12 Mart 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR Mobil İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Halil USLU

Bir kıvılcım


A+ | A-

Son dönemlerde Türkiye’de her ne hikmetse, efkâr-ı âlemdeki gündem çok değişik ve çok karışık. Kime sorsam bin ah, bin cevap, bin fikir işitiyorum ve dinliyorum. Bizler, erbabının malûmudur, müjdeciyiz fakat “Vâ esafâ, vâ hasretâ“ denildiği gibi, esefler, ıztıraplar ve gelecek endişesini karşımıza çıkarıyorlar. Her dönemde “müsbet hareket” vazifesini birçok cihetle yaptığımız gibi, yine bu minvâl üzere hareket etmekte ve yine “akla kapı açmaktayız”. Hz. Bediüzzaman’ın “Medenîlere galebe ikna iledir” 1 düsturu bugün daha geçerlidir. Büyüklerin sözlerine zaman seyli içinde daha çok ihtiyaç duyulmaktadır. Çünkü onların kaynağı, âyet-i kerime ve hadis-i şerif... Yani kaynak şeffaf ve berrak...

Efkâr-ı âlemdeki gündemin maddeleri sayılmayacak kadar. Ergenekoncular, yargı mensupları, savcılar, ordu komutanları, siyaset dünyası, cumhurbaşkanı, başbakan ve adalet bakanı ve beyanları... Türkiye’nin en kalbur üstü gündem maddeleri bunlar. Bunların yanında açılım paketi alabildiğine gidiyor ve herkes açılmayan paketin içini kendine göre dolduruyor vs. Bunların ve Elazığ’ın İlâhî depreminin dışında, geçtiğimiz hafta büyük bir tehlike atlattık. Diyarbakır Spor – Bursa Spor futbol takımları arasında ve Diyarbakır şehir stadında oynanan müsabakanın başı, ortası ve sonu tüyler ürpertici kıvılcımlarla dolu idi..

Fakat İlâhî takdir, bir kıvılcım ateş almadı. Spor yorumcusu Dr. Ahmet Çakar‘ın ifade ettiği gibi, bu menfur olaylarla Diyarbakır halkının hiçbir alâkası yoktur ve bu olayları çıkaranlar çeşitli uçlarla alâkalı ve dışardan Diyarbakır’a bu olaylar için gelen kişilerdir. Bu cihetlerle gerek maçın hakemlerini ve gerekse Diyarbakır Emniyet teşkilâtını ve sivil istihbarat ekiplerini gönülden tebrik etmek lâzım. Çünkü TV’lerden ve yorumlardan gördüklerimiz kadarıyla, Allah (cc) patlatılmak istenen kıvılcımları söndürmüştür.

İşin bir de gerçek ve ifrat tarafına bakmamız ve konuyu toparlayıp makaleyi bitirmememiz lâzım. Hz. Bediüzzaman “Elhasıl, ifrat gibi tefrit de muzırdır, belki daha ziyade. Fakat ifrat, tefrite sebep olduğundan, daha kabahatlidir”2 buyurmakta. Bu yolla, bu maçın Bursa’da oynandığı güne gidersek... Bursa seyircisinin bir kısmı Diyarbakır seyircilerine hitaben ve koro halinde ırkçılığı ve terörü işmam eden “PKK, çık dışarı” gibi spor ahlâkına, kamu ahlâkına aykırı davranmış ve 26 kişiyi de yaralamışlardır. Yani ifrata sebep olmuşlardır. TFF ise içler acısı, işin vahametini keşfedemeden ve bu günleri göremeden, 100 TL’lik para cezası vermiştir. İşte bunu fırsat bulan bazı güçler, Diyarbakır’da başlattıkları kıvılcımı ateşleyemediler. Tefrit ettiler, fakat belki masumların hürmetine akim kaldı…

Spor ahlâkı üzerine, sportif sahalar üzerine ve 10 binleri aşkın kulüpler üzerine çok makaleler yazdık. Türkiye’nin % 40 civarı 12 ilâ 20 yaş arasında. 20 milyona yaklaşık yani nüfusun yaklaşık 1/3’ü okuyor. İdaresi elbette müşküldür. Bu itibarla, asırlar boyu gelen birlik ve beraberliğimizi şahsî ve siyasî çıkarlar için zedelememek lâzımdır. Artık ırkçılık bütün dünyada tasvip edilmiyor. Dünya kamuoyunda bir siyahî futbol oyuncusuna “zenci” tabiri artık yadırganıyor ve yargılanıyor. Böyle bir dünyada, sahalarda kan dökmek bir faciadır. Bu faciaların önlenmesi için, açılım paketlerinde mutlaka yer vardır ve verilmelidir.

Yine millet olarak bekliyoruz! Bu hadise havada mı kalacak? Yoksa, TFF kendini yargılayacak mı? Çünkü suçun başı oradan geliyor? Burası köy sahası mı? O yüzlerce taş nereden gelmiş ve buralara nasıl sokulmuş veya nasıl kırılmış? Madem elverişli değil, neden bu maçı burada oynatıyorsunuz? İnsanlar öldükten ve ülke birbirine girdikten sonra mı tedbir alacaksınız? Ayrıca kara yollarında alkol yasak, peki bu kadar ateşli seyirciler sahalara girerken neden alkol kontrolü yapılmıyor? İşin neresinden alsak hepsi bozuk, yani bir mânâda tesbihin ipini koparmışlar? Yazık, günah ve vebaldir.

Bir vatanperver olarak ricam ve feryadım; âlem çarşısında kıvılcımları ateşlemeyin. Bir merminin, bir kıvılcımın, bir ölümün, ülkelerin başına neler açtığını, bir daha okuyalım...

Dipnotlar:

1- Hutbe-i Şamiye.

2- Muhakemat, 3. Mukaddime.




Gündemin nabzını tutmak için tıklayın!
www.sentezhaber.com

12.03.2010

E-Posta: [email protected]



Süleyman KÖSMENE

Bediüzzaman’ın kötülük problemine bakışı - 3


A+ | A-

Bloomington’dan okuyucumuz: “Burada felsefe öğrencileri şu soruları soruyor: ‘Yaratıcı kendi elçilerine bile belâ vermiş, musîbet vermiş? Neden? Dünyada herkes çile çekiyor; masumu, mazlûmu, fakiri, suçsuzu, çoluğu, çocuğu, büyüğü, küçüğü. Şefkatli bildiğin ve herkesi seviyor dediğin yaratıcın bu çileleri neden çektiriyor? Bunu nasıl açıklıyorsunuz?”

Dünden devamla:

4- Bedîüzzaman Saîd Nursî’ye göre kâinatta gerçek mânâda çirkinlik ve kötülük yoktur. “O her şeyi en güzel şekilde yarattı”1 âyeti her bir çirkin görünen şeyde de bir çok güzelliğin gizli olduğunu haykırır. En çirkin görünen şeylerde, en kötü bilinen olaylarda bile hakîkî bir güzellik ciheti vardır. Kâinâtta her şey ya hüsn-ü bizzattır, yani ya bizzat güzeldir. Ya da hüsn-ü bilgayrdır, yani ya da neticeleri itibariyle güzeldir.

Çirkinlik ve kötülük gibi gözüken ve insanların hoşuna gitmeyen eşya ve olaylar, perde arkasında parlak güzellikler ve büyük intizamlarla sarılmış vaziyettedirler.

Meselâ bahar mevsiminde korku veren fırtınalı yağmur ve sevilmeyen çamurlu toprak perdesi altında sonsuz derece güzel çiçek ve muntazam bitkilerin tebessümleri saklanmıştır.

Meselâ güz mevsiminin haşin ve korku verici tahribâtı, yıkımı ve hazin ayrılık perdeleri arkasında, mevsimlik hayat vazifesi biten nazlı çiçeklerin dostları olan hayvancıkları Allah’ın Celâl tecellîlerinden olan kış hadiselerinin tazyikinden ve zararından korumak için saklamak; soğuk kış perdesi altında da tâze ve güzel bir bahara zemin hazırlamak gibi güzellikler vardır.

Meselâ, fırtına, vebâ, deprem gibi ürperti verici ve çâresizlik getiren olayların perdeleri altında pek çok mânevî çiçekler açmaktadır. Söz gelişi bir çok yer altı kaynağı depremlerin hareketiyle yer üstüne çıkmakta, insanoğlunu mutlu etmektedir. Yerin içi depremlerle ve volkanik fışkırmalarla nefes almakta, sakinleşmekte, böylece daha korkunç fâcialar önlenmektedir. Üstündekilerle birlikte saatte yüz sekiz bin kilometre hızla, korkunç bir hızla dönen yerkürenin içi ve merkezi de her an kaynayan ve kükreyen iki yüz bin derecelik bir ateşle fokur fokur hareketli olmasına rağmen; biz yerkabuğunda, koca ömrümüzde, ancak toplam seksen-yüz saniye bile sürmeyen küçük sarsıntılardan veya bazen korku da verebilen birkaç depremden başka sarsıntı hissetmiyoruz. Oysa dünyanın sahip olduğu baş döndürücü dönüş hızına ve karnında taşıdığı göz karartıcı alev yumaklarına ve volkanik patlamalara rağmen yüz senede duyduğumuz yüz saniyelik sarsıntı, sâkinliğine oranla elbette milyonda bir bile değildir. Yani evimizi kurduğumuz, hayatımızı yaşadığımız dünyada gece gözümüze uyku giriyorsa, gündüz işimize rahat gidebiliyorsak, çok büyük bir sükûnet hâkim olduğunu görmek zorundayız. Yoksa bu hıza ve bu dev patlamalara göre her gün kıyâmetin kopması gerekecekti! Kaldı ki, bu sarsıntıların yer altı zenginliklerini yer üstüne çıkarma gibi, arsız, hırsız, soysuz ve zâlim insanları uyarma gibi çok hayatî fonksiyonlar icrâ ettiğini de gözden kaçırmamalıyız. Öyleyse, dünyayı birer kemer gibi dağlar ile kuşatan ve dağları birer sakinleştirici hazineli direkler kılan Allah’a bu sonsuz iyilikleri için ne kadar şükretsek azdır! Kezâ, meselâ tohumlar görünüşte çirkin görünen bir takım hareketlerin tahrikiyle sünbüllenip güzelleşirler. Bütün inkılâplar, değişimler ve dönüşümler birer mânevî yağmurdur. Sancılıdır, acılıdır, ağrılıdır. Fakat perde arkası güzeldir. Kezâ meselâ otların ve bitkilerin dikenleri görünüşte zarar vericidir. Fakat o dikenler onların savunma silâhlarıdırlar. Kezâ meselâ, atmaca kuşunun masum serçelere saldırmaları görünüşte rahmete ve şefkate uygun düşmez. Fakat bu saldırı serçe kuşunun uçma tekniğini ve kendini savunma yeteneğini geliştirir. Kezâ meselâ, kış mevsiminde kar ve fırtına çok soğuk ve tatsız görülür. Fakat o soğukluk ve tatsızlık perdesi altında toprağın beslenmesi gibi, tohumların çimlenmesi gibi, yeryüzünün mikroplarının kırılması gibi çok sıcak ve şeker gibi neticeler vardır.2

5- Bedîüzzaman Saîd Nursî’ye göre, ne kadar iyilik, güzellik ve nimet varsa, doğrudan doğruya Cenâb-ı Allah’ın rahmet hazinesinden geliyor ve husûsî ihsan ve ikrâmının meyveleridir. Musîbetler, şerler, çirkinlikler ve kötülükler ise, âdetullah denilen, Allah’ın tabiatta hâkim kıldığı kânunların uygulanışının çok neticelerinden tek tük küçük ve çapsız çıktılarından ibârettir. Kânunların uygulanışı büyük iyilikler ve hadsiz hayırlar gereğidir. Fakat böyle umûmî kanunlar, küçük çapta da olsa zararlı bazı neticeleri de berâberinde getirebilmektedir.

Fakat Cenâb-ı Allah zâlim değildir. Elem ve acı verici küçük oranlı neticelerden zarar görenlere Cenâb-ı Allah husûsî merhametiyle ve şefkatiyle imdat etmekte, kayıplarını gerek âcil bir nimet, kerem ve ihsan ile, gerekse hadsiz ve ebedî âhiret servetiyle telâfî etmektedir. Netice olarak her zaman ve her yerde, musîbete düşen, belâya uğrayan, acı ve ıztıraplara gark olan, zarar gören ve ağlayıp inleyen her canlının ve inancı olsun-olmasın her insanın imdat çağrılarına, feryatlarına ve ağlamalarına herkesten önce yetişen, imdat eden, acısını hafifleten, derdine derman yetiştiren, hastalığına ilâç yaratan ve acısına karşılık mânevî lütuflar yağdıran Cenâb-ı Allah’tan başkası değildir.3

Dipnotlar:

1- Secde Sûresi: 7.

2- Sözler, s. 210, 211.

3- Şuâlar, s. 33, 34.




Gündemin nabzını tutmak için tıklayın!
www.sentezhaber.com

12.03.2010

E-Posta: [email protected]



Şükrü BULUT

Turuncu devrimin mengenesindeki Türkiye…


A+ | A-

Bu köşeyi takip eden sevgili okuyucularımız “Kemalizmin mengenesindeki Türkiye´yi” bilirler. Belki de bu yeni başlığımıza taaccüp edeceklerdir. Veya göz ucuyla bu köşeye dikkat edenler “Yeni bir komplo teorisi” diyeceklerdir.

Teknolojinin tetiklediği globalleşmeyi hesaba katmadığımız zaman, ister istemez mazinin derelerine yuvarlanırız. Globalleşmenin menfî ve müsbet birçok yeni teşekkülü beraberinde taşıdığını görmemiz gerekiyor. Doğruların meçhuliyete mahkûm edilemediği veya sansürün hakikati günyüzünden mahrum edemediği şu dönemde, kapitali ellerinde toplayan “haris milletin” yardımıyla, ahirzaman dinsizlerinin teknolojinin birçok imkânını maalesef ele geçirdiklerini de itiraf etmek zorundayız. Ahirzamanda hakim olacak efkâr-ı ammeye sahip olmak için şehirler arası otobüslerin koltuklarına varıncaya kadar ekran taktıran o cereyanın, cemiyeti toplu zihnî dönüşüme zorladığını kabul etmeyenler, bu zamanın dinsiz cereyanlarınca, sevdikleriyle birlikte avlanma ihtimaliyle karşı karşıya. Zira; Amerika ve Avrupa'dan esen “sefih ve dinsiz” medya rüzgârının samyeli gibi birçok güzel fikri kuruttuğuna ağlayarak şahit oluyoruz.

Globalleşmenin Kemalizmi küresel işbirliklerine mecbur ettiğini siz de biliyorsunuz. Bolşevizm ile Kemalizmin ortak çalıştıklarını bilenler, dünyayı turuncudan kızıla boyayan “yeni bolşeviklerin,” Kemalistlerin birçok taahhütlerini üstlenmelerine ve onların işlerini yeni teknoloji ve yeni formatlarla yapmalarına şaşırmamalıdırlar.

Ergenekon süreci beraberinde birçok istifhamı getirmiştir. 28 Şubat’tan bu yana TSK´nın ağırlığının iyice arttığı bir Türkiye'de, AKP'nin mütekait ve muvazzaf subayları kendi irade ve inisiyatifiyle hapse attırması mümkün değildi. Şemdinli savcısının başına gelenlerin hikâyesini bütün dünya duydu. Peki, TBMM'nin, hükümetin ve TSK'nın dışındaki “güçlü irade” ne olabilirdi? Siyasîlerin “Bizim dışımızda oluyor” dedikleri olayı kim organize ediyordu? Bunu emniyet kuvvetlerimize havale etmenin imkânsızlığını ise herkes biliyordur.

Sekiz seneden beri yaptıkları ve yapamadıkları ortada olan bu iktidarın, Cumhuriyet dönemi boyunca hiçbir siyasî gücün yapamadığı işleri yapar görünmesi, belki de hakikatin gizli tutulmasıyla millete bir hakaretti. Bedel ödemeye hazır olmadıklarını millete beyan eden, bürokratik oligarşinin engellemelerini aşamadıkları için milletin istediklerini yerine getiremediklerini hacaletaver halleriyle ifade eden bu siyasî kadroların millet iradesini temsil edemediklerini, ekonominin, dış siyaset ve iç emniyet noktalarında tutsak alındığını birileri iddia etse, elbette doğruluk payı olacaktır.

Turuncu devrim, global bir güç ile hiç görülmemiş bir tarzda her tarafa sirayet ediyor, karşı çıkanları “terbiye” ediyor. Bazıları PKK için Avrupa ürünü diyecekler. Bunu söylerken, Turuncu devrimin de, bolşevizmin de, kapitalizmin de ve bugünün saldırgan cereyanları olan neocon ve neoliberallerin de Avrupalı oldukları unutulmasın. Zihinlerinde Avrupa ile Amerika'yı ayırıyorlar. Bu yanlış, ahirzaman atlasını bilememekten kaynaklanıyor. Ne Kemalizmi, ne PKK'yı ve ne de bir başka iç cereyanı bitirmeyen, terbiye eden, rengini ve kendi formatını giydirip kendisine bağlayan bir cereyan var.

Bu arada efkâr-ı ammenin nazarından kaçmış bir noktayı da arz edelim. Bildiğiniz gibi Maliye Bakanımız daha önce Londra'daki bazı fonların yöneticisi olarak çalışıyordu. Buradaki fonların ve finans kuruluşların büyük bir kısmı neoliberal hareketi destekleyen Soros ve Rothschild şirketlerine aittir. Kürsel krizden bunlar sorumlu tutulmuştu. Ayrıca bütün bankalar zarara uğrarken, bu grup kâr ile çıktıl krizden. Aynı durum Türkiye’mizde de cereyan etmişti. Kriz piyasaları, maaşları, istihdamı ve yatırımları vurduğu halde, bankalar tıpkı Londra´da olduğu gibi krizden kârlı çıktılar. Bu hadise de ülkemizin çok tehlikeli noktaya sürüklendiğini acaba göstermez mi?




Gündemin nabzını tutmak için tıklayın!
www.sentezhaber.com

12.03.2010

E-Posta: [email protected]



Nejat EREN

Avrupa’da Nur hizmetleri ve değişen Avrupa


A+ | A-

Medeniyetin beşiği sayılan, fakat aslında dinden uzak ve mimsiz medeniyetin çok şiddetli propaganda ve reklâmlarıyla birçok insanın görmek için can attığı kıt'aydı Avrupa. Materyalist felsefenin çekim sahasına giren ve bunun neticesinde de iki dünya harbinin ağır faturasını ödemek zorunda kalan ihtiyarlamış, maddeci bir Avrupa.

Bu anlayışın hâkim olduğu ihtiyar kıt'ada; “inşaat ve üretim” alanında beden gücüne dayanan insana ihtiyaç vardı. Bu şartlar onu genç ve dinamik insan potansiyeli olan ülkelere yönelmeye mecbur etti. Afrika ve Asya ülkelerinden taze insan gücüne duyulan ihtiyaç çerçevesinde ilk önce Almanya 1960’lı yıllarda Türkiye’nin kapısını çaldı. Karşılıklı anlaşmalarla Türkiye’den Almanya’ya iş gücü odaklı “gurbet yolculuğu” başladı. Bilâhare bu “beden gücü” bütün Avrupa ülkelerini kapsayacak şekilde sürdü ve bugünkü ikinci vatan konumuna geldi. Birinci nesil artık Avrupa-Türkiye ekseninde “emekliliğini” yaşarken kendini daha çok “Avrupalı” sayıyor. Çünkü buradaki geçim standardı ve en önemlisi “sistem ve demokrasi” Türkiye’ye göre kıyaslanmayacak kadar farklı ve hak sahiplerinin lehinde işliyor.

İkinci nesil Türkler ve yabancılar artık “iş sahibi ve patron” olmuş. Üçüncü nesil ise tam olarak kendilerini Avrupalı kabulleniyor. Yani Avrupa’da yaşayan Türklerin büyük bir kısmı için “gurbet” artık Almanya, Fransa, Hollanda, Avusturya değil, Türkiye olmuş.

Benim Avrupa’yla ve Almanya’yla ilk tanışmam 1989 yılında oldu. Bu ilk ziyaretim günübirlikti ve resmî görev dolayısıylaydı. Diğer ziyaretlerimin hepsi Risâle-i Nur hizmeti adına oldu.

Son ziyaretimiz ise geçen hafta içerisinde başladı. Yeni Asya adına bir ilk gerçekleşmiş oldu. Zira Yeni Asya A.Ş.’nin yönetim kurulu Avrupa Nur Cemaatinin dâveti üzerine Ahlen şehrindeki şahane hizmet merkezinde yapıldı. Bu kudsî dâvânın hizmet tarihçesine baktığımız zaman hizmetlerimizin ve camiamızın kat ettiği mesafeyi göstermesi açısından çok önemli bir çizgidir bu gelinen nokta. Bunun en önemli sebepleri ise; birlik, beraberlik, uhuvvet, ittihat ve istikamet çizgisinde hareket etmektir.

Almanya’da üç milyondan fazla nüfus potansiyeli bulunan Müslüman Türklerin içerisinde iki yüz elli bin Türkün artık “iş sahibi, yani patron” konumunda olduğunu duymak ülkemiz ve insanımız için önemli bir hadise.

Camiamız ve İslâmî hizmetler adına ise çok daha önemli bir hadise var. Ahlen şehrinde yerleşen ve burada çalışan yedi bin nüfus içerisindeki bir avuç müteşebbisin plânlı, gayretli ve samimî çalışmalarının öncülüğünde bütün Avrupa Yeni Asya camiasının katkı ve destekleriyle, sizlerin de dualarıyla birkaç yıl önce bir milyon Euro’ya satın alınan üç katlı mekân, modern bir hizmet ve kültür merkezi haline getirilmiş. Çok amaçlı tefriş edilen bu muazzam hizmet merkezinden kısaca bahsetmeden geçmek bu binaya ve emeği geçenlere cidden haksızlık olur. Hanımlara ve erkeklere hizmet veren bürosu, dershaneleri, mescidleri, spor-jimnastik salonları, misafirhanesi, lokantası, kafeteryası, Yeni Asya Neşriyat satış reyonu ve gelir getiren dükkânlarıyla, burada hizmet alacakların her türlü ihtiyaçları düşünülmüş. “Gonca Hizmet merkezimiz” gerçekten görmeye değer! İftihar edilecek müthiş bir külliye ve ufuklarımızı genişleten örnek bir hizmet merkezi.

Bu sözlerimizi ve fikirlerimizi teyit eden en büyük delillerden birisi ise “Bahtiyar Alman Milletinin” önemli fertlerinden birisi olan ve buradaki camia ile arası çok iyi olan Ahlen Belediye başkanının; binanın açılışında yaptığı konuşma her şeyi ifade ediyor. Bu konuşmasında başkan şöyle diyor: “Sizleri tebrik ediyorum. Kırk yıldan beri bizlerin yapamadığı böyle güzel ve şahane bir eseri ilimize kazandırdığınız için sizlere minnet borçluyum.”

Yolu Avrupa’ya düşen herkesin bu örnek hizmet merkezini görmesini tavsiye ediyorum.

Yönetim Kurulu üyelerimiz-–bir kısmı vize probleminden gelemese de—burada Avrupa’dan gelen hizmet elemanlarıyla iki gün boyunca çok güzel toplantı ve sohbetler yaptı. Buradaki hizmetlerle ilgili plânlar, problemler dile getirilip paylaşıldı. Güzel kararlar ve notlar alındı. Çok güzel bir hava ve atmosferde Mayıs ayında yapılacak geleneksel “Bediüzzaman’ı Anma Toplantısında”—Üstadı görmüş olan bütün ağabeylerin de dâvetli olduğu belirtilerek—tekrar hep birlikte olma mutabakatına varıldı.

Duesseldorf, Köln, Ahlen merkezlerinde orada bulunan her kademedeki ehl-i hizmetin fertleriyle yapılan ders ve sohbetlerden sonra Avusturya’dan gelen dostların ısrarlı dâveti üzerine onlarla birlikte maceralı bir yolculuktan sonra Avusturya’ya geldik.

İki günlük olarak plânladığımız Almanya seyahatimiz Avusturya’yı da içine alarak on iki güne çıkmış oldu. Hafta sonu tekrar Almanya’nın Münih şehrine giderek orada toplu bir program yaptıktan sonra Türkiye’ye dönmüş olacağız İnşallah.

Bu yazımı Avusturya’dan yazıyorum. Bu münasebetle dikkate değer bazı konuları paylaşmak istiyorum.

Her işte olduğu gibi “iman hizmeti” bakımından da sağlıklı bir işleyiş çok önem arz ediyor. Esaslarını doğrudan Kur’ân ve sünnetten alan ve bu asra uygun en tesirli İslâm anlayışını sunan Risâle-i Nur’u anlamaya ve yaymaya çalışanların, o hakikatlere mutabık hareket ederek belli hedefleri yakaladığını burada bir defa daha müşahede edip şahit olduk.

Avrupa’yı tahlil edip yorumlayan Üstad Bediüzzaman’ın o harika tesbitlerine kısaca bir defa daha bakalım:

Avrupa ikidir. Birisi, Hz. İsa’nın (as) dininden aldığı feyizle insanlığa getirdiği san'at, adalet ve hakkaniyete hizmet eden fenleri takip eden Avrupa.

İkincisi: Tabiatı kabullenen zulmetli felsefeyle medeniyetin günahlarını sevap zannederek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa.

Nedir ikinci Avrupa’nın özellikleri: Medeniyet ve fenlerin faydalarını değil de; malayani, sefih ve zararlı felsefeyi elinde tutar.

Sağ eliyle hastalıklı ve dalâletli bir felsefeyi ve sol eliyle sefih ve zararlı bir medeniyeti tutup, beşerin saadetini bu ikisinde görür. Neticede o pis hediyeleri başına dert olmuştur.

Küfür ve küfranı dağıtıp neşreden bedbaht bir ruhu temsil eder. Ruhu, vicdanı, aklı, kalbi dehşetli musîbetlerle musîbetzede olmuş ve azaba düşmüş insanların cismiyle, maddeci bir zihniyetle saadeti aramayı telkin eder ve başaramaz.

Cismi geçici yalancı bir cennette bulunup, kalbi, ruhu cehennemde azap çeken insan topluluklarına mesut diyebilen bir kandırmacanın sembolü olmuştur. Bîçâre insanları oyun ve oyuncaklarıyla baştan çıkarmıştır. Yalancı bir cennet içinde cehennemî bir azap çektirmektedir. Bu haliyle maalesef insanlığın nefs-i emmâresi durumuna düşmüştür.

Medeniyet denilen canavarın zulümlerindeki gürültüler, mazlûmların âhından çıkan feryatları fark edemeyip insaniyetin yardımlaşma ve kardeşlik duvarlarını yıkıp harap etmiştir.

Hz. İsa’nın (as) dininden uzaklaşarak sefahet ve dalâletle bozulmuştur. Deccal gibi bir tek gözü taşıyan kör dehâsı ile insanlık ruhuna cehennemî hâleti hediye etmiştir. İnsanlığın fıtratıyla oynayıp onu bozduktan sonra onu ilâcı olmayan dertlere giriftar etmiş. İnsanı âlâ-yı illiyyînden esfel-i sâfilîne atmış ve hayvânâtın en bedbaht derecesine indirmiştir. Bütün bu illetlere karşı bulduğu ilâcı, geçici olarak hisleri iptal etmek; cazibedar oyuncakları, uyutucu heves ve fantaziyeleri âlet olarak kullanmaktır. Mukaddeslikten uzak olan bulduğu her türlü ilâçları başını yemiş, insanlığa açtığı yol ve verdiği saadet hep boş ve beyhude olmuştur.

Bütün bunlara karşı tek çaresi ise, ya bu yoldan dönüp hakka teslim olmak, ya da küfrüyle beraber cehenneme yuvarlanmaktır.

Biz ümit ediyoruz ve müşahede ediyoruz ki, birinci yola girecektir. Bu, Kur’ân-ı Hakîm’in hidayetiyle beşere hediye ettiği yoldur. Bu yolun yolcuları yola sağlam taş döşemekle meşguller. Biz onlara duâ ediyor, tebrik ediyor, alkışlıyoruz. Ümidimiz odur ki, onların her türlü kudsî hizmetleri Avrupa’nın ve insanlığın baharına zemin hazırlayacak çekirdekleri taşıyor. Cennetâsâ baharlarda buluşmak dilek ve temennisiyle Avrupa’dan kucak dolusu selâm ve muhabbetler.




Gündemin nabzını tutmak için tıklayın!
www.sentezhaber.com

12.03.2010

E-Posta: [email protected]



Muzaffer KARAHİSAR

Yaşlıların duaları


A+ | A-

Bir gün huzurevine yolunuz düşüp, ziyarete gittiğinizde orada bulunan yaşlı insanların sizlerin ziyaretinden çok mutlu ve memnun olduklarını çok rahat bir şekilde fark edersiniz. Kendileri ev sahibi, sizleri de misafir olarak kabul ederler. Sizin gelmenizle orada hareket ve samimî bir faaliyet başlar. Kısa zamanda gelenlerle dostluklar ve yakınlıklar kurulur. Sohbet ve muhabbetler tesis edilir. Tatlı dil, güleryüzle karşılıklı ikramlar yapılır. Ziyaretçilere dualar edilir. Her yaşlının kendisine ait sürekli yaptığı duaları vardır. Bu insanların dilinden düşürmeden devamlı vird edindiği dualardan bazılarına beraber bakalım ve amin diyelim:

Fatma Kara: Bismillahirrahmanirrahim. Allahım, kaza, belâ verme. Kötü hastalıklar, kötü durumlar, kötü günler verme. Ölümü sokakta koyma. Hayırlı günler, hayırlı işler, hayırlı ölümler ver. İman, Kur’ân nasip et. Üç gün Peygamber döşeği, dördüncü gün toprağına koy.

Cemile Aydoğdu: Bismillahirrahmanirrahim. Yattım sağıma, döndüm soluma, sığındım sübhanıma, melekler gelsin yanıma, Kur’ân okusun canıma, helit ola, melit ola, her kapılara kilit ola. Rabbimiz bir Allah, bekler İnşallah, Allahım bekler İnşallah. Estağfirullah el azim, tevbe.

Fadime Ertek: Allah razı olsun, bir değil bin kere İnşallah. Allah sabır, selâmet, hayırlı işler versin. Ellerin kolların dert görmesin, uzun ömürler versin. Halil İbrahim bereketi versin. Allah sağlık, sıhhat, afiyetler versin. Hayırlı işler, hayırlı nasipler versin. Hazreti Muhammed yoldaşın olsun. Allahım, dünya ahiret muradınızı versin. Sağlıklı ömürler versin İnşallah.

Fadime Bostan: Allahım, adaletsiz devletten, hayırsız evlâttan, şiddetli hastalıktan ve fakirlikten, kabul edilmeyen duadan ve ani ölümden sana sığınırım.

Osman Olçun: Allahım, ümmet-i Muhammed’i ıslâh eyle, ümmet-i Muhammed’in müşkülünü haleyle, ümmet-i Muhammed’e rahmet eyle.

Asiye Yıldırım: Allah’ın azabına da, lütfuna da, kahrına da şükür. Bir değil binler kere hamdü senalar olsun. İmanımız yoldaş, mekânımız cennet olsun. Allah gönlümüzün muradını versin.

Her vesile ile gece gündüz ağzından duayı, gönlünden niyazı eksik etmeyen insanlardan bazılarının, Rabbinden istediklerini anlamaya, dinlemeye çalıştık. Onların, Cenâb-ı Allah’ın rahmet, bereket, şefkat, merhamet hazinelerinden avuç açarak, yalvararak, yaşlı, mağdur, mahrum olarak içten ve samimî olarak yaptıkları ibadetler, kıldıkları namazlar, okudukları Kur’ân ve gözyaşlarına karıştırdıkları münacatlarından hissedar olabilmemiz için, zaman ayırıp huzurlarına varıp, ellerini öpmek de bizlere düşüyor.




Gündemin nabzını tutmak için tıklayın!
www.sentezhaber.com

12.03.2010

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

Ya ölümü öldür, ya da sus!


A+ | A-

Türkiye başta olmak üzere İslâm ülkelerinin yapması gereken bir faaliyeti, İngiltere’de bir belediye yapmaya başlamış bile.

‘Müjde’li haberler arasında sayılmaya lâyık bir gelişme: İngiltere’nin başkenti Londra’ya bağlı Haringey Belediyesi, 15-21 Mart tarihlerini içine alacak şekilde ‘Ölüm Önemlidir Haftası’ kampanyası açmış ve vatandaşlardan ölümü düşünmeleri çağrısında bulunmuş. Bu çerçevede bir hafta boyunca devam edecek süreçte kütüphaneler, hastaneler ile sağlık organizasyonları posterler asarak, ölüm ile ilgili kitap ve broşürleri raflardan alıp insanların görebileceği yerlere koyacak.

Ölümün üzerinde düşünülmesi ve konuşulması gereken bir konu olduğunu belirten İngiltere Ulusal Sağlık Hizmetleri yetkilisi Anne Daley de, “İnsanların aileleri, aile üyeleri ya da arkadaşlarına bu konuyu açtığında bu artık bir ‘tabu’ olmaktan çıkıyor” diye konuşmuş. Anne Daley, ‘ölüm’ mesajını insanlara hatırlatmanın önemli olduğunu da belirtmiş. (Cihan, 12 Mart 2010)

‘Ölümlü dünya’da yaşayan insanların ‘ölüm’ü konuşmaktan ürkmeleri bir çelişki. Sanki ‘ölüm’ü unutunca ölüm de bizi unutacakmış gibi davranmakla insan sadece kendisini aldatabilir. Nitekim, geçen yıllarda bu tartışma yaşandı ve İstanbul Zincirlikuyu Mezarlığı girişine yazılan “Her nefis ölümü tadacaktır” şeklindeki âyet meâli ‘aydın gazeteci’lerden ciddî tepki almıştı. Ellerinden gelse bu ‘tebela’yı oradan indireceklerdi, ama şükür ki bunu yapamadılar.

Bir yanda “Her nefis ölümü tadacaktır” ikâzından rahatsız olan “Müslüman Türkiye”de yaşayan ‘aydın’ları düşünün, öte yanda da Müslümanların azınlık olarak yaşadığı İngiltere’de başlatılan ‘Ölüm Önemlidir Haftası’nı... Normalde ‘Ölüm Önemlidir Haftası’ kampanyasının Türkiye’de açılması beklenmez miydi?

Ölümü düşünmenin ‘faydaları’nı anlatmak öncelikle ilâhiyatçılara düşen bir vazife. Risâle-i Nur eserleri bu konuda da istifade edilmesi gereken en önemli kaynak konumunda. Şu ifadeler, çoğu kişiye ürkütücü gelen ‘ölüm’ün gerçek yüzünü gösterir güzel bir örnektir: “Ölüm, idam değil, firak değil, belki hayat-ı ebediyenin mukaddemesidir, mebdeidir. Ve vazife-i hayat külfetinden bir paydostur, bir terhistir, bir tebdil-i mekândır.” (Lem’alar, s. 232)

Ölümü öldüremeyen insanların ‘ölümü konuşmayalım, unutalım’ demeleri, avcıyı görüp uçamayan/ kaçamayan ‘deve kuşu’ misâline de benzer. İnsanoğlu ölümü görmezden gelse de, ölüm onu görür ve vakti saati geldiğinde alıp gider.

“Biz ölümü düşünmek istemiyoruz, bize ölümden bahsetme” diyenlere de yine en güzel ve ikna edici cevapları Risale-i Nur eserlerinde bulabiliriz. Böyle diyenlere Risale-i Nurda şu cevap verilir: “Eğer ölümü öldürüp, zevâli dünyadan izâle etmek ve aczi ve fakrı beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle; dinleyelim. Yoksa sus! Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım.” (Sözler, Yedinci Söz, 36)

İnşallah Türkiye’yi idare edeler de hayatın bir gerçeği olan ‘ölüm’ü unutturmak için değil de, hatırlamak ve hatırlatmak için kampanyalar açar...




Gündemin nabzını tutmak için tıklayın!
www.sentezhaber.com

12.03.2010

E-Posta: [email protected]



Cevher İLHAN

“12 Mart muhtırası”ndan “27 Nisan e-muhtırası”na


A+ | A-

12 Mart, millet irâdesine demokrasi dışı dayatmanın ve meşrû hükûmeti silâh zoruyla görevden uzaklaştırmanın adı. Ve 12 Eylül İhtilâli Anayasası’nın “mini paket”le de olsa değiştirilmesinin 12 Mart muhtırasının yıldönümüne denk gelmesi, oldukça anlamlı.

Aslında “darbe anayasa”nın düzeltilmesine, antidemokratik darbe tortularından arındırılmasından başlanması gerekiyor. Aksi halde şimdiye kadar 16 kez 80’e yakın maddesi değiştirildiği halde, yamalarla demokratikleşmeyen darbe ürünü Anayasa’nın 10-12 maddelik dar “mini paket”le demokratikleşmeyeceği ortada.

“Mini paket”in muhtevası henüz açıklanmış değil. Ne 27 Mayıs’ın, ne 12 Mart’ın, ne 12 Eylül’ün, ne 28 Şubat’ın ve ne de 27 Nisan’ın sorgulanması yok. Gasbedilen hak ve hürriyetlerin, dökülen kanların hesâbı sorulmuyor…

“Demokratikleşme” söylemiyle peşpeşe “açılımlar”ı başlatan hükûmet, “darbeyi bir yıl önce plânlamıştık, ama olgunlaşmasını bekledik” diyen, binlerce gencin katledilmesine, yüzlerce fâil-i meçhul cinâyete seyirci kalan darbecilerin yargılanmasına yanaşılmaması ibret-i âlem...

“GEÇİCİ 15. MADDE” YİNE KALIYOR!

Neticede, “demokratikleşme paketi”nde demokrasinin canına okuyan 12 Eylül darbesini gerçekleştirenlere yargı yolunu açacak ve 28 yıldır yürürlükte olan Anayasa’nın geçici 15. maddesiyle ilgili bir düzenleme öngörülmüyor.

Meclis’te muhalefetin ısrarlı çağrılarına ve açık desteğine mukabil, AKP’nin 12 Eylül’ü yargılanmasını gündemine almaması, fevkalâde çarpıcı.

Keza kamuoyunda ve hatta askerlerde oluşan olumlu kanaate karşılık, darbelere ve demokrasi inkıtalarına “gerekçe” olarak gösterilen “TSK İç Hizmet Kanunu 35. maddesi”ni kaldırmayı ya da tâdilini gündemine almaması da enteresan…Yalnız 12 Eylül darbesinin değil, iki hafta önce 13. yılına girdiğimiz 28 Şubat postmodern darbenin hesaba çekilmesine de AKP siyasî iktidarı bigâne. “İrtica ile mücadele” konseptiyle küresel güçlere ve uluslar arası sermayeye karşı millî politikaları savunan Demokrat Parti-Adalet Partisi-Doğru Yol Partisi eksenindeki siyasetin bel kemiği “demokratik sağı” tasfiye eden dayatmaların irdelenmesi, geçiştiriyor.

Çoğu siyasî iktidarı destekleyen “sivil toplum kuruluşları” tarafından bol bol “darbeye hayır!” sloganlı gösteriler yapılıyor. Lâkin yüzbinlerce vatandaşı “irticaî karakter taşıyor” diye fişleyen, yüksek yargıçları, patronları, bürokratları, gazetecileri karargâhta toplayıp “irtica tehdidi” brifingde dakikalarca ayakta alkışlatan dayatılmış darbelere dokunulmuyor.

Başta “Evren ve ‘konsey üyesi arkadaşları” olmak üzere darbe dönemi sorumlularını her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezaî, malî veya hukukî sorumluluk iddiasının ileri sürülemeyeceği ve yargı merciine başvurulamayacağı” hükmünü getiren “geçici 15. madde”nin değiştirilmesinden kaçınılıyor…

12 EYLÜL HESÂBA ÇEKİLMİYOR…

Başbakan Erdoğan, bu konudaki taleplere, “Bırakın bu sulu şakaları!” diye tepki gösteriyor. Başbakan Yardımcısı Arınç, “Parlamentoları ve siyasî partileri kapatan, hükûmetleri deviren darbe Patagonya’da bile suç” diyor. “28 Şubat yargılanabilir ama 12 Eylül’ü 30 sene sonra “yargılayalım” derseniz yargılanacak kimseyi bulamazsınız, sonuç da alamazsınız” diye konuşuyor… Özetle AKP iktidarı, sekiz yıldır 12 Eylül darbesini ve darbecilerini sorgulamıyor. “28 Şubat postmodern darbesi”nin soruşturulmasına yanaşmıyor…

Şu çarpıklığa bakın; düşünülen, plânlanan, “darbe günlükleri”ni yazan ancak bir türlü fiiliyata geçirilmeyen darbeler bir bir soruşturuluyor. 2003-2007 arası AKP döneminde hazırlandığı belirtilen “darbe ortamına zemin hazırlamalar” tek tek kovuşturuluyor. Binlerce sayfalık iddianâmeler hazırlanıyor. Askerlerden sivillere darbe teşebbüsü”nde bulunanlar tutuklanıyor. Fakat millet irâdesinin temsilcisi Meclislerin kapısına kilit vuran, hükûmetleri alaşağı eden, demokrasiyi katleden ve teşebbüse yeltenen darbelere ve muhtıralara sıra gelmiyor! “Demokrasiye balans ayarı vermek için” tankları sokaklarda yürütenler, ıskalanıyor! Diyelim ki 27 Mayıs ihtilâlinin üzerinden 50 yıl, 12 Mart muhtırasının üzerinden 39 yıl, 12 Eylül ihtilâlinin üzerinden 30 yıl geçti. 28 Şubat postmodern darbenin başaktörleri, bir türlü hesâba çekilmiyor?

Sayıları yirmileri aşan son beş-altı yıldaki darbe plânları ve plânlayıcıları generaller, siviller sığaya çekilip tutuklanırken, daha üç yıl önce bâriz bir “darbe bildirisi” olan 27 Nisan e-muhtırasını gece yarısı kaleme aldığını itiraf eden “emekli paşalar” hakkında hiçbir işlem yapılmıyor; neden?




Gündemin nabzını tutmak için tıklayın!
www.sentezhaber.com

12.03.2010

E-Posta: [email protected]



Rifat OKYAY

Bursa’nın Nurlu gençleri


A+ | A-

İnsanın ömür safahatı müddetince her yaşının bir hükmü, bir ifadesi vardır. Esen yellerin, kaynayan kanın, durmayan hareketin aşikâr anlatıcısı gençlik... Gençlik her hâliyle, her tavrıyla daima aksiyonerdir, devamlı hareket halindedir... İnsanın çocukluğu yön istediği gibi gençliği de gem ister... Eğer bu gemleme, frenleme fıtrî olmazsa, yaratılış gaye ve hedeflerine uygun bir hayatın içinde yer alma kemâlini gösteremez ve tam tersi mânâları kusar... Önemli olan müsbet bir gençlik kavramının gereklerinin hayatın içinde yaşanabilmesi, gösterilebilmesidir... Faydayı hedefleyen ve iyiyi, güzeli takip eden bir gençlik hakikî bir gayenin ve ebedî bir gençliğin yolunda demektir. Allah’ın verdiği, ihsan ve ikram ettiği her nimet dahi bir şükür ve hamd ister. Bu da ancak O’nun gösterdiği yolda iman ve Kur’ân yolunda O’nun istediği tarz ve şekilde yürümekle olabilir. İsyan ve itaatsizliğin bu dünyadaki belâlarına, kötülüklerine, seyyielerine düşmemek, bulaşmamak için fıtrî olan yolu muhakkak seçmemiz gerekmektedir. İmanın en parlak mertebelerine ibadet ve takdir edilen tekrârâtla çıkılabileceği gibi Müslümanlığın en yüce makamlarına, en güzel hedeflerine gençlikteki yapılan diri ve maddî manevî kuvvetli kullukla çıkılabilir. Âh u vâha düşmeden, berrak ve açık bir zihinle Rabbine yönelen ve her şeyi iman ve itikat, inanç noktalarından tam kavrayarak eksiksiz olarak yapan ve yerine getirebilen bir gençlik elbette ki en muteber, en çok arzulanan bir gençliktir... Hemen hemen dünyanın her yerinde gençlerle, genç insanlarla muhatap oluyoruz. Alelekser gençlerin düştüğü sefahet ortamları ve halleri maalesef bütün insanlığı derinden derine düşündürüp üzdüğü gibi vicdanları da yaralayarak kanatıyor... Yaşanan bütün olumsuzlukları saymak bize bir fayda sağlamayacaktır elbette. Bize lâzım ve gerekli olan, bu derin derdin içinden gençliğin kurtarılmasıdır... Bu konuda çalışma yapanlardan ve bir gayretin içinde olanlardan Allah razı olsun... Mevzumuzla alâkalı olarak geçtiğimiz günlerde şahit olduğumuz bir faaliyet bizleri hem duygulandırdı, hem ümidlendirdi, hem de şevke getirdi. Bursa’da Balaban Köyünde, Kardak Kayalıkları nam mevkiinde otuz sekiz üniversite öğrencisi ve üç hizmet personeliyle kırk bir kişi olarak bir araya gelirler... Ne mi yaparlar? İki hamiyetli kardeşimiz Recep ve İlker kardeşlerin organizeleriyle bu mekânda bir araya gelen gençler, nurlu gençler önce şelâle ve kısa bir Uludağ gezintisinden sonra mekânlarına gelerek toplantı salonunda yanan ocağın etrafında yerlerini alırlar. Duvarda projeksiyon âletinden yayılan görüntüler ve yazılar, ayakta bütün aksatmalara rağmen konuşmaya ve anlatmaya devam eden Osman Nuri kardeşimiz, Nur dersanelerinden, buraların özelliklerinden, bu feyizli ve bereketli yerlerin bir tahassungâh, bir sığınma yeri oluşundan bahsederken; buralarda nasıl kalınacağını anlatıyor... Risâle-i Nurlardan, Üstad Bediüzzaman’ın mektuplarından, Zübeyir Gündüzalp’in hayat ve sözlerinden, kısaca bütün bir Nur camiasından misâl ve anlatımlarla sunumunu çok güzel bir şekilde veriyor... Ahirzamanın küfrü, dalâleti ve sefaheti içinde cennete açılmış bir pencereden cennetâsâ bir manzaraya şahit olduk ve seyrettik, Elhamdülillah. Allah bütün iştirak eden üniversiteli kardeşlerimizden, hizmeti organize edenlerden ve hizmet edenlerden ebediyen razı olsun İnşallah.


Gündemin nabzını tutmak için tıklayın!
www.sentezhaber.com

12.03.2010

E-Posta: [email protected]



H.İbrahim CAN

İsrail, Amerika’yı ciddîye almayınca


A+ | A-

ABD’in Ortadoğu özel temsilcisi George J. Mitchell hafta başında İsrail ile Filistin’in Amerika’nın arabuluculuğunda dolaylı görüşmelere başlamayı kabul ettiklerini açıkladı. Ardından ABD Başkan Yardımcısı Biden İsrail ve Filistin’i ziyaret ederek, bu gelişmeyi pekiştirmeye çalıştı. Ama bu ziyaret İsrail’i pek tatmin etmedi. Parlamento sözcüsü Danny Danon; “Başkan Obama’nın kendisinin gelmemiş olmasını bir tür aşağılama olarak görüyoruz” diyordu.

Amerika bunu bir başarı olarak ilân etti. Halbuki 17 sene doğrudan görüşmelerle sonuç alınamamışken, Obama bir sürü ümit vermiş, ama İsrail’in yeni yerleşim yerleri kurmasını bile engelleyememişken, dolaylı görüşmelerin başarı olarak görülmesi mümkün değildi. Özel temsilci Mitchell daha bu yılın başında iki yıl içinde barış anlaşmasının tamamlanacağını açıklamıştı. Gelinen nokta ise yalnızca dolaylı görüşmeler. Zaten Obama’nın başkanlık kampanyası danışmanı Kurtzer de senatonun Dış İlişkiler Komitesinde “Bu barış sürecine ilişkin olarak geçen yılki cesaretsizlik ve üreticilikten yoksunluktan ve diplomasideki güçsüzlüğümüzden hayal kırıklığına uğradım. Ne bir politikamız var, ne de bir stratejimiz” diyordu.

İsrail barış konusunda ne kadar isteksiz olduğunu gösterecek bir adımı da tam bu günlerde attı. Batı Şeria’da 112 yeni ev inşasına izin verdiğini açıkladı. Bu yetmedi Doğu Kudüs’te 1600 yeni konut daha inşa edileceğini ilân etti. Bu iki kararın zamanlamasının tam da dolaylı görüşmelerin yapılacağının açıklandığı, Biden’in bölgeyi ziyaret ettiği günler olması İsrail’in niyetini açıkça gösteriyor. Halbuki Biden daha o sabah “İsrail halkı ve ülkesine hayran olduğunu” ilân etmiş, İsrail’in güvenliğinin ABD’nin taahhüdünde olduğu güvencesini vermişti. Bu açıklama gelince şaşırdı ve “İsrail hükümetinin Doğu Kudüs’te yeni konutlar planlamasını kınıyorum” dedi.

Böylece bir barış çabası daha başlamadan bitti. Bunun asıl müsebbibi de, İsrail üzerindeki ağırlığını tamamen kaybetmiş gibi görünen Obama yönetimi. İran’a odaklanan, Güvenlik Konseyi’ni bu ülkeye yaptırım koymaya ikna etmeye çalışan ABD’nin gündeminde İsrail-Filistin sorunu maalesef son sıralarda yer alıyor. Geçmiştekinden daha sert eleştiriler yapmaları, İsrail’in Amerikalılar nezdindeki öneminin azaldığını göstermiyor. Dolaylı görüşmelerin başlatılması için atılan bu adımlar da aslında zevahiri kurtarma çabasından ibaret.

Bu arada Filistin’in de bu görüşmelerde güçlü bir konumda olabilmesinin yolu, kendi ülkelerinde birlik ve beraberliği sağlayabilmeleri. Fetih ve Hamas arasındaki çatışmaların tamamen sona erdirilip, anlaşmaya varılması sağlanmazsa, İsrail her gün yeni yerleşimlerle adım adım işgalini arttırmaktan vazgeçmeyecek, bir süre sonra Filistinliler etrafı yüksek duvarlarla çevrili toplama kampı içinde yaşamak zorunda kalacaklar, sık sık da sokağa çıkma yasaklarıyla hayatları cehenneme çevrilecektir. Bir Filistinli dostum ‘sokağa çıkma yasağı ilân edilip, sınırlar da kapatılınca, herkes evine hapsolup sinir krizleri yaşamaya, aile kavgaları içinde boğulmaya başlıyor” demişti. Bu da çatışmanın insanî yüzlerinden birisi.

Kim ne derse desin, Hamas-Fetih ayrılığı ve çatışmasının altında İsrail’in sinsi politikaları yatmaktadır ve bu ayrılık yalnızca İsrail’in ekmeğine yağ sürmektedir. Burada her iki grupla ilişkileri iyi olan—Türkiye dahil—ülkelere büyük iş düşmektedir. Yoksa ABD’nin gönülsüzce öncülük ettiği girişimlerden hiçbir hayır gelmeyecek, İsrail Amerika’yı takmadığını böyle adımlarla göstermeye devam edecektir. Olan ise masum Filistinlilere olacaktır.




Gündemin nabzını tutmak için tıklayın!
www.sentezhaber.com

12.03.2010

E-Posta: [email protected]



Kazım GÜLEÇYÜZ

Atatürk vizyonu mu?


A+ | A-

AKP’yi kullanarak Türkiye’yi AB’den koparmak ve Obama ABD’sinden uzaklaştırmak için üretilen “Atatürk vizyonuna dönüş” senaryolarının arkaplanında İsrail bağlantılı odakların yer aldığını ifade etmiştik.

Esasen dönem dönem ısıtılıp gündeme taşınan Atatürk eksenli başka projeler de birbiriyle irtibatlı çalışan benzer adreslerden sâdır oluyor.

Nitekim Bush’u avuçlarına alıp Irak ve Afganistan’ı kan gölüne çeviren ve Filistin meselesini de iyice çıkmaza sokan neocon çetelerin önde gelenleri, durup durup, başta Irak olmak üzere İslâm ülkelerinin de kendi içlerinden çıkacak Atatürk’lere ihtiyacı olduğunu defaatle söylediler.

Arap ve İslâm âleminin en büyük eksiğinin ve şanssızlığının, Atatürk gibi liderlere sahip olmayışı olduğu iddiasını her fırsatta tekrarladılar.

Oysa geçen yüzyılda İslâm ülkelerinde de Atatürk benzeri veya mukallidi liderler mevcuttu.

Meselâ İran’da Pehlevî, Mısır’da Nâsır, Tunus’ta Burgiba... Hepsi de ülkelerinde Atatürk’ü örnek alarak ona benzer icraatlara imza attılar.

(Hattâ Atatürkçü Düşünce Derneğinin çıkardığı Türksolu gazetesinde Saddam’ı da Atatürk’e benzetip, Irak diktatörünün onun yolunda gittiğini belirten ilginç değerlendirmeler yayınlandı.)

Şimdi bu ülkeler hâlâ o dikta rejimlerinin yol açtığı kronik problemlerle boğuşup duruyorlar.

Bu, işin bir ciheti. Diğer cihetinde ise “Atatürk vizyonu” olarak yüceltilmek istenen kavramın gerçekte neye tekabül ettiğine bakmak gerekiyor.

Bu “vizyon”la, kimseye boyun eğmeyen ve taviz vermeyen bağımsız ve şahsiyetli bir politika kast ediliyorsa, acaba fiilî durum da öyle miydi?

Resmî tarih kitaplarında Osmanlı yerden yere vurulurken, Türkiye Cumhuriyetinin yedi düveli dize getiren bir millî mücadele ve kurtuluş savaşı sonrasında kurulduğu anlatılır. Ama işin aslı, Demirel’in bize Lozan’la ilgili olarak verdiği bir mülâkattaki değerlendirmesine göre şöyle:

“Lozan’da Türkiye yalnız Yunanlılara karşı galip; fakat Birinci Dünya Harbinin galiplerine karşı, onları savaşta yenmiş bir durumu yok...”

Bu bir. İkincisi; yine Demirel’in ifadeleriyle, Lozan’la meydana gelen sınırlar içerisinde Batı Trakya’nın, Anadolu’nun hemen ucundaki adaların, Misak-ı Millî hudutları içindeki Musul ve Kerkük’ün bulunmayışı, Kıbrıs’taki haklarımızın tümüyle terki. (İslâm Demokrasi Laiklik, s. 154)

Bunların hepsi, Türkiye’yi komşularıyla sürekli ihtilâf ve gerginlik atmosferinde, hep “düşmanlarla kuşatılmış” psikolojisinde tutmayı amaçladığı aşikâr olan çok pürüzlü gasp ve taksimatlar.

Bunların sebepleri ve yorumları ayrı bir bahis.

Lozan’la ilgili bir diğer önemli nokta, anlaşma imzalandıktan sonra Londra’ya dönen İngiltere murahhası Lord Curzon’un, Avam Kamarasında, “Türklerin istiklâlini niye tanıdınız?” diye yükselen itirazlara verdiği şu çok manidar cevap:

“İşte asıl bundan sonraki Türkler bir daha asla eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları maneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz...” (Emirdağ Lâhikası, s. 539)

Lozan’daki Türk murahhas heyetinde yer alan Hayim Naum’un, konferans öncesi Curzon’a verdiği “Siz Türkiye’nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyeti ve İslâmî temsilciliklerini ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüt ediyorum” sözü de (a.g.e.) bu bahsi tamamlıyor.

Ankara rejiminin Lozan’dan sonra yöneldiği istikametle teyid edilen bu taahhütler, İsrail irtibatlı kuruluşlarca parlatılmak istenen “Atatürk vizyonu”nun asıl önemli boyutunu ele veriyor.

Bütün bunlar bir araya getirildiğinde ortaya çıkan netice, laikliğin dinsizlik şeklinde anlaşılıp öyle uygulandığı, “Türkün Türkten başka dostu yok” anlayışıyla ülkenin tamamen içe kapatıldığı, ama Türkler de dahil halkın büyük kısmının düşman ve iç tehdit olarak görüldüğü ve dış politikanın da buna paralel şekilde dar ve ufuksuz bir çerçeveye hapsedildiği bir tabloyu gösteriyor.

Vizyon hikâyesinin aslı bundan ibaret.




Gündemin nabzını tutmak için tıklayın!
www.sentezhaber.com

12.03.2010

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Ali Rıza AYDIN

  Atike ÖZER

  Baki ÇİMİÇ

  Banu YAŞAR

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H.İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Muzaffer KARAHİSAR

  Nejat EREN

  Nurullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu

Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.
Kurumsal Linkler: Risale-i Nur Kongresi - Bediüzzaman Haftası - Risale-i Nur Enstitüsü - Yeni Asya Vakfı - Demokrasi100 - Yeni Asya Gazetesi - YASEM - Bizim Radyo
Sentez Haber - Yeni Asya Neşriyat - Yeni Asya Takvim oktay usta yemek tarifleri Köprü Dergisi - Bizim Aile - Can Kardeş - Genç Yaklaşım - Yeni Asya 40. Yıl