"Gerçekten" haber verir 28 Mart 2009
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formuİletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.

 


Abdil YILDIRIM

İlâhî ikaza verilen ceza, sosyal ihtiyaca cevap vermiş



Nasreddin Hoca damdan düşünce, “Benim yanıma damdan düşenler gelsin” demiş. Yani beni en iyi onlar anlar demek istemiş. Şimdi devir değiştiği için artık damdan düşenler de hâlden anlamaz oldular. “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” dercesine, mağdurların ve mazlûmların halini geçmişte aynı mağduriyeti yaşayanlar da anlamak istemiyorlar. Bunun son örneğini, bugünkü hükümetin ve hükümetin başı olan Başbakanın tutumundan görüyoruz.

Bilindiği gibi, sayın Başbakan bir düşünce suçu mağduru ve mahkûmudur. Okuduğu bir şiirden dolayı hakkında dâvâ açılmış, mahkûm edilmiş ve hapis yatmıştır. Ama milletin âlicenaplığı, mağdurdan yana tavır koyması ve mazlûma destek olması sonucu bugün Başbakan olarak hükümetin başında bulunmaktadır.

Böyle bir insandan beklenen, kendisi gibi düşünce suçundan ceza alıp mağdur olanlara destek olması, onların hakkını savunmasıdır. Bulunduğu konum itibariyle, düşünceye ceza veren yasaları da derhal değiştirip, düşüncenin suç olmaktan çıkarılmasını sağlamasıdır. Böyle bir Başbakandan bu beklenir. Ama gelin görün ki, kendi hakkında verilen cezanın ne kadar haksız olduğunu meydanlarda dile getirip mağduru oynayarak oy toplayan ve seçim kazanan bir lider, başbakan olunca düşünceye ceza verilmesini savunabiliyor. Kendisi bizzat böyle bir savunma içinde olmasa da, o başbakanın hükümeti, AİHM’in haksız bulduğu bir ceza için, “Sosyal ihtiyaca cevap veriyor, bu ceza verilmelidir” şeklinde bir görüş beyan edebiliyor. Ondan sonra da meydanlara çıkıp demokrasi ve insan haklarından bahsediyor.

Yeni Asya Gazetesi yazarlarından Cevher İlhan’a verilen düşünce suçu cezası, AİHM’den döndü. Söz konusu mahkeme, bu cezanın gereksiz ve haksız olduğuna hükmederek, dâvâyı Türkiye aleyhine sonuçlandırdı. Ama açıklanan gerekçeli kararda, bu sonucun hükümetin dâvâlı aleyhine yaptığı savunmaya rağmen alındığı anlaşılıyor. Yani hükümet, “Verilen ceza sosyal bir ihtiyaca cevap verdiği için uygundur” şeklinde bir savunma yaparak, düşünceye ceza verilmesinin sosyal bir ihtiyaca cevap verdiğini ifade ediyor.

Bir köşe yazarının düşüncesini açıklamasından dolayı ceza alması, nasıl bir sosyal ihtiyacı karşılıyor, bunu da anlamak mümkün değildir. Acaba gelir dağılımındaki adaletsizliği mi ortadan kaldırıyor? Sağlığa ve eğitime katkı mı sağlıyor? İşsizliğe mi çare oluyor? Terörü mü önlüyor? Deprem için “İlâhî ikaz” diyerek düşüncesini açıklayan bir köşe yazarına ceza verilmesinin nasıl bir sosyal fayda sağladığını izah etseler de biz de anlasak iyi olacak. AİHM de, böyle bir sosyal fayda görmediği için verilen cezayı haksız bulmuş ve Türk devletini tazminata mahkûm etmiştir.

Böyle haksız bir kararda sosyal fayda gözeterek ceza verilmesini savunanların demokrasi anlayışları da ortaya çıkmıştır. Demek ki eskisinden farklı bir söylem geliştirmekle veya gömlek değiştirmekle, kafalardaki antidemokratik düşünceler değişmiyor. Kırk yıllık Kâni, üç beş yılda Yâni olmuyor.

Bu durum aynı zamanda Nurcuların bu zihniyete destek olmamakla ne kadar isabet ettiklerini ispat etmektedir. Demek ki Üstad Hazretlerinin işaret ettiği Demokrat misyonu, bu kadrolar temsil etmiyorlar. İnsan, sırtındaki gömleği çıkartmakla, kafasındaki düşünceleri de çıkartmış olmuyor. Bir seçim arefesinde böyle bir savunma yaptıklarının anlaşılmış olması, “Acaba Demokrat misyonu bunlar mı temsil ediyorlar” şeklindeki şüpheleri de ortadan kaldırmış olmalıdır.

Ziya Paşa’nın dediği gibi, “Âyinesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz.”

28.03.2009

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

İslâm yanlış anlaşılınca



Bir hastanın doktora gitmeden kafasına veya ehliyetsiz kimselerin görüşlerine göre ilâç almasının nelere mal olacağını bir düşünün!

Din meselesi de ondan daha hassastır. Bu husustaki hata bazan insanın dünyasını, bazan da ahiretini yıkar.

Öyleyse dini de en iyi şekilde öğrenmek gerekir. Allah Resûlünün (asm), “Allah bir kimsenin hayrını murad ederse onu dinde anlayışlı yapar”1 buyuruşu ne kadar önemli ve anlamlı değil mi?

İslâm dünyasının geri kalışına da bir kısım yanlış anlayışların sebep olduğu bir gerçektir. Bediüzzaman Hazretleri Münâzarât isimli eserinde bu yanlış anlayışlar üzerinde tek tek durur.

Yanlış anlaşılan ve uygulanan hususlardan biri de kanaattir. O, birbirinden son derece uzak iki kanaat anlayışından söz eder. Biri yan gelip yatıp, “Eh, ne yapalım, kaderimde ne varsa o olur” tarzında kötülenen bir kanaat anlayışı. Biri de çalışıp çabalayıp üzerine düşenleri yaptıktan sonra, “Eh, Allah bu kadar ihsan etmiş” tarzındaki övülen bir kanaat anlayışı. Birincisi ikincisinin yerine geçtiği için ilerleme sağlanamamıştır.

Bir diğeri tevekkül. Birbirinden son derece uzak; biri tembelliğin ünvanı, diğeri hakikî ihlâsın sadefi olan tevekkül birbirine karıştırılmıştır.

Allah kâinatı düzene sokarken her şeyi bir sebebe bağlamış ve bunlara uyulmasını istemiştir. İşte bu nizama direnmek, sebepler zincirindeki halkalardan birini atlamak tembelcesine bir tevekkül; üzerine düşenleri hakkıyla yaptıktan sonra Cenâb-ı Hakk’ın takdir ettiğine rıza göstermek İslâmın gereği olan mü’minâne tevekküldür.

Diğer yanlış anlaşılan bir husus da “Ümmetim, ümmetim” sırrı, “İnsanların en hayırlısı, insanlara en çok faydası dokunandır” hakikati bazı adam ve görevliler tarafından anlaşılamamış, bu da çalışma meylini kırmış, şevki söndürmüştür.

Bediüzzaman geri kalmanın ikinci sebep olarak da tabiî, meşrû ve canlı bir yol olan san'at, ziraat ve ticareti bırakıp ancak hamiyet ve hizmet için tercih edilmesi gereken memurluk ve idareciliğe ağırlık verilişini gösterir.2

Demek bütün mesele her şeyiyle güzel olan dini doğru ve güzel anlamak. Mânen kalkınmamız da, maddeten kalkınmamız da buna bağlı.

Dipnotlar:

1- Keşfü’l-Hafâ, 2:463; Feyzü’l-Kadîr, 3:481 (Hadis no: 4044.)

2- Münâzarât, s. 77-78.

28.03.2009

E-Posta: [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

Kısa ve net



Önümüzde birikmiş bir hayli konu ve muhtelif sorular var. Bugün bu hususlara kısa ve net ifadelerle değinmeye çalışalım.

Öyle bir musibet ki...

Seçime dört gün kala, Türkiye'nin başına öyle bir musibet geldi ki, cidden bin nasihatten daha tesirli görünüyor.

BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindekileri taşıyan helikopterin düştüğü saatin üzerinden iki günlük bir süre geçtiği halde (şu an saat 15.00, Cuma) bulunamamış olması, son derece üzücü ve aynı ölçüde düşündürücü bir durum.

Ülke ve millet için bundan daha büyük bir ders, daha tesirli bir nasihat olamazdı.

Biliyorsunuz, son adâletsiz ve orantısız bir seçim maratonu vardı. Kimi partiler beş parasız durumda iken, kimileri devlet bütçesine denk bir masrafla seçim kampanyası yürüttü.

Başımıza öyle bir musibet geldi ki, bu vahşi maraton durma, kampanyalar bitme ve meydan mitinglerine son verme noktasına gelindi. Böylelikle, eşitlik bir derece olsun sağlanabildi. Aksi halde, kim bilir gidişat nice olurdu...

Bu arada, teknolojideki ilerlemeyi vurgulamak için tâ Özal'dan beri söylenen "Türkiye çağ atladı" iddiasının nasıl lâftan ibaret kaldığını da herkes görmüş, anlamış oldu. Ortadaki teknolojik perişaniyet, bize pekçok şeyi anlatmaya yeter de, artar bile.

İpotekli siyaset anlayışı

Bazı siyasîler, vatandaşın oyunu kendi partileri için âdeta ipoteklemiş gibi davranıyor. "Şu kesim, bize oy vermeye mecburdur" havasını pompalıyor.

Bazı DTP'lileri dinledim. "Biz Kürtlerin temsilcisiyiz" diyorlar. Dolayısıyla, işi "Kürtler bize oy vermek mecburiyetinde" noktasına getirip dayandırıyorlar.

Aynı ipotekli anlayışla hareket eden bazı MHP'liler de, "Türk kanı taşıyan herkesin" kendilerine oy vermesi gerektiğini düşünüyor.

Aynı şekilde, SP'liler "Ben dindarım" diyenlere kendi partisini adres gösterirken, AKP'liler de "Bizden olmayanlar, Ergekoncudur, ya da onlara yardım ediyor" demeye getiriyorlar.

Oh ne âlâ demokrasi...

Beyler, sizin demokrasiden anladığınız bu mu? Sizlerin demokrasiden nasibiniz bu kadarcık mı? Sizin anlayışınıza göre, sizin partinize oy vermeyenin Türklüğünden, Kürtlüğünden, demokratlığından, hatta dininden imanından şüphe etmek mi lâzım?

Böyle davranmakla, aslında hiçbirinizin "özde demokrat" olmadığınızı bir bakıma ispat ediyorsunuz. Ancak, demokrasi sizlerin ipoteğinde değildir; bunu bilesiniz.

Seçim anketleri

Kitleleri etkileyen büyük medyanın büyük partiler arasında parsellendiğini biliyorduk. Ancak, anket yapan şirketler için bir derece olsun iyimserlik içindeydik.

Ancak, son günlerde gördük ki, anketçiler de parsellenmiş durumda.

İnanıyorum ki, seçim sonuçları bu kez birçok anketçiyi yalanlayıp mahçup edecek. Biz, onların ilân ettikleri rakamları kayda geçirdik ve seçim sonrasında teşhir edilmek üzere arşivledik.

Bunların arasında öyleleri vardır ki, cidden "içine tükürülecek cinsten."

Bekleyip göreceğiz...

İsterse yüzde 1 olsun

Bir misyona, bir dâvâya bağlı olanlar, destek verdikleri partilerin oy oranı ne olursa olsun, destek vermekten vazgeçmez, yaptığından dolayı da pişmanlık duymaz. Aksi halde, o dâvânın adamı olamaz.

Bu meyanda bize sorular yönelten dostlarımıza vereceğimiz cevap da aynı ölçü ve kıstaslara dayanır:

1) Değil mi ki, her yönüyle rehber edindiğimiz Kur'ân'dan alınmış Nurânî hakikatler, bize bu dersi veriyor.

2) Değil mi ki, o Nurânî hakikatlerin zaman ve zemine tatbikini müzakere edip yorumlayan "umumî meşveretimiz"in kararı bu yönde tecelli ediyor.

3) Değil mi ki, asrın sahibi olan Üstad Bediüzzaman, kendi fikr–i siyasisine yakın olan parti—âdeta sıfırlanmış iken—onun yeniden dirilmesi için 35 sene beklemiş de, bunca zaman zarfında (1914–23 Hİ, 1925 TCF, 1930 CSF, 1945 MKP, 1948 MP) başkasının dolmuşuna binmeye tenezzül dahi etmemiş.

Bu itibarla, mesuliyetimizin idraki içinde hareket ettiğimize inanıyoruz.

Zira, bizde meşveret ve şûrânın kararına uymamak olmaz. O karara uymadığımızı ise, kimse çıkıp iddia edemez. Bu açıdan, netice ne olursa olsun, kalben ve vicdanen müsterihiz.

Ayrıca, gerek tarih önünde ve gerekse İlâhî huzurda bu yaptığımızın hesabını vermeye de hazırız.

Herkes kendinden mesuldür. Bizler ise, omuzlarımızda iki türlü mesuliyeti birden hissediyoruz: Hem kendimizin, hem de hitap ettiğimiz kitlenin mesuliyeti...

Dolayısıyla, seçimin neticesi ne olursa olsun, bizim temel ölçü ve kıstaslarımız gibi, kanaat ve yakînimiz de değişmez.

Bu arada "meşveret kararına rağmen" farklı hareket edenlerin, meşveretten ne anladığını hakikaten merak ediyor ve şu endişemizi sizlerle paylaşmak istiyoruz: Meşverete bu konuda itiraz (veya muhalefet) eden kimse, yarın bir başkasının da başka konularda muhalefet etmesine ve aykırı yönde gitmesine ne yazık ki emsâl teşkil etmiş oluyor.

Demokrat'a benziyor olmak

Bazı okuyucularımız, hiçbir zaman "Ben Demokrat'ın devamıyım" demeyen AKP'nin Demokratlara benzediğini hatırlatarak, bu konuda tereddüde düştüklerini ifade ediyorlar.

Doğrudur, AKP görünürde Demokrat'a benziyor. Ki, asıl tehlike de burada zaten.

Zira, bir hakikate en büyük zararı veren, onun zıddı değil, benzeridir.

Meselâ, Üstad Bediüzzaman'ın dâvâsına en büyük zararın Anadolu'daki hapis, sürgün, mahkeme yoluyla değil, 1935–1944 yıllarında "İstanbul'daki ihtiyar hoca" eliyle verilmiş olması gibi...

Bugünkü iktidar partisi Demokrata benzediği gibi, mirasına da konmuş durumda. Peki, ya Demokratın misyonu?

Mirasa konup, misyonu reddetmek, günümüz siyasetine mahsus bir vaziyet, bir vefâsızlık örneği olsa gerek.

Ama biz, herkese ispat etmeye hazırız ki, bugünkü iktidar partisinin beslendiği siyasî, fikrî ve mânevî sahadaki ana damarların tamamı, 1940'lardaki en büyük tahribata sebebiyet veren o "dost zat"a, yani o ihtiyar zata gidip dayanıyor. Bunu da, o zatın muhiplerini gücendirmeden ve sırf Nur Talebeleri bilsin diye, perdeyi yırtmadan kısaca hatırlatmış olalım.

* * *

Son olarak, YÖK'ün mevcut yasaklarına ilâveten karşımıza çıkan YSK'nın hukuk ve mantık dışı yasaklarıyla başedemeyen bir iktidarın, hakikatte ne ölçüde muktedir olduğu veya olabileceği hususunu düşünmekte fayda var.

28.03.2009

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

İhtilâlcileri kim alkışlamıştı?



Yeni Asya’nın temel misyonu, iman hakikatlerini “matbuât diliyle” yaymak ve dindarlar başta olmak üzere herkesin hak ile hürriyetlerini müdafaadır. Askerî, ilmî, fikrî, idarî, siyasî bütün istibdat çeşitlerine karşıdır. Bu duruş ve tutumunu asla şartlara göre takınmamıştır. Hele darbelere karşı verdiği mücadele bir destandır. Siyasî zikzakları olmaması bir iftihar tablosudur!

Meselâ, Türkiye, AB’ye 1980’li yıllarda girecekti. 12 Eylül darbe-i münafıkanesi bunu engelledi. Bugün hepimizin şikâyetçi olduğu Anayasa, YÖK vs. sivil örgütlerin üstünden geçti, hak ve hukuku paletlerin altına aldı…

Darbenin mantığı nedir? Onu da tecrübeli bir ağızdan dinleyelim: “Sorunlar arttığında, ülke uçurumun kenarına geldiğinde sesler yükselir, ‘kurtaralım’ diye. Bu ses, genelde askerden gelir ve asker el koyar. Devlet görev yapamaz hâle geldiğinde, devlete el koyan askerdir. Derin devlet odur. Zaten başka devlet kalmaz o zaman. Birini kaldırıp kendisini getirir.” (S. Demirel)

Şimdi Ergenekon hakkında bir ilim adamımızdan bilgi alalım: “Ergenekon, silâhlarıyla Alevî önderlerine suikast düzenleyip, Ermeni önderlerine suikast düzenleyip, sonra buna karşılık başkalarına suikastler düzenleyip, ‘Asker gelse de şu işleri düzeltse’ mantığını çıkarmaya çalışan bir örgüt. Elindeki araçları iktidarı ele geçirmek üzere kullanan bir terör örgütü. Elindeki araçları devlet içinden temin eden bir terör örgütü. Bu ülkenin korunması için, bu ülkenin hukuk kuralları içinde ülkeyi koruması için, para verilen, yetki verilen bir kurumun içerisinden bir örgüt çıkıyor.”1

Demek ki, anarşiyi, terörü, derin güçler, derin devlet, yani Ergenekon çıkarıp azdırıyormuş. Sonra, “Aman asker gelsin bizi kurtarsın!” zemini oluşturuluyor!

Bir darbenin ülkeye maliyeti, 20, 30, 40 yıl geriye götürmek. Başörtüsü dahil bütün yasaklar, baskılar, ilim ve fikir adamlarının kaçması, üniversitelerdeki arbede vs. Bunlar da rakamlara sığmayan mânevî tahribatlar…

Şimdi esas başlığımızdaki meseleye dönelim…

12 Eylül 1980 darbe-i münafıkanesinin millete zorla kabul ettirdiği 1982 Anayasasına, “Darbecilere ve anayasaya evet!” diyen hacılar, hocalar, efendiler, 28 Şubat’ta olduğu gibi, 12 Eylül’de darbecilerden yana tavır alan, derin devleti, askerleri, darbecileri, bir anlamda Ergenekoncuları öven hacılar, hocalar, efendiler 12 Eylül Anayasası’na da “Evet” oyu verin çağrısı yapıyorlardı…

Darbecileri, yasakçıları, müstebit Anayasayı elleri patlayıncaya kadar alkışlayan hacılar, hocalar, efendiler!

Alkışlarınızla oluşan kamuoyunu arkalarına alıp darbe yapan diktatörler, derin güçler sizin eseriniz…

Şimdi hangi yüzle ülkeyi kurtarma ve insanlara doğruyu gösterme iddiasında bulunuyorlar?

Hayatları, özellikle siyasî-içtimaî düşünceleri ve yaklaşımları zikzaklar ve isabetsizliklerle dolu olanların sözlerinin, iddialarının ne kıymet-i harbiyesi olur!

Bir şartla belki kulak verilebilir: 1982 Anayası, darbeler dahil istibdada karşı gelenlerden özür dilemek…

Yoksa bunu itiraf edecek çapta bir yüreğe sahip değiller mi?

Dipnot:

1- Prof. Dr. Mümtaz'er Türköne, Vatan, 11.02.2009

28.03.2009

E-Posta: [email protected] [email protected]




S. Bahattin YAŞAR

Nefis, bir ‘nefis’ dersi



Nefis hep aynı, ama onunla

mücadele her asırda farklı

Bu nefis ders, Sözler, s. 438 - 441 ya da Hizmet Rehberi, s.170-181’’de geçmektedir. Konunun başında Bediüzzaman, Risâle-i Nur mesleğinin dört esası olan ‘acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür’ün Kur’ân’dan istifade ile alındığını ifade ederek, bu dört esasın her birisinin Cenâb-ı Hakkın isimlerine götürdüğünü izah etmektedir. Devamında ise, Risâle-i Nur mesleğinin evradı olarak, ittiba-i sünnet, feraizi işlemek, kebairi terk etmek ve bilhassa namazı tadil-i erkân ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır, diyerek, bu yoldaki olmazsa olmazların altını çizmektedir.

Nefis terbiyesi, nefsin

mahiyetini bilmekle başlar

Nefis terbiyesi bu iki önemli meslek özelliğinin ardından gelmektedir.

Önce, nefsin mahiyeti öğretilir.

İnsan bedeninde en isyankâr, en söz anlamayan nefistir. Nefis menfaati olan şeylere kul ve köle olabilecek derecede alçalırken, bütün gücüyle dünyaya, maddiyata yönelmeyi de ihmal etmez; maddenin esiri olur, maneviyata da gözünü kapatır. Nefis, insana devamlı tuzak kurar. Adi arzularını gerçekleştirmek için yaptırmayacağı kötülük yoktur. Nefsinin esiri olan kişi ise, ona uymakta tereddüt etmez. Nefis, fenada bekayı arar. Nefis, beraberindeki duygularla birlikte hareket ettiğinde, komutanları olan akıl ve kalbi susturabilmektedir. Çünkü “Tevehhüm ve heves ve his, ileriyi görmüyor belki inkâr ediyorlar. Nefis dahi yardım etse, mahall-i iman olan kalp ve akıl susarlar, mağlûp oluyorlar.” Lem’alar, s. 73.

Nefs-i emmarenin bir özelliği de, hayır ve iyilikte eli kısa iken, şer ve tahripte sınır tanımaz olmasıdır.

Hayra kabiliyeti olmayan, şerde ise eli uzun olan, “Nefsin vücudunda bir körlük vardır. O körlük vücudunda, zerre miskal kaldıkça, hakikat güneşinin görünmesine mani bir hicab olur.” M.N., s. 77 “Muaccel ve hazır bir dirhem lezzeti, müeccel, gaib bir batman lezzete tercih ettiği gibi, hazır bir tokat korkusundan ileride bir sene azaptan daha ziyade çekinir.” L., s. 73.

Ve nefsin mahiyeti Kur’ân’dan dört âyetle tanıtılmakta ve terbiye ve tezkiye işleminin de nasıl yapılacağı burada dört hatve (adım) şeklinde açıklanmaktadır.

İşte nefsi hizaya getiren Kur’ândan dersler

Bu asırdaki nefsi terbiyesi, Kur’ân’ın şu dört âyetiyle yapılmaktadır.

1- Nefislerinizi temize çıkarmayın.

Necm Sûresi, 23

Bu ayetten istimdat ederek, nefsin tezkiyesi; tezkiye-i nefs etmemektir.

“İnsan cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle nefsini sever. Belki evvela ve bizzat yalnız nefsini sever, başka her şeyi nefsine feda eder. Mabuda layık bir tarzda nefsini metheder.” Sözler, 503 O halde yapılacak iş, önce nefsi değil, Allah’ı, sonra da O’nun adına diğer mahlukatı sevmektir. Çünkü Mabuda yöneltilmesi gereken sonsuz sevgiye nefis layık değildir.

2- Allah’ı unutanlar gibi olmayın ki, Allah da onlara kendi akibetlerini unutturmuştur.

Haşir, 19

Bu makamda terbiyesi, nisyan-ı nefis içinde nisyan etmemek. Yani huzuzat ve ihtirasatta unutmak ve mevtte ve hizmette düşünmek.

Nefis, ileriyi gören akıl ve kalbi susturmakla kalmaz, gerçeklere karşı gözleri kapamayı da maharet zanneder. Öyle ki, “Kendini unutmuş, kendinden haberi yok. Mevti düşünse başkasına verir. Fena ve zevali görse, kendine almaz ve külfet ve hizmet makamında nefsini unutmak, fakat ahz-ı ücret ve istifade-i huzuzat makamında nefsini düşünmek, şiddetle iltizam etmek, nefs-i emmarenin muktezasıdır. Bu makamda nefsi arındırma ve terbiye etmenin yolu, nefsin arzularına ters hareket içinde olmaktır. Yani nisyan-ı nefs içinde nisyan etmemektir. Yani huzuzat ve ihtirasatta unutmak, mevtte ve hizmette düşünmektir.” Sözler, s. 314.

3- Sana her ne iyilik erişirse Allah’tandır. Sana her ne kötülük gelirse, o da kendi kusurun sebebiyledir. Nisa, 79.

Nefsin mahiyeti kusur, noksanlık, acizlik ve fakirliktir. İyilik ve başarılarının da Allah’ın bir ihsanı olduğunu görmeli, övünme yerine şükür ve hamd etmesi gerektiği öğretilmelidir.

Şu mertebede tezkiyesi, kemalinin kemalsizlikte, kudretinin aczde, zenginliğinin Allah’a karşı fakirliğini hissetmekte olduğu hissettirilse, nefsin şerrinden kurtulunur.

4- Her şey helâk olup gidicidir. O’na bakan yüzü müstesna. (Kasas Sûresi, 88)

Şu makamda tezkiyesi, vücudunda adem, ademinde vücut vardır. Yani, kendini bilse, vücut verse, kâinat kadar bir zulümat-ı adem içindedir. Enaniyeti bırakıp bizzat nefsi hiç olduğunu ve mucid-i hakikînin bir ayine-i tecellisi bulunduğunu gördüğü vakit, bütün mevcudatı ve nihayetsiz bir vücudu kazanır.

Nefis, aslında kötülüklerle değil, Rahmaniyetin cilveleriyle zevk ve lezzet alacak biçimde yaratılmıştır. Rızık veren, besleyip büyüten, felâketlerden koruyan, sonsuz merhamet sahibi bir Rabbin himaye ve muhafazası altında bulunan nefis, bu hakikatin idrakinde olduğu sürece, hem kendi başı selâmette olur, hem de kişiyi huzurlu yaşatır.

28.03.2009

E-Posta: [email protected]




Rifat OKYAY

SONSUZ KATLARIYLA...



Zamanımızın en büyük mütefekkiri, asrın bediisi, İslâm âleminin ve âlimlerin incisi… Bediüzzaman Said Nursî. Her gönüle, iman ve uhuvvet tarikiyle, yoluyla giren ve çıkmayan bir şifa eli…

Muhabbetin açtığı kalplerde, bir daha kesilmemek üzere bir sevgi seli…

Fikirlerin, görüşlerin bir mizanı, mihengi ve ölçüsü…

İslâmiyet mührünü her imanî, İslâmî, Kur’ân’î fikirler üzerine basabilen marifetli bir el…

Zirvelerde, daima âli ve yüksek bir İslâmiyeti parlak tutan, gösteren ve anlatan muazzam bir muhakeme gücü…

İmzası daima doğru, dosdoğru fikirlerin, düşünce ve görüşlerin altında olan bir karakter abidesi…

Güzel olduğu için güzelliklere meftun ve sevdalı…

Şahısları ve şahsî fikirleri ancak kendi nefsi ve şahsı kadar değer vererek değerlendirmiş muazzam bir şahsiyet…

Telifatını daima mü'minlere, okuyanlarına ve cemaatine sahiplendiren, mal eden müstesna bir müellif…

Bağrı yanıkların, müştakların sığınağı, isteklerinin hallolduğu bir liman…

Muvahhid ve Müslümanların kuvvet ve güç aldıkları bir istimdat kal’ası…

Bütün ehli imanın, bütün ehli İslâm’ın bütün mü’minlerin sırtını dayadığı istinad noktası...

Kimseyi kudsî hizmeti noktasından rencide etmemiş ve yardım dilenmemiş bir dahi azam…

Muazzez sıfatının aşikâr tecellisine mazhar olmuş aziz Üstad…

Çam Dağı'nın gülü mübarek Süleyman’ın kokladığı mübarek çiçekler tarlası, güller ağacı…

Kin gütmemiş, kin güttürmemiş ve hatta kin güdenleri bağrına basmış bir şefkat kahramanı…

Bağrında küfrün ateşini durdurduğu gibi bütün ehl-i imanın iftirak, şikak ve nifaklarını merhametiyle ortadan kaldırmış kâinatı kucaklayan bir ism-i vedut mazharı…

Zamanında binlerin yazdığı, milyonların okuduğu Risâle-i Nurların müellifi…

Şimdilerde az okunan az anlaşılan ve çok kafadan konuşulan iman hakikatlerinin naşiri mahzun Üstad…

Muazzez, mualla, necip Üstadım Bediüzzaman Said Nursî seni rahmetle ve 49 senenin sonsuz katlarıyla isteyerek, arzulayarak, hatırlıyor, özlüyor ve seviyoruz…

28.03.2009

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

Acaba ikna oldular mı?



Darbe planı yapmakla suçlanan ve aralarında emekli paşaların da olduğu çok sayıda ‘sanık’ hakkında hazırlanan “2. Ergenekon iddianamesi” de yetkili mahkemece kabul edilip resmî belge haline geldi.

Geçmiş yıllarda yapılan fiilî darbelere imza atanlara hâlâ hesap sorulmamış olması gerçeğini bir yere not edip, son yıllarda darbe planı yapanlar hakkında başlatılmış olan sürecin, bundan sonra darbeye niyetlenenleri insafa getirmesini dileyelim. Nedense ‘darbecilik’ bazıları için bulaşıcı hastalık gibi. İşlerini güçlerini bırakıp, darbe planlayan emekli ya da görev başındaki ‘bürokratlar’a başka ne demeli?

Ergenekon süreci esnasında gözaltına alınan bazı ‘ünlü isimler’i sorgusuz sualsiz savunanlar, acaba aynı düşüncelerini bugün de devam ettirebiliyor mu? “Yok, inanmayız. Bunca yıl ülkeye hizmet eden isimler bu işlere bulaşmaz” deyip, yanlışa sarılanlar son günlerde sessizliğe büründü. Elbette yüzde yüz yanlışları hâlâ savunmaya devam eden az sayıda ‘ünlü kişi’ yine de var. Ama sesleri başlangıçtaki kadar gür çıkmıyor. Bunlardan birisi şöyle demiş: “Darbe iyidir, kötüdür; bunu düşünmek suç değildir. Elverişli vasıtaları elinizde bulundurup, onunla icraya başlarsanız suç oluşur. Yani hazırlık hareketi suç olmaz. Hukuk dünyası bunu tartışıyor. Zaten darbe başarılı olursa, yasama ve yürütmeyi eline geçirir, suç olmaz.” (Vatan, 26 Mart 2009)

Ne âlâ yorum! Darbeyi düşünmek ve planlamak, hazırlık yapmak suç değil. Eh, başarılı darbe yapma da zaten suç değil? Peki geriye ‘darbe suçu’ diye ne kalır?

Elbette bu temelsiz yorumu yapanlar da bir bakıma haklı. İşin başında ‘başarılı darbe’lere imza atanları yargılayıp mahkûm etmedikten sonra her defasında ‘başarılı ya da başarısız’ darbe planı yapanlar olur. Geçmiş yıllarımız da buna şahittir. 1960, 1980 ve 28 Şubat post-modern darbeleri gibi ‘başarılı olan darbeler’ yanında, başarısız olan darbelere de teşebbüs edilmiştir. Hatta bu uğurda idamlar da olmuştur, ama dikkat çekmek lâzım; sadece ‘başarısız olan darbeciler’ idam edilebilmiştir! ‘Başarılı’ olan darbeciler ise kanunları kendilerine göre hazırladıkları için ‘ömür boyu dokunulmazlık’ kazanmışlardır.

Mahkemece kabul edilen ve neredeyse iki bin sayfayı bulan iddianamede akla ve hayale gelmeyen iddialar var. Bu iddiların değil tamamı, çeyreği ispatlanırsa Türkiye’nin çok ciddî tehlikelerden geçerek bu günlere geldiği anlaşılır. İddianameye göre, emekli bir paşa, sadece ‘iç işleri’ne değil; ‘dış işleri’ne de el atmış. KKTC’deki gelişmeleri ‘birinci elden’ öğrenmeye kendisini yetkili ilân etmiş. Sadece öğrenme yetkisiyle de yetinmemiş, KKTC mensubu bir ‘bürokratı’ “Devleti yönetenlere fazla bilgi verme, onları geçiştir” demek sûretiyle yönlendirmeye çalışmış.

İddianameye göre değişik tarihlerde yapılan ‘karanlık eylem’leri de aynı ekip doğrudan ya da dolaylı olarak organize etmiş. Söz konusu eylemlerin belirli ‘mihraklar’ca yapıldığı daha ilk günden belliydi, ama bunu bazılarının anlaması ve kabul etmesi için demek ki “2. Ergenekon iddianamesi”nin hazırlanması gerekiyordu.

Türkiye’de darbeler döneminin kalıcı olarak kapanması için başta siyasetçiler olmak üzere medyaya ve iş dünyasına çok ciddî görevler düşüyor. Cesur siyasetçiler sadece bugünün darbecilerini değil; geçmiş darbelere imza atanların da mutlaka yargılanmasını temin etmelidirler...

28.03.2009

E-Posta: [email protected]




H. İbrahim CAN

Türkiye, AB sürecini hızlandıracak mı?



Avrupa Birliği’ne giriş süreci, AKP hükümetinin kendini ifade etme ve demokrasi karşıtı güçlere karşı destek arama mücadelesindeki en önemli kalkanlarından birisi oldu. Heyecanla başlayan bu süreç, zaman içinde hem ülke içi şartların hızla değişmesi hem de Fransa başta olmak üzere bazı AB üyesi ülkelerin karşı tavrını açıkça göstermesiyle, yavaşladı. Şimdi hükümet yerel seçimler sonrasında yeniden bu çabalarını hızlandırmaya hazırlanıyor.

Cumhurbaşkanı Gül’ün Brüksel ziyareti öncesinde Avrupa Birliği yolunda Türkiye’nin yaşadığı değişim ve AB standartlarını yakalamanın ülkemizin daima birinci konusu olduğunu söylüyordu.

AB Komisyonunun 2008 yılı Türkiye İlerleme Raporu’na damgasını vuran yalın bir gerçek var: Türkiye AB üyesi olmak istediği halde, bunun gereklerini yerine getirmede yeterince istekli davranmıyor. AB üyeliğinin yalnızca bir teknik mevzuat uyumundan ibaret olmadığı, 21. yüzyılda rekabet gücü yüksek bir ülke olmamız için eğitim, kayıtdışı ekonomi, iş piyasası, tarım, bölgesel kalkınma, bilgi teknolojileri, enerji konularında reform yapılması gerektiği raporda özellikle vurgulanıyor.

İşin teknik yanına bakıldığında; AB ile herhangi bir müzakere süreci sözkonusu değil. AB müktesebatı denilen mevzuatın tamamının aynen Türk hukukuna aktarılması ve uygulanması bekleniyor. Yani burada bir pazarlık sözkonusu değil. Özellikle tarım, istihdam, eğitim alanlarındaki mevzuatın aynen aktarılması ve uygulanması gerekiyor.

Ancak siyaset, hukuk, sosyal politika alanlarında kaydedilen ilerlemeler de yeterli görünmüyor. Yeni anayasa hazırlanmasındaki yavaşlık, siyasal reformları sürdürmede isteksizlik, bürokrasinin azaltılmaması, sivil olmayan kurumların siyasî faaliyetinin sürmesi, kapsamlı bir yolsuzlukla mücadele stratejisi hazırlanmaması, milletvekili dokunulmazlığının sınırlandırılmaması, Ombudsmanlık sisteminin halen kurulmamış olması bu alanlardaki önemli eksiklikler olarak göze çarpmaktadır.

Hükümet çevrelerinde AB’nin Türkiye’yi tam üyeliğe kabul etmemek için her türlü tedbiri alacağı, bu yüzden asıl amacın, bu süreci ülkemizdeki temel hak ve özgürlüklerin güçlendirilmesi, demokrasinin sağlamlaştırılması ve çağdaş ve hürriyetçi bir anayasa hazırlanması için kullanmak olduğu görüşünün yaygın olduğu anlaşılmaktadır.

Avrupa Birliği’nin ekonomik birlik olma yönünde çok güçlü hale gelmediği, son küresel krizde açıkça ortaya çıktı. Avrupa krizi yoğun bir şekilde yaşıyor. Bu arada Avrupa’nın hızla yaşlanması, sosyal güvenlik sistemlerinde çok önemli bir kriz sebebi. Emeklileri çalışanlarından çok olan bir sosyal güvenlik sisteminin sürdürülmesi imkânsızdır. Mevcut nüfus trendlerinin sürmesi halinde on yıl sonra bir çok Avrupa ülkesinde sosyal güvenlik sistemi çökme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Burada Türkiye genç nüfusu ile büyük önem kazanmaktadır. Türkiye, Avrupa’nın nüfus trendini 50 yıl geriden izliyor. Önümüzdeki 25 yıl içinde AB ülkelerinde 20-44 yaş arası çalışma çağı nüfusu 165,2 milyondan 136,3 milyona gerilerken, Türkiye’de 26,5 milyondan 33,7 milyona çıkacak. Başbakan, “üç çocuk” sloganı ile bu genç nüfus potansiyelini güçlü tutmayı amaçlıyor. Avrupa’nın potansiyel katkı oranını yükseltmesi için çalışan sayısının arttırılması gerekiyor. İşte burada Türkiye devreye girecek. Ancak bu potansiyelin kullanılabilmesi için bu genç nüfusun eğitilmesi gerekiyor. Bu eğitimde de hem Avrupa iş piyasasında ihtiyaç duyulan mesleklerde eğitimin öne çıkarılması, hem de eğitim standardının yükseltilmesi gerekir.

Kısacası; ‘AB nasıl olsa bizi kabul etmez’ mantığı yanlış olduğu gibi, ‘Avrupa Birliğine ihtiyacımız yok’ muhalefeti de gereksiz. Hem ülkemizdeki siyasal ve sosyal standartların yükseltilmesi, hem de yakın gelecekte Avrupa’yı bekleyen risklerin fırsata dönüştürülmesi için hükümetin bir an önce AB’ye giriş çabalarını hızlandırması gerekiyor.

28.03.2009

E-Posta:




Cevher İLHAN

Millet irâdesinin hakkını veren alternatif öne çıkarılmalı



Muhsin Yazıcığlu’nun bindiği helikopterinin düşmesi, siyaseti sarstı; politikayı kilitledi. Daha seçim yapılmadan siyasetin tansiyonu düştü; partiler mitinglerini iptal ettiler. Lâkin seçim sürecinde Türkiye’nin hiçbir iç ve dış meselesi doğru dürüst ele alınamadı.

Ne gittikçe daha da derinleşen ekonomik krizin vaziyeti; ne yüzde 20’leri aştığı anlatılan işsizlik… Ne sayıları daha şimdiden 150 bini bulan binlerce işyerinin kapısına kilit vurulması; ne bütün hükûmetlerin 80 yılda yaptığı 220 milyar iç ve dış borca son altı buçuk yılda 280 milyar doların eklenmesi; ne büyümenin sıfıra inip bütçenin yatırım, üretim ve istihdamdan yoksun olması… Aylardır bunlar gündeme getirilmedi. Seçim meydanlarında krizin teğet geçtiğini belirten Başbakan, iş yerlerinin kapanmasını, esnafın “beceriksizliğine” bağladı.

Geriye dönüp bakıldığında yalnız ekonomi değil; Türkiye’nin hiçbir hayatî meselesi konuşulmadı. Siyasetin demokratikleşmesinde, temel hak ve özgürlüklerde, eğitimde, sağlıkta karşı karşıya kaldığı konular konuşulmadı.

Türkiye’de azınlıklardan ziyade özellikle Müslüman çoğunluğun dinî özgürlükler sorunu olduğu, Dışişleri Bakanı tarafından AB’de açıklanmıştı. Hâlâ devam eden başörtüsü yasağı AKP siyasî iktidarının dinî özgürlüklerdeki barometresi. İktidar partisi tarafından “dindar Cumhurbaşkanı” propagandasıyla Köşk’e çıkarılan Gül’den sonra da hiçbir problemi çözmedi.

“Başörtüsü kadınların meselesi değil, Türkiye’nin yüzde birbuçuğun meselesi” diyen siyasî iktidar, yasadışı yasağı “yasal görmek”le peşinen “teslimiyet” bayrağını çekti. Bundandır ki hükûmet AİHM’e gönderdiği savunmada, başörtüsü yasağının yasal olduğunu savunuyor, depremin “İlâhî ikaz” olduğunu belirten yazılara ceza verilmesini; düşünce ve ifâde özgürlüğünün “suç” sayılıp cezalandırılmasını “gerekli” görüyor!

Esasen Anayasa Mahkemesi’nin “kapatılmama kararı”yla vesâyet altına alınıp kuşatılan AKP siyasî iktidarı, Başbakan’ın “Buna uymaktan başka yapılacak bir şey yok” ifâdesiyle, hiçbir şey yapmama, milleti oyalayıp avutma taktiğinin içine girdi.

ALTERNATİF; DEMOKRAT PARTİ

İçinde İmam hatiplerin de bulunduğu milyonlarca meslek okulu mezununun hakkını gasbedip mağdur eden katsayı haksızlığı, din eğitimi ve öğretimini başta çocukların Kur’ân kurslarında ve camilerde çocukların Kur’ân okumalarını engelleyen “yaş yasağı” olmak üzere 28 Şubat’tan kalma antidemokratik yasaların hiçbiri kaldırılmadı.

Keza Ankara “PKK’nin tasfiyesi” karşılığı yeni emr-i vakilerle karşı karşıya. Türkiye koskoca bir seçim sürecini geride bıraktı. İlk dönem anayasayı değiştirecek gücü olan ve hâlen Meclis’in yüzde 65’ini dolduran AKP iktidarı ve Meclis’teki muhalefet, bunların hiçbirini tartışmadı, tartışmıyor. Baştanberi karşılıklı kutuplaşmalarla lâf kavgası ve kalabalığıyla geçiştiriliyor.

Peki, bu tabloyla Türkiye neyi halledecek? Milletin emânet ettiği irâdenin hakkını vermeyen AKP’nin oylarını yükseltmesi neye yarayacak? Bu tutuk, ürkek, tâvizkâr demokratik irâde zafiyetle hangi problemi çözecek?

Seçim sürecindeki siyasî kırılganlık, Türkiye’nin yeni bir alternatife ihtiyacını ortaya koyuyor. Bu alternatifin, “Yeter söz milletin” diye çeyrek asırlık tek parti diktasına karşı milletin hakkını ve hukukunu koruyan, ülkenin maddî ve mânevî kalkınmasının temel harcını ortaya koyan Demokrat Parti olduğu, hâdiselerin nezdinde hergün daha açık bir biçimde ortaya çıkıyor…

Millet, çürüyen ve çöken siyasete karşı, millet irâdesinin hakkını veren alternatifi öne çıkarmalı…

28.03.2009

E-Posta: [email protected]




Mehmet KARA

Türkiye buruk şekilde sandığa gidiyor



Yarın sandık başına gidiyoruz. Aylardır yükselen meydanların tansiyonu düşerken, tansiyon sandığın açılmasını bekleyen partilerde yükselecek. Millet sandığa giderek belediye başkanını, muhtarını seçecek. Bu seçimin en çok hatırlanacak üç konusu olacak. Liderlerin birbirlerine karşı çok ağır lâflar sarf etmesi, YSK’nın seçimlere iki haftadan az bir süre kala açıkladığı kimliklerde TC numarası olma şartı ile sandık görevlilerinin başörtüleriyle görev yapamayacaklarını açıklaması ve BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopter kazası…

Yazıcıoğlu’nun elim helikopter kazası siyaseti kilitledi, kimsenin seçimleri düşünecek hali kalmadı. Bütün liderler mitinglerini iptal etti. BBP genel merkezi geçmiş olsun ziyaretine gelenlerle dolup taşıyor. İçinde Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun da bulunduğu düşen helikopteri arama çalışmaları bu yazı kaleme alındığı saatlerde hâlâ bir netice vermemişti. Gergin ve üzüntülü bekleyiş hâlâ devam ediyordu. Çarşam günü saat 15.00 civarında düştüğü söylenen helikopterin günlerce bulunamaması birçok soruyu gündeme getiriyor. Hava şartlarının aramayı zorlaştırmasını kabul etmekle birlikte, son birkaç senede dört “şüpheli trafik kazası” geçiren Yazıcıoğlu’nun böyle bir kaza geçirmesi de soruların artmasına sebep oldu. Bundan yaklaşık 10 gün gönce gazetelerin Ankara temsilcileri ile birlikte bir yemekte buluştuğumuz Yazıcıoğlu, hazineden partilere verilen yardımlarından şikâyet edip, kendilerinin yardım alamadığını, bu yüzden her ile yetişmelerinin zor olduğunu söylerken serzenişte bulunmuştu. Hatta Yazıcıoğlu, yemeğe de bu yüzden bir saate yakın geç gelebilmişti.

Helikopte kiralanması gündeme geldiğinde de “Biz Hazine’den yardım alamıyoruz, arkadaşların desteği ile helikopter kiraladık” dediği de kamuoyuna yansıdı. Seçim kampanyası boyunca hep karayoluyla mitinglerine giden Yazıcıoğlu’nun, kurmaylarının iki ayrı mitinge katılabilmek için helikopter kiralama talebini şakayla da olsa “Beni öldürmek mi istiyorsunuz” diyerek helikoptere binmişti. Kaza sonrasında yaşanan bilgi kirliliği sinirleri hayli gerdi. Kazanın olduğu saatlerden itibaren, “Bulundular. Ağır yaralı yok. Hastaneye geliyorlar” türü devlet yetkililerinden alınan bilgilerin canlı yayınlarda duyurulması, sonrasında bu haberlerin yalanlanması ve bu yazının yazıldığı saatlarde yaklaşık iki gün geçmesine rağmen hâlâ koskoca helikopterin enkazına ulaşılamaması, kapalıyken bile cep telefonlarının sinyallerinin alınabilindiğinin söylenmesine rağmen kazanın olduğu günün gecesinden itibaren sinyallerin alınamaması büyük üzüntü, merak ve şaşkınlığa yol açıyor. Bir taraftan havadan, diğer taraftan üç bin kişi karadan zor hava şartlarına rağmen enkazı bulmaya çalışıyor. Helikopterde bulunan İHA muhabiri İsmail Güneş’in kazadan hemen sonra acil servisle yaptığı konuşmaya bakılırsa, yaralıların işi hayli sıkıntılı. Muhabirin—belki şoktan olabilir—Muhsin Yazıcıoğlu’nu helikopterde görememesi ve orada söylediği şu cümleyi aktarmak istiyorum. 112 görevlisinin “Aynı helikopter ile mi havalandınız?” soruna muhabir şöyle cevap veriyor: “Evet. Ayağım çok kötü kırıldı. Ölen de var her halde. Bu arkadaş kim ya!..”

Bu yazıyı okuduğunuz saatlerde İnşallah helikoptere ulaşılmış ve Yazıcıoğlu ile birlikte diğer 5 kişi de sağ olarak kurtulmuş olurlar. Allah ailesine, sevenlerine ve milletimize sabırlar versin.

* * *

ARTIK SÖZ SİZİN

Liderlerin seçim kampanyalarındaki üslûplarını iyice bozdukları, magandalı, adam olup olmadıkları, namertli, “ağız tadıyla küfür edemiyoruz” serzenişleri (!) gibi konular ile YSK’nın son andaki “kamusal alan” ve sandık kurullarındaki görevlilerin de “hizmet veren” oldukları iddiasıyla, sandık görevlilerinin başörtüleriyle görev yapamayacaklarını açıklaması konularındaki görüşlerimizi malûm olduğu için bu konulara girmeyelim.

MAZLUMDER’in genelgesinin iptali ve yürütülmesinin durdurulması için Danıştay’a açtığı dâvâ sonuçlanmadı. Başbakan Erdoğan’ın “Artık yetki. Nedir bu sıkıntı? Böyle şey olur mu? Demokrasi bu şekilde engellemekle tekâmül etmez. Arkadaşlarımız görüşüyor. Temennî ederiz bu yanlıştan dönülür” demesine rağmen yanlıştan dönülmedi. Yani, yarın sandık müşahitleri başörtülü olamayacaklar. Evet, yarın sandık başına gidiliyor. Buruk bir seçim olacağı muhakkak. Ama yarın bütün Türkiye’de sandıklarda oylar kullanılacak. Millet yarın artık seçim öncesinde ve seçim sırasında yaşanan karışıklıklara, kavgalara, seviyesiz tartışmalara, karşılıklı restleşmelere karşı “son söz benim” diyecek. Yarın herkes susacak, millet konuşacak. Milletin kararından sonra da herkes bu karara saygı göstermek durumunda kalacak. Burada esas olan, herkesin demokrasinin önemli göstergelerinden birisi olan sandığa gidip oyunu kullanarak demokrasiye sahip çıkmasıdır. Çünkü, son pişmanlık fayda etmez. Sandığa gidelim ki, demokrasi kazansın…

28.03.2009

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

AKP ile gelinen yer



29 Mart seçimine giden süreçte, bizatihî seçime gölge düşüren iki tuhaf tartışma gündeme damgasını vurdu.

Bunlardan biri, oy kullanacak seçmenlerin sandıklara getirecekleri kimlik belgelerinde kesinlikle kimlik no’su olmasının şart koşulması.

İkincisi, sandık kurulunda görev yapacak kişilerin de başörtüsü yasağı kapsamına alınması.

Bu kadar senedir seçim yapan Türkiye’de ilk kez yaşanan son derece tuhaf gelişmeler bunlar.

Nüfus kâğıtlarında kimlik numarası olmayan ve onun yerine ikame edecekleri, aynı şartı haiz başka bir kimlik belgeleri de bulunmayan seçmenler YSK’nın kararıyla ciddî sıkıntıya girdiler.

Nüfus daireleri de gereksiz yere izdihama uğradı; hem çalışanlar, hem halk mağdur edildi.

Partilerin ortak girişimi ve Çankaya’nın devreye girmesi üzerine YSK’nın ürettiği “kayıt örneği” formülü de izdiham problemini çözmedi.

Böylece, seçime haftalar kala, Türkiye daha önce benzerini hiç yaşamadığı çok tuhaf bir uygulama ile gereksiz bir stres ortamına sokuldu.

İşin ilginç ve şaşırtıcı bir tarafı, YSK’nın bu uygulamaya gösterdiği dayanağın, geçen yıl bu tarihlerde Meclisten geçen ve Çankaya onayı ile yürürlüğe giren bir kanun değişikliği olmasıydı.

298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri Kanununun “Kimliğin tesbiti” başlıklı 87. maddesindeki “Sandık seçmen listesinde yazılı seçmenin kimliği, nüfus hüviyet cüzdanı veya kimlik tesbiti amacıyla düzenlenmiş resmî belgelerle belirlenir” hükmüne, 1.3.08 tarihli kanunla, “kimlik tesbiti amacıyla düzenlenmiş” ifadesinden sonra gelmek üzere eklenen “ve TC kimlik numarası taşıyan” ibaresi, YSK’nın dayanağı, haftalardır yaşanan tartışmanın da kaynağı oldu.

Çankaya ve hükümete göre, kimlik no’su şartı nüfus cüzdanları için değil, kimlik tesbiti amacıyla düzenlenmiş resmî belgeler için geçerli.

Ama YSK nüfus cüzdanlarını da dahil ediyor.

Ve sonuçta yine YSK’nın dediği oluyor.

Hükümete ise, YSK’yı eleştirmekten ve seçim sebebiyle tatile çıkardığı Meclisi yeniden toplayarak bu işi düzeltmek için yeterli vakit kalmadığından, “Aman dikkat! Nüfus cüzdanınızda kimlik no’su yoksa oy kullanamazsınız, onun için tez elden cüzdanlarınızı yenileyin” çağrısında bulunmaktan başka yapacak birşey kalmıyor.

Öte yandan, “kimlik no’su” krizinde hükümetin de dahli ve sorumluluğu bulunduğu ortaya çıkıyor. Eğer söz konusu kanun değişikliği yapılırken, bugün YSK’nın yaptığı tarzda farklı yorumlara müsait bir ifade kullanılmamış olsaydı, böyle bir sorun yaşanır mıydı? Ve bu noktada, “Bu kadar basit bir değişiklikte bile gerekli dikkat ve özeni gösteremeyen bir anlayış, dört başı mâmur, derde deva, sadra şifa olacak yeni bir anayasayı başarabilir mi?” suali akıllara takılıyor.

Başörtüsü yasağının tarihte ilk defa bu seçimle sandık kurullarına da taşınmasına geçersek...

Bundan önceki seçimlerin hiçbirinde böyle bir uygulama yoktu. 28 Şubat’tan sonraki seçimlerde bazı işgüzar sandık kurulu başkanlarının, kişisel ve keyfî kararlarla bu yönde birtakım rahatsızlıklara yol açma niyetlerine ilişkin duyumlarımız olmuş ve bunları da yansıtmıştık.

Ama ilk kez bu seçimde sandık kurulları YSK kararı ile “kamusal alan” ilân ediliyor ve başörtüsüyle görev yapmak isteyenlere kapatılıyor.

Cumhurbaşkanı ve Başbakan başta olmak üzere birçok bakan, milletvekili ve bürokrat eşinin başörtülü olduğu bir ülkenin sandık kurullarında başörtüsüyle görev yapılması yasaklanıyor.

Buna mukabil Başbakan, başörtüsüyle ilgili kararı için YSK’ya “Bu ne yahu, artık yeter” çıkışları yapıyor, ama sonuç değişmiyor; Adalet Bakanı “YSK kararına uymak zorundayız” diyor.

İşte AKP iktidarının 7. yılında geldiğimiz yer.

Kapatma dâvâsından çıkan sonuç, “Türkiye koyulaşan bir yargı vesayeti altına alındı” diye yorumlanmıştı. Bir yargı organı olarak YSK’nın kararları, bu yorumu bir kez daha teyid ediyor.

28.03.2009

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  H. Hüseyin KEMAL

  H. İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır

Kurumsal Linkler:
Bediüzzaman Haftası - Risale-i Nur Enstitüsü - Yeni Asya Vakfı - Demokrasi100 - Yeni Asya Gazetesi - YASEM - Bizim Radyo
Sentez Haber - Yeni Asya Neşriyat - Yeni Asya Takvim - Köprü Dergisi - Bizim Aile - Can Kardeş - Genç Yaklaşım - Yeni Asya 40. Yıl

Reklam Linkleri:
Risale Yorum- Risale Çocuk- Oktay Usta - Euro Nur - Fıkıh İnfo- Ahmet Maranki- Cevşen - Yeni Asya Barla - Makdis