26 Ağustos 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Dergilerimiz

Kazım GÜLEÇYÜZ

Yücel Çakmaklı


A+ | A-

âlûm çizgide yürüyen Yeşilçam’da, inanç ve değerlerimizden beslenen “millî sinema” geleneğinin öncülüğünü yapan değerli bir sanat adamını, yönetmen Yücel Çakmaklı’yı da berzah âlemine uğurladık.

Buradaki “millî” kelimesi, altı oktan biri olan milliyetçiliği ya da Ergenekon tartışmalarıyla iyice açığa çıkan “ulusalcı” saplantıları değil, milletimizin bin yıllık tarihini ve kimliğini şekillendiren köklü inanç ve değerleri ifade ediyor.

Nitekim Çakmaklı’nın verimli sanat hayatında ortaya koyduğu ürünler, bunu gösteriyor.

Meselâ İslâmî değerleri romanla anlatma çalışmalarının ilk örnekleri olan Şule Yüksel Şenler’in Huzur Sokağı ile Hekimoğlu İsmail’in Minyeli Abdullah eserlerini beyaz perdeye o taşımıştı.

Ve özellikle, sinemanın can çekiştiği bir dönemde 500 bin seyirciye ulaşan Minyeli Abdullah, filmi dudak bükerek küçümseyenlere dahi parmak ısırtan bu başarısıyla da çığır açmıştı.

Çakmaklı, TRT’de çalıştığı dönemleri de hakkıyla değerlendirmiş, usta işi bir dille sağlam bir tarih şuurunu yansıtan eserlere imza atmıştı.

Bolvadin doğumlu, 7 yaşında yetim kalmış, ama azim ve kararlılıkla kendisini yetiştirip, inanç ve ideallerine hizmet için çok farklı ve yabancı bir alanı, sinemayı seçerek ve türlü zorlukları aşarak kendisini herkese kabul ettirebilmişti.

Sabırlı, mütevazi ve olgun tavırlarıyla ortaya koyduğu güzel ahlâk, birlikte çalıştığı Yeşilçam aktörleri dahil, onu yakından tanıyan herkes tarafından hayırlarla yad edilmesini netice verdi.

Türkân Şoray, Hülya Koçyiğit, Perihan Savaş gibi sinema “yıldız”ları, rol icabı da olsa, onun filmlerinde tesettüre büründüler ve böylece tesettürü sevdiren bir misyon üstlenmiş oldular.

Çakmaklı, sinema kültürüne yabancı ve mesafeli bir toplumda, sinema filmi çekmeye elverişli edebiyat eserlerinin de çok fazla olmadığı bir ortamda velûd bir yönetmen olmayı başardı.

“Kâbe Yollarında” isimli hac belgeseliyle çıktığı yolculukta, son anlarına kadar hep yeni ve özgün proje arayışı içinde oldu. İmkân bulduklarını, profesyonelce sinema eseri haline getirdi.

Hedefinde Bediüzzaman filmi vardı

Osmanlı tarihi, Kurtuluş Savaşı, Balkanlar, Bosna, onun imzasını taşıyan unutulmaz TV dizilerinin ana temalarından bazılarıydı. Mehmet Doğan’ın Vakit’te yazdığına göre, son yıllarında, Yasin Sûresinde anlatılan ve kabri Hatay’da bulunan Habib-i Neccar Hazretlerinin hayatını konu alan bir film çekmeyi ve bu filmle, semavî din mensuplarına mesaj vermeyi arzu ediyordu.

Ama şartlar elvermedi, ömrü vefa etmedi.

Çakmaklı’nın, katıldığı bir Yeni Asya iftarında, Bediüzzaman Hazretlerinin hayatını filmleştirme projesinden de söz ettiğini hatırlıyoruz.

Başka birçok yönetmenin de hayalini süsleyen bu son derece önemli ve değerli projeyi gerçekleştirmek, maalesef Çakmaklı’ya da nasip olmadı.

Aslında Said Nursî’nin Denizli hapsinden sonra zorunlu ikamete tâbi tutulduğu ve 1950 sonrasında da zaman zaman gidip geldiği Emirdağ yolculukları sırasında sıklıkla uğradığı ve arabasının peşine takılan çocuklar tarafından “Bediüzzaman dede, Bediüzzaman dede” diye selâmlandığı bir kasabada doğup büyümüş bir insan olarak, böyle bir film, Çakmaklı için kökü gençlik yıllarına dayanan bir özlem olmalıydı.

Ama böyle konularda sadece istemek yetmiyor. Gerekli olan diğer bütün şartların da tahakkuku gerekiyor. Ve henüz o noktaya gelinemedi.

Bakalım, kader bu projenin tahakkukunu hangi bahtiyar yönetmene, hangi kadrolara ve hangi sponsorlara nasip ve müyesser kılacak?

Çakmaklı, Üstadın hayatını filmleştiremedi, ama Rasim Özdenören'in bir hikâyesinden uyarladığı “Çok Sesli Bir Ölüm” filmine yerleştirdiği “Ölüm hiçlik değil, yokluk değil...” cümlesiyle, Risale-i Nur'daki en önemli mesaj ve müjdelerden birini, çok etkili bir dille kitlelere aktardı...

Nur içinde yatsın. Mekânı Cennet olsun.

26.08.2009

E-Posta: [email protected]



Cevher İLHAN

"Tefrika" değil, demokratik açılım...


A+ | A-

Ankara haftalardır tartışıyor. Ne var ki tartışmalar baştan beri esassız “esaslar” üzerine bina edildiğinden sığ ve ihâtasız kalıyor.

Öncelikle şunu belirtelim ki mânevî dinamiklerden, inanç birliğinden ve din kardeşliğinden yoksun bir “proje”nin çâre olmayacağı seksen senelik yakın tarihle ortada.

Bediüzzaman’ın tesbitiyle, “millet-i İslâmiyenin en mühim ve mücâhid ve muazzam bir ordusu olan Türk milletini ve milliyetini zehirleyen” dinden tecrid zihniyetin ecnebî ya da “ladinî Kürdî” türevleri, çözümü değil, fitneyle ihtilâfı, çatışmayı, türetiyor.

Çeyrek asrı aşkındır kırk bin insanın katliyle akan kan, bütün bölgeyi mahveden, yüzmilyarlarca dolar zarara uğratan kavga ve terör bunu gösteriyor.

Bu bakımdan meseleyi, bölge insanını öldüren, köyleri, evleri basıp yaşlıları, kadınları, çocukları, bebekleri katleden terör örgütünün ya da terörist başının “önerileri”yle ele almak, “yol haritası”nı tartışmak, demokratik açılımları peşinen çıkmaza sürüklemektir.

Ve ne yazık ki Türkiye’de “karşıt” ve “yandaş” medyanın âdeta elbirliğiyle sürüklendiği ve İmralı’dan üretilen “paket” üzerine yoğunlaştırılan “Kürt açılımı”, bir asır önce olduğu gibi “hâriçteki düşmanların parmak karıştırmalarına zemin hazırlanması” intibâını verdiriyor.

Emperyalislerin hegemonya ve çıkarları uğruna, Osmanlıyı da tıpkı Avrupa’nın başına belâ olan ırkçılıkla yıkıp yakan ”frenk illeti”yle tüketme ve teslim alma projesinin yeni bir versiyonu olduğu görülüyor.

BELİRSİZLİK, İSTİFHAMLARI ARTTIRIYOR…

Tam bir belirsizlik var. Cumhurbaşkanı’nın “tarihî fırsatı” ile hükûmetin “açılımı”nın hangi anlama geldiği hâlâ belirlenmiş değil…

Başbakan’ın “Kürt açılımı”ndan dem vuran oldukça iddialı sözlerine karşılık hükûmetin “çözüm önerileri” arayışında olduğunu belirtmesi, muammayı daha da arttırıyor. Bu sebeple muhalefet, hükûmetin ortada hiçbir “proje” olmadan ve neyin yapılacağı bilinmeden “destek talebi”nden şikâyetçi.

En vâhimi ise “Kürt açılımı”nın “tamamen yerli-millî bir yaklaşım ve fırsat olduğu” iddiasına rağmen “ecnebî komplosu”-“Amerikan projesi” olduğu yönündeki istifhamlar. Ve bu yüzden “açılım” daha baştan kapanıyor; peşinen “fiyasko” sinyallerini veriyor.

Bu açıdan DTP Eşbaşkanı Türk’le “Kürt yemeği”nde “Kürt konusu”nu görüşen ABD’nin Ankara Büyükelçisi James Jeffrey’in, Ankara’ya “kültürel, etnik ve dinî farklılıklar temelindeki hakları sağlama” hatırlatması, düşündürücü.

Amerikan Büyükelçisi’nin, bu “büyük çaplı, karmaşık sorun” hakkındaki önerilerle Türkiye’nin “küresel kurumlarla entegreyle bölgesel aktör olma” talebi, bu konudaki tereddütleri arttırıyor.

Amerikalıların, bu “iç mesele”ye fazlasıyla müdâhil olup âdeta “Kandil’in istekleri”ni ya da “İmralı’nın yol haritası”nı seslendirerek, “dille ilgili haklar ve PKK’nin silâh bırakıp dağdan inmesine karşılık genel af”ı gündeme getirmeleri, bu husustaki tepkileri haklı kılıyor.

ABD’nin Irak’ı “özgürleştirme” işgalinin akıbeti, iki milyona yakın insanın katledilmesi, halen hergün onlarca, yüzlerce insanın öldürülmesi, işgali altındaki Afganistan ve Pakistan’ın dehşetli bir kargaşa ve kaosa sürüklenmesiyle ortada. Bundandır ki meselenin “Washington boyutu” felâketi herkesi ürkütüyor.

İktidar ile muhalefet arasındaki güvensizliğin ve kördüğüme dönüşen tıkanmışlığın önemli bir nedeni bu…

“AÇILIM”, “ÖZERKLİK”LE SAPTIRILMAKTA…

Bütün bunlara karşılık, Kandil’deki terör örgütü fiilî lideri Karayılan’dan, İmralı’daki terörist başı Öcalan’dan ve kendilerini “Kürtlerin temsilcisi” ilân eden partinin sözcülerinden, Ankara’ya iletilen “öneriler”, daha baştan “demokratik açılım”ı kapatıyor, fırsatı hebâ ettiriyor.

Zira Öcalan’ın İmralı’da hazırladığı ve özetini ilettiği “istekleri”nde, demokratik açılım saptırılmakta. Demokratikleşme ve özgürlüklerin ötesinde, “federasyon”u da aşan ve ayrılık fitnesine giden “Kürt Özerk Bölgesi” üzerinden tam bir tefrikayla menhus fitne ve ayrılık tuzağına iten gizli plâna zemin hazırlanmakta.

Dahası, Kürtlerin Türklerle ve diğer Osmanlı bakiyesi Müslüman milletlerle aynı inancı paylaştıkları, bin sene birlikte yaşadıkları, omuz omuza cihad ettikleri ve en son Çanakkale Harbi ve İstiklâl Mücadelesinde olduğu gibi yanyana şehid düştükleri ve “İslâmî bir milliyet” teşkil ettikleri nazara alınmadan, “ırkçılık” damarının tahrikiyle menfî bir surette istimal edilmekte.

Neticede dünün “muhtariyeti” yerine bugün hâriçten hazırlanan “model”ler ve “proje”ler perdesinde, bölünüp parçalanmayla iftiraka varacak adı konmamış bir “otonom bölge”den bahsedilmekte. “Federasyon istemiyorum” diyen Öcalan’ın arkadan dolanarak kelime oyunlarıyla istediği bu. Aynı “ecnebi projesi”nin tekrarı…

Oysa Türkiye’nin “tefrika”ya ve “özerklik”le bölünmeye değil, Doğusuyla Batısıyla topyekûn demokratikleşmeye ve özgürlüklere ihtiyacı var. Aman dikkat!

26.08.2009

E-Posta: [email protected]



H. İbrahim CAN

Hüsnü Mübarek: Amerika'nın en sadık müttefiki mi?


A+ | A-

Geçen hafta Barack Obama ile Hüsnü Mübarek arasında Oval Ofiste yapılan görüşme sonrası ikisi de gülümseyerek, muhteşem bir uyum içinde olduklarını göstermek istediler.

Ancak kapalı kapılar ardında konuşulanlar ile iki ülkede bu ittifaka ilişkin yapılan yorumlar, durumun o kadar parlak olmadığını gösteriyor.

Hüsnü Mübarek, Amerika’nın en çok ihtiyaç duyduğu dönemde Orta Doğu’da en sadık müttefiklik kadrosunu doldurarak önemli bir adım attı. Amerika, Irak’ı Kuveyt’ten çıkarmak için yana yakıla bir müttefik ararken, Mübarek tereddütsüz bu göreve talip oldu. Birinci Körfez Savaşındaki bu yararlı hizmetlerinden dolayı, Mısır’ın 20 milyar dolarlık borcu affedildi.

Bu ittifak sonrasında da sürdü. Halen Mısır, Amerika için üç işlev görüyor: Arap-İsrail barış çabalarında aracılık yapıyor; Hamas’ı kontrol altında tutuyor ve Orta Doğu’da İran’ın nüfuzunu dengeliyor.

Hüsnü Mübarek Bush döneminde aynı hoşgörüyü göremediği için beş yıl boyunca Washington’u ziyaret etmedi. Şimdi ise Obama Yönetimi Hüsnü Mübarek’in önemini yeniden fark etti ve Bush öncesi politikasına döndü: Yılda iki milyar dolar hibe ver ve onun ülkesindeki istibdadını, insan hakları ihlâllerini, demokrasinin yokluğunu görmezden gelme. Çünkü Obama İsrail-Filistin barışı ve İslâm dünyası ile ilişkiler konusunda Mısır’a güveniyor. Hem de Gazze saldırıları esnasında Türkiye’nin oynadığı rolü görmezden gelerek. Sırf Mübarek’e ve Mısır’a verdiği önemi göstermek için Obama, İslâm dünyasına Türkiye yerine Kahire’den hitap etti.

Bu ziyarette de aynı politikayı işledi: Obama asla misafirini üzecek tek bir söz bile söylemedi. Yalnızca “hâlâ anlaşmazlık konusu olan bazı alanlar olduğunu” söylemekle yetindi.

Ancak Obama’nın çok güvendiği Hüsnü Mübarek’in ülkesindeki konumu sallantıda. Enver Sedat’ın halen çözülemeyen suikastının ardından iktidara gelen Mübarek, 28 yıldır ülkeyi bir demir yumrukla yönetiyor. Halen 81 yaşındaki Mübarek, altı suikast teşebbüsünden kurtuldu. Ancak bu kez ülkesini içine düşürdüğü istikrarsızlık ve yoksulluktan kurtarması zor gibi görünüyor.

Aslında iktidarını ve bölgedeki etkinliğini hâlâ korumasındaki Amerika’nın müttefikliğinin önemli bir rolü var. Bu himayeyi kaybetmemek için Amerikan ordusunun Irak’tan hızla çekilmesine karşı çıkıyor.

Mısır, Arabistan’ın kültür başşehirliğinden zayıf, yoksulluk, yozlaşma ve aşırılıkların arttığı bir istikrarsız ülke konumuna düştü. Dünya Bankasına göre Mısırlıların yüzde 43,9’u günde 2 dolardan daha az para ile yaşıyor. Nüfusun yüzde altmışını oluşturan gençlerin dörtte biri işsiz. Zengin iktidar sahipleri ile halk arasındaki ekonomik uçurum büyüyor. Yüksek enflasyon yüzünden gıda fiyatları geçen yıl yüzde elli arttı.

Bu yüzden ülkesini yoksulluk, demokrasisizlik ve özgürlükten yoksunluk boyunduruğu altında inleten, 81 yaşındaki Mübarek, Obama’nın Ortadoğu politikasının temeli olamayacak kadar zayıf bir yapıtaşı. Kim bilir Amerikan yönetiminin Türkiye’ye daha fazla rol yüklemeye çalışmasının altında, bu zayıflığın farkına varması mı yatıyor?

Umarız Hüsnü Mübarek, iktidarı kaybetmeden halkına hak ettikleri özgürlükler, insan hakları ve demokrasiyi getirmesi gerektiğini bir an önce idrak eder.

26.08.2009

E-Posta: [email protected]



Ali FERŞADOĞLU

Seçeceğiniz eşin yetiştiği aile ortamı da çok önemli!


A+ | A-

Eş seçmek için araştıracağınız konulardan başında, yetiştiği aile ve ortamı gelir. Biliriz ki, hepimiz ailemizin yapısının damgasını taşırız. Zira, o iklimin eğitimi, terbiyesinden geçmiş; veya geçmemişiz.

“Anasına bak kızını al” sözü boşuna mı söylenmiş sanıyoruz! Bu asırların tecrübesinin bir ürünüdür. Yapı olarak ailesine çok düşkün ve aşırı bağlı olan kızların, ailelerinin tarz ve kişiliğinden çok farklı olmaları mümkünse de, çok nadir değil mi? Siz bunu kendi evlâdınızdan, içe bakış metoduyla öğrenebilirsiniz. Yani, çocuklarınız, sizin hayata bakış açısı, düşünce ve yaşantınızdan çok mu farklı?

O yüzden eşlerin seçileceği aile ve ortamları çok iyi tahlil edilmeli. Özellikle kız tarafının. Neden? Çünkü, erkeklerin ailelerinden biraz uzağa düşebileceklerini düşünmek gerekir. Bununla birlikte, “Armut dibine düşer” hakikatini de unutmamalı.

Aile incelenirken öncelikle dikkat edilmesi gereken husus, nasıl bir hayat felsefesine sahip olduğudur. Mânâya mı önem veriyor, maddeye mi? Dinî yaşantısı; geleneksel, mutaassıp mı? Yoksa tahkikî bir iman ve din anlayışı mı hakim?

İkinci önemli nokta da kişinin anne-babasıyla ilişkileridir. Zira psikolojik tesbitlerdendir: Kız çocuğunun babasıyla, erkeğin de annesiyle ilişki, iletişim düzeyini; evlendiğinde de muhtemelen sürdürecektir. Bu, eşler arasındaki iletişim tarzının temelini atacaktır.

Meselâ, babasıyla mesafeli büyüyen bir kız, çok büyük bir ihtimalle eşiyle de mesafeli olacak. Annesinin şefkatli ve fedakâr ev kadını kimliğini benimsemiş bir erkek, çalışan ya da sosyal yönü güçlü olan bir kadına tahammül edemeyecektir.

Meselâ, babanın aşırı düşkün olduğu bir kız, eşinden de yüceltilme bekleyecek. Annesinin hükmü baskın erkeğin pasif bir bayanla mutluluğu paylaşması zordur.

Elbette meseleler alenen ifade edilmeyecektir. Ancak, bu tepki, konuşmalara, ses tonuna veya diğer ilişkilere olumsuz bir şekilde yansıyacaktır.

“Yetiştiği aile ortamı mutlaka tahlil edilmeli” derken, aile bireylerinin uyumu da nazara alınmalıdır. Yani, eş olarak seçilecek kişinin anne-babası, eşler birbiriyle ne derece uyumlu? Biribirine karşı tutumları, çocuklarıyla iletişim düzeyleri de önemli.

“Ailelerine bakın, inceleyin!” öğüdü geçiştirilecek boş bir temenniden ibaret kalmamalı. Her ne kadar evlenecek adaylar denk ve uyumlu gibi görünse de, sonuç aileden dolayı farklı olabilir.

Zira, evlilikle çocuklar ailelerinden, aileler çocuklarından bütün bütün kopmuyor. Mutlaka, ilişki ve iletişim olacaktır. Hayat tekdüze gitmez. İniş ve çıkışlar yaşanacaktır. İnsan olan yerde problem de vardır. Önemli olan bu problemin çözümünde, ailelerin tesiri ve müdahale düzeyidir.

Problemlerin çözümünde, meselelerin halledilmesinde aileler hangi bakış açısıyla müdahale edecek? Taraflar, haksız da olsalar, çocuklarından ve ailelerinden yana mı olacaklar; yoksa haktan yana mı? Tarafgir karar mı verecekler; adil karar mı verecekler? Yani, mealini vereceğimiz şu âyetin perspektifinden yaklaşabilecekler mi?

“Ey imân edenler! Adalet üzere olun ve Allah için şahidlik edin. Kendi aleyhinize veya anne ve babanızla akrabalarınızın aleyhine olsa bile. Hakkında şahidlik ettiğiniz kişi, zengin de olsa, fakir de olsa doğruluktan ayrılmayın. Çünkü ikisini de Allah sizden daha iyi gözetir.” 1

İnsanız; hatâ ve zaaflardan hâli değiliz. Önemli olan problemlerimizi Kur’ân’î çerçevede halletmek; hatalarımızdan dolayı tevbe etmek, Allah’tan af dilemektir.

Evet, aileler arasında uyum olmazsa, sürtüşmeler kaçınılmazdır. Yaşanan sürtüşmeler en azından tatsızlık sebebi olacağından, bu konuda da denklik aramak gerekir.

Peygamberimizin (asm) şu öğüdü kulaklarımızda çınlamalı: Dikenliklerdeki güllerden sakınınız!

Dipnot:

1- Kur’ân, Nisâ, 135.

26.08.2009

E-Posta: [email protected] [email protected]



Şaban DÖĞEN

Dünya, insanın başına yıkılırsa


A+ | A-

“Dünya sanki başıma yıkıldı!” dediği anlar vardır insanların. Çektiği acı ve ıztıraplar bu sözü söyletir onlara. Ya çok sevdiği biri vefat etmiştir veya servetini kaybetmiştir.

Bir insan vefat edince Anadolu’da yakılar yakılır; güzellikleri, iyilikleri zikredilerek üzüntüler dile getirilir.

Üzülmek, gözyaşı dökmek fıtrattandır. Her şeyde ölçülü ve dengeli olmayı öğütleyen Allah Resûlünün (a.s.m.) ağlamanın fıtrî olduğunu belirttiğini, ancak Kaderi tenkit eder tarzda saç baş yolmayı, etek yırtmanın, Kadere itiraz ve rahmeti tenkit eder tarzda sözler söylemeyi yasakladığını biliyoruz.

Her şeyi nezih olan Sahabenin sair zamanlarda olduğu gibi Resûlullahın (a.s.m.) vefatından sonra söyledikleri de oldukça nezih ve anlamlıydı. Kâinatın Efendisinin (a.s.m.) vefatının şok tesiriyle bir türlü vefatını kabullenemeyen Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir’in, Allah Resûlünün (a.s.m.) vefat edeceğini bildiren âyeti okuması ve onun vefat ettiğini dile getirmesi üzerine yatışmış, sonra da Allah Resûlüyle (a.s.m.) ilgili sitayişkâr sözler serd etmişti.

Bu konuşmalar Resûl-i Ekremin (a.s.m.) yüceliğini beyan sadedindeydi, sırf Peygamber sevgisi adınaydı. Minber yapıldıktan sonra üzerine dayanarak hutbe okuduğu kuru hurma direği Resûlullahtan (a.s.m.) ayrılığına dayanamamış, inlemeye, sızlamaya başlamış, Allah Resûlü (a.s.m.) elini üzerine koyduğunda da sesini kesmişti. Hz. Ömer bu mu’cizevî hadiseyi hatırlatıyor, “Ya Resûlallah! Senin ümmetin ayrılığında ağlayıp sızlamaya o hurma kütüğünden daha lâyıktır” diyordu.

Hz. Ömer Resûlullaha itaatin Allah’a itaatle aynı sayıldığını bildiren âyeti 1 hatırlatarak Kâinatın Efendisinin (a.s.m.) Allah katındaki üstünlüğünün zirveye ulaştığını belirtiyordu.

Resûlullah (a.s.m.) son peygamber olarak gönderildiği halde Allah onun ismini diğer peygamberlerden önce zikretmişti.

Cehennem halkı azap çekerken “Ne olurdu, Allah’a ve Peygambere itaat etseydik!” 2 derlerken Resûlullaha (a.s.m.) itaati, özlemleri Allah katındaki faziletinin en üst dereceye ulaştığını gösteriyordu.

Allah, Hz. Musa’ya taştan su çıkartma mu’cizesi verdiyse Resûlullaha da (a.s.m.) parmaklarından su akıttırmıştı. Hz. Süleyman’a bir günde bir aylık mesafeyi uçabileceği rüzgârı ihsan etmişse Resûlullaha da daha kuvvetli burakı vermiş, aynı gecede Mescid-i Aksa’ya götürmüş, ayrıca manevî âlemleri gezdirmiş ve sabahleyin namazını Kâbe’de kılmasını sağlamıştı.

İsa Aleyhisselâma ölüleri diriltme mu’cizesini verirken Resûl-i Ekreme (a.s.m.) pişmiş koyunu konuşturtmuş, zehirli olduğunu söylettirmişti.

Hz. Ömer daha sonra Hz. Nuh’un kavmi için, Nuh Sûresinde geçen “Ey Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden tek bir kişi bırakma!” 3 şeklinde yaptığı duâyı hatırlatıp, “Eğer sen de bize bedduâ etseydin, bir tekimiz olsun hayatta kalmazdık. Halbuki senin gül yanağını yaraladılar, mübarek dişlerini kırdılar, sen bedduâ etmek şöyle dursun, ‘Allah’ım, Sen kavmime acı. Çünkü onlar bilmiyorlar’ dediğini zikrediyordu.

Efendimizin (a.s.m.) ömrü kısa ve dostlarının azlığına rağmen ümmetinin sayısı Hz. Nuh’un ümmetinden daha çok ve uzun ömürlü olmuştu.

Sonra da Hz. Ömer Resûl-i Ekremin (a.s.m.) tevazuuna dikkat çekiyor; emsaliyle konuşsaydı konuşamaz, emsaliyle evlenseydi kızlarıyla evlenmez; emsaliyle yiyip içseydi kimse yanına oturamazdı. Ama tevazuuyla kendileri gibi davranmıştı.

Hz. Ömer konuşmasının sonunda Allah Resûlünün (a.s.m.) doğru yolu gösteren bir kitap getirdiğine, ona bağlı kalındığında Resûlullaha (a.s.m.) olduğu gibi Allah’ın kendilerine de doğru yolu göstereceğine parmak basıyordu.

Evet, Resûlullaha (a.s.m.) lâyık ümmet ancak onun yolundan gitmekle olunabilir.

Dipnotlar: 1. Nisa Sûresi: 80. 2. Ahzab Sûresi: 66. 3. Nuh Sûresi: 26.

26.08.2009

E-Posta: [email protected]



Süleyman KÖSMENE

Oruç ve güzel ahlâk


A+ | A-

“R” rumuzlu okuyucumuz: “Oruç ile güzel ahlâk arasında bir ilişki var mıdır?”

İnsan nefsi bir güzel ahlâk düşmanıdır. İnsan nefsi bir enâniyet, benlik ve kendi benine düşkünlük uzmanıdır. İlk insandan günümüze kadar insanlığın yükselişinde hep ayak bağı olan, Kabil’e Habil’i öldürten, Şeddâdları, Nemrutları, Firavunları, Deccâlleri netice veren nefis, terbiye edilmediği takdirde bizim ayaklarımızda dolaşmaktadır. Nefis terbiye edilmek istememekte, kendisini hür ve serbest bilmekte, vehim de olsa kendisini Rab görmekte, dilediği gibi yaşamak istemektedir. İmtihanın şiddetinden olacak; bu ilkel istekler nefsin tabîatında vardır.

Nefis, birisi tarafından hadsiz nimetlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor. Birazcık serveti, gücü, kudreti ve şerefi de varsa, gaflet de yardım etmişse, artık Allah’a ait olan ne kadar güzellik ve iyilik varsa gasp etmekte, kendinden zannetmekte, Allah’ın nimetlerinin kendisine verilmek zorunda olduğunu düşünmekte ve eline geçirdiğini şükürsüzce,—söz meclisten dışarı—hayvan gibi yutmaktadır.

Bediüzzaman Hazretlerine göre Ramazan-ı Şerifte ise, en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki, kendisi mülk sahibi değil, bir başkasının mülkünde çalışan bir köleden ibârettir! Hür ve serbest bir Rab değil, emre boyun eğmekle yükümlü bir kuldan ibârettir! Çünkü emir gelmediğinde yemek ve içmek gibi en âdî ve en rahat bir şeyi de yapamadığını, elini suya uzatamadığını görmüştür artık! Böylece mevhum Rabliği kırılmakta, hayâlî saltanatı yerle bir olmakta; kulluğunu takınmakta, hakîkî vazîfesi olan şükür içine girmektedir.

Bediüzzaman’a göre, kulluğunu takınan nefsin kötü davranışlarından vazgeçmesi ve güzel ahlâk sahibi olması önemlidir. Çünkü insan yaşadıkça nefsinin hastalıkları bitmez. İnsan nefsinin bir diğer hastalığı da kendisini unutarak, mahiyetindeki hadsiz âcizliği, sonsuz fakirliği ve şiddetli kusuru görmemesi veya görmek istememesidir. Üstelik oldukça zayıf, tamamen yok olmaya maruz ve her zaman her türlü derde hedef bulunduğunu, çabuk bozulan ve dağılan et ve kemikten ibâret olduğunu düşünmemesi; âdetâ çelikten bir vücudu varmış gibi kendisini ölümsüz ve ebedî zannetmesidir. Böylece nefis şiddetli bir hırs ve tamâ ile ve sıkı bir alâka ve muhabbetle dünyaya atılmakta; kendisini yüksek bir şefkatle terbiye eden Yaratıcısını unutmaktadır. Niçin yaratıldığına aldırmamakta, hayatının gâyesini ve neticesini nazara almamakta, âhiret hayatına hazırlığı düşünmemekte; bundan dolayı da kötü ahlâk içinde yuvarlanıp gitmektedir!

İşte Ramazan-ı Şerifteki oruç, en gâfillere ve en inatçılara da zayıf, âciz ve fakîr olduğunu hatırlatmaktadır. Çünkü insan nefsi oruçla açlıktan dolayı mîdesini düşünmeye başlıyor! Allah’ın yarattığı ve ikrâm ettiği nimetlere mîdesinin ne kadar ihtiyaç duyduğunu hissediyor! O çelikten zannettiği vücudun ne derece zayıf ve çürük bulunduğunu kavrıyor! Allah’ın rahmetine, merhametine ve şefkatine ne kadar muhtaç olduğunu tam anlıyor! Böylece nefis firavunluğu bırakıyor!

Nefsi firavunluktan vazgeçen adam, eğer gaflet kalbini bozmamış ise, âcizliğini ve fakirliğini tam kavrayarak Allah’ın dergâhına sığınmaya bir arzû hissediyor ve mânevî bir şükür eliyle rahmet kapısını çalmaya hazırlanıyor. 1

Dipnot: 1- Mektûbât, s. 389, 390.

26.08.2009

E-Posta: [email protected]



M. Latif SALİHOĞLU

Niyet ve yöntem


A+ | A-

İyi niyet şart; olmazsa olmaz şartlardan biri. Ancak, iyi ve hayırlı bir netice hâsıl etmek için, öncelikle irade ve dirayet sahibi olmak, bunun yanı sıra doğru ve geçerli bir usûl dairesi içinde hareket etmek gerekir.

Zira, usûl esastan önce gelir. Usûl, esastan daha mühim değil; ancak, sıralamada usûl öncelik taşır.

Usûl–erkân bilmeden, yol–yordam bilinmeden, doğru hedefe varılmaz, hayırlı neticeler istihsal edilmez.

Meşhûr darb–ı meseldir: "Maksada vâsıl oluş, usûle riayet edişledir."

İşte, bu prensipler ve kaideler çerçevesi günümüz meselelerine baktığımızda, bir dizi usûl hatasının yapıldığını görmekteyiz. Bundan dolayı da, hayırlı ve memnuniyet verici neticelere bir türlü vâsıl olunamıyor.

Meselâ, iki sene evvel Meclis'in gündemine getirilen "üniversitelerde başörtüsü hürriyeti" meselesi, yapılan ciddî usûl hataları sebebiyle sarpa sardı ve aşılması daha da zor mecraya sürüklendi.

Kezâ, yeni ve sivil bir anayasa hazırlama meselesi gibi, bugünlerde hararetle tartışılan "Kürt açılımı" meselesinde de son derece ciddî ve tehlikeli usûl hatalarının işlendiğine şahit olmaktayız.

Doğrusu, bu da bizi endişelendiriyor ve yakın vadeli gelecek hakkında tedirgin ediyor.

Yanlış anlaşılmamak ve kimi halkçı, ırkçı, militarist ve komitacı çevrelerle aynı paralelde mülâhaza edilmemek için tekrar edelim ki: Orta yerde bir iyi niyet ve bir samimiyet gösterisi vardır. Dahası, bu iyi niyete dayalı çabalarla ciddî ve kalıcı bir yol haritası belirleme azim ve gayreti de sergileniyor.

Ne var ki, bütün bunlar "Kürt konusu" gibi Türkiye'nin kronikleşmiş bir derdine devâ bulmaya yetmez.

Bu öylesine netameli bir meseledir ki—usûl hatası yapıldığı takdirde—çözmek isteyeni çözerler, bitirmek isteyeni bitirirler.

Maalesef, bu konuda yapılan ciddî usûl hataları sebebiyle, iş çığrından çıkma ve ipin ucu kaçma noktasına geldi. Ezcümle: Konu, öncelikli olarak Meclis zemininde ve şeffafiyet içinde görüşülüp konuşulmak yerine, bir kapalı kutu hüviyetinde görünen ve orada ne olup bittiği kamuoyunca bilinmeyen MGK atmosferine taşındı.

Dahası, konuyla ilgili olarak MGK'nın açıklamaları ile askerî cenahın açıklamaları arasında ülfet ve münasebet görünmeyen, hatta dışarıya birbirine zıt gibi görünen bir uslûpta bilgiler sunuluyor.

Ve, çok mühim bir nokta: En başta bir "demokratik mutabakat" çerçevesi içinde kamuoyu ile paylaşılması gereken bu müzmin mesele, fikrî ve siyasî cenâhlar arasında tam bir zıtlaşma, didişme, kavfa, salvo, hakaret ve küfürleşme yörüngesine kaydırılmış oldu.

Bütün bunlar, yapılan ciddî usûl hatalarının birer zehirli meyvesinden ibaret.

Temenni edelim ki, hayırlı neticeye vâsıl olmak için, öncelikle doğru ve geçerli usûllere riayet edilerek yola devam edilsin.

Tarihin yorumu 26 Ağustos 1926

Muhalifleri bitirme plânı

Hayalî "İzmir Sûikastı" bahanesiyle muhalif kişilere yönelik cezalandırma işlemine İzmir'den sonra Ankara'da da devam edildi.

13 Temmuz 1926'da İzmir'de karara bağlanan dâvâ neticesinde, asker ve siyaset erbabından onlarca kişiye ceza yağdırıldı. Bazı asker ve mebuslar idam edildi.

Bu arada Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Cafer Tayyar, Refet Bele gibi İstiklâl Harbi kahramanlarıyla bazı milletvekilleri de idam edilmekten kılpayı kurtuldu.

Ne var ki, muhalifleri bitirme planı henüz tamamlanmamıştı. İzmir'den sonra Ankara'ya gelen İstiklâl Mahkemesi üyeleri, aynı dâvânın devamı mahiyetinde burada da faaliyetine devam etti.

Ankara İstiklâl Mahkemesinin 26 Ağustos 1926 tarihli tebliğ kararına göre, aralarında Hamidiye Kahramanı Rauf Orbay'ın da bulunduğu birçok asker ve siyasî muhalifin daha cezalandırılması isteniyordu.

Verilen karar gereği, Rauf Bey ve bir grup arkadaşı çeşitli hapis ve sürgün cezasına çarptırılırken, birçok mebus, bürokrat ve askerin de aralarında bulunduğu kimseler ise Ankara'da idam edildi.

Baskıların artması üzerine, önce milletvekilliğinden istifa eden Refet Bele Paşa, bir süre sonra askerlik mesleğinden de ayrılmak zorunda kaldı.

Halk Partisi zihniyetine muhalif görülen asker, sivil, bürokrat, siyasetçi, onlarca vatanperveri cezalandıran İstiklâl Mahkemesi, başlangıçta (1920) başka maksatlarla (vatan hainlerini cezalandırma maksadıyla) kurulmuştu. 1924'ten sonra ise, bu mahkeme doğrudan doğruya tek parti zihniyetine muhalif olanları ezme, sindirme ve hatta yok etme politikalarının âleti haline getirildi.

Evet, İzmir Sûikastı hayalî bir vakıa olduğu gibi, verilen ağır kararların gerekçeleri de birer bahaneden öteye gitmiyor.

Düşünün, koca devletin istihbarat teşkilâtı ile bilumum emniyet birimlerinin göremediği, tesbit edemediği bir suikast plânını İzmir'de balıkçılık yapan Şevki isminde bir motorcu görüp tesbit etmiş...

Bu arada, muhbirlik yapan motorcu Şevki'ye de o günün parasıyla devlet kesesinden 6500 liranın mükâfat olarak verildiğini hatırlatmış olalım.

26.08.2009

E-Posta: [email protected]



Abdil YILDIRIM

Nefsi gemleme zamanı


A+ | A-

Rahmet ayı, Gufrân ayı, Kur’ân ayı olan Ramazan, kalplerin arındığı, ruhların durulduğu ve şeytanların durdurulduğu bir aydır. Cenâb-ı Hak, biz insanların aczine, fakrına cehalet ve gafletine merhameten, şeytanları zincire vuruyor. “Kullarıma bu ayda fazla zarar veremesinler, onları daha fazla günaha sokamasınlar” diye şeytanları dizginliyor. Ama insanın şeytandan başka nefis diye bir düşmanı var ki, belki şeytandan daha fazla tahribat yapıyor, insanı isyana ve günaha sevk ediyor. Biz de bu ayda kendimize bir iyilik yapalım, onbir ay boyunca yemlediğimiz nefsimizi bir ay boyunca da gemleyelim.

Nefsi gemlemek, sadece ağzımıza gem vurup yemek ve içmekten uzak durmak değildir. Eskiden hasat zamanı harman yerinde döven sürülürken, atlar başakları yemesin diye ağızlarına tel kafesler geçirilirdi. Böylece ekinleri yemeleri önlenmiş olurdu. Eğer ağızlara gem vurmakla oruç tutuluyor olsaydı, atların da oruç tuttuğunu kabul etmek gerekirdi.

Nefsi gemlemek, nefsin isteklerine hayır diyebilmek, nefsin süflî arzularına karşı sabır ve metanetle karşı koyabilmektir. Nefsin çok hoşuna giden yalandan, gıybetten, hasedden, şöhret ve şehvetten uzak durabilmektir. Dünyada “benim” diyebileceğimiz hiçbir şey olmadığını, sahip olduğumuz ne varsa onların ya emanetçisi, ya bekçisi olduğumuzu nefse kabul ettirebilmektir. Asıl mal sahibi izin vermeden, soframızdaki ekmeğe, bardağımızdaki suya elimizi uzatamadığımız gibi, bize haram kılınan ne varsa onlara da el uzatmaya, göz atmaya, kulak vermeye hakkımız olmadığını idrak etmekle nefsimizi gemleyebiliriz.

Nefsi gemlemenin bir yolu da, dünyada sahip olduğumuz her şeyin geçici olduğunu, bir müddet sonunda elimizden çıkacağını düşünerek, hiçbir dünya malına kalben bağlanmamak gerektiğini kabul etmektir. “Zevâl-i lezzet elemdir” hakikatini her an hatırda tutmaktır. Sevgili Peygamberimizin (asm) “Lezzetleri acılaştıran ölümü sıkça hatırlayınız” tâlimâtı da, nefsi gemlemek için etkili bir ihtardır. Nefis, tûl-i emelin peşinden koşar. Ama ölümü hatırlayan, ahireti düşünen bir insan; malın, mülkün, zevk ve lezzetin burada kalacağını idrak eder, tûl-i emelden çabuk vazgeçer. Zira ecel, emellerin önünü keser. Böylece nefis de dizginlenmiş olur.

Üstâd Hazretleri, Yedinci Söz’de ölüm hakikatini açık bir şekilde gözler önüne sermiş, ölümü hatırlamak istemeyen nefislere de “Haydi gücün yetiyorsa kabir kapısını kapat” diyerek meydan okumuştur. Ölümü bu kadar yakından hisseden nefislerin azgınlık yapması ve dalâlete sapması o kadar kolay olmayacaktır.

Biz de Yedinci Söz’ü nefsimize bir defa daha hatırlatarak serseri nefsimizi gemlemek istedik.

ÖLÜMÜ ÖLDÜR DE GEL

Beni zevk-ü sefaya çağıran hain dessas,

Fenâyı ve zevâli dünyadan kaldır da gel.

Ruhum beka arıyor, onu bulmalı esas,

Ruhumu teselli et, yüzümü güldür de gel.

Şu hayat yolculuğu müşkilatlı bir sefer,

Dünya bir harp meydanı, ben yaralı bir nefer,

Ey dessas şeytan haydi marifetini göster,

Şu yolculuğu men et, seferi kaldır da gel.

Düşen bir yaprak görsem, ıztırap çekiyorum,

Her gidenin ardından gözyaşı döküyorum,

Çaresizlik içinde sıramı bekliyorum,

Yolcular listesinden ismimi sildir de gel.

Sağımda ve solumda müthiş derin yaralar,

Önümde darağacı, arkamda bir aslan var,

Gel gücün yetiyorsa beni bu halden kurtar,

Aslanı uzaklaştır, sehpayı kaldır da gel.

Gel eğlenelim dersin, bakmaz mısın hâlime?

Yarına çıkmak için bir senet ver elime,

Elinden geliyorsa çare bul şu ölüme,

Kabir kapısın kapat, ölümü öldür de gel.

26.08.2009

E-Posta: [email protected]



Raşit YÜCEL

Yücel Çakmaklı


A+ | A-

O bir yönetmendi.

Yıllarca TRT’de güzel dizilere imza attı.

Geçtiğimiz gün vefat haberini televizyondan öğrendim.

İçimden bir şeylerin koptuğunu hissettim.

İyi bir yapımcı idi.

1977 yılında TRT’de yayınlanan “Çok Sesli Bir Ölüm” adlı drama Avrupa’da ödül almıştı.

Bu dramadaki en önemli vurgu sonlarda yaşanıyor.

Oğlu, babasını bir kış gününde, köyden at üstünde doktora götürüyor.

Şehre yakınlaşırken baba rahatsızlanıyor.

Oğlu soruyor:

“Ölüm nedir baba?”

Baba hayatının sonlarını yaşıyor.

Cevap veriyor:

“Ölüm hiçlik değil, yokluk değil, sönmek değil, tebdil-i mekândır, vatan-ı asliye bir sevkiyâttır oğul” diyor ve baba at üstünde vefat ediyor.

Bu son sözler, Bediüzzaman Hazretlerinin Risâle-i Nur Külliyatı’ndan alınmıştı.

Cümleler çok vurucu ve etkileyici idi.

Yücel Çakmaklı, Said Nursî’yi çocuk yaşlarda görüp duâsını alan bir insandı.

“Hayatımda en büyük arzum, Said Nursî’nin hayatını 30 Ramazan dizisinde yansıtmak” demişti.

İslâm Yaşar ile görüşmelerinde bunu dile getirmişti. Ama ömrü vefa etmedi.

Geçen yıl telefonda kendisi ile görüşme fırsatım oldu. Ben Halit Ertuğrul’u aramıştım, tevâfuken Yücel Çakmaklı da yanında imiş. “Kendini Arayan Adam” ile ilgili bir çalışma yaptıklarını söylemişti. Ben de kendilerini tebrik ile beraber Üstadın hayatını da film hâline ne zaman getireceklerini sormuştum.

Kaliteli bir insandı. Böyle kabiliyetler nadir olarak yetişiyor.

2008 yılında “Devlet Üstün Hizmet Madalyası” verilmişti kendisine.

Birçok güzel yapıma imza atmıştı.

Temennimiz böyle değerlerin değerlendirilmesidir.

Ama, böyle olmuyor.

Kabiliyetler heder olup gidiyor.

Said Nursî’nin hayatı başlı başına bir senaryodur.

Beyaz perdeye mutlaka yansıtılmalıdır.

Allah mekânını Cennet eylesin.

Kendisi hep hayır ile anılacaktır.

Üstad’ın hayatını en güzel mânâda yansıtacak yegâne insandı.

Yakınlarına, sevdiklerine, milletimize başsağlığı diliyorum.

İnşallah onun izinde giden nice yapımcılar, bu boşluğu dolduracaklardır.

Cenâb-ı Hak rahmet eylesin, âmin.

26.08.2009

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H. İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Nejat EREN

  Nurullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.