31 Ağustos 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Dergilerimiz

Yeni Asyadan Size

Sıra Zekât kitabında


A+ | A-

“Vatan sathını bir mektep yapma” gayesiyle yola çıkan ve bu ideal yolunda sayısı milyonları bulan kitabı okuyucusuyla buluşturan Yeni Asya’nın son kampanyası da ses getirdi. Ramazan’ın ilk günü verdiğimiz Yüz Soruda Ramazan Orucu ve geçtiğimiz Cuma günü hediye ettiğimiz Ramazan-İktisat-Şükür Risâlelerinin ardından, bu hafta da Yüz Soruda Zekât kitabı okuyucu ile buluşacak.

Yüzbinlerce kitabın okurla buluşması Anadolu sathında yeni bir heyecan dalgası meydana getirdi. Bu kampanya dolayısıyla gazetemizle yeni tanışan okuyucularımız da takdir hislerini belirtiyor. Kültür hizmetimiz daha önce de belirtildiği gibi kimi bölgelerde günlere, aylara yayılarak devam edecek.

Kampanyaya emek veren, gönülden katkı sunan, duâlarını eksik etmeyen herkese bir kez daha en kalbî teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Muhtevamız beğeniliyor

Yıllık izinlerini kullanan yönetici ve yazarlarımız bu vesile ile gittikleri yörelerde okuyucularımızla da buluştular. Gazetemiz muhtevası ile ilgili görüşlerin de sorulduğu bu buluşmalarda, okuyucularımız olumlu izlenimlerini bizlerle paylaştı, yapıcı eleştirileri yanında, teklif ve tavsiyelerde bulunarak katkılarını esirgemediler.

Bu vesile ile sayfalarımızı muhteva ve ifa ettikleri misyon itibarıyla bir kez daha gözden geçirmek istiyoruz:

1. sayfa: Hakkın hatırını üstün tutan manşetleri gündem oluşturuyor, tavizsiz çizgisi dikkatli nazarların beğenisini kazanıyor.

Lâhika: Günlük koşuşturma içinde ruhu sıkılan insana, manevî bir soluklanış, olaylara, insanlara ve hayata Kur’ân’ın penceresinden süzülen Risâle-i Nur eksenli bir bakış sunuyor.

Haber sayfaları: Yurttaki gelişmeleri, hayatın içinden haberleri aktaran haber sayfaları, doğru, dengeli ve ölçülü yayınlarıyla gündemi belirliyor.

Politika sayfaları: Meclis, siyasî partiler ve günlük politika ile ilgili haber ve yorumların yer aldığı politika sayfaları, dürüst ve objektif bir bakış açısıyla gündemin nabzını tutuyor.

Ekonomi: Ekonomideki gelişmeler, çarşı-pazarın nabzı, ekonomistlerin değerlendirmeleri, orta ve uzun vadeli öngörüler, hayatın içinden ayrıntılar ekonomi sayfasında.

Dünya: Ortadoğu’dan Amerika’ya, Uzak Doğu’dan Avrupa’ya kadar dünyadaki sıcak gelişmeler, İslâm âleminden önemli ayrıntılar, tartışmalı konular, uzman görüşleri ve usta kalemlerin gözüyle dünya sayfalarında.

Kültür san'at: Sinema ve tiyatrodan müziğe, kitap dünyasından Türk-İslâm san'atlarına, sergi, konser ve festival gibi faaliyetlerden tarihî mirasımıza kadar kültür ve san'atın her renginin kendine yer bulduğu dopdolu bir sayfa.

Medya Politik: Ülke ve dünya gündemi Türk basınına nasıl yansıdı? Kim hangi yorumda bulundu? Medya-Politik, basının nabzını tutarak, dünün gazetelerinden bir seçme sunuyor.

Makale: Usta kalemler, maddî ve manevî hayatımıza dair yorumlarıyla farklı pencerelerden, gündeme ışık tutuyorlar.

Tv-Aile: Aile toplumun temel taşı. O ne kadar güçlü olursa, toplum da o kadar huzurlu olur. Aile-tv sayfası, ailece okuyacağınız, tv programlarına da süzgeçten geçirilerek yer veren bir sayfa.

Spor: Sporun bütün renkleri, haftanın maçları, değerlendirmeler, spor dünyasındaki gelişmeler burada.

Magazin: Magazin sayfasında, hayata ve insana dair her şey, insanın yaratılış gayesi ve kâinatı yaratıcısı adına değerlendiren bir bakış açısıyla sunuluyor.

Röportajlar: Gündemdeki konular ve konuklar, çarpıcı açıklamalar, günlerce tartışılacak değerlendirmeler bu sayfamızda kendine yer buluyor.

Öte yandan, bir süre önce başlattığımız haftalık ilâvemiz Elif’le birlikte Ramazan sayfalarımızın da okuyucularımızdan takdir gördüğünü belirtelim.

***

Dinî yayınlar fuarındayız

Yeni Asya Medya Grubu, Ramazan ayının geleneksel faaliyetlerinden biri haline gelen ‘dinî yayınlar’ fuarına bu sene de bütün yayınlarıyla katılıyor. Ankara-Kocatepe Camiinde 34 nolu, İstanbul-Sultanahmet Camii avlusunda da 66 nolu standda yer alan Yeni Asya Neşriyat, cazip fuar indirimleriyle sizleri bekliyor.

***

Faruk Çakır Jakarta yolunda

Farklı organizasyon ve dâvetlerle katıldığımız dış geziler sürüyor. Haber Müdürümüz Faruk Çakır, THY’nin dâvetlisi olarak Endonezya’ya gidiyor. Endonezya’nın başşehri Jakarta’ya direkt uçuş başlatacak olan THY’nin ilk seferine katılmak üzere bu ülkeye gidecek olan Çakır, gezi dönüşü izlenimlerini bizlerle paylaşacak.

Hepinize hayırlı haftalar diliyoruz.

31.08.2009

E-Posta: [email protected]



Recep TAŞCI

Kriz ve demokratik açılım


A+ | A-

Başbakan Erdoğan kürsüde, salon tıklım tıklım.

Dinleyiciler pür dikkat, büyülenmiş gibiler.

Ta ki bir kadın sesi bu havayı bozuncaya kadar.

-Kriz var, işsizim.

Başbakan sinirleniyor, önündeki beyaz camdan geçen metin dışına çıktığı zamanlarda olduğu gibi soğukkanlılığını kaybediyor;

“Ne krizi, sen krizden ne anlarsın, enflasyon yüzde 30’lardan yüzde 6’lara düştü, haberin var mı?” mealinde sözlerle kadını azarlıyor, kadın ağzı kapatılarak karga tulumba salondan atılıyor.

Ne var bunda, hergün benzer olaylar yaşanmıyor mu, diyebilirsiniz.

Doğru, çok daha renkli ve üzücü sahneleri TV ekranlarından izliyoruz, kanıksadık, üzerinde durmaya değmez.

Değmez de, başbakanın krizden ne anladığını bir defa daha göstermesi bakımından ö- nemli.

Krizi enflasyona endekslemiş, ”enflasyon düştüğüne göre kriz miriz yok” demek istiyor.

Vatandaş ise ”İşsizim, kriz var” diye bağrıyor.

Ayrı telden çalınıyor, havanda su dövülüyor.

Öyleyse kriz tanımında uzlaşalım.

Kriz nedir?

Ekonominin hastalanmasıdır.

Hastalığın en bariz göstergesi;

Enflasyon mu?

İşsizlik mi?

Sormak bile abesle iştigaldir.

İnsanlar işsiz, karınlar açsa, ”enflasyon sıfır olmuş” neye yarar.

İş ve aş sağlamayan ekonomi hastadır, krizdedir.

İşsizlik gerçekten ürkütücü boyutta mı abartıyor muyuz?

TÜİK Mayıs ayı işsizlik rakamlarını açıkladı.

İşsiz sayısı bir yılda 1 milyon 179 bin kişi artmış.

Toplam işsiz sayısı 3 milyon 382 bin kişiye ulaşmış.

Her dört gençten biri işsiz.

İş aramaktan umudunu kesenlerle birlikte işsiz sayısı 6 milyonu aşıyor.

Bunlar resmî rakamlar.

Ekonominin krizde olduğunu ispatlamaya yetmiyor mu?

Şimdi başbakanın sesini duyar gibiyim.

“Tutturmuşlar bir işsizlik, işsizlik edebiyatı, bütün dünyada işsizlik var.”

Haklı, küresel kriz bütün ülkeleri vurdu, milyonlar işsiz kaldı...

Kaldı da Türkiye rakipsiz, hemen hepsini solladı.

Letonya ve Estonya gibi semt devletlerini saymazsak ülkemiz; Güney Afrika ve İspanya’dan sonra dünya 3’üncüsü.

Sıralama bu.

İşsizlikte şampiyonluğa koşan bir ülke...

Mazeret üretmeye çalışmayalım.

Sorunun ciddîyetini kabullenip istihdam sağlayıcı köklü ve kalıcı tedbirler için kolları sıvayalım. Sosyal patlamaların önlenmesi ve iç barışın devamı için buna mecburuz.

Ayrıca işsiz güçsüzlerin ağırlıkta olduğu toplumlarda demokrasi de sağlıklı işlemez.

Söz demokrasiye gelmişken, başbakanın toplantısında yaşananları bir de bu açıdan irdeleyelim.

İnsanları azarlamak, susturmak, dışarı atmak...

Hiç yakışmıyor.

Hele demokratik açılım lâflarının gündemden düşmediği şu sıralarda.

Haksızlık etmeyelim, demokrasiyle bağdaşmayan bu tür davranışlara sadece başbakanın toplantılarında değil, maalesef hemen hemen her platformda şahit oluyoruz.

Partiler, sendikalar, sivil toplum örgütleri, meslek kuruluşları, derneklerde de aykırı sesler susturuluyor, şiddet kullanılıyor, muhalif adaylar yaka paça kürsüden indiriliyor, yönetimler sancısız değiştirilemiyor ya da hiç değişmiyor.

Bireysel ilişkilerimizde de durum pek farklı sayılmaz. Kişisel problemlerimizi belli nezaket ve zarafet çerçevesinde konuşmada zorlanıyor, kabalaşıyoruz.

Hükümetin ortaya attığı demokratik açılımın muhtevası henüz bilinmiyor.

Bilinen şu:

Hoşgörü ve saygının hakim olmadığı, fikirlerin serbestçe ve korkusuzca dile getirilmediği, tabuların yıkılmadığı toplumlar demokratikleşemez.

Bunun için esas görev liderlerimize düşüyor.

Hayret ve ibretle izlediğimiz ”hakaret açılımını” kapatıp ”demokratik açılım” yolunda ilk somut adımları atmalarını, söz ve davranışlarıyla topluma örnek olmalarını bekliyoruz.

Ama her şeyden önce demokrasi önündeki en büyük engelin, sık sık krizlere maruz kalan zayıf ekonomiler olduğu gerçeğini de unutmayalım.

31.08.2009

E-Posta: [email protected]



Şükrü BULUT

Geçiyor dost kervanı


A+ | A-

Dostlardan müfarakat olmasaydı, ölüm ruhlarımızı almaya yol bulup gelemezdi, diyor. Ayrılığı tedai ettiren bütün kelimelerin melodileri o kadar hirkatli ki… Bu yakıcılığından olsa gerek ki, hirkati de ayrılık mânâsında kullanmışız.

Bir iş, bir seyahat veya bir başka maksad için bekleme salonunda duranların kulağı hep “çağrı” sesinde olur. Yalnızca kulak değil, bazen diğer duygularımız da kilitlenir bu dâvete… Acaba ne zaman çağıracaklar, hedefime ne zaman erişeceğim diye sabırsızlananları bekleme salonunda izleyenler, makûlü seyretmiş olurlar. Ahir zamanın dehşetli hali, seriüsseyr zamane çocuğunu, şahikalarından uçup gitme istidadında iken kesret çölüne yuvarlama felâketi gözümüzle birlikte kalp ve kulağımızı da o mutlu dâvetten alıkoyuyor. Her günümüz derin bir vadiden sıkıntılı bir çöle çıkıyor. Çölde su ararcasına “vahdeti” arayanları beyabanlar karşılıyor.

Çölde pınara kavuşanlar, ancak şu günlerimizde kesretten kurtulabilirler. Bu ise imkânsıza yakınca bir netice… Dağları göze almadan, kar, bora ve fırtınasını tatmadan ve eteklerine sarılıp kan-ter içinde kalmadan çeşmeye varılır mı?

Çeşme ah çeşme... Sen yalnızca dağın gözü değilsin... Vahdet pınarlarını çölün seraplarında arayan milyonların gözleri sende… Kurumuş bunca çeşm, dağdan sahraya hayatı taşıyan çeşmini arıyorlar.

Gurbeti çöle benzetenler, sılayı da mutlaka pınara teşbih etmişlerdir. Ruhî ve manevî gurbetler kadar, maddî gurbetlerin de—çoğu kez—bizi kesrete düşürdüğünü bu geçen yaz da yaşadım. Mecburî gurbetin uçurduğu beyabanlarda cemaatle, gazetem ve kardeşlerle hemhâl olamadığımdan, öte cihete giden dostların vedalarını atlamış ve el sallamalarını kaçırmışım. Cemaat içinden öteye geçmenin şerefini, öteye uçanlardan sormak gerek. Ardları sıra şahs-ı manevî cihetiyle binlerce kalpte bıraktıkları sızı, dostların kıymetini bir başka şerh ediyor.

İyi ki gazetem var. Kaçırdığım zamanları yeniden yaşatıyor, dosttan ahbaptan selâm getirirken şahikalardan vahdetle yükselenlerin son demlerini anlatıyor bize… Şu dostsuz zamanda milyonlarca dostu, rıhlet merasimine iştirak ettiriyor. Melekleri gıpta ettiren milyonlarca Fatihayı vahdet çeşmesinin berrak sularıyla ardı sıra serpiştiriyor.

Gönül bahçesindeki kabristanın toprağı öyle taze kokuyor ki… Bir önceki mezarların toprağındaki yaşlılık gitmeden yeni yeni kabirler oluşuyor.. Sevgili Selahaddin’in Cennetü’l-Baki'deki toprağı kurumadan kıymetli kaim pederi ve aziz Mehmet Ağabey buyuruyor, bahçeye... Kırk sene boyunca durmadan dinlenmeden Kur’ân dâvâsına koşuşturan Mehmet Kılıçoğlu da baharı beklemeyenlerden… Zihnim yanıltmış beni… Ben göçü yalnızca baharda bilirdim. Balıkesir kahramanlarından Aktunç Hasan Ağabeyin vedasını da gurbette kaçırdım. Karadeniz’in medar-ı iftiharı, dürüst insan ve dâvâ adamı Mehmet Kara Ağabey de bu arada Çamlıca’dan yükselmiş, ebedi âlemlere… Nur hizmetlerini Avrupa’ya taşıyan Cihanbeylili Ökkeş Sönmez Ağabeyin ani rıhletini yine gazetemiz haber verdi bize…

İman hizmetlerinde yarım asra yakındır ak ettiği saçlarından daha ak yüzüyle uçup gidenler, elbette ki bunlardan ibaret değil.. Zahmet ve meşakkatten rahat ve saadete uçanların hatıraları da bizimle göç edecek öteye… Üstadımızın evinde hizmet ederken bize takdim ettiği üzümün tadını ailece ağzımızda duymaya devam edeceğiz Mehmet Ağabeyin…

Yeni Asya’nın arşivlerindeki pehlivan tefrikalarıyla anılacak Hasan Ağabeyi Balıkesir’deki sevenleri belki de elli sene anmaya devam edecekler.

Son nefesine kadar vazifede kalabilmek… Cemaat içinde istikametle devam edebilmek de bir ihsan-ı İlâhî imiş... İştirak-ı amal-i uhreviyyenin semavî gemisiyle yıldızlara yükselmek de bir nasip işiymiş.

Dost kervanı ilerlemeye devam ediyor. Çağrısı yapılanlar dağdan sahradan toplanıp anayoldaki kervana dâhil oluyorlar. Kimisi bağında, bahçesinde, kimisi bir başka işinin başında ve en şanslıları da medreselerde kitaplarının arasında dâvete kulak kesiliyorlar. İsimlerinin ne zaman okunacağını merak ve heyecanla bekliyorlar. Ülfetin sarmaladığı ve kesretin yârdan uçurduklarına gelince… Onlar vahdete yol arıyorlar. Ülfet ve kesretin gadrine uğrayanlara da dostlar yardım edecek ve inşallah onların da dost kervanına katılmalarını sağlayacaklar. O’nun yolundan başka yol, O’nun giden kervanından başka kervan mı var, bu dünyada…

31.08.2009

E-Posta: [email protected]



H. İbrahim CAN

Türkiye-Ermenistan yol haritası yolda mı kaldı?


A+ | A-

Türkiye ile Ermenistan arasında Cumhurbaşkanı Gül’ün Erivan’da iki ülke arasındaki futbol maçını izlemesiyle bir yakınlaşma süreci başlatılmıştı. İsviçre’nin arabuluculuğunda birkaç ay yürütülen görüşmeler sonrasında ise “Yol Haritası” üzerinde uzlaşıldığı 23 Nisan’da açıklandı. Bu sayede 24 Nisan’daki geleneksel açıklamada Obama, Ermeni iddiaları konusunda “soykırımı” sözcüğünü kullanmayıp “büyük felâket” nitelemesiyle yetindi. Yol haritasının en somut adımı ise Türkiye-Ermenistan sınırının açılması idi.

Ancak Azerbaycan’ın gösterdiği yoğun tepkiler üzerine Ankara uzun çabalar sonunda Azerbaycan’a Dağlık Karabağ sorunu çözülmeden ve Ermenistan-Azerbaycan ilişkileri düzelmeden sınırın açılmayacağı konusunda güvence verdi.

Bu aşamadan itibaren de yol haritasının adı sanı anılmaz oldu.

Bundan rahatsızlık duyan Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan ise 14 Ekim’de iki ülkenin dünya kupası eleme grubundaki ikinci maçı için Bursa’ya “Ermenistan-Türkiye sınırı açılmadıkça gelmeyeceğini” açıkladı. Ermeni siyasal analist Armen Gevorgyan bunun “Ermeni diplomatların ilkel adımı” olduğu eleştirisini yaparak, “böyle ilkel adımlar atmayın, Türkiye’ye rağmen diyalog için adım atın” diyor.

Böylece komşularımızla olan önemli bir sorunun aşılmasında atılan adımlar yarıda kalmış oldu. Ancak 14 Ekime daha uzun süre var. Bu sürede ne tür gelişmeler olacağını bilemeyiz.

Bildiğimiz husus ise; bu sorunu “bekle gör” taktiği ile çözmenin imkânsızlığı. Türkiye’nin Kissinger’ı olarak tanımlanan ve komşularla ilişkilerin geliştirilmesine büyük önem veren Dışişleri Bakanı Davudoğlu’nun bu konuda da somut gelişme sağlanması için çaba gösterdiğini biliyoruz. Zaten en yapıcı açıklamayı da o yaptı: “ikili ilişkilerde soğuk savaş sona erdi ve iki ülke artık birbirini düşman olarak görmüyor”.

Bu gelişmelerin ışığında Türkiye’nin hem Ermenistan-Azerbaycan ihtilâfının çözümü ve Dağlık Karabağ işgalinin sona erdirilmesi, hem de Ermenistan’la ilişkilerin düzeltilmesinde uzlaşılan yol haritasının gerçekleştirilmesi konusunda diplomatik atağa geçmesi zamanı geldi. Bu dönemde hâlâ birbirine düşman, sınırları kapalı komşular olmamalı. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun söylediği gibi “ikili ilişkilerde soğuk savaş sona erdi” ve ermelidir de. Umarız bu adımlar en kısa zamanda atılır; Sarkisyan-Aliyev-Gül üçlüsünü aynı masada görürüz.

AMERİKAN MAHKEMESİNDE

SOYKIRIM İDDİASINI RET KARARI!

Kaliforniya’daki bir Federal Temyiz Mahkemesi 20 Ağustos’ta verdiği bir kararla, bu eyalette kabul edilmiş bulunan 1915 sözde katliâmı mağdurlarının mirasçılarına hayat sigortası tazminatlarının ödenmesine ilişkin bir yasayı anayasaya aykırı bularak iptal etti. Mahkeme kararının gerekçesinde, Kongrenin kabul etmediği bir soykırımı iddiasını eyaletin bir yasa ile tanıyamayacağını, ayrıca eyalet meclislerinin uluslar arası bir konuda yasa çıkaramayacağını belirtti. Hatta mahkeme bir hükümet tarafından ispatlanmamış bir olaya ilişkin “soykırımı” sözcüğünün kullanılmasının da yasadışı olduğunu vurguladı.

Ermeniler bu karardan büyük telâşa düştüler. Çünkü bu mahkeme kararı sözde soykırımın ABD Kongresi tarafından tanınmasını engelleyecek bir karardı.

Amerika’daki Türk lobisi için bu karar önemli bir koz sağladı. Umarız değerlendiririz ve bu karara karşı temyiz yoluna gidilmesi halinde gerekli mücadeleyi veririz.

31.08.2009

E-Posta: [email protected]



Şaban DÖĞEN

Esas imtihan şimdi başlıyor


A+ | A-

Yasak meyveden yedikleri için Cenâb-ı Hak, Hz. Âdem’le Havva anamızı Cennetten çıkarıyor; şeytanla birlikte üçüne de “Birbirinize düşmanlar olarak hepiniz Cennetten inin” diye sesleniyor ve Âdem babamızla Havva anamıza gerekli uyarıyı da yapıyordu: “Benden size bir hidayet rehberi geldiğinde kim Benim gösterdiğim yola uyarsa, sapıtmaz ve bedbaht da olmaz.” 1

Kâinatta her şey ya bizzat, ya da sonuçları itibariyle güzeldir. Şeytanın yaratılması da sonuçları itibariyle güzeldir.

Evet, şeytan şerli bir yaratıktır. Onu yaratmak değil, ona uymak şerdir, felâkettir. Uyulmadığında ise büyük kazançlar elde edilir, maddeten ve mânen ilerlenir, yükselinir.

Hz. Âdem’in Cennetten çıkarılışı da sonuçları itibariyle güzeldir. Çünkü Hz. Âdem’in Cennetten çıkarılışı, üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gün olan Cuma gününe denk gelmişti. O kadar ki Cuma gününe değer kazandıran olaylardan biri de bu çıkış olayıydı. Hz. Âdem o gün yaratılmış, o gün Cennetten çıkarılmıştı.

Demek bu çıkış da sonuçları itibariyle hayırlı olacaktı.

Şeytan günahını kabullenmemiş, Allah’tan af dilememiş, kendini üstün görmeye devam etmiş, Allah’ın emrini kabul etmemekte direnmiş ve lânetlenmişti.

Hz. Âdem ve Hz. Havva ise hataları sebebiyle Cennetten çıkarılmışlardı, ama hatalarını kabul edip, pişman oldukları, tevbe ettikleri için affa mazhar olmuşlardı. Allah pişman olup günahtan dönenleri hiç günah işlememiş gibi kabul ediyordu. İnsanoğulları şeytan gibi davranmadığı, tevbe ettiklerinde büyük günah da işlemiş olsalar affedilirlerdi.

En büyük hata, yanlışlık günahtan dönmemek, işlemeye devam etmektir. Devam ettiğinde günahın durumuna ve büyüklüğüne göre kayıp ve zararlara uğrar insan. Bir, iki, üç, beş defa kırmızı ışıkta geçen kameraya yakalanır, terk etmediği müddetçe her defasında ceza almaz mı? Günaha dalanlar da devam ettikleri sürece zarar görmeye devam ederler. Hatta bu günah kalpleri karartmaya kadar götürür insanı.

Sonra ilk insandan bu yana insanoğlunun neler yapabileceğini gördükten sonra iyisiyle kötüsünün hep birlikte Cennette bulunmaları nasıl mümkün olabilirdi. Dünyada bile suç işleyenler cezaevlerini boylarlar, başarılı insanlar ödüllendirilirken nasıl iyiyle kötü bir tutulabilirdi.

İnsansız bir dünya düşünün! İnsan eliyle ortaya çıkan nice güzellikler, harikalar var. İnsanı hayret ve takdire sevk eden maddî manevî nice eserler var. İnsanoğlu dünyaya gelmeseydi bunlar nasıl mümkün olacaktı?

Cenâb-ı Hak insanlıktan beklenenlerin gerçekleşmesi için dünya denilen imtihan salonunu murad etmiş. Şu veya bu sebeple Hz. Âdem dünyaya gönderilecek. Yasak meyveden yemeleri ise buna bir sebep olmuş. Zaten Allah, insanoğullarının sürekli Cennette kalmalarını isteseydi ne o yasağı koyar, ne de şeytana aldatma fırsatı verirdi.

Demek meleklerden çok daha farklı, işlediği iyiliklerle melekleri de geçebilecek, yine işlediği dehşetli kötülüklerle hayvanları dahi geride bırakabilecek insanoğlu ancak böylesi bir imtihanla ortaya çıkardı. Bunun için de dünya gibi bir yere gelinmeliydi.

Esas imtihan bundan sonra başlıyor. Dünya geçici bir konak, bir misafirhane, bir imtihan salonu. Hz. Âdem ve zürriyeti burada geçici bir süre kalacak, kendilerine doğru yolu gösterecek hidayet rehberini dinledikleri zaman babalarının geldiği aslî vatana gideceklerdi. Şeytan ise rahmetten kovulmasına vesile olan Hz. Âdem’e ve oğullarına düşmanlığını sürdürecek, onları doğru yoldan saptırmak için elinden gelen her şeyi yapacaktı. İnsanın yaratılışı gereği bir kısım zaafları vardı. Şeytan bu zayıf noktalardan Âdemoğullarını vurmaya çalışacak, insan da Rabbine, O’nun rahmet ve himâyesine sığınacak ve şeytanın hile ve vesveselerinden korunacak, bir hata ve kusur işlediğinde de yine Rabbine yönelip O’ndan af ve mağfiret dileyecekti.

Tevbe ve mağfiret, Allah’ın tevbeleri çokça kabul eden Tevvâb, hiç günah işlememişcesine mağfiret eden, çok çok bağışlayan Gaffar ve Gafur isimlerinin tecellisine sebep olacaktı.

Dipnot: 1- Taha Sûresi: 123.

31.08.2009

E-Posta: [email protected]



M. Latif SALİHOĞLU

Çareye kadar gaile devam eder


A+ | A-

Türkiye'de içe dönük olmak üzere bir umumî, bir de hususî dertler, sıkıntılar vardır.

Bu dertlere çare olacak formül arayışları ise, yıllardan beri devam ediyor.

Zira, bunların bir kısmı iyiden iyiye kronikleşmiş vaziyette. Devâ bulması hiç de kolay görünmüyor.

Ancak, yine de ümit kesmemeli, çare arayışlarına devam etmeli. Tâ ki, başımızdaki gaile bitene kadar. Çünkü, aklın yolu budur; meselenin başka da yolu yoktur.

Bu arada, unutulmaması ve hiç hatırdan çıkarılmaması gereken mühim bir nokta daha var.

O da şudur: Türkiye'de halihazırda yaşanan hususî mânâdaki gaile ve sıkıntıların çoğu, esasında umumî gailenin birer parçasından ibarettir.

Yani, lokal gibi görünen problemlerin de birçoğu, genel problemlerle bağlantılıdır.

Genel problemlerle baş edilmesi çok zor ve zaman alıcı göründüğü içindir ki, hükümetler lokal alana yöneliyor ve lokal çareler, açılımlar yapma denemelerinde bulunuyor.

İşte demokratik açılımlar adı altında gündeme getirilen "Alevî açılımı", "Kürt açılımı gibi paketler, bu anlattıklarımıza birer örnektir.

Esasında ne Alevî, ne Kürt ve ne de "irtica" diye isimlendirilen meseleler, kendi başına ve durduk yere ortaya çıkmış meseleler değildir.

Zira, geçmişte de Kürt vardı, Alevî vardı, dindarlar vardı, vesaire...

Bunların var oluşları, bazılarının nazarında adeta sıkıntının kaynağı gibi gösterilmiş ve çare arayışlarında her defasında yanlış yöntemlere başvurulmuştur.

Türkiye gelişmiş demokratik ülkelerdeki gibi, tam anlamıyla hür ve demokrat bir ülke haline geldiğinde, inanıyoruz ki, bu tarz dinî ve sosyal sıkıntılar da biter, yahut asgarî seviyeye iner.

Demek ki, tâ yüz sene evvel deneme sürecinde başlanan demokrasi ve seksen beş senedir kurulan cumhuriyet rejiminin tatbiki, ihtiva ettiği mânâlara uygun hale gelmiş değil.

Yani, cumhuriyet ve demokrasimiz, henüz ismiyle müsemma olabilmiş değil.

Asıl sıkıntı da burada. Bu sıkıntı giderilmediği müddetçe, diğerlerinin halli pek mümkün görünmüyor.

Zira, cumhuriyet ve demokrasi, bedenin ve bünyenin tamamını tarif ediyor. Bunların dışındaki hususlar ise, bedenin sair uzuv ve azaları mesabesindedir.

Teşhis gibi tedavinin de kendine mahsus usûl ve yöntemleri var. Özellikle yöntem hatasına düşmemeye dikkat edilmesi gerekiyor.

Teşhis doğru yapılsa dahi, tedavi yöntemi yanlışsa, derdin deva bulması bazan çok daha zor ve zaman alıcı bir hale gelebiliyor.

Yoksa, ekseriyetin iyi niyet içinde olduğuna şüphe yok. Ama, iyi niyet iyi neticeye kâfi gelmiyor. Bunu da hiç hatırdan çıkarmamalı. Tarihin yorumu 27 Ağustos 1389 Son kılıç alayı; önce Eyüpsultan Osmanlı tarihinde adet üzere asırlardır yapılan kılıç alayı merasiminin sonuncusu, son padişah Sultan Vahdeddin için 31 Ağustos 1918'de yapıldı. Kılıç alayı, yeni seçilen Osmanlı padişahları için düzenlenen en üst seviyedeki merasimin ismidir. Bir ismi de "kılıç kuşanma merasimi" olan bu törene, mânevî makam itibariyle en yüksek seviyede tutulan ve son derece hürmet edilen zatlar katılır. Onların huzurunda ve onların duâları eşliğinde kılıç kuşanma merasimi yapılır. Eyüp'teki Ebâ Eyyübe'l–Elsârî Hazretlerinin türbesini ziyaretle başlayan bu merasime, Şeyhülislâm, Nakibuleşraf ile Konya Çelebileri iştirak ederler. Çelebiler, Mevlevî şeyhleridir. Nakibuleşraf ise, seyyid kimselerdir. Sultan Vahdeddin için yapılan son kılıç alayına, ayrıca o tarihte Bingazi'den (Libya) İstanbul'a gelen Şeyh Sünûsî Hazretleri de iştirak etmişlerdir. Padişahlar, bu merasimde okunan çeşitli duâlar eşliğinde ecdadlarının türbelerini de ziyaret ederek, nihayet Topkapı Sarayına gelip otururlardı. Ancak, yeni tahta geçen padişah, ecdadından önce Kâinatın Efendisini (asm) Medine'de evinde misafir eden Sultan Eyüb'ün mezarını ziyaret ederlerdi. İlk büyük merasim de burada yapılırdı. Kendinden öncekiler gibi, Sultan Vahdeddin de aynen öyle yaptı. Eyüp'ten Edirnekapı'ya gelen Sultan Vahdeddin'e—adet üzere—şehrin anahtarları teslim edildi. Daha sonra Fatih'e gelen kılıç alayı, Sultan Fatih ile Sultan Selim'in türbelerini ziyaret etti. Ardından Divanyolu üzerindeki II. Mahmud ile Sultanahmet ve Ayasofya civarındaki padişah türbeleri ziyaret edilerek Topkapı Sarayına geçildi.

31.08.2009

E-Posta: [email protected]



Osman ZENGİN

Nermin kardeşimize rahmetler…


A+ | A-

Rahmet ayı mübarek Ramazanda vefat edenler kervanına, o da katıldı. Mü’minin iki sevincinin olduğu bu aydaki, Rabbine kavuşma sevincini inşaallah idrak etti Nermin kardeşimiz… Cumartesi sabah Ankara’dan kız kardeşim aradı, onun otuz senedir samimî olduğu arkadaşı, yine bizim de otuz beş senedir hukukumuzun olduğu Nevzat Tarhan kardeşimin hanımı olan Nermin kardeşimiz vefat etmişti. Uzun müddettir çektiği menhus bir hastalık neticesi, İnşaallah günahlarını temizleyerek, çektiği o hastalık neticesinde baki âleme göçtü.

Tabiî, bu vefat edenlerle alâkalı hatıralar gözümüzün önüne geliyor. 70’li yıllarda Ankara’da, evimizin bulunduğu semtteki Gülhane Askerî Hastanesine (GATA) tayinen gelen askerî doktorlardan biri de, Nevzat Tarhan’dı. Manevî bağlarımızdan dolayı, evlerimizin yakınlığı da bizi samimî kılmıştı. Yeni evli olarak gelmişlerdi oraya. Bizim arkadaşlarımızdan herkese kucağını açan rahmetli annem, Nermin kardeşimize de bir anne sıcaklığında sahip olmuş, her sıkıntısında yardımına koşmuştu. Büyük oğlu Furkan doğduktan sonra, işi, v.s olduğu zaman anneme bırakırdı, biz de severdik onu. Kız kardeşimle de sohbet arkadaşı olduklarından, bu samimiyet daha da ilerlemişti. Biz de tabiî, Nevzat Bey’le bir araya gelip, sohbet ediyorduk o yıllarda.

Bursa’dan ayakkabıcı Ahmed Aydın Ağabeyin kızıydı Nermin kardeşimiz. Daha sonra ben, Ankara’dan ayrılıp, Erzurum’a gittikten sonra, onlarda Erzincan’a gelmiş, birkaç defa görüşmüştük. Geçtiğimiz yıl içinde hem babası Ahmed Ağabey, hem de annesi kısa aralıklarla, Mudanya’da vefat etmişlerdi. En son o münasebetle telefonla konuşup taziyede bulunmuştum. Bu dâvânın halis ve samimî fertlerinden olan Nermin kardeşimize rahmetler, Nevzat kardeşimiz ve oğulları; Furkan ve Fırat’a da taziyeler ederim.

31.08.2009

E-Posta: [email protected]



Ali FERŞADOĞLU

Nişanlılıkta dikkate alınması gereken püf noktalar


A+ | A-

Nişanlılık, evlenmenin nihâî kararı olmadığından, dikkatli ve ölçülü yaklaşım sergilemek zorundasınız. Ayrıca, ağır ve paha biçilmez hediyeler alma, masraflar yapma yoluna gitmeyiniz.

Hukûkî bir bağlayıcılığı olmayan nişanlılık devresinde, birbirine paha biçilmez hediyeler, eşyalar, elbiseler almanın mahzurlu olduğu söylenebilir. Fakat bâzı yörelerimizde bir örf ve gelenek haline gelmiştir.

Peygamber Efendimiz (asm) “Evliliği kolay tutunuz” 1 buyurmuştur. Şu halde, nişanlılığı çok daha kolay tutmak gerekir. Zirâ, henüz sözleşme devresidir.

Şâyet karşılıklı eşya alınmış ise, nişan bozulduğunda bunlar istenebilir. Her iki taraf da zorluk çıkarmadan veya hırs göstermeden iâde etmelidir.

İslâm hukukunda, nişanlılığın bozulması durumunda, maddî-mânevî tazminatın talebi diye bir madde sözkonusu değildir. Şu halde, birbirine alınan hediyelik eşyalarda çok masrafa gidilmemelidir.

“Böyle bir gelenek ve örf var!” dendiği takdirde, kimin ne alacağı, ne hediye edeceği yazılı olarak ve şahitler huzurunda tesbit edilebilir ve taraflara teslim edilmeyebilir.

Nikâhın gerçekleşmesi durumunda, eşyalar teslim edilebilir.

Veya bir yed-i emîne bırakmak da mümkündür.

Bu konuya bu derece eğilmemizin sebebi, pek çok nişanlılıklar, çok çeşitli sebeplerden, bazan “hissî ve basit” bir meseleden dolayı bozulmaktadır. Şu halde, tedbiri baştan alarak, muhtemel kavga, niza ve çekişmelere, hattâ mahkemelere düşmemek gerekir.

Bu arada, nişanlanma ile “flörtü” birbirine karıştırmamak gerekir. Nişanlılık devresi, yine mahremiyet sınırları içinde, evlenecek adayların ve âilelerinin birbirini daha iyi tanıması, kaynaşması, anlaşması hazırlığıdır.

Başkasının evlenme teklifinde bulunduğu adaya, kız veya kadının kabul etmesinden sonra, bir başkasının nişanlanma ve evlenme teklifinde bulunması doğru değildir. Peygamberimizin (asm) kesin ikazı var:

“Bir erkek, din kardeşinin teklif ve nişanı üzerine evlilik teklifinde bulunmasın.” 2

Şâyet, yapılan teklif, kesinlikle kadın tarafından reddedilmiş ise, bu durumda teklif kapısı açık demektir.

Nişândan hemen sonra nikâh yapmak, artık evlilik aktinin kesinlik kazanması demektir. Bu durumda, evlilere hiçbir engel konamayacağı gibi, ayrılmaları durumunda, “boşanma şartları” aynen uygulanır.

Dipnotlar: 1- Buhârî, Nikâh 10; Müslim, Nikâh 69.; 2- Buhârî, VI., 136.; Müslim, Nikâh 4, II, 2029.

31.08.2009

E-Posta: [email protected] [email protected]



Süleyman KÖSMENE

Malın kirli yüzü - 2


A+ | A-

Salih Bey: “Zekât malı arındırır sözünü açıklar mısınız? Nasıl arındırır? Bir alın teri ürününden ibaret olan helâl malın kirleri nelerdir ki, zekâtla arınmış olsun?”

Dünkü yazımızda helâl malın nasıl kirlendiğini açıklamaya çalışmıştık. Bu gün de maldan dolayı insanın nasıl kirlendiğini araştıralım.

Esasen, malı kirleten de, dengesiz ölçüsüz mal tutkusundan dolayı kendisi kirlenen de insandır. Mal tutkusu yalın hâliyle insanı kirletmez. Çünkü insanın emek verdiği malı sevmesinde bir sakınca yoktur. Fakat insan mal tutkusundan dolayı daha büyük şeyleri feda etmeye başlarsa, meselâ mal için, mal açısından daha geniş ve ebedî imkânlar ihtiva eden âhireti feda ederse, mal için maneviyâtı feda ederse, mal için hakkı feda ederse; böyle mal tutkusu, mal helâl dahi olsa, insanı kirletir, insanın boynunda ağır bir mahşer yükü hâline gelir. Nitekim Kur’ân, böyle bir kirliliğin mahşerde insana kaybettireceğini şöyle bildiriyor:

“Altını ve gümüşü biriktirip de onu Allah yolunda harcamayanları ise, acı bir azapla müjdele. O gün bu altın ve gümüşler, Cehennem ateşinde kızdırılır da, alınları, yanları ve arkaları onunla dağlanır. ‘İşte kendiniz için biriktirdiğiniz budur! Şimdi, biriktirdiklerinizin tadına bakın!’ denir.” 1

Öyle ki, Bediüzzaman Hazretleri, “Eyvah, aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyeyi sâbit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zâyi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur. Bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahî bir rüzgâr gibi uçar gider” 2 diyor. Kezâ yine Bediüzzaman, “Fânîyim. Fânî olanı istemem. Âcizim. Âciz olanı istemem” 3 diyor ve fani mala karşı dikkatlerin uyanık olmasını istiyor. Evliyadan Şakik Belhî Hazretleri de bir gün Bağdat’ta, görkem, debdebe ve saltanat içinde yüzen sultana “Sen zühd ve takva sahibisin” diyor. Sultan şaşırıyor:

“Çok şakacısın” diyor. “Bana iltifat ediyor olmalısın. Bu kadar debdebe ve saltanat içinde ben nerede, zühd ve takvâ nerede? Eyvah ki, biz o imtihanı kaybettik ey Şakik!”

Şakik diyor ki:

“Böyle deme. Cenâb-ı Hak, ‘Dünyâ serveti pek azdır. Âhiret ise takvâ sahipleri için daha hayırlıdır’ 4 buyurmuştur. Sen o aza kanaat etmişsin. Dünya bana yeter deyip, ahiretin ebedî ve çok malını istememişsin. Zâten zahit de, az mala kanaat eden demek değil midir?” deyince, sultan,

“Eyvah bana! Eyvah bana! Ben ne kadar aldanmışım! Az bir şeyi çok sanmışım!” diye dövünmeye başlıyor.

Haram mal, kul hakkı, haksız (hile ile elde edilen) kazanç, insanın yeterince emek sarf etmeden elde ettiği kazanç, insan kalbinde hak sevgisini aşan mal sevgisi, cimrilik (aşırı mal düşkünlüğü), savurganlık, müsriflik (aşırı mal debdebesi), aşırı mal sevgisinden dolayı içine düşülen dünya sevgisi, zekâtı verilmeyen helâl mal, Allah’ın bir rızkı olarak düşünülmeyen helâl mal, şükre götürmeyen ve şükür görmeyen helâl mal kirlidir ve insanı da kirletirler. Bu kirliliklerin tamamına karşı tek çare, tek arınma ameliyesi;

1- Malı helâlinden kazanmak, 2- Helâlinden kazanılan malın zekâtını vermektir.

Helâl malın zekâtı verilirse, hakkı ödenmiş olur, böylece insan mal ile ilgili bütün kirliliklerden de temizlenmiş olur.

Bir adam Peygamber Efendimiz’e (asm):

“Ya Resulallah! Üzerimde zekâttan başka, maldan çıkarılması gereken bir hak var mıdır?” diye sorunca, Peygamber Efendimiz (asm):

“Hayır. Malda zekâttan başka hiçbir hak yoktur. Ancak nafile (kendi arzuna göre, fazladan) sadaka vermen başkadır” buyurmuştur. 5

Son cümlemizi, bu hadis çerçevesinde, şöyle bağlayabiliriz:

Zekâtı verilen helâl mal, kirli mal değil, temiz maldır; sahibini kirletmez.

Dipnotlar: 1- Tevbe Sûresi: 34, 35., 2- Sözler, s. 193., 3- Sözler, s. 201., 4- Nisâ Sûresi: 77., 5- İbn-i Mâce, Zekât, 1788, 1789.

31.08.2009

E-Posta: [email protected]



Fatma Nur ZENGİN

Başörtülü, ama…


A+ | A-

Türkiye’ye gelmek, insanın Türkiye gerçeklerinin ortasında buluvermesi oluyor kendini. “Ülkem bu sefer beni özlemiştir,” gibi safça, çocukça, masumca bir inanca sarılıp, hayal kırıklıkları bir bir yüzüne çarpınca insanın, “acaba?”lar çoğalıyor…

Yaşamış olduğun başka bir ülkede, yabancı olmana, onlardan olmamana rağmen, onlardanmışsın gibi karşılanmanın aslında ne kadar güzel bir şey olduğunu keşfettim. Yahut gidip, vakit geçirdiğin onlarca ülkede, her zaman güler yüzle karşılanmanın sıcaklığını yeni fark ettim. Bütün bunların hepsini, ülkeme döndükten sonraki zaman dilimi içerisinde, başkaları tarafından kurulan farklı konulardaki cümlelerin ilk iki kelimesi fark ettirdi bana: “Başörtülü, ama…”

Aslında, sürekli kendimle ilgili olan bir durumu belirtiyor gibi olduğumu hissettiğimden midir veya tema çeşitliliğini savunuyor oluşumdan mıdır, bilinmez, bu konuya dair pek bir şey yazmıyorum. Ama bazen öyle bir an geliyor ki, haftalardır yazmak istememe rağmen, bundan başka hiçbir konuda yazamadığım gibi bir gerçek ortaya çıkıyor. Sonra “başörtülü, ama…” gerçeği geliyor insanın karşısına…

Bu cümlenin devamı nasıl biliyor musunuz? En yaygın örneği: “Başörtülü, ama iyi bir kız” cümlesi… Düşünsenize, bu cümle nasıl yorumlanabilir: “bütün başını örtenler kötü, ama bu nasıl olduysa iyi biri.” “Hasta, ama kurtulma ihtimali var.” “Şimdiye kadar kimseye zarar vermemiş.” “Başörtülü, ama rahatsızlık vermez.” Eğer muhatabı değilseniz, insana nasıl rahatsızlık verdiğini anlamak zor bu cümlenin. İçinde, kesinlikle toplumu bölme ve birini diğerinden alçak görme ve diğerlerine hastalıklı gösterme anlamını da barındıran, nadir durumlarda, tam bir masumiyetle söylenmiş olan bu kelimeler, bütün dünya görüşlerine saygıyı baş tacı etmiş benim için, oldukça şaşırtıcı. Evet, “sen deli misin? Burası Türkiye” çığlıklarını duyuyorum. Fakat bu “birini ötekileştirme, diğerini berileştirme” mantığının insanları esir almasını ve de insanların farkında olmadan bu halkanın parçaları olmalarını anlayamıyorum. “Öteki”leştirdikçe, ötekileştiklerinin farkında olmayan bu insanlar, benim hakkımda, “ başörtülü, ama…” diye başlayan cümleler kurduklarında ve kuranları rahatsız olmadan dinlediklerinde, yine farkında olmadan, benim de onlar hakkında “elma sevmiyor, ama,” “oruç tutmuyor, ama,” “Mısır’ın nerede olduğunu bilmiyor, ama” diye başlayan cümleler kurmama sebep oluyor. Beni ötekileştirirken, kendilerini uzaklaştırmalarının, benim bu oyuna dâhil olmayacak kadar farkındalığı yüksek biri olmam sayesinde, gerçekleşmediğini de bilemiyorlar.

“Başörtülü, ama…” düşüncesi yahut cümlesi ile ahbap olanların bir kısmı ise, daha korkunç bir eğilim göstermekteler: “ama”nın arkasından söyledikleri inandırıcı yahut yeterli değilse eğer, o zaman karantinaya alınası, odalara kapatılası, ayrı tutulası kişilermiş gibi toplumsal figür haline getirdikleri insanları koyacak yer bulamamak. Bunu uçağa binerken de görebiliyorsunuz, farklı bir ülkede sizi yolda gören bir Türk’ten de hissedebiliyorsunuz. Girdiğiniz bir lokantada, kaldığınız bir otelde de pekâlâ karşınıza çıkabiliyor. Ha, ben gülüp, geçiyorum; belki yaşımın çok üzerinde bir olgunluk örneği sergiliyorum, duruma ironik yorumlar getiriyorum ve bir şekilde umursamıyorum. Ama, bazı hak ve özgürlüklerin belli yerlere girerken kısıtlanmasından, daha korkunç olan bu toplumsal gerçek ve planlı bir şekilde meydana getirilmeye çalışılan bu atmosfer, herkesi aynı etkilemiyor. Kutuplaşmalar, ayrılıklar artıyor ve çoğalıyor. Bundan bilmem kaç yıl sonraki hükümetlerin, yüzlerce “açılım” yapmasını gerektirecek boyuta ulaşması ihtimali ise sadece korkutuyor.

Bütün bunlardan sonra bazen diyorum ki; “şimdi ben hayal kırıklıklarımı bir, bir toplasam… Yorgunluğumu gizlediğim bugünümü, umudumu sakladığım yarınlarımı bulabilmek için terk edip yola çıksam… Yıllardır bekleneni görememenin bir işaret olması ihtimalini göz ardı etsem… Türlü, türlü yollara düşsem, huzur dolu yerlere kaçsam… Çözümün bir parçası olmaktan uzak olmak beni ne kadar yorar?

Not: Her hafta yazmaya niyet etmeme rağmen, yazamayışımdan dolayı affınıza sığınıyorum.

31.08.2009

E-Posta: [email protected]



Hasan GÜNEŞ

Ramazan ve rahmet sofrası


A+ | A-

Ramazan, bir sofraya dâvettir, bir ziyafet için dâvete icabettir. Cenâb-ı Hak şu yeryüzünü ve kâinatı maddî ve mânevî muazzam bir nimet sofrası olarak yaratıp mahlûkatının istifadesine sunmuştur. İnsan aziz bir misafir olarak Ramazan ayında bu sofra için hususî bir dâvete muhataptır.

Hz. İsa (as) ve havarilerine mu'cize olarak indirilen mâide, yani sofra meşhurdur. İsmini verdiği Maide Sûresinde bahsi geçer. Havariler Hz. İsa’dan (as) mu'cize olarak içinde yiyeceklerin olduğu bir sofra istediğinde, talep karşısında üzülmekle birlikte, onları kıramayarak Rabbine duâ etmişti.

Hakikî rızık verici olan Âlemlerin Rabbi, peygamberini mahcup etmedi. Muazzam bir mâide, yani içinde envai çeşit yiyeceğin olduğu bir sofra indirdi. Havariler Hz. İsa’nın (as) üzüldüğünü gördükleri zaman hatalarını anlayıp pişman olmuşlardı. Her bir mu'cize kâmil bir mukabele ister, büyük bir sorumluluk getirir. Yine de sofranın inmesini hatalarının affedildiğine bir işaret olarak kabul ettiler.

Böyle bir sofranın talebi bile nasıl bir sorumluluk ve dikkat gerektiriyorsa, sofraya hürmet, yemedeki adab ve “başla” emri de o kadar önemlidir. Ramazan da bu mânâda maddî-manevî rızıkların bize takdim edildiği bir sofra olması hasebiyle, en ince detayına kadar hürmet edilmesi ve riayet edilmesi gerekir.

Maide Sûresi’ndeki sofra ile bize sunulan yeryüzündeki nimetler arasında fark çok mu şaşırtıcı? Gerçekte bir nimetin semadan inmesi ile, topraktan çıkması arasında mu'cize olarak çok fark yok denilebilir. Gerçekte her ikisi de muazzam birer mu'cizedir. Birisi perdesiz, doğrudan kudret-i İlâhiye ile ani olarak halk edilip pişirilmiş olarak havarilerin önüne servis ediliyor, diğeri ise yiyecekler ile hiçbir benzerliği olmayan toprak, hava ve su gibi unsurlar perdesiyle hikmet-i İlâhiye ile, silsile hâlinde halk edilip güneşte pişirilip yeryüzündeki bütün mahlûkata takdim ediliyor. Yine perdelerden birisi de insanın rahmet-i İlâhînin kapısını çalmak olan çalışmasıdır. İnsan bu perdeleri maalesef o kadar büyütüp kalınlaştırıyor ki, en sonunda sofranın hakikî kıymeti unutuluyor.

Ramazan orucu gerçekte bu perdelerin, perde olduğunun hatırlanması ve nefse kabul ettirilmesidir. Bu rızıkların da acz ve zaafımıza binâen mu'cize olarak yaratılıp bizlere takdim edildiğini hatırlamaktır. Sebeplere dalmış nefsin başını bir nebze kaldırıp İlâhî iltifatı görmesidir. Yiyeceklere olan ihtiyacımızın şiddetinin hissedilmesi ve buna mukabil acz ve zaafımızın aynı ölçüde büyüklüğü de bu ibadet ile daha iyi idrak edilmektedir. Yeryüzünde istifademize sunulan mâide ile bizdeki mide arasında sadece kelime yönünden köken olarak değil, onları birbirlerine göre muazzam özelliklerle donatan yaratıcı yönünden de vazgeçilmez bir münasebet vardır. İkisi arasındaki münasebet, hem rahmetin genişliğini hem de şükür ve kulluğun ne kadar elzem olduğunu gösterir.

Bilindiği gibi, bir hediyenin mânevî kıymeti makamına göre, maddî kıymetinden çok daha fazladır. Âlemlerin Rabbi’nin yiyecek ve içecekleri bize rızık olarak vermesi, nihayetsiz şükür ve hamde lâyık muazzam bir iltifattır. Şu koca kâinatta bir toz zerresi kadar bile cirmi olmayan geçici, fâni ve kusurlu insana, merhametlilerin en merhametlisi olan Cenâb-ı Hakk’ın, ona esfel-i safilinden âlâ-yı illiyyine çıkmak için bir yol açmasıdır. İnsan, bu muazzam iltifatın daimî ve bâki olmasını istiyorsa, yiyecek ve içeceği mutlaka O’nun emri dairesinde kullanmalıdır.

Risâle-i Nur’da muhtelif yerlerde izah edildiği gibi rızıklar sadece maddî değildir. Akıl da bir rızıktır, iman da bir rızıktır, İslâm da bir rızıktır. Bir rızkın şükrünü edâ edecek ve kıymetini takdir edecek bir anlayışa sahip olmak da bir rızıktır. Cenâb-ı Hakk’ın, bizim acz ve zaafımıza binaen verdiği nimetlerdir. Bütün bunlar gibi Ramazan’ın da bir rahmet ayı olarak biz İslâm ümmetine bahşedilmesi, bir hadis-i kudsîde “Oruçlunun mükâfatını ancak Ben veririm” şeklinde ifade edildiği gibi, değerini ancak Cenâb-ı Hakk’ın takdir ettiği, akıl ve havsalamızın alamayacağı kadar büyük bir ihsan ve iltifattır.

Hz. İsa’nın (as) gösterdiği mu'cizelerde olduğu gibi yiyeceklerle ilgili Peygamberimizin de (asm) bir çok mu'cizesi vardır. Evet Âlemlerin Rabbinin, son peygamberi olan habibine ve onun sahabelerine had ve hesaba gelmez iltifatı ve ikramı vardır. Ancak bütün bunlardan daha mühimi; İlâhî bir sofra olan Ramazan ayıdır. Hz. İsa (as) ve havarilerine indirilen sofranın mânevî kıymeti maddî kıymetinden ne kadar büyük ve değerli ise; orucuyla, okumalarıyla ve türlü türlü ibadetleriyle rahmet ve mağfiret ayı Ramazanın İlâhî bir sofra olarak mü’minlerin önüne açılması da, yeryüzündeki bütün nimetlerden ve sofralardan daha değerlidir. Cenâb-ı Hak istifademizi ziyade etsin.

31.08.2009

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H. İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Nejat EREN

  Nurullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.