27 Haziran 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Dergilerimiz

Selim GÜNDÜZALP

SÖZÜN GÜCÜ ÖZÜNDE


A+ | A-

Bugün bir başka gün…

Hayat dünün devamı değil, her an bir önceki ânın devamı hiç değil…

Her an yeni, her dem tazedir hayat.

Muhsinzade Abdullah Hamdi Bey’in (ö. 1899) güzel bir beyti vardır.

Hayatı ve ömrü, saati ve taati ne güzel anlatır:

“Saati vahiddir ömr-i cihan

Saati taate sarfeyle heman”

Ustaca bir söyleyişin eseridir.

Yani; “Bu cihandaki ömrün tekbir saattir.

O saati de boş durma sakın ibadete ve taate sarfeyle”

***

Sözün gücü, özündedir.

Bir söz ne kadar güzel bir niyetle söyleniyorsa ve kalpten çıkıp geliyorsa tesiri de dinleyenin üzerinde öyle oluyor.

Bir çobana; güzel kaval çalmayı nasıl öğrendiğini sormuşlar.

O da; “Bülbülleri dinleyerek” demiş. Dinlesek, dinleyebilsek kalp kulağıyla, gönül diliyle neler duyacağız kim bilir?

***

Fuzuli’nin, Leyla ile Mecnun adlı eserinde, annesi Leyla’ya şu öğütlerde bulunur:

“Temkini cünuna kılma tebdil

Kızsın, ucuz olma kadrini bil.”

“Her surete aks gibi bakma

Her gördüğüne su gibi akma”

“Saye (gölge) gibi her yere yüz vurma

Hiç kimse ile oturma durma.”

...

Hem anaya, hem nineye, bir gün lâzım olur diye..

Bizden söylemesi, sizden dinlemesi…

***

Hz. Ali (ra) anlatıyor:

Bir gün Hz. Peygamber’e (asm) “Yâ Resulallah! Bana tavsiyede bulunur musunuz?” dedim.

Resulûllah (asm): “Rabbim Allah’tır de, sonra dosdoğru ol” buyurdular.

Ben de dedim ki:

“Rabbim Allah’tır. Başarım ancak Allah’ın inayetiyledir. O’na tevekkül ettim ve O’na yöneliyorum.”

Duamı duyan Hz. Peygamber (asm): “İlim senin için mübarek olsun ey Hüseyin’in babası. Sen ilmi su içer gibi içmiş ve ondan kanmışsın” buyurdular.

Rabbim bize de bu denizden kana kana içmeyi lütuf ve nasip eylesin inşallah.

İşte önümüzde gidenler, yolu tutup yürüyenler. Sözün gücünü özünde bulup, özünden alanlar. Rabbim onlara yar ve yaran eylesin bizleri de…

Evet, sözün gücü özündedir.

Sahabeden biri, “Söz de ilaç gibidir, azı faydalı çoğu zararlıdır” diyor.

İlaçlar ne kadar mükemmel olursa olsun, kutusunda durdukça iyileştirici etkileri yoktur. Yani ilaç kutusuna bakarak iyileşen bir hasta görülmemiştir. Söz de, düşünce de böyledir. Söz ve düşünce gerçeğin anasıdır ama eyleme dönüşmemiş düşüncenin başarıya ulaşma ihtimali yoktur.

Yan yana duran iki tarla düşünelim. İkisine de yağmur yağıyor, ikisi de güneşin ısısından ve ışığından faydalanıyor. İkisinin de verimlilik gücü, toprak kalitesi aynı. Zamanı geldiğinde iki tarla da sürülüyor, sürgüleniyor, sonunda birisinden yemyeşil ekinler fışkırırken diğerinden ise yabani otlar, dikenler boy atıyor. Çünkü birine ekin tohumu atılmış, diğerine ise bir şey yapılmamış. Tohum atılmayan tarlada ekin yetişmez. Onun yerine yabani otlar ve dikenler biter.

İnsanın ruhu da, aklı da böyledir. Oraya bilgi tohumu ekerseniz, kıymetli fikirler elde edersiniz. O fikirleri ve düşünceleri uygularsanız başarı biçersiniz. Bu Allah’ın bir kanunudur. Unutmayalım akıl tarlası boş kalmaz, üstünde kontrolsüz bitenler de bizi ve hepimizi perişan eder. Örneklerini her gün görüyoruz ve yaşıyoruz.

İnsanlara ümitle dopdolu, doğru ve güzel sözle yaklaşıp konuşursak halledilmeyecek mesele yoktur. Bu, hem peygamber yoludur, hem de sahabe mesleğidir. Sahabenin kısa zamanda Hz. Peygamber’in (asm) sohbetinde bulunup, birden değişmesinin, kemâle ermesinin sırrı budur. Cahil gelenin âlim olup çıktığı bu nurlu toplulukta sözün gücü özünde gizliydi.

Rabbim hikmetli konuşmayı, sözün özündeki güce yani ihlâsa inanmayı bizlere de nasip eylesin.

***

Bugünlerde yeni okuduğum bir Asr-ı Saadet hatırasını sıcağı sıcağına sizinle paylaşmak isterim.

Ebû Hureyre (ra) anlatıyor:

Kadının birisi bana gelerek:

“Ben zina yaptım. Doğurduğum çocuğu ise öldürdüm. Tövbe etsem kabul edilir mi acaba?” diye sordu.

“Hayır kabul edilmez, bu ne şerefsizlik, bu ne çirkin şey” diye karşılık verdim. Kadın ah vah ederek yanımdan ayrıldı. Ertesi gün sabah namazından sonra meseleyi Resulûllah’a (asm) açarak, kadının bana sorduğunu ve benim de verdiğim cevabı söyledim. Resulûllah (asm) bana:

“Ne kötü söz söylemişsin! Yoksa sen: ‘Onlar Allah’la beraber başka bir mabuda tapmazlar. Allah’ın haram kıldığı canı hak ve adalet icap etmeden asla öldürmezler. Zina etmezler. Bunları yapan günaha girmiş olur. Kıyamet günü azabı kat kat olur, orada zillet içinde ebedî kalırlar. Ancak tevbe eden, inanıp yararlı iş işleyenlerin, işte Allah onların kötülüklerini iyiliğe çevirir. Allah bağışlar ve merhamet eder’ âyetini okumuyor musun?” buyurdu.

Daha sonra kadına bu âyeti okudum. Hemen secdeye kapanarak: “Bana bir kurtuluş kapısı açan Allah’a hamd olsun!” dedi.

Bir başka rivayette ise; yine Ebu Hureyre (r.a) Resulûllah’ın yanından ayrılınca, Medine’nin bütün evlerinde o kadını aradım, fakat bulamadım. Ertesi gece ise kadın kendisi çıkageldi. Ben de Resulûllah’ın kendisi için ne söylediğini haber verdim. Kadın secdeye kapandı ve:

“Bana bir kurtuluş ve tevbe kapısı açan Allah’a hamd olsun” dedi. Yanında bulunan bir cariyeyi ve cariyenin kızını azad edip, Allah’a tevbe etti. (Hayatü’s-Sahabe, Timaş Yayınları, Cilt 4, s. 1420)

***

Evet, “nefs-i emmâre; tahrib ve şer cihetinde nihayetsiz cinayet işleyebilir, fakat icad ve hayırda iktidarı pek azdır ve cüz’îdir. Evet bir haneyi bir günde harap eder, yüz günde yapamaz. Lâkin eğer enaniyeti bıraksa, hayır ve vücudu tevfik-i İlâhiyye’den istese, şer ve tahripten ve nefse itimattan vazgeçse, istiğfar ederek tam abd olsa; o vakit ‘Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir’ (Furkan Sûresi: 70) sırrına mazhar olur. Ondaki nihayetsiz kabiliyet-i şer, nihayetsiz kabiliyet-i hayra inkılâp eder. ‘Ahsen-i takvîm’ kıymetini alır. Âlâ-yı illiyyine çıkar.

“İşte ey gafil insan! Bak Cenab-ı Hakk’ın fazlına ve keremine! Seyyieyi bir iken bin yazmak, haseneyi bir yazmak veya hiç yazmamak adalet olduğu halde; bir seyyieyi bir yazar, bir haseneyi on, bazen yetmiş, bazen yediyüz, bazen yedibin yazar. Hem şu nükteden anla ki; o müthiş Cehennem’e girmek ceza-yı ameldir, ayn-ı adldir. Fakat Cennet’e girmek, mahz-ı fazldır.”

(Sözler, 23. Sözün İkinci Mebhası, Birinci Nükte)

27.06.2009

E-Posta: [email protected]



Şaban DÖĞEN

'Üstad'a sahip çıkan gazete


A+ | A-

Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin misyonunu sadece imânî konular değil, mânevî cihad, siyasî ve sosyal konularda geliştirdiği Kur’ânî ölçüler de teşkil eder. Onun gençlik yıllarında o günün gazetelerinde yazdığı makalelerde idareci ve yetkililere ölçü ve prensip olabilecek hususlardan bahsettiğini görüyoruz.

O günlerde tesbit ettiği bu ölçü ve prensipler yenilik, orijinallik ve canlılıklarından hiçbir şey kaybetmemiş, bugün de hâlâ geçerliliklerini korumaktadırlar.

Bediüzzaman herhalde hayatta bulunsa ve bir gazetede makale yazacak olsaydı, kendi fikriyâtına en uygun bir gazete olarak Yeni Asya’yı tercih ederdi. Yeni Asya da, hayatta imişcesine Lâhika isimli ikinci sayfasında başköşeyi ona vermekle bu fikri paylaştığını göstermektedir.

O halde Yeni Asya, Bediüzzaman’ın gazetesidir. Onun fikir ve ideallerine en güzel şekilde yer veren, fikriyât ve görüşlerini iftiharla savunan bir gazetedir.

Hz. Üstad’a her yönüyle sahip çıkan bir gazete, şüphesiz Hz. Üstad’ın da sahiplenebileceği bir gazetedir. Onun dâvâsını bayrak edinen insanlar onun görüşlerini cesurâne, cansiperâne, fedâkârâne neşir ve tanıtmayı gaye edinen böyle bir gazeteyi sahiplenmekten başka ne yapabilirler ki?

Madem ki Yeni Asya çağa damgasını vurmuş, Üstad Bediüzzaman’ın dâvâsını baştâcı edinmekte, onu geniş kitlelere duyurma ve ulaştırma noktasında her türlü fedakârlığı üstlenmektedir. Tabiî ki onun dâvâsını dâvâ edinenler, gazetelerine sahip çıkacaklardır.

Bugün Yeni Asya halka halka çevreye açılmak istemekte; hakkın, hakikatin, doğrunun, iyinin, güzelin, demokrasinin yılmaz savanucusu Üstadı geniş kesimlere tanıtmak istemektedir. Ramazan’da her hafta birer kitap vermek sûretiyle de güzel bir hizmet üstlenmekte, üç kitaptan birini de bizzat Üstadın kitaplarından biri olan Ramazan İktisad Şükür Risâlesine ayırarak onun zengin fikirlerini duyurmak istemektedir.

Yarım milyon insana ulaşmayı hedefleyen arkadaşlarımız daha şimdiden kolları sıvamış, gayrete gelmiş; bu vesileyle İslâmın yüce hakikatlerini müştaklara ulaştırmayı gaye edinmişlerdir.

Allah gayretlerini verimli, sa’ylerini meşkur eylesin.

27.06.2009

E-Posta: [email protected]



Süleyman KÖSMENE

İçimizdeki riskli inci: Nefis-2


A+ | A-

Ethem Bey: “Nefis nedir? Nefsimizi ne zaman ve nasıl yeneriz?

Dünkü yazımızda nefsin ne olduğunu ve ne ölçüde yenilmezliğini ifade etmiş; Bedîüzzaman Hazretlerinin, dört hatvede nefsin dört aşağılık hâline dikkat çektiğine ve nefsin “emmâre” halinden sıyrılarak “mutmainne” makamına doğru yükselmesini sağlayan kapıları gösterdiğine işaret etmiştik. Bugün bu hatvelerden diğer üçünü hatırlatalım: İkinci Hatve (Fakr Tarîkı): Burada nefis kendini unutmuştur. Nefsin kendinden haberi yoktur; ölümü düşünse, başkasına vermekte; fenayı, zevali ve yokluğu görse, kendi üzerine almamaktadır. Külfet, hizmet ve ibadet makamında, yani Allah’ın emirlerine muhatap olma makamında da, nefis kendini unutmuştur. Nefis, kendini Allah’ın emirlerine muhatap saymamaktadır.

Fakat ücret almaya ve lezzetlerden istifade etmeye gelince öne atılmakta ve şiddetle istemektedir. Yani lezzetlerde nefis kendini unutmamaktadır. İşte, nefs-i emmâre budur. Nefsin bu vahim hâline, “Allah’ı unutup da, Allah’ın da nefislerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkmış kimselerdir”1 âyeti işaret etmektedir. Nefsi bu makamda arındırmak, bu hâlin aksini telkin etmekle mümkündür. Yani nefsin unutkanlığı ile örtüşecek bir biçimde, lezzetlerde, tatlarda, ihtiraslarda, menfaatlerde ve ücretlerde nefsi unutmak. İbadet, hizmet, faaliyet ve ölüm gibi nefsin sevmediği hallerde ise nefsi unutmamak. Yani hizmetlerden geri durmamak, öne atılmak. Her an ölümü beklemek ve hazırlanmak.2

Böylece nefis kendisinin “fakr” içinde olduğunu unutmaz. Bu idrak onu Allah’ın Rahman ismine ulaştırır. Yani nefis kendi fakirliğini bilmesine rağmen, bu fakirliğe aldırmaz ve daha dehşetli bir fakirlik olan ölümün her an kapıda olduğunu hissederek, hizmetlere atılır ve ibadetlerde ön safta yer alırsa; Rahman ismi o nefsi kucaklar, ihata eder, şefkat eder, nimetlerini bollaştırır, bereketini artırır, hadsiz sevaplar verir; ölümden sonra da o nefsi fakir ve yoksul bırakmaz. O nefse rahmet eder.

Üçüncü Hatve (Şefkat Tarîkı): “Sana her ne iyilik gelirse Allah’tandır. Her ne kötülük dokunursa nefsindendir”3 âyetinde ders verildiği gibi, nefis daima iyiliği kendinden bildiğinden, fahr ve ucba girer, övünür, gururlanır ve kendini yeterli görür. Oysa nefiste yalnız kusur, noksanlık, acz ve fakr görülmeli; bütün iyiliklerin, olgunlukların ve kemâlâtın Fâtır-ı Zülcelâl tarafından kendisine ihsan edildiğini anlamalı; fahr yerine şükür; övünmek yerine hamd etmelidir. Bu mertebede nefsin tezkiyesi, yani arınması, nefsi, “Günahlardan arınan kurtuluşa ermiştir”4 âyetinin sırrına mazhar eder. Bu hatvede nefis kendisine şefkat etmeli ve acımalı; kendisini övmekten, methetmekten ve gururdan vazgeçmelidir. Çünkü medih ve gururla nefis kendisini acımasızca ve insafsızca inişe bırakmış olmaktadır. Nefis bu vahamete uğramamak için, kemâlini kemâlsizlikte, kudretini aczde, gınâsını ve zenginliğini fakrde bilmelidir.

Dördüncü Hatve (Tefekkür Tarîkı): “O’nun yüzü müstesna her şey helâk olup gidicidir”5 âyetinin ders verdiği gibi; nefis kendisini serbest, müstakil ve bizzat mevcût bilmektedir. Nefsin “kendi başına buyruk olmak” istemesi bundan ileri gelmektedir. Bu da, Mâbud’una karşı düşmanca bir isyan içinde bulunmasına yol açmaktadır.

Oysa nefis kendi başına bir hiçten ibarettir. Ancak Cenâb-ı Hakk’a intisap ettiği takdirde varlığını hissedebilmekte; âlem ve kendi varlığı üzerinde hayran bir şâhit ve mütefekkir bir izleyici konumu kazanabilmektedir. Öyleyse nefis, varlığında yokluk; yokluğunda varlık bulunduğunu bilmelidir. Yani nefis şahsî varlığına güvenip, Cenâb-ı Hak’tan gaflet etse, yıldız böceği gibi şahsî ışıkçığı ile, sonsuz bir yokluk ve ayrılık karanlığı içinde boğulur gider. Fakat enâniyeti bırakıp, nefsin bir hiç olduğunu; nefsin ancak Mûcid-i Hakikî’nin bir tecelli âyinesinden ibaret olduğunu gördüğü anda, bütün varlıklar âlemini ve sonsuz bir vücudu kazanır! Zirâ isimlerinin cilvelerine bütün varlıkların mazhar olduğu Cenâb-ı Hakk’ı bulan bir kalp, her şeyi bulmuş olur.6

Dipnotlar: 1- Haşir Sûresi, 59/19, 2- Mektûbât, s. 443, 3- Nisâ Sûresi, 4/79, 4- Şems Sûresi, 91/9, 5- Kasas Sûresi, 28/88, 6- Mektûbât, s. 444

27.06.2009

E-Posta: [email protected]



M. Latif SALİHOĞLU

Terörü Doğuran Irkçılığın Panzehiri (4)


A+ | A-

Ayrı kökten gelenler,aynı idealde birleşebilir

–Dünden devam–

Bugüne kadar Kürtlerin tarihi, sosyal hayatı ve kültürel kimlikleri üzerinde tez bazında çeşitli araştırmalar, çalışmalar yapıldı.

Ancak bu tezlerin çoğu, siyasî endişe ve ideolojik düşünce farklılıklarından dolayı birbirleriyle çatışmaktan ne yazık ki kurtulamadı.

Türkçülük yapanlar, daha ziyade ret ve inkârcılık anlayışıyla hareket etti. Kürtçüler ise, kin ve intikam duyguları ile davranarak, bir tür savunma pozisyonuna geçti.

Hal böyle olunca da, üzerinde uzlaşılabilecek akademik seviyede sıhhatli bir Kürt tarihinin ortaya konması, bugüne kadar maalesef mümkün olamadı.

Birlik ve beraberliği köken, soy ve ırkî bütünlükte aramaya kalkmanın yanlışlığını bugün bütün medenî dünya kabul eder bir hale geldi.

Buna rağmen, ırkî kökenin farklılığı halinde, ayrı bir devletin de mutlaka gerekli olduğunu savunanlar çıkmıştır, çıkıyor, çıkabilir...

Halbuki, ayrı ırktan, farklı kökenden gelen insanların aynı idealler etrafında birleşmesi, o toplumun kültürel gelişmesinde önemli bir kuvvet ve zenginlik kaynağı olduğu hususu, bugünkü medenî dünyada yine umumî kabul görmüş ve tescil edilmiş bir gerçektir. (Birçok ırkın barış içinde yaşayarak, hukuk ve demokrasiyi tekâmül ettirdiği Amerika Birleşik Devletlerinin durumu, bu açıdan fevkalâde güzel bir örneklik teşkil ediyor.)

Anadolu'da değişik kültürden gelen toplulukların harmanlanıp kaynaşmasına bu açıdan bakılmamasında fayda var. Bilhassa Türklerle Kürtlerin olabildiğince kaynaştığına ve birbirlerinden ayrılmalarının sosyolojik olarak da mümkün olamayacağına dikkat çeken Bediüzzaman, Münazarat adlı eserinin bir yerinde şunları kaydetmektedir: "Emin olunuz, biz Kürtler başkalara benzemiyoruz. Yakînen biliyoruz ki, içtimai hayatımız, Türklerin hayat ve saadetinden neş'et eder " (1)

Türkçülüğü ve her türlü ırkçılığı esasından reddeden Bediüzzaman Said Nursi, Kürtlerin Türklerden ayrılma yolunu ve bölünme kapısını da, gerek fikren, gerekse fiilen tamamiyle kapatmıştır. Onun hayatı, eserleri ve her unsurdan halis talebelerinin teşkil ettiği muazzam tablo, bu gerçeğin en bâriz bir delidir, bir ispatıdır.

Dahası, Türk kardeşlerine dest-i sadakati uzatarak, başka milletlere de örnek teşkil etmelerini istemiştir. Milliyetçilik fikriyle ayrılmanın ve bölünmenin büyük bir felâket olduğunu ve böyle bir vaziyete düşenlerin "Bir sineğin ısırmaması için, müthiş yılanların ve ejderhaların ağzına düştüklerini" açık bir dille ifade etmektedir. (2)

Tarihî seyir

Kürtlerin Osmanlılar ile karşılaşmaları ve Kürtlerin Osmanlı'ya ilhak oluşu farklı bir çalışmanın konusu olabilir. Burada bir–iki hususa dikkat çekmekle yetinelim...

Kürdistan, ya da Vilayâtı Şarkiye olarak isimlendirilen doğu bölgelerimizin idarî yapılanması, Osmanlı Devleti'ne bağlı diğer eyaletlerden bazı farklılıklar arz etmekteydi. Şöyle ki:

1) Kürt aşiret ve emirliklerinde, yönetim babadan oğula geçmekte ve onların bu tabiî yaşayışlarına müdahale edilmemekte idi.

2) Kürtler, Osmanlı ordusunun savaşa girmesi halinde, asker vermekle desteklerini sürdürmekte; ayrıca vergilerini de ödemekte idiler.

3) Dış saldırılara karşı, bu bölgenin güvenliği ve korunması, Osmanlı Devleti'nin teminatı altında bulunmaktaydı.

Anadolu birliğini kuran ve bunu hakkıyla temsil eden Osmanlı Devleti, değişik etnik unsurlarıyla birlikte 19. yüzyıla kadar barış içinde gelebildi.

Bazı sıkıntılar yaşamakla birlikte, 18. yüzyılın sonlarına kadar, dâhilde tam bir "Osmanlı barışı" gerçekleşti.

Ancak, devletin bundan sonra uğradığı mağlubiyetler, iç ve dış dengelerde bozulmalar meydana getirdi.

Tarihimizin çok hazin bir sayfasını teşkil eden 93 Harbinin Rusya'nın lehine neticelenmesi, Osmanlı devleti için Balkanlar'da olduğu gibi Anadolu'nun Doğusunda da ağır bir darbe oldu; peş peşe çalkantılar, patırtılar yaşandı.

Bu çalkantılı dönemden istifade eden İngiltere de boş durmayarak Rusya'nın ilerlemesi karşısında, milletlerarası menfaatlerini garanti altına almak gerekçesiyle Kıbrıs'a gelip yerleşti.

Arkasından da "Ermeni meselesi" gündeme getirilerek, Osmanlı devletinin toprak bütünlüğü tartışmalı hale getirildi.

.................................

(1) Nursi, Said, "Münazarat" Yeni Asya Neşriyat, İst/1996 s. S. 126)

(2) Nursi, Said, "Mektubat" Yeni Asya Neşriyat, İst/1996 s. S. 311)

27.06.2009

E-Posta: [email protected]



Ali FERŞADOĞLU

Cinlerin yaratılmasının hikmeti ve özellikleri


A+ | A-

Cinler de ruhanî varlıklardan olup, gayb/metafizik âleminin sakinlerindendir. Acaba cinler niçin yaratılmıştır; görevleri nedir, faydaları nelerdir? Cinlerle irtibat kurabilir miyiz? Bize zarar verebilirler mi?

Sergi, müze ve fuarlar, şuurlu izleyici/seyirci ve mütalaacıların varlığını gösterirler. Şu muhteşem ve muazzam gezegenler, galaksiler, nebulalar elbette basit birer sergi, müze ve fuarla kıyas edilmeyecek ihtişama sahiptirler. İşte, cinler şu âlem sarayının seyircileri ve şu kâinat kitabının mütalaacıları ve şu rububiyet saltanatının dellâllarıdırlar.1

Cinleri akıllı, şuurlu, idrak ve irade sahibi varlıklar olarak yaratan, Halık-ı Zülcelâl olan Allah, onları ve insanları yaratmasının asıl gaye, hikmet ve sebebini, “Ben insanları ve cinleri ancak Bana iman ve ibadet etsinler diye yarattım”2 şeklinde açıklar.

Çeşitli enerji boyutlarından yaratılan cinlerin temel özellikleri, ruh (can), akıl/şuur sahibi varlıklar olmalarıdır. Ancak bu cepheleri, insanlardan daha düşük yoğunluktadır. Araştırmalar, ruh ve enerji boyutları hakkında çok çeşitli bilgilere ulaştı. Bu bilgiler temelde Kur’ân’la örtüşmektedir. Ki, cinler hakkında Kur’ân’da detaylı bilgiler verilir: Onların imtihan için; dumansız ateşten (ışından daha lâtif çeşitli enerji boyutlarından) yaratıldıkları; mü’min ve inançsız olarak iki gruba ayrıldıkları; düşünme, idrak, şuur melekesi ve nefis; yeme içme, işitme-görme, evlenme-çoğalma, hastalanma, savaşma, maddeyi etkileme, insanlara hem yalan söyleme, hem de fiziki zarar verebilme; insanları kıskanma ve ölme (nötr hâle gelme) gibi özelliklere sahip olmaları ve insanların emrinde çalıştırılabilecekleri gibi temel özelliklerinden bahsedilir.

Görünmezler, ışık ve enerji süratinde yol katederler. Geçmişteki birçok veya bize göre o andaki hâdiseyi bilebilirler. Çünkü ışık süratinden daha hızlı hareket ettikleri için dünyayı saniyede yedi seferden daha fazla dolaşırlar. Çeşitli şekillerde görüntü verebilirler.

Gaybı ve geleceği bilemezler. Zira cinleri çalıştıran Hz. Süleyman (as), asasına dayanıp onları gözlüyor vaziyette kaldığı hâlde öldüğünü anlayamadılar.

Cinlerin ırkları da farklı olmalıdır. Mahiyet itibarıyla aynı olsa da, şekil ve hareket açısından hepsi aynı özellikleri taşımaz. Her biri yaratıldığı enerji boyutuna göre hız ve iş yapar. Tamamı insanlarla irtibat kuramaz veya bizim gördüğümüz âleme geçemez. Kimi suda, kimisi ateşte, kimisi mezbeleliklerde, kimisi güneşte, kimisi de uzayın derinliklerinde yaşıyor olmalıdır.

Gıdaları da enerji cinsinden olsa gerek. Nâr (ateş) nura kuvvet verdiği gibi, enerji de cinlere kuvvet verir. Cinler, bulundukları âlemden fizik âlemine çıktıklarında da fazla kalamazlar. Çünkü enerjiye ihtiyaçları vardır. Ancak enerji almak için, ya medyuma, ya bir hayvanın bedenine girerek, enerjisinden istifade ederler.

Kur’ân, insanlardan önce yeryüzünde, idrak sahibi ve halife olarak cinlerin bulunduğunu ve yaptıkları fesat, bozgunculuktan dolayı halifeliğin onlardan alındığını beyan eder.3

Fizik ve metafizik malzemelerinden karma yaratılan insanın iki âlemle de irtibatlı olması, aklın kabul ettiği hususlardandır. Bedenimizle madde (toprak, bitki, hava, su...), ruh ve duygularımızla metafizik/mânâ âlemiyle, melek, cin ve şeytanlarla irtibat kurabiliriz. “Eski zaman kâhinleri gibi, şimdi de medyumlar sûretinde yine bir nevî kâhinlik, Avrupa’da, ispritizmacıların içlerinde baş göstermiş.”4 Cinlerle irtibata muvaffak olunduğunda faydası da pek azdır. İnsanların nazarını, fikrini başka tarafa çevirmek veya zevkli ve ruhânî bir meşreple meşgul edip hizmet-i imaniyeye karşı zayıflatmak için, bazı şahıslar “ispritizma” denilen, “ölülerle muhabere” nâmı altında cinnilerle muhabere etmek gibi, hatta bazı büyük evliyâ ile, hatta peygamberlerle güya bir nevî konuşmak gibi, eski zamanda “kâhinlik” denilen, şimdi de “medyumluk” nâmı verilen bu meseleyle bazı kardeşlerimizi meşgul ediyorlar. Bu mesele felsefeden ve ecnebiden geldiği için, ehl-i imana çok zararları olabilir. Ve çok su-i istimalâta menşe olmakla beraber, içinde bir doğru olsa on yalan karışıyor. Çünkü doğruyu ve yalanı ayıracak bir mihenk, bir mikyas olmadığından, ervah-ı habise ve şeytana yardım eden cinnilerin bu vesileyle, hem onunla meşgul olanın kalbine hem de İslâmiyet’e zarar vermek ihtimâli var. Çünkü maneviyât namına hakaik-i İslamiye’ye ve akîde-i umumiyeye (genel iman esaslarına) muhalif haberler veriliyor. Ervah-ı habise iken, kendilerini ervah-ı tayyibe zannettirip, belki kendilerine bazı büyük veliler nâmını verip, İslâmiyet’in esasatına muhalif sözlerle zarar vermeye çalışabilirler. Hakikati tağyir edip, safdilleri tam aldatabilirler.5

Dipnotlar:

1- Sözler, s. 162. 2- Zâriyat Suresi: 56. 3- İşaratü’l-İ’caz, s. 250. 4- Mektubat, s. 178. 5- Emirdağ Lâhikası, s. 379.

27.06.2009

E-Posta: [email protected] [email protected]



Zafer AKGÜL

Savunma psikolojisi


A+ | A-

Max Weber’in “Sosyoloji Yazıları” kitabında geçtiği üzere, ki buna Weber Metodolojisi de diyebiliriz, toplumun sevk ve idaresinde, grupların belirleyici önemli rolleri vardır. ”Sınıf”olgusu toplumun esas miyarıdır. Ve toplumun şeklini “sınıf” çizer. Sınıf toplum içinde “pazar şansı”na göre kümeleşen gruplar demektir aynı zamanda. Pazar şansının bir başka tezahürü “siyasî güç’e sahip olma biçiminde görülür. Yani toplumda siyasî güç pazarı etrafında kümeleşen gruplar vardır. Bunların kümeleşme esası “statü”dür.

Weber, kitabında başka bölümlere ve birimlere de temas eder, ama işin kısa özeti budur. Statü zamanla ‘state’e dönüştürülmüştür. Esasen Weber’den önce de bu alanda İbni Haldun gibi sosyologların yakın anlamda yorumlarına rastlamak mümkün. Sadece kategorizasyon, tasnif ve terimoloji eklemeleri farklı oluyor.

Eski çağlardan beri süregelen devlet anlayışı, kast sistemleri, sınıflamalar gibi yerleşik gelenekler ve bu geleneksel düzenin sorgulamaya kapalı tutulması bir anlam ifade etmiyor. Bu gün bunları çağdışı saysak bile isim ve terim değiştirerek örneğin bir kast sisteminin hâlâ devam ediyor olduğunu isim ve resimlere aldanmadan biraz dikkatle bakan hemen herkes fark edebilir. Kast sistemlerinde sorgulamaları yapılmayan hatta kutsallık atfedilerek koruma altına alınan krallar, bu gün devlet, en büyük toplumsal örgüt olarak hayatını sürdürmektedir. Devlet ve ‘state’ler aslında siyasal statü pazarını elde eden bir takım grupların elinde ve tekelinde olabiliyor. Kast sistemindeki “asker”ler de bu statüyü devam ettiren ikinci bir erk sınıfı halinde mevcudiyetini devam ettirebilmektedir. Bu sistem anlayışına göre askerler asla yanlış yapmazlar. Onlar toplumu bilinen ve bilinmeyen, beklenen ve beklenmeyen, açık ve gizli saldırı ve tehlikelerden her zaman ve zeminde koruyup kollamak için ‘devlet’in gözü gibi baktığı zinde silâhlı kuvvetlerdir. Kurtarıcı konumunda olmaları sebebiyle toplum onlara minnetle bakmalıdır. Yanlış yapmazlar, velev ki yanlış yapacak olurlarsa o yanlışın doğru olduğuna hükmedecek yasal temellendirmeler ve kanunlar önceden düzenek halinde hazırlanmıştır aslında. Kanun çıkarmak için yargı gücünün uygulayıcıları “yargıçlar” da boşu boşuna kast sisteminin bir parçası haline getirilmemiştir.(Bk. Konfüçyus felsefesi) .

Weber, sosyolojik yazılarının bir bölümünde topluma karşı şiddet kullanımını irdelerken, en büyük şiddet kaynağının ‘devlet’ olduğunu da ifade eder. Yani devlet şiddet uygulayanların en ‘şedidi’dir. Bir farkla ki, devlet bu şiddetini meşrulaştırmak için kendisine statü gereği yetki vermiştir. Bu yetkiyi çıkarılmış kanunlarla meşru hale getirir. Böylece haksızlık yaptığı zaman kendini savunabilecek malzemelerle donanmıştır. Ve bu statü yaşamak için öldürecektir de.

Aslına bakarsanız insanlardaki savunma psikolojisi devlet denilen en büyük ‘örgüt’ün elemanlarında, organlarında da aynen vardır. Hatta daha fazla oranda vardır. Hatta daha şiddetli miktarda vardır. İşin şiddeti derecesinde, gerekçelerin de şiddeti artar.

Bütün bu yukarıdaki didaktik aktarmaları niye yazdım acaba? Bilinen şeyleri neden tekrarladım? Okuyucularım ve toplum bunları bilmeyecek kadar saf ve cahil mi? Elbette ki hayır. Bazıları, toplumu sürü psikolojisi bağlamında bir iki yalan, iftira ve inkâr demeçleriyle ikna edeceğini sanıyor da ondan yazıyorum. Belge, bilgi, imza, inceleme, mahkeme, kanun ve bilmem ne maddeleri uyarınca.. diyerek bazıları kendini akıllı zannediyor, dalga geçer gibi açıklamalar yaparak kedilerin pisliklerini kapatmaları nevinden olayları hasıraltı etmeye çalışıyorlar. Boş ve beyhude…Toplumlar kast sistemini çoktan aştılar çünkü.

En iyisi bir fıkrayla bitirelim yazıyı. Kekeme müşteri, kendisi gibi kekeme bir bakkala giderek “mal mal mal Maltepe va var mı?”demiş. Bakkal da “va var ee efendim!” demiş. Müşteri “bir bir ta tane ver “demiş. Bakkal Maltepe sigarasını verirken içeriye normal konuşan bir başka müşteri girmiş. “Maltepe var mı?” kekeme bakkal, düzgün ve seri olarak “Maltepe sigarası var efendim” diye cevaplamış. Müşteri "Bir paket verir misiniz?” deyince bakkal yine düzgün cümleyle "Başüstüne efendim” demiş ve tezgâhtan bir paket sigara indirmiş. Bakkalın düzgün konuşmasına içerleyen kekeme müşteri “Se se sen ..benimle dal dal dalga mı geçiyorsun?” diye öfkeyle sorunca, kekeme bakkal öteki müşteriyi işaret ederek: "Yo yoo yooo.. Be be ben. O o onunla dal da dalga geçtim..” demiş.

Bizimki de aynı hesap sevgili okuyucular...

27.06.2009

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

“Ya belge çıkarsa” endişesi!


A+ | A-

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, son günlerin tartışmalı konusu olan “İrticayla Mücadele Eylem Planı” ya da kamuoyundaki isimlendirilmesiyle kısaca “belge” denilen ‘evrak’ hakkında ‘basın toplantısı’ düzenledi ve uzun sayılabilecek açıklamalar yaptı.

Başbuğ, konuşmasının sonunda gazetecilerin sorularını da cevaplandırdı. Tabiî bu uzun konuşmada ifade edilen görüşlerin tamamını bir anda değerlendirmek mümkün değil. Konuşmanın bazı bölümlerini ‘iyi’, bazı bölümlerini de ‘yanlış’ şeklinde değerlendirmek mümkün. Meselâ, sıklıkla vurgu yapılan; “TSK’da demokrasiye bağlı olmayanların yeri yoktur ve olamaz” anlamındaki ‘taahhütler’ uygulanması hâlinde alkışlanması gereken yaklaşımlardır. Benzer şekilde, sıklıkla; hak, hukuk, adalet, yargıya güven, suçluluğun ispatına kadar kişilerin suçsuz olduğu hatırlatmaları da doğru. Fakat bu tesbitlerin ne ölçüde hayata geçirilebildiği tartışmaya açık bir konu.

Konuşma sonrası yorum yapan bazı gazeteciler, “Mesele bitmiştir. Başbuğ’un açıklamaları bizi tatmin etti, kamuoyu da tatmin olur” şeklinde hadiseye yaklaştı. Ancak bu kanaati izhar etmek için erken olduğunu söylemek lâzım. Çünkü, Başbuğ bile konuşmasında belki on defa “Bugün itibarıyla bunları söylüyoruz. Yarın yeni bir belge, bilgi ve gelişme olursa soruşturma devam eder” deme ihtiyacı hissetti. Demek ki hadise bitmiş, sona ermiş şeklinde kabul edilemez.

Bir noktaya daha dikkat etmek gerekiyor, o da şu: Başbuğ’un ısrarla “kâğıt parçası” dediği “belge” hakkında diğer uzman ve hukukçuların sözlerine de dikkat etmek gerekiyor. Sadece Başbuğ’u dinleyip kanaat izhar etmek insanı yanıltabilir. Meselâ, basın toplantısında da sorulduğu üzere, suçlanan askerî personelin askerî savcılıkta verdiği ifadede attığı ‘farklı imza’ya makul ve ikna edici bir cevap verilemedi. Suçlanan bir kişi, niçin yıllarca kullandığı imzadan farklı bir imza attı? Uzmanların ifadesine göre bu bile tek başına bir ‘suç.’ Savcılığa verilen ifadede farklı imza atıldığı inkâr edilmiyor. Bu imzanın kamuoyuna yansımayacağı mı hesaplandı?

Yine başka uzmanların ifadesine göre, askeri makamlar sadece ‘suçlanan kişinin lehindeki belgeler’e bakarak karar vermişler. Peki, ‘aleyhteki belgeler ve şüpheler’ niçin dikkate alınmamış? (Eski savcı Reşat Petek’in açıklamaları için bakınız: Star, 26 Haziran 2009)

Şu da önemli: Başbuğ, askerî yargının bağımsızlığı konusunda şüpheye düşülmemesini söyledi. Emir ve komuta zincirinin işlediği bir sistemde bu nasıl mümkün olacak? Üstelik, ‘sivil yargı’nın bile bağımsız olup olmadığının sürekli tartışıldığı ülkemizde insanlar nasıl tatmin olsun? Hem, “Cüzdanla vicdan arasında kaldık” diye konuşmalar yapan yargı mensuplarına da şahit olmadık mı? Bu ‘şüphe’yi en başta yargı mensupları dile getirmiyor mu?

Türkiye’nin halletmesi gereken konulardan biri de yargı bağımsızlığıdır. Bunu da sözle, ‘Ben kefilim’ diyerek yapmak mümkün değil. Yargı mensuplarına verilen ‘irtica birifinglerini’ görmezden gelmemiz, hafızamızdan ve tarihten silmemiz mi isteniyor?

Dünkü basın toplantısına “Ya belgenin ‘aslı’ çıkarsa” endişesi mührünü vurdu diyebiliriz...

27.06.2009

E-Posta: [email protected]



Mehmet KARA

Hediyeniz kitap olsun…


A+ | A-

Sonu Ramazan ayı ile biten feyizli ve bereketli bir manevî ticaret mevsimi olan üç aylara (Recep, Şaban ve Ramazan’a) girdik. Geçtiğimiz Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gecede Regâib Kandilini ihya ettik. Peygamberimizin şu duası ile yazımıza başlayalım: “”Ey Allah’ım! Recep ve Şaban’ı bize mübarek kıl, bizi Ramazan’a kavuştur.” (amin)

Rahmeti, feyzi ve bereketi bol olan bu aylar mübarek gecelerle doludur. Recep ayının ilk Cuma gecesi, Regaib, yirmi yedinci gecesi de Miraç, Şaban ayının on beşinci gecesi Berat, Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi de Kadir gecesidir. Üç aylar geçmişin muhasebesini yapma imkânı vermektedir.

* * *

Peygamberimiz Hz. Muhammed (asm) şöyle buyurmuştur: “Recep Allah’ın ayı, Şaban benim ayım, Ramazan da ümmetimin ayıdır.” Peygamberimizin “ümmetimin ayı” dediği Ramazan ayında gazetemiz yine okuyucularına harika eserler takdim edecek. Ramazan ayının ilk günü olan 21 Ağustos’ta “100 soruda Ramazan Oruç”, 28 Ağustos’ta Bediüzzaman Said Nursî’nin Ramazan-İktisat-Şükür Risalesi adlı eseri, 4 Eylül’de de “100 Soruda Zekât” adlı eserler tüm okuyucularımıza, kuponsuz ve ek bir ücret ödemeden verilecek. Dünyada ve ülkemizde yaşanan ekonomik krizin reçetelerinin yer aldığı Ramazan-İktisat-Şükür Risalesi’nin hediye verilmesini bu anlamda çok önemli görüyoruz.

Peki kupon ve ek ücretsiz bu kitaplarımız nasıl verilecek?

Geçtiğimiz haftasonu okuyucularımıza hediye edeceğimiz üç kitaplık Ramazan setinin tanıtım toplantısı için Nevşehir’in şirin ilçesi Kozaklı’daydık. “Tiraj buluşmaları” adı verilen toplantıda Genel Müdürümüz Recep Taşçı bilgi verirken, temsilcilerimizin bölgelerinde yaptıkları tiraj çalışmalarından örnekler vermeleri, bir abone için yaptıkları fedakârlıkları, hem abone bulup, hem de dağıtımını yaptıklarını anlatmaları programa katılanlar için motive edici oldu.

Biliyorsunuz, toplantılar genelde sıkıcı olur. Ancak bu toplantının 6 saatlik süresi içinde bu şevk verici konuşmalar bir türlü bitmedi. Sıkılmaktan çok büyük bir huzur vardı temsilcilerimizin yüzünde. Toplantı öğlen namazından akşama namazına kadar devam etti. Fakat gece yarılarına kadar da toplantının olduğu otelin lobisinde şevk verici görüşmeler, teklifler sürdü.

Bu toplantıda Türkiye’nin dört bir yanından, Şanlıurfa’dan, Van’dan, İzmir’den, Antalya’dan, Karadeniz’den gelen temsilcilerimizin gözlerinde ışığı görünce Yeni Asya’da çalışmanın hakikaten çok önemli olduğunu bir kez daha anladım. Bundan yıllar önce (1990 yılların başları) şu anda “büyük” bir gazetede çalışan bir yazar sohbetimizde şöyle demişti. “Tiraj hiç önemli değil. Önemli olan dâvânızın olması. Biz sadece maaş almak için çalışıyoruz. Ne mutlu size ki siz dâvânız için çalışıyorsunuz…” Ve binlerce şükrediyoruz ki bir dâvâmız var. Bu dâvâmız için de çalışmaya devam edeceğiz inşallah…

* * *

Gazetemizin toplantıyla ilgili haberdeki başlığı “Gönüller buluştu” olmuştu. Hakikaten de gönüller buluşmuştu. Büyük bir şevk, moral ve ümitle Ankara’ya dönerken çalışmalara hemen başlamaya karar verdik. Türkiye genelinde yüzbinlerce eve girmesi beklenen bu kampanyada Ankara olarak da onbinlerce hedefimizi bu moral ve şevk ikliminde gazete merkezimize ilettik. Önümüzdeki iki ayı iyi değerlendirip bu nadide üç eseri daha çok okuyucuya ulaştırmak için gayret göstermeliyiz. Sponsorlar vasıtasıyla verilecek kitaplar için sayı önemli değil. On olur, yüz olur, bin olur, on bin olur. Herkesin gücü nisbetinde bu hayırlı hizmete katkısını bekliyoruz. (Her bir kitabın değeri 60 kuruştur)

Bu katkılar için birkaç örnek verelim:

İşyerleri Ramazan ayında verilecek yiyecek paketlerinin yanında bu kitaplarımızdan alıp dağıtabilir.

Marketler müşterilerine hediye olarak verebilir.

Firmalar, bayram tebriği yerine bu kitaplardan gönderebilir.

Nişan, düğün merasimlerinde nikâh şekeri yerine bu kitaplardan dağıtabilir.

İlk anda aklımıza gelen bunlar. Bu örnekler çoğaltılabilir.

Unutmamak gerekir ki, en güzel hediye kitaptır. Haydi kitap sevenler ve kitap hediye edecekler, kampanyamıza desteklerinizi bekliyoruz.

Dualarınızı bekliyoruz.

27.06.2009

E-Posta: [email protected]



Cevher İLHAN

“Belge” anaforunda darbecilerin yargılanması


A+ | A-

Darbeleri ve darbecileri “irtica” çarptı. Hâlâ mâhiyetine hukukî bir teşhis konulamayan “irtica ile mücadele eylem plânı belgesi”nin yoğun tartışmaların, “darbelerin ve darbecilerin yargılanması” vetiresine gelmesi, hayra alâmet!

“Gizli belge”nin kimler tarafından hazırlandığı araştırmaları elbette devam etmeli. Bu açıdan adlî yargı, sonuna kadar gitmeli; şimdiye kadar yeterli delil bulunmamış olması soruşturmanın bittiği anlamına gelmemeli. “Belge”nin sivil yargıda etraflıca ele alınması ve hangi mahfillerce imal edildiği ortaya çıkarılmalı.

Öncelikle örtbas edilmeden “Ergenekon” kapsamına alınarak bağımsız sivil mahkemelerce soruşturmalı. Vicdanları tatmin eden bir sonuca mutlaka ulaşılmalı; kamuoyu oyalanmamalı. Zira “irtica belgesi” üzerinden karşılıklı “karalama kampanyası”nın ve “psikolojik savaş”ın yürütülmesine fırsat verdirilmeden gerçeğin ortaya çıkarılması demokrasi ve hukuk devleti açısından fevkalâde ehemmiyetli.

Ne var ki “belge” tartışmalarıyla ortaya çıkan darbelerin ve darbelerin yargılanması fırsatı da o derece ehemmiyet arzediyor. Bu “fırsat” konjonktürel siyasî anaforda güme getirilmemeli…

ÖNEMLİ BİR ADIM

Bunun içindir ki Anamuhalefet Partisi Grup Başkanvekillerinin darbecilerin yargılanmasının önündeki Anayasanın Geçici 15. madde engelinin kaldırılması önerisi oldukça önemli bir adım.

AB müzâkere sürecindeki Türkiye’nin büyük bir ayıbı olarak duran, darbeyi ve darbecileri koruyup kollayan bu maddenin kaldırılması için yapılan ciddî teklife iktidar partisi önce ümit verdi. Fakat hemen peşinden “bütün darbeler kalıntılarının Anayasa’dan ayıklanması” şartının koşulması ve Başbakan’ın Baykal’ın, 12 Eylül askerî müdahalesini yapanların yargılanmasına ilişkin sözleriyle ilgili garip bir biçimde “Kusura bakmasınlar, AK Parti bu tür yaklaşımların içerisinde değil. Bu tür sulu şakalara da biz gelmeyiz. Biz ciddî yaklaşımlar bekliyoruz” demesi, daha baştan fırsatı berhava etmeye sürükledi.

Başbakan Erdoğan’ın Arnavutluk’a hareketinden önce, “Yaklaşımlar böyle olunca bu çalışmanın içerisine girmek sadece zamanı boşa harcamaktır; biz mevcut anayasayla gitmek durumunda kalacağız” demesi, “yeni anayasa” ile birlikte Türkiye’de darbelerin ve darbecilerin yargılanmasını da yine bir başka bahara erteledi. Oysa Darbelerin ve darbecilerin yargılanması, siyasî atışmalara fedâ edilmeyecek kadar demokrasinin olmazsa olmaz gereği. CHP’nin salt 12 Eylül’ü yargılama teklifi şüphesiz demokratik bir anayasa ve hukuk devleti için yetersiz. Lâkin AKP’nin bu “ciddî dâvet”e toptan karşı çıkmak ya da “ille de Anayasa’daki bütün darbe kalıntılarını temizleme” şartını koşmak yerine, anamuhalefetin bu önerisinden başlaması, demokrasinin kazanımı olurdu.

“Senin darben-benim darbem, sana karşı-bana karşı darbe” demeden, darbeleri ayırmadan, 27 Mayıs’tan, 12 Mart’a, 12 Eylül’den 28 Şubat’a, bütün darbeler, darbe teşebbüsleri, darbeye ortam hazırlamalar ve darbecilik zihniyeti bir bir yargılanmalı.

DARBECİLER “BİLİRKİŞİ” DEĞİL, SANIK

Samimiyet hepsine karşı duruşu gerektirir. Ancak bütünü elde etmek sâikiyle en azından 27 yıldır Anayasa’da bir “yüz karası” olarak duran, darbe dönemi tasarrufları sorgulamayı yasaklayan ve yargılanmalarına engel olan sözkonusu “geçici madde”nin tasfiyesi yabana atılmamalı.

Gerçi geç kalındı. DP Genel Başkanı Cindoruk’un da belirttiği gibi, Azrail 15. maddede gerekli temizliği Meclis’ten önce yaptı. 12 Eylül’den kala kala bir tek “Pinoşe” olarak nitelenen 92 yaşındaki darbe lideri Evren Paşa kaldı.

Ancak, ortada “darbeciler” kalmazsa da “darbe zihniyeti”nin yargılanması, “darbeciliğin” cezalandırılması ve darbeye mâruz kalan millet irâdesinin temsilcisi Meclislere, meşru hükûmetlere yapılan onca ithama ve muameleye mukabil yarım asır sonra da olsa iâde-i itibarın millet adına yargı yoluyla temini, Türkiye’deki demokrasi için önemli bir adım olur. Darbe ortamının olgunlaşması tertiplerinin, milyonlarca mağdurun, hapis ve işkence görmüş, hak ve hürriyetleri gasbedilmiş yüzbinlerin hesabı sorulmalı…

Bizzat mimarlarınca “postmodern darbe” olduğu itiraf edilen 28 Şubat’ta “demokrasiye balans ayarı” yaftasıyla Meclis’e ve demokrasiye “gözdağı” vermek için tankları sokaklarda yürütenlerin “ne tanık, ne sanık” olarak sessiz sedasız savcılara “ifâdeleri”yle kalınmamalı. 12 Eylül’den 28 Şubat’a bütün darbeler ve darbeciler “Ergenekon iddianâmesi”nin içine alınıp yargılanmalı. Âdeta birer “darbe bilirkişisi” gibi “bilgileri”ne başvurulmanın ötesinde, darbeleri dayatan “sanıklar” olarak adaletin huzuruna çıkarılmalılar…

Darbelerin sorgulanmasına 12 Eylül’den başlanabilir…

27.06.2009

E-Posta: [email protected]



Şükrü BULUT

Putin ile Ahmedinecad’ın duruşları


A+ | A-

Yanlış anlaşılma imkânına sahip yazıları yazmanın zorluğunu bilirsiniz. İfrat ve tefritlerini mütemadiyen tenkid ettiğimiz kişi ve fikir hareketlerini bir noktada “tebrik” etmeyi muhatabımıza anlatmak hakikaten müşkil. Hadiseyi elinizden geldiği kadarıyla tüm boyutlarıyla tasvir ettikten sonra, size göre bazı gerçekleri izah edebilirsiniz.

Son yıllarda sefaheti, rüşveti, mesh-i insâniyeti, ahlâksızlığı, fuhşu, tembelliği, anarşiyi, cehaleti, ırkçılığı, global kaosu, kadını ifsad etmeyi, tarihe düşmanlığı, nesil ve karabeti tahrib etmeyi, çevreyi kirletmeyi ve aşırı tüketimi teşvik ve tervic eden “küresel bir cereyan” var ki, bildiğimiz komünizmden farklı olarak “modernite, yenilik ve hürriyet” maskeleriyle dünyada dolaşıyor. Bilhassa diktatörlüklerden çok çeken halklar ve milletler, gafletle bu cereyana taraf olabiliyorlar. Eğer ilmî bir araştırma yapılsa; yukarda özelliklerini saydığımız dehşetli global tahrip cereyanının teorisyenleriyle bilhassa Asya’ya musallat ettirilen istibdatların sahiplerinin aynı kişiler, fikirler, mahfiller ve coğrafyalar olduğu ortaya çıkacaktır. Cihan harpleri öncesinde ve sonrasında, insanlığın imkânsızlık ve cehaletinden yararlanarak “metazoriliği” kullanan şimal cereyanı, zamanı iyi okuyarak bu defa aynı neticeye “hürriyet, modernite ve yenilik” metoduyla gitmeye çalışıyor. Cepheden görünme yerine daha sinsi, derin ve sosyal hayatın hücrelerini tahrib eden aletleri kullanarak, dünden daha dehşetli, kalıcı ve esaret verici neticelere gidiyor.

Müteaddit defalar yazdık ki; bu dehşetli cereyanların doğduğu 19. ve 20. yüzyıl Kuzey Avrupası’ndaki kaynaklar aynı. Kaynakları besleyen felsefî arka plânlar da aynı mahfile bakıyor. Felsefenin; psikoloji, biyoloji, sosyoloji, pedagoji, tıp, iktisad ve diğer dallarındaki üstadları da beraber çalışmışlardı ve günümüzde de çalışıyorlar... Rus milletinin bin senelik harsını, inancını ve değerlerini yerle bir eden dünkü Bolşeviklerin takipçileri olan “neocon ve neoliberal” adındaki küresel taarruzlara Rus milleti; kendi insanlığı, tarihi ve değerleri adına karşı duruyorsa, bu bir suç mudur? Bu taarruzda önemli olan; “yeni bolşeviklerin” çekirge sürüleri ve köpek balıklarını kullanarak elde ettikleri büyük sermayelerle yönlendirdikleri “global medyaya” rağmen Rusya’yı anlamaya çalışmak olsa gerek. Bu dehşetli düşmanları “harim-i ismetinden” çıkarmaya çalışan veya sokmamak için direnen milletleri tebrik etmemiz gerekirken; açık toplum ensititüsü ve para lehindeki global güçlerin emrine girmiş medyanın tesiriyle bu dehşetli cereyana taraf olmak, dünya büyüklüğünde bir cinayet olsa gerek.

Bu meselede, dünyanın hayatına da kasteden bu dehşetli cereyanın propagandalarına aldanarak Rusya ve İran içindeki menfîliklere takılmak, kelimenin çıplak anlamıyla deccalin dolmuşuna binmek manasına gelir.

Global çalışan zındıka ve dinsizlik organizeleri; Arap ülkelerinde, İndo-İslâm dünyasında, Kuzey Afrika´daki Müslümanların şeriattan gelen ahlâk, iffet, insanî değerler ve mevcut yapılarını “yenilik, hürriyet ve modernite” silâhlarıyla tahribe çalışıyorlar. Şayet batı dillerinden birisini biliyorsanız, Avrupa ve Amerika´daki yayınlara şöyle bir göz gezdirebilirsiniz. Maksatlı bir şekilde unutturulan BOP denilen sefahet ve dinsizlik tahrip projesinin İslâm âleminde etap etap, adım adım ve kare kare nasıl tatbik edildiğini göreceksiniz.

Bu yazımızda İran’ın ifratını, yine Amerika ve İsrail’in desteğiyle gelmiş—Onun fanatikliğinden istifade için—Ahmedinecad'ın, radikal hareketini konuşmuyoruz. Düne kadar söylediklerimizde bu hususlar detaylıca izah edilmiştir. Fakat bugün için mazlum ve masum İran halkının rahatını bozmak isteyen, Neocon´ların silâhla yapamadıklarını turuncu yerine yeşil devrimle becermek isteyen ve Amerika – Avrupa’daki dinsizliğin desteğini arkasına alan “dinsiz sefih devrimlerin” şerrinden Müslüman İran ülkesini, masum zenginlikleri kurtarmaya taraf olmaktır. Doğrudur… İran ile Rusya'nın demokrasiye, insan haklarına ve refaha ihtiyacı vardır. Rejimlerindeki gayr-ı insanî durum düzeltilmelidir. Fakat modern bolşeviklerin eliyle değil. 1920'lerde Ortaasya'ya kızılordu ve bolşeviklerin hangi vaadlerle geldiklerini biliyorsunuz. Binbir fırıldakla Bağdat ve Kâbil'e giren neocon dediğimiz ex-komünistlerin oradaki zavallı halka hangi hulyaları yaşattığını da biliyoruz. Ukrayna, Gürcistan, Kırgızistan ve Lübnan gibi ülkelerde durumun vehameti de gözümüz önünde iken; Ahmedinecad’ı bahane ile Kemalist-Bolşevik ittifağına maddî manevî destek sağlamaya kalkışmamız, cehalet değil echeliyettir…

Burada, ittifaklarından dolayı neolibarellerin şarkısını çalan ve sahipleri dindar bilinen medyaya da bir çift sözümüz var: Pis menfaatler için dinsiz zalimlerle beraber olunmaz. 12 Eylül ile 11 Eylüllerdeki zalimlere destek olmuş lokal ve global bazı medya patronlarının yaşadıkları zilletleri öğrenmemizde fayda var. Bu şarkı hep böyle devam etmez. Londra, New York ve Paris sokaklarındaki insanlar; Afganistan, Pakistan, Yemen ve İran´daki ne erkeği ve ne de kadını anlayamazlar. Dinsiz düşmanın kılıcından medet umanların akibeti hep acı olmuştur. Kâbil, Buhara ve Bağdat’taki her taş, bu ciğersûz hikâyeleri, neoliberal yazarlardan daha doğru anlatabilir.

27.06.2009

E-Posta: [email protected]



H. İbrahim CAN

BM’nin dünya ekonomisine sahip çıkma planı suya mı düştü?


A+ | A-

24 Haziran’da dünyanın dört bir yanından gelen yüksek düzeyde delegeler Birleşmiş Milletlerde küresel ekonomik krizi görüşmek için toplandı. Temel amaç tüm dünyanın çıkarlarını dikkate alan ve dünyanın en yoksul ülkelerinin yükünü azaltacak tedbirler almaktı.

BM Genel Kurul Başkanlığına ABD’ye rağmen seçilen Nikaragua’nın eski dışişleri bakanı ve bir rahip olan d’Escoto, yaşanan ekonomik krizin hem kapitalizmin aşırılıklarının açtığı yaraları saracak, hem de gelecekte bu tür felaketlerin yaşanmasını önleyecek ‘devrime yakın’ önlemlere ihtiyaç olduğunu savunuyor. Bunun için önerdiği ve Amerikalılarca pek ciddiye alınmayan plan ise mevcut küresel ekonomik kurumların (IMF, Dünya Bankası) ortadan kaldırılıp yeni bir malî sistem ve yapının kurulması. Tüm uluslar arası malî işlemlere vergi konulması ve doların yerine yeni bir uluslar arası para geliştirilmesi de bu öneriler içinde. Dokuz tane yeni küresel yapı öneriliyor: Küresel Teşvik Fonu, Küresel Kamu Malları İdaresi, Küresel Vergi İdaresi, Küresel Malî Ürünler Güvenlik Komisyonu, Küresel Malî Düzenlemeler İdaresi, Küresel Rekabet İdaresi, Küresel Malî ve Ekonomik Danışmanlar Konseyi, Küresel Ekonomik Koordinasyon Kurulu ve Dünya Para Kurulu.

Ancak Birleşmiş Milletlerin küresel ekonomik krizde gerçekten bu kadar temel bir rolü oynayabileceği kuşkulu. BM’in yoksulların sesi olması, küresel kriz konusunda veri toplayıp değerlendirmesi gerektiğinde herkes müttefik. Küresel kurumların gözden geçirilmesi gerektiğinde de. G-8 yada G-20 yerine G-192 kararlaştırmalı önlemleri diyor Dünya Bankasının eski baş ekonomisti Nobel ödüllü Joseph Stiglitz. Ona göre bu kriz “Made in USA” etiketi taşıyor.

Ancak özellikle IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi küresel sermayenin gözbebeği olan kurumları ortadan kaldırmaya Birleşmiş Milletlerin gücü yetmez. Onun için üyeler şimdi bu kurumların yetkilerinin azaltılmasını öneriyorlar.

Sonuçta ortaya çıkacak belgede de bu kurumların kaldırılması yerine radikal değişimlerden geçirilmesi yer alacak. En uygulanabilir görünen çözüm ise gelişmekte olan ülkelere IMF’nin 2011 yılı başındaki gözden geçirmesinde daha fazla oy hakkı vermek. Sonuç belgesinin özetini ise Genel Sekreter Ban Ki-moon’un şu sözleri açıklıyor: “kuşaklar önce oluşturulan dünya kurumları daha hesap verir, daha fazla temsil hakkı veren ve daha etkin hale gelmelidir”.

Aslında sonuç belgesine bakarak bu toplantı için ‘dağ fare doğurdu’ demek mümkün.

Çoğu Batılının ‘solcu’ bir Sandinistalı bakanın romantik düşü olarak gördüğü dünya ekonomik kurumlarının ortadan kaldırılması planı şimdilik suya düştü.

Öyle anlaşılıyor ki, yaşanan küresel krizin sorumlularının gücün aynen sürerken, ona karşı çıkmak isteyenler hem güçsüz hem de plansız. Bir günde dünyanın ekonomik yapısını değiştirmenin bir hayal olduğunu bile göremiyorlar.

Dünyanın gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerinde yüz milyonlarca insanın açlık ve yoksullukla boğuştuğu, vahşi kapitalizmin, merhamet ve adaletten yoksun sisteminin doğurduğu bu kriz ortamında, dünya liderleri yine havanda su dövmeye devam ediyor.

İslam’ın getirdiği adalet, kul hakkı, yardımlaşma prensiplerini hakim kılmadan, dünya ekonomisini küresel sermayenin elinden kurtarmak ve dünyayı daha adil ve yaşanır hale getirmek imkânsız.

Temennimin dünya ekonomisini elinde bulunduranların bu gerçeği görmesi ve adaletsiz ve haksız bir ekonomik düzenin onların da sonunu –bu krizde olduğu gibi- getireceğini kısa süre içinde anlaması. Üç aylara girmişken bizim yapabileceğimiz en önemli iş ise, bu krizin getirdiği yeni yoksullara daha çok el uzatmak olmalı.

27.06.2009

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H. İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.