istiyor. Bunun için de İslâm dünyası bazı merhem ve tiryaklara ihtiyaç duyuyor.

Acaba esasında bütün bir insanlığın ihtiyaç duyduğu bu alternatif tiryak, “Evet, ümitvâr olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!” diye asrın başından müjdeyle seslenen Bediüzzaman Said Nursî’nin, Risâle-i Nur Külliyatı’nda duyurduğu merhem ve tiryaklar değil midir?

Bizce ta kendisidir.

01.03.2009

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

40 yaşa enfüsî bakış



Kırk yaş, insan hayatında, kişiliğinin oturduğu, müsbet veya menfî alışkanlıklarının kalıcı şekilde istikrar bulduğu bir dönemin başlangıcı. Olumlu anlamıyla olgunlaşmanın, aksi durumda ise düzelmesi iyice zorlaşan bir kötüye gidişin kritik dönemeci.

Zübeyir Gündüzalp’in “İnsan kırk yaşına kadar neyle meşgul olursa, şahsiyeti ve istidatları o istikamette sübut bulur” anlamındaki tesbiti, bu önemli gerçeğe dikkatimizi çeken bir ifade.

Ömürlerinin 40 yılını Yeni Asya idealine vakfetmiş 40 yıllık okuyucularımız, bu açıdan son derece güzel, yeni nesillerce gıpta edilip örnek alınması gereken bir tablo ortaya koyuyorlar.

Yine Gündüzalp’in “İnsan yaşlandıkça imtihan şiddetlenir” sözü de, “40’tan sonra kabir tarafına nüzul başlar” diyen Üstadın dikkat çektiği yönüyle, yani 40 yaşın orta yaş dönemine ve ardından ihtiyarlığa geçişte bir dönüm noktası olması cihetiyle dikkat çekici ve düşündürücü.

İnsan hayatındaki her yaşın ve her dönemin, kendisine has değişik imtihanları var. 40. yaşla girilen dönemin imtihanları da ona göre oluyor.

Bu imtihanları başarıyla vermenin en önemli şartı ise, dünya hayatının kapanması yönüyle kaçınılmaz bir son, ama berzah ve ahiret âlemlerine geçiş anlamında yeni bir başlangıç olan ölüme yaklaştığımızın idraki içinde olmamız.

Gerçek şu ki, 40’ı devirenler, artık bu dünyadaki zamanı azalanlar grubuna girmiş oluyorlar.

Gerçi ölümün ne zaman geleceğini Allah’tan başka kimse bilemez. Nitekim 40’a gelmeden de göçen birçok insan var. Hizmet tarihimizden bunun iz bırakan birkaç örneği, 34 yaşındayken terhis belgelerini alıp dünyadan ayrılan saff-ı evvel talebelerden Ceylan Çalışkan’la Atıf Ural, 37 yaşında rahmete kavuşan “Alîl” Ali Osman ve Yeni Asya’nın henüz 28 yaşındayken şehîden giden ilk Genel Yayın Müdürü Mustafa Polat...

40’lı yaşlarını tamamlayamadan göçenlerin başında, 46 yaşında Üstadı namına ruhunu teslim eden Denizli hapsi şehidi Hafız Ali gelirken; 50’yi devirdikten hemen sonra, 51 yaşındayken hizmetini tamamlayan iki isim de Zübeyir Gündüzalp ve Denizli şehitlerinden Hasan Feyzi...

(Ve burada, Mustafa Sungur’un naklettiği bir hatıraya göre, Üstadın Zübeyir ve Ceylan’ı işaret ederek “Şehittirler” dediğini hatırlatalım.)

40 ve üzeri yaş gruplarındaki hizmet erbabı, ömürlerinin bundan sonraki kısmını yaşarken, bilhassa bu örnekleri akıllarından çıkarmamalı.

Madem ki ihlâsı kazanıp muhafaza etmenin müessir bir sebebinin “rabıta-i mevt” olduğu dersine muhatabız; bahsi geçen örnekleri hatırda tutmamız, bunu başarmamızı kolaylaştırır.

Bu dünyadaki zamanı azalanlar olarak vakit geçirmeden gündemimize almamız gereken son derece önemli bir konu daha var; helâlleşme...

Mâlûm; bu da tıpkı ölüm gibi, kimsenin kaçamadığı ve kaçamayacağı bir realite. Hiçbir şey olmasa, tabut içinde musalla taşına konulduğumuzda, imam efendi cemaate o suali soracak:

“Hakkınızı helâl ediyor musunuz?”

Ancak buna helâlleşme demek mümkün değil. Çünkü tek taraflı, dolayısıyla noksan. Oysa helâlleşme denildiği zaman, birbiriyle hukuku olan herkesin, karşılıklı olarak, içtenlikle ve tam bir gönül rızasıyla haklarını helâl etmeleri ve böyle bir sonuca varmak için, gerekiyorsa, yeni kırgınlık ve incinmelere sebebiyet vermeyecek yapıcı bir üslûpla “hesaplaşma”ları icab ediyor.

Nitekim Peygamber Efendimiz veda haccından sonra sahabelerin içinde yaptığı helâlleşme çağrısıyla bunun da en güzel örneğini vermiş ve sonrasında çok göz yaşartıcı tablolar yaşanmış.

Hayatı boyunca en ufak bir hak ihlâline dahi girmemiş olan Peygamberimizin bu örnek davranışı da bizim için rehber olmalı; musalla taşına çıkmayı beklemeden helâlleşmelerimizi yapmalıyız. Aksi halde, öbür taraftaki hesaplaşmalarda beklenmedik zorluklarla karşılaşabiliriz.

Buradaki hesapları oraya taşımayalım...

01.03.2009

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  H. Hüseyin KEMAL

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır