28 Ağustos 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Saadet BAYRİ

Eskici geçmiş gönüllerden


A+ | A-

Sesini her duyduğumda pencereye koşup, insanların neler sattığını ya da satacağını merak ederim.

Adı üzerinde eskici…

İşimize yaramayan, artık önemini kaybetmiş, bütün anlamını yitirmiş eşyaları vermek istediğimiz tek kişi.

Eskimek...

Beni inciten nadir kelimelerden biri…

Zira almak için günlerce para biriktirdiğim, arada bir “yerinde mi?” diye baktığım, sahip olduğumda da üzerine titrediğim eşyalarımın eskimesini istemiyorum.

Böyle düşünürken birden eskimesini bile beklemeden tavan arasına kaldırdıklarımı hatırlayınca, “eskimek” başka bir mânâya bürünüyor.

Zira sahip olduklarımın gözümde artık bir anlam ifade etmemesi ya da işlevini kaybetmesi de yetiyordu. Eskicinin arabasında gördüklerim, ikinci el eşya mağazalarında gözüme çarpan yeni eşyalar bunun işaretiydi. Çok kullanmak değil, önemini yitirmiş olmaktı bütün mesele.

*

Eskiciyi sadece eski eşyalarımızı verdiğimiz biri olarak düşünürken, ya eskiyen duygularımızı kime vereceğiz? diye geçiyor aklımdan.

Sadece aldıklarımız ve bize alınanlar değil eskiyen…

Hayatın içinde olmazsa olmazlarımızda eskiyor zamanla.

İnsanın yüreğindekiler de eskir mi? Bence eskir…

Zira yıllarca istenen, her duâda ilk dile gelen iken, zamanın içinde büyürken “iyi ki olmamış” deniyorsa, demek ki eskiyor duygularda zamanla.

İhanet eden bir dost, tekrar eskisi gibi olamıyorsa gözümüzde, dostluklarda eskiyor işte.

Ve yürekteki fazlalıkları, artık işe yaramayan duyguları ve o duyguların sahiplerini de çıkarıp, satmak gerekiyor.

Fazla yükleme olmasın ve etraf kalabalık görünmesin diye.

Gönül eskicisi var mı acaba?

Zira eşyalar satıldıktan sonra, “oh fazlalıklardan kurtuldum. Ev nefes aldı” denirken… Yürekten gidenlere de aynı cümleler söylenir miydi o zaman? Ya da kaç lira ederdi yürektekiler satılığa çıktığı zaman?

Bir daha hatırlanmamaya satılsaydı, rahatlar mıydı insanoğlu, geçmişi irdelemeden…

*

Ramazan’ı hızla geçirirken “nerede o eski Ramazanlar?” sözü hâlâ dillere pelesenk olmuşken. Acaba diyorum; eski Ramazanları eskiciye mi sattık? Çok uzun zamandır bulamıyoruz.

Eski Ramazanları bu kadar özletenin ne olduğunu düşünürken, değişenin sadece kişiler olduğunu fark ediyorum.

Bana kalırsa, değişen sadece oruç tutmayanların artan sayısı. Ya da oruca saygı gösteren insanların azalışı…

Gözümün içine baka baka ayran içen orta yaşlı amca ve dondurmayı bütün lezzetiyle sokağın ortasında çocukları ile yiyen anne…

Bu durumlar artık şaşırtmıyor.

Demek ki eşyalarımızı satarken, yanlışlıkla hassasiyetimizi de satmışız eskiciye.

Kimseyi yargılama hakkı bana verilmedi. Elbet hepsinin vardır bir açıklaması.

Hastalık…

Yolculuk…

Yorgunluk...

Başka dinlerdeki insanların dahi saygı gösterdiği bir ‘ay’a karşı saygımızı kaybettiysek, eskici buralardan geçeli çok olmuş öyleyse.

28.08.2010

E-Posta: [email protected]



Yasemin YAŞAR

Kader yazıları - 5


A+ | A-

Kadere dair sorular - 2

Kadere dair akla gelen mühim sorulardan birisi de şuydu: “Cenâb-ı Hak her şeyi ezelde takdir etmiştir. Bir çocuk daha dünyaya gelmeden önce ‘said’ veya ‘şaki’ olduğu bellidir. Ve bu sonradan değişmez” buyrulmaktadır. Yine bir Hadis-i Şerif’te Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurur, “İçinizden hiçbir fert yoktur ki, Allah onun akibetini cennet veya cehennem olarak tayin buyurmuş olmasın.” Bu sözü duyan sahabeler, bugün birçok insanın da aklına gelen şu soruyu sorarlar: “Ya Resulallah, madem durum dediğiniz gibidir, o halde niçin amel ediyoruz?” Bunun üzerine, bu soruyu Peygamberimiz (asm) şöyle cevaplar: “Amel edin, herkes için ne yaratılmışsa, kendisine o yönde bir kolaylık vardır. Yani kim saadet ehlinden ise, o yöne doğru yürür, kim de şekâvet ehlinden ise, yürüyüp gideceği yön o taraftır.”

Buradan anlaşılacağı üzere, şeytanın vesvese verdiği bu ince mesele konusunda şüpheye düşenler, “Zaten her şey kaderde belliymiş, o halde, benim kulluk yapmama gerek yok” diyerek, kulluktan uzaklaşırsa, o kimse zaten şakîlerden olacaktır ve bu düşüncesi onu o sonuca götürecektir.

Eğer insan ehl-i saadet ise, işin neticesinde saadet ehlinin amelini işler ve saadet ehlinden ve cennetliklerden olur. Ehl-i şekâvet olanlar ise, cehennemliklerin amelini işler.

Bu meseleye açıklık kazandıran, Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde şöyle bir kıssa anlatılır: “Azrail (as) Hz. Süleyman’ın (as) yanına gelince oturanlardan birine dikkat ile baktı. Bu kimse meleğin bu sert bakışından korktu. Azrail (as) gidince Hz. Süleyman’a (as) yalvarıp, rüzgâra emretmesini, rüzgârın kendisini garb memleketlerinden birine götürüp, Azrail’den (as) kurtarmasını istedi.

“Azrail (as) tekrar gelince, Hz. Süleyman (as) Azrail’e, o adamın yüzüne niçin sert baktığını sordu. Azrail (as), ‘Bir saat sonra Garp’taki şehirlerden birinde o kimsenin canını almak için emrolundum. Onu senin yanında görünce, hayretimden dikkat ile baktım. Emre uyup Garp’a gidince onu orada gördüm, canını aldım’ dedi.”

Bu kıssadan anlaşılıyor ki, ezeldeki takdir, bir emir değil bir ilimdir. Ezeldeki takdir, sebepler zinciri ile yerine getirilmiştir.

O adamın ezeldeki takdirden haberi yoktu. Kendi cüz’i iradesiyle bir seçim yaptı. Hz. Süleyman’ın (as) mu’cizesiyle Garp illerine gitmeyi tercih etti. Yani ezeldeki takdir, iradî tercihi bağlamadı. Cenâb-ı Hak onun tercihini, o yönde kullanacağını bildiği için öyle takdir etti. O kimse, Allah öyle yazdı diye, öyle bir tercihte bulunmadı. Kader inancının kırılma noktası olan bu meseleyi, şu şekilde özetlemek gerekirse, insanın tercihi nasıl olacaksa, Allah ezelde onu öyle takdir etmektedir. Çünkü kader ilim nev’îndendir, ilim de malûma tabidir.

Bir başka konu ise, Kehf Sûresi 17 ve 18. âyetlerde şöyle buyrulur: “Allah bir kimseyi hidayete erdirirse, kimse onu saptıramaz. O, kimi de dalâlete iterse, onu hidayete getirecek bir yardımcı bulamazsın.” Bu âyet-i kerime ilk bakışta, yine akla bazı sorular getirmektedir.

Bu sorulardan birisi şudur: Allah, hem âyette, “Hidayet ve dalâlet benim elimdedir” diyor, hem de insanoğluna, “Akıl verdim, irade verdim ve iradesini de kendi eline bıraktım. Doğru yolu ve yanlış yolu gösterdim. Hangisini seçerse, seçsin” demektedir. Bu nasıl olmaktadır?

Cenâb-ı Hak, Mudill ismi gereği, dalâleti yaratır; Hadi ismi gereği hidayeti yaratır. Her ikisini de veren Allah’tır. Fakat bu, kulun hiçbir mübaşereti olmadan, Allah tarafından cebren dalâlet veya hidayet anlamına gelmez.

Bu meseleyi şu şekilde izah etmek mümkündür ki, hidayetin de dalâletin de vesileleri vardır. Kur’ân okumak, ibadet yapmak, nasihat dinlemek, ilim öğrenmek, sünnet-i seniyeyi hayata rehber yapmak, hidayet yollarındandır. İnsan bu yolları tercih ile, hidayete mübaşeret etmiş olur. Fakat Allah, yaptığı ibadetleri, öğrendiği ilmi, yaşadığı sünneti hidayete vesile kılar. Yani hidayet eden Allah’tır, hidayete ermede insan, kesbiyle Allah’ın kapısını döver.

Aynen bunun gibi insan, dalâlete gidecek yolları kesbeder ise, Mudill isminin kapısını dövmüş olur. Kesbiyle, beni sapıtanlardan yap demektedir. Allah da meşiet ederse, onu saptırır, dilerse de saptırmaz. Bu mesele İşârâtü’l-İ’câz adlı eserde, Bakara Sûresi 26, 27. âyetlerin tefsirinde şöyle izah edilir. Âyette, ‘Allah fasıklardan maadâ kimseyi dalâlete atmaz. Fasıklar da ol adamlardır ki, Allah’ın taatinden huruçla, misak-ı ezeliden sonra ahitlerini bozarlar, Allah’ın akrabalar arasında veya mü’minler beyninde emrettiği hat-ı muvasalayı keserler, yeryüzünde işleri ifsattır.’ İşte Cenâb-ı Hak âyet-i kerimesiyle, dalâletin menşeinin fısk olduğunu, fıskın sebebinin ise kespleri olduğunu belirtmektedir. ‘Dalâleti halk etmek, yaptıklarının cezası içindir.’ (İşârâtü’l-İ’caz, s. 222.)

Demek, iyiyi de kötüyü de, dalâleti de hidayeti de Allah yaratır. Çünkü yaratma sadece O’na aittir. Fakat kötülüğü kim isterse, cezayı da o çeker. Kader mevzuunda öncelikle inanılması gereken mesele budur.

Ehl-i sünnetten ayrılan mutezile ve cebriye gibi batıl mezhepler işte bu noktada sapmışlardır. Mutezile, kötülüğü Allah’ın yaratmayacağını, bu yüzden insan kendi fiilinin hâlıkı olduğunu söyler; Cebriye ise, ifrat bir görüş sergileyerek, insanın cüz’i ihtiyarının olmadığını, her şeyi Allah’ın yarattığını söyler.

Ayakların kaydığı bu hassas ve ince çizgiyi ehl-i sünnet âlimleri şöyle yorumlar: Allah yarattığı bütün mahlûkatı, olup bitmeleri, her türlü fiil ve harekâtı ezelde bilmektedir. Çünkü Allah’ın ilmi ezelîdir. Bunun gibi insanların iyi ve kötü bütün işlerini, said veya şakî olacaklarını, istekli ve isteksiz bütün işlerini Allah yaratmaktadır. Yaratan yalnız O’dur. Sebepleri yaratan da O’dur. İnsanların ihtiyarî, yani kendi tercihleri ile oluşan işleri ve hareketleri yaratması için, onlara ihtiyar ve irade vermiş ve işleri yaratmasına sebep kılmıştır. Yani bir kul bir şeyi yapmak isterse, Allah da dilerse, o iş yaratılır.

İtikadî açıdan ifrata girmemek için, şunu da bilmek gerekir ki, o şeyler yalnız kulun dilemesiyle de yaratılmaz. Allah dilerse yaratır, dilerse yaratmaz.

Netice itibariyle, Allah, yaratmasına kulun cüz’i ihtiyarisini bir şart-ı âdî yapmıştır.

28.08.2010

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

Dünyanın geleceği


A+ | A-

Gelecekle ilgili tahminlerde bulunan uzmanlar bilhassa enerji ihtiyacına dikkat çekiyorlar. Kimi uzmanlar da ‘su’dan savaşların çıkabileceğini söylüyorlar.

Her konuda olduğu gibi enerji konusunda da çarenin ve çözümün ‘tasarruf’ta olduğunu görmek gerekiyor. Herkesin bildiği ve kabul ettiği bir gerçek var: Dünyanın başka ülke ve bölgelerinde yaşayan her bir insan, Amerika’da yaşayan kişiler kadar enerji tüketse, dünyanın enerjisi çok kısa sürede biter, bir anlamda sistem tıkanır.

Elbette bu sadece ‘enerji’ ile sınırlı bir tesbit değil. ‘Yeni dünya’ insanları, zenginliklerini göstermek istercesine israfa batmış durumdalar. Öyle ki, azgınlaşan ‘müsrif’leri dünya ekonomik krizi bile durdurabilmiş değil!

Dünyanın geleceğini ‘enerji tasarrufunda’ gören uzmanlardan biri de Yüksek Mimar Çelik Erengezgin olmuş. Türkiye ölçeğinde verdiği misâl de çok çarpıcı: “Ülkemiz her yıl yurt dışına 40 milyar dolar enerji bedeli ödemektedir. Bu enerjinin yarısı mimarî mekânlarda tüketildiğine, bunun da yarısının sadece ‘doğru tasarım’ ile tasarruf edilebileceğine göre 10 milyar dolar yıllık kazançtan behsediyorum. Ülkemizde savunma dahil, daha büyük bir harcama ve tasarruf şansı olan başka bir kalem yoktur.” ([Yeşim Tekstil yayın organı] Önce İnsan, Haziran 2010)

Diyarbakır Belediyesi için tasarladığı, bütün enerjisini kendisi üreten ve atık vermeyen Türkiye’nin ilk ‘Güneş Evi’ projesi ile tanınan ve ‘Enerji Mimarlığı’ kavramını literatüre sokan Mimar Erengezgin, bu kapsamda inşa edilen yapıların ahşap taşıyıcılı olması gerektiğine dikkat çekiyor. Erengezgin, ahşabın farklı iklim şartlarına dayandığını, enerji dostu olduğunu, imal edilirken ve inşa edilirken diğer yapı malzemelerine göre çok daha az enerji kullanıldığını, ahşap evi ısıtmak için de çok daha az enerji harcandığını anlatıyor. Erengezgin, 10 cm ahşabın 135 cm betonun yalıtım değerine sahip olduğunu dile getirerek, “Ahşap, dünyadaki tek dönüşümlü ve hammaddesi kullanıldıkça çoğalan yapı malzemesidir. Dünyada, ahşabı yapı sektöründe kullanan tüm ileri ülkelerin ormanları küçülmemekte; aksine, bilinçli ekim, doğru bakım ve ekonomik değer kazanması sonucu her yıl yüzde 1 ile yüzde 3 oranında büyümektedir. Böyle bir kaynak çoğaltma şansı olmayan çelik yapıların dönüşümünde ise ahşaba göre 354 kat daha çok enerji kullanılmaktadır” demiş.

Bu tesbitlere belki ‘çelik’çiler itiraz eder, ama hakikat böyle. Bu bilgilerden sonra, Türkiye’yi idare edenlerin ‘ahşap düşmanı’ olmasına bir anlam vermek mümkün mü? Her halde ‘yeşil dostu’ oldukları için ağaç kesmiyorlar. Kesmiyorlar, ama ormanlarımızda bulunan yüz yıllık ağaçlar yaşlanıp çürüyor. Bunun yerine “bilinçli ekim, doğru bakım” sistemiyle yaşlı ağaçlar kesilip ekonomiye kazandırılsa ve onların yerine daha fazla yeni fidan dikilse ne olur?

Karadeniz’in yeşil köylerinde artık ahşap ev yapmak imkânsız hale gelmiş. Köylerin çok yakınında ‘orman’lar olduğu halde, köylü bunlardan istifade edemiyor. Sonra da köylüye dönüp, “Bu yeşilliğin içinde niçin beton bina yaptın” demiyorlar mı? İyi de vatandaş ne yapsın? Ahşap ev yapmaması için her türlü zorluğu çıkar, sonra da “Niçin yeşil vadiye beton ev diktin” diye tafra at!

Ormanlara dost olalım, ama bu dostluğumuz onlardan istifade etmemize engel olmasın... Bir ağaç kesip, bin fidan dikelim. Hem yeşil kalalım, hem de enerji tasarrufu yapıp ‘çevre’ci olalım...

28.08.2010

E-Posta: [email protected]



Ali FERŞADOĞLU

Ekonomi ve imân


A+ | A-

“İman manevî bir olgu olduğuna göre, maddî olan ekonomi ile ne ilgisi olabilir?” diye düşünülebilir. İmtihan/imân, tevhîd-ulûhiyet, hikmet, tevekkül, cihad / çalışma / üretim, tüketim (yeme-içme, giyinme vs.), iktisat, kanaat, helâl, zekât/paylaşım ile israf ve faizin yasaklanması gibi mefhumlar, Müslümanın ekonomik hayatının anahtar kelimeleridir. Dolayısıyla Müslümanın ekonomik gücü; iman kuvvetiyle orantılı. Zirâ, bu kavramların pratik hayata yansıması imanla mümkün.

İslâmda aslolan zenginliktir, refahtır, hayat standardının yükselmesidir. Yüksek maddî hayat standardı, refah ve üretim ile tüketim dengesi, Kur’ânî anlamlarının doğru anlaşılması ve ihlâsla uygulanmasıyla mümkün. İman ne derece güçlüyse, ilim, teknoloji ve ekonominin gelişmişlik düzeyi de o orandadır.

Ekonominin de itici gücünün düşünce ve dolayısıyla iman olduğunu rahatlıkla çıkarabiliriz. Ki, iman—Bediüzzaman’ın tesbitiyle—hem nur, hem kuvvettir. Kuvvet enerji / güç; nur ise, feraset, aydınlık, ışık, hakikati gösteren projektördür. Nasıl ki, elektrik fırına nüfuz ettiğinde yemekleri pişirir; buzdolabında soğutur, korur; ampulde aydınlatır, herhangi bir makine, motor veya cihaza girdiğinde çalıştırır. İman da mânevî elektrik gibi, insan hayatının bütün safhalarına, toplumun bütün katmanlarına nüfuz ederek icraatını yapar. Yani, ruhumuzu, duygularımızı çalıştıran iman, bizatihî bir ilme yönelmeyi, çalışmayı, dayanışmayı, kaynaşmayı, ilerlemeyi netice veren ibadetleri ifâ etmemizi sağlayan bir güç kaynağıdır.

İman, istidatlarımızı (potansiyel halindeki yeteneklerimizi), yüksek hasletlerimizi inkişaf ettirir; kabiliyetlerimizi geliştirir. İbadetlerimizi ifa etmemizi sağlayan, yani namaz kıldıran, oruç tutturan, zekât verdiren, faizden uzak durduran da imanımızdır. Dolayısıyla, İslâm’daki ulûhiyet, iman düşüncesini kavramadan, onun ekonomik, ya da sosyal yapısını anlayabilmek mümkün değildir. Çünkü, her türlü sosyal veya ekonomik hareketin—hukukî davranışları da bu söylediklerimize katmak zorundayız—Allah hakkındaki düşüncelerle doğrudan ilişkisi vardır. Zîrâ, İslâm’daki “ulûhiyet” düşüncesi, Müslüman adamın kendisine bakışına, eşyaya bakışına, kendine ve eşyaya vereceği konuma; kazanmasına, harcamasına, çalışmasına, hattâ çalışma sahasına ve biçimine sınır getirecek, insanı her şey, ya da hiçbir şey olmaktan çıkaracaktır.1

Buradan çıkaracağımız sonuç da, “üretim ve tüketim” içine giren her şeyin ölçüsünü de, yine imanın tayin ettiği hususudur.

Dipnot:

1. Dr. Faruk Beşer, İslâm’da Sosyal Güvenlik, Seha Neşr., İst., 1988, s. 15.

28.08.2010

E-Posta: [email protected] [email protected]



Süleyman KÖSMENE

Ramazan ayında günahların bağışlanması


A+ | A-

Abdullah Bey: “Peygamber Efendimiz (asm), ‘Kim Ramazan ayını Allah’tan sevap umarak tutarsa geçmiş günahları af olur’ buyuruyor. Bu müjdeyi nasıl anlamalıyız?”

Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle Ramazan ayı ahiret ticareti için gayet kârlı bir meşher, bir pazardır ve uhrevî hâsılat için gayet münbit bir zemindir. Ve amellerin artarak katlanması için bahardaki Nisan yağmuru gibidir. Ve Allah’ın rububiyet saltanatına karşı insanın kulluğunun resm-i geçit yaptığı kudsî bir bayram hükmündedir.1

Ramazan-ı Şerif ayındaki oruçla kulun bütün günahlarının affedilmesi bu açıdan kula yepyeni bir beyaz sayfa açıyor. Kim bağışlanmak isterse, kim günahlarının kirinden arınmak isterse, kim mahşer günü mahcubiyetinden kurtulmak isterse, kim sırat köprüsü sıkıntısından kurtulmak isterse, kim Cehennem ateşinden âzâd olmak isterse, kim Resûlullah’ın (asm) şefaatine ermek isterse, kim Allah’ın rızasına nâil olmak isterse, kim Cennete Reyyân kapısından girmek isterse Ramazan ayı orucunu tutmalıdır. Bu haberi bütün kütüb-ü sittede bulmak mümkündür. Yani haberin doğruluğunda şüphemiz yoktur. Yeter ki, bizim bağışlanma isteğimizden ve Allah’ın rızasını kazanma samimiyetimizden şüphemiz olmasın!

Şimdi konuyla ilgili haberlerin ve müjdelerin bir kısmını buraya alalım:

Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) buyurdular ki:

*”Beş vakit namaz kendi arasında, bir Cuma namazı diğer Cuma namazına kadar, bir Ramazan diğer Ramazana kadar hep kefarettirler. Büyük günah işlenmedikçe aralarındaki günahları affettirirler.” 2

*Muaz İbnu Cebel (ra) anlatıyor: “Bir seferde Resûlullah’la (asm) beraberdik. Bir gün yakınına düştüm ve beraber yürüdük.

“Ey Allah’ın Resulü” dedim. “Beni Cehennemden uzaklaştırıp Cennete sokacak bir amel söyler misin?”

“Mühim bir şey sordun. Bu, Allah’ın kolaylık nasip ettiği kimseye kolaydır; Allah’a ibadet eder, O'na hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namaz kılarsın, zekât verirsin, Ramazan orucunu tutarsın, Beytullah’a hac yaparsın!” buyurdular ve devamla: “Sana hayır kapılarını göstereyim mi?” buyurdular.

“Evet ey Allah’ın Resûlü” dedim.

“Oruç günahlara ve Cehenneme perdedir. Sadaka hataları yok eder, tıpkı suyun ateşi yok etmesi gibi. Kişinin geceleyin kıldığı namaz salihlerin şiârıdır” buyurdular. 3

*Talha İbnu Ubeydillah (ra) anlatıyor: “Beli kabilesinden iki kişi Peygamber Efendimiz’in (asm) yanına geldiler. İkisi beraber Müslüman olmuştu. Biri diğerinden gayretliydi. Bu adam, bir gazveye iştirak etti ve şehit oldu. Öbürü, ondan sonra bir yıl daha yaşadı. Sonra o da öldü.

Talha (devamla) der ki: “Ben rüyamda gördüm ki: ‘Ben Cennetin kapısının yanındayım. Bir de baktım ki yanımda o iki zat var. Cennetten biri çıktı ve o iki kişiden sonradan ölene, Cennete girmesi için izin verdi. Aynı vazifeli zat, bir müddet sonra yine çıktı, şehit olana da Cennete girme izni verdi.

Sonra, adam benim için geri geldi ve: ‘Sen dön, senin Cennete girme vaktin henüz gelmedi!’ dedi.

Sabah olunca Talha (ra) bu rüyayı halka anlattı. Herkes bu rüyada şehid olan zatın Cennete sonradan girmesine şaşırmıştı. Bu, Resûlullah’a (asm) kadar ulaştı. Peygamber Efendimiz (asm):

“Bunda şaşacak ne var?” buyurdular. Halk:

“Ey Allah’ın Resulü! Bu zat din için çalışmada öbüründen daha gayretli idi ve şehit oldu. Ama öbürü Cennete bundan evvel girdi” dediler. Bunun üzerine Resûlullah (asm):

“Berikisi ondan sonra bir yıl hayatta kalmadı mı?” buyurdu.

“Evet!” dediler. Peygamber Efendimiz (asm):

“Ve o Ramazan ulaşıp oruç tutmadı mı, bir yıl boyu şu kadar namaz kılmadı mı?” buyurdu. Halk yine:

“Evet!” deyince, Resûlullah (asm):

‘Şu halde ikisinin arasında bulunan mesafe gök ile yer arasındaki mesafeden fazladır!’ buyurdular.” 4

Yüce dinimizde bir takım günah ve hatalar için şüphesiz telâfi yolları gösterilmiştir. Meselâ kul hakkının telâfisi, bu hakkı ödemek ve helâlliğini almaktır. Keza şirkin telâfisi tevhide girmektir, yani Allah’ın var ve bir olduğuna iman etmek ve bu imanda sebat etmektir.

Kul bir yandan eksikliklerini telâfi etme gayreti içinde olur; bir yandan da tevbe ve istiğfarda bulunur. Yapmadığı ibadetleri Allah’a bir fıtrat borcu bilir ve kazaen yapmaya başlar. Günahlarından pişmanlık duyar ve Allah’ın bağışlayıcı olduğunu bilerek Allah’a döner. Bu esnada yeniden günah işlememeye çalışır. Eğer işlerse, acziyetini ve zaafiyetini teslim ederek, yeniden Allah’ın af ve bağışlamasına sığınır. Yani kul için af ve bağışlanma kapısı ölene kadar kapanmaz. Kul, Allah’ın bağışlayıcı olduğunu bilir, ümidini kesmez; kendisine düşen vazifeleri de, gücü yettiği kadar yapar ve Ramazan ayı geldiğinde de orucunu tutarsa İnşallah bütün günahları bağışlanır. Verilen müjde budur.

Dipnotlar:

1- Mektubat, s. 682., 2- Müslim, Taharet 14, (223); Tirmizî, Salat 160, (214)., 3- Tirmizi, İman, 8., 4- Kütüb-ü Sitte, 1186. (3925) (7173)

28.08.2010

E-Posta: [email protected]



Osman ZENGİN

İftarı, on beş dakika erken yaptık!


A+ | A-

Yok canım, öyle zannettiğiniz gibi orucu erken bozmadık. Üç günlük bir Ankara seyahatimiz neticesinde, Bursa’da başladığımız orucu, Ankara’da bitirince böyle oldu. Yani iftarı Ankara’da yapınca, Bursa’ya göre on beş dakika önce iftar yapmış olduk. Tabiî, dönüşte de tersi oldu, on beş dakika önce başlamış olduk oruca, yani ödeşmiş olduk oruçla. Bu da, bir hikmet-i İlâhîdir. Erzurum’da bulunduğum yılları hatırladım. Ramazan aylarında, oradan Ankara’ya yaptığımız seyahatler neticesinde, yarım saat kadar bir fark oluyordu. Erzurum’da sahur yapıp, iftarı Ankara’da yapınca nefsin hoşuna gitmiyordu da, tersi olunca seviniyordu nefis.

Tabiî bu işin biraz nükteli tarafı, ama oruca başlama ve bitirme saatlerinde gerçekten de bazı farklılık veya yanlışlar, hatalar, dikkatsizlikler olabiliyor ki, bunlar biraz da orucun sıhhatiyle alâkalı şeylerdir. Malûmunuz, bazı ibadetlerin yerine gelebilmesi için vakit şartı vardır. Meselâ namazın dış şartlarından biri de vaktin girmesidir. Burada bir çok insanımızın yanlış bilgi ve alışkanlığı var. Zannediyorlar ki, namazın kılınabilmesi için ezan okunması lâzım. Halbuki şart olan ezanın okunması değil, vaktin girmesidir. Bunu bir çok kimseye hatırlatıyoruz. Maalesef bazı imam ve müezzinlerimiz bu konularda dikkatsiz veya gevşek davranıyor, bu yüzden de, ezanı genellikle geç (çok nadir de olsa erken) okuyabiliyorlar. Özellikle cami dışında, evlerinde v.s. namaz kılacak kişilerin, hele bir de zaman ile yarışları varsa, vakit girince namaz kılınacak mekânda okunması sünnet olan ezanı kendileri okuyup namazlarını kılabilirler. Yani ezan okunmasını beklemeleri şart değildir. Burada vazifelilerin hassas davranıp, saatlerini dakik olarak—ki TRT’nin radyo ve TV’leri bunun en doğru ayar yeridir—ayarlayıp, ibadete taalluk eden vaktin doğru olarak kullanılmasıdır.

Namazda olduğu gibi, oruçta da vakit çok önemlidir. Geçmiş yıllarda çok işitmişizdir, bazı vilayetlerimizde iftar vakti olan akşam ezanını erken okuyan hocalar yüzünden oruçların bozulma tehlikesi yaşadığını. Burada, bir dakika dahi ehemmiyetlidir. Top atan kimse ve ezan okuyan hoca bu vakte çok dikkat etmeli, bizim başlıktaki biraz lâtifeli ifademizi gerçeğe dönüştürüp de, millete orucu erken açtırmamalılar. Yine, namaz meselesinde söylediğimiz gibi, TRT’nin radyo ve TV’lerinin saat ayarları bu konuda hassas ölçüdür, oralardan saatlerini ayarlamalıdır mezkûr vazifeliler.

İmsak vaktinde de çok dikkat etmek lâzım. Eskiden imsakta “temkin vakti” denilen bir mühlet vardı. Yani, takvimdeki imsak vaktinden on-on beş dakika sonrasına kadar yenilip içilebiliyordu. Diyanet işleri bunu 80’li yılların başında kaldırıp, temkin vaktini de ilâve ederek, tam imsak vaktinde oruca başlanmasını sağlamıştır. Bu durumda, vakitte hiç taviz olmamakta, imsak saatiyle birlikte yeme içme kesilip oruç tutmaya başlanmaktadır. Tabiî burada temkin meselesinde Diyanet’e uymayan takvimler de var. Bunlar maalesef bir çok insanın kafasını karıştırıyor. Halbuki burada birlik sağlanıp, Müslümanlara mevzu güzel izah edilse, kimse ne oruca başlama vaktinde, ne de bitirme vaktinde tereddüde düşmez. Müslümanlar da ibadetlerini kalp huzuruyla rahatça yapabilirler.

28.08.2010

E-Posta: [email protected]



M. Latif SALİHOĞLU

Bilek güreşi yaşanıyor


A+ | A-

Referandumla ilgili tarafların bilek güreşi bütün şiddetiyle devam ederken, benzeri çekişmeler, daha başka sahalara da sirayet etmeye başladı.

Merkeze alınan Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı'nın yok satan "Simonlar" isimli kitabı ve bir "dinî cemaat"le ilgili televizyonlarda yaptığı açıklamalar, kamuoyunda büyük dalgalanmalara yol açtı.

Hemen bütün medya organları (gazete, tv, internet...) konuyla ilgili haber, yorum, yahut analizlerde bulunurken, siyasetçiler, hatta bazı bakanlar da bilmecburiye aynı konuya müdahil olma durumunda kaldılar.

Emniyetçi Hanefi Avcı, bir anlamda gazeteci Şamil Tayyar'ın yaptığının zıddını yapmaya koyulmuş gibi görünüyor.

Tayyar, "Ergenekoncular" üzerinde ciddî tahşidat yaptı. Bu konu hakkında birkaç kitap neşretti ve sayısız köşe yazıları yazdı. Bunu yapmakla, gerek medyada, gerek siyaset âleminde, gerek kamuoyunda ve gerekse adlî çevrelerde büyük tesirler icra etti.

Avcı ise, Tayyar'ın kendi çapında estirdiği rüzgârı, adeta tersine çevirmeye çalışıyor. Kitabında ve mülâkatlarında, Ergenekoncuları es geçiyor, buna mukabil polis, ordu ve adliye içerisinde bir "cemaat teşkilâtlanması" olduğu iddiasını gündeme taşıyor.

Avcı, bilhassa emniyet camiası içindeki bir grubun hukuk devletinin prensiplerini değil, cemaatî kriterleri esas aldığını, hatta "suç soruşturma"larında bile bu kriterlerin öne çıkarılmak istendiği iddiasında bulunuyor.

* * *

Şüphesiz ki, herşey şahıslardan ve onların yaptıklarında ibaret değildir. Yani, olup bitenleri sadece şahıs bazında görmemek lâzım.

Dolayısıyla, bahsini ettiğimiz çekişmede ve bilek güreşinde de herşey Şamil Tayyar ile Hanefi Avcı'dan ibaret değil.

Bunlara sembolik isimler olarak da bakılabilir. Asıl önemli olan, bu sembol isimlerin arka plânındaki destekçileri, hemfikirleri ve ihtiyat kuvvetleridir.

İşte, bir cihetiyle "siyaset topuzu" kullanılarak, bir cihetiyle de hariçten kuvvet veya destek devşirilerek yapılagelen bilek güreşleri, bugünlerde daha da şiddetlenmiş görünüyor.

Özellikle şunu duâ ve temenni edelim ki: Cenâb–ı Hak, yaşanan bu yüksek gerilimli gelişmeleri dinimiz, vatanımız ve milletimiz hakkında hayırlara tebdil eylesin. Amin.

Bunun dışında bizler daha başka ne yapabiliriz? Olup bitenler karşısında nasıl bir tavır alabiliriz, biraz da ona bakalım...

* * *

Hemen her meselede olduğu gibi, bu tarz konularda da esas almamız gereken ölçü ve prensipler, Kur'ân'ın hakiki bir tefsiri olan Nur Risâlelerinde vâz edilmiştir.

İşte, dahilî sıkıntı ve çekişmelerin bilek güreşi tarzında, yahut siyaset topuzu kullanılarak halledilmesi cihetine gidilip gidilmemesi hususunda sorulan bir "meraklı suâl" hakkında Üstad Bediüzzaman'ın vermiş olduğu cevabın omurgası niteliğindeki ifadeleri:

"Bu zamanda ehl–i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle kalblerin bozulması ve imânın zedelenmesidir. Bunun çare–i yegânesi nurdur, nur göstermektir ki, kalbler ıslâh olsun, imanlar kurtulsun. Eğer siyaset topuzuyla hareket edilse, galebe çalınsa, o kâfirler münafık derecesine iner. Münafık, kâfirden daha fenadır.

"Demek, topuz böyle bir zamanda kalbi ıslâh etmez. O vakit küfür kalbe girer, saklanır, nifaka inkılâp eder.

"Hem nur, hem topuz, ikisini bu zamanda benim gibi bir âciz yapamaz. Onun için, bütün kuvvetimle nura sarılmaya mecbur olduğumdan, siyaset topuzu ne şekilde olursa olsun bakmamak lâzım geliyor.

"...Evet, ehline göre kâfirin veya mürtedin tecavüzatına sed çekmek için topuz lâzımdır. Fakat iki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfi gelir. Topuzu tutacak elimiz yok." (On Altıncı Lem'a'nın İkinci Suâli, s. 107.)

* * *

Demek ki, en büyük tahşidatı, imân ve ahlâkın tamiri üzerinde yapmak lâzım. Kalpleri ıslâha çalışmak lâzım.

Bunlarda eksiklik, zaaf, yahut ihmal varsa, diğer sahalardaki gelişmelerin bir kıymet–i harbiyesi yoktur.

Şu mübarek Ramazan günlerinde başımızda gelen dehşetli sel ve yangın felâketlerinin lisân–ı hikmetle bize neler söylediklerini bilmek, anlamak gerek.

Bunların yanı sıra, mânevî musibet olarak camilere sokulan bid'alar, o mübarek mekânlarda Nemrutlara, Şeddatlara okunan duâlar, ne yazık ki ferec ve ferah ve sürûr kapılarını açtırmadı, aksine başımıza felâket ve musîbetlerin celbine sebebiyet verdi.

Topuzlar, güreşler, çekişmeler bir yanda kalsın; biz var kuvvetimizle nura bakmaya, nura banmaya devam edelim.

Tarihin yorumu 28 Ağustos 1991

Devlet Başkanı komünizmi terk edince...

Sovyet Rusya'nın son Devlet Başkanı olan Mihail Gorbaçov, Sovyet Komünist Partisi Sekreterliğinden resmen istifa etti. (28 Ağustos 1991)

Gorbaçov'un bu istifası, aynı zamanda Rusya'da yetmiş yıldır süregelen komünist rejimin de sonu ve iflâsı anlamını taşıyordu. Bu durum, zaman içinde kaşarlanmış komünistleri fena halde öfkelendirdi.

Komünistler, Gorbaçov'un 1985'ten beri yürüttüğü perestroika (yeniden yapılanma) ve glasnost (açıklık) adını verdiği reformist politikaları endişe ve memnuniyetsizlik içinde takip ediyordu.

Ancak, ülkenin içine düştüğü bilhassa ekonomik darboğaz sebebiyle seslerini yine de fazla yükseltemiyorlardı.

Onlara göre, işler düzelecek ve komünist rejim yoluna devam edip gidecekti. Ancak, hiç beklemedikleri gelişmeler birbirini takip etti.

Sadece Rusya'da değil, demir perde ülkeleri de dahil olmak üzere, dünyanın her tarafında komünizm aleyhtarlığı geliştikçe gelişti.

Son olarak, Gorbaçov'un "Nobel Barış Ödülü"nü alması ve hemen ardından komünizmi bitirme eğilimine girmesi, komünistlerin can havliyle silâha sarılmasına sebebiyet verdi.

19 Ağustos sabahı komünizm rejimini yeniden yeşertmek isteyen KGB destekli bir grup general ve siyasetçi "İhtilâl Komitesi" adı altında, Gorbaçov'a karşı darbe teşebbüsünde bulundu.

Silâhlı çatışma günlerce devam etti. Başkanlık sarayı yangın yerine döndü.

Tam da bu esnada, hiç beklenmedik bir gelişme yaşandı. Gorbaçov'un siyasî rakibi olarak bilinen Rusya Federasyonu Başkanı Boris Yeltsin, emrindeki tankların üzerine çıkarak Gorbaçov'u hararetle desteklediğini ve ülkeyi ihtilâl bozuntularına teslim etmeyeceklerini haykırdı.

Bu durum, iki önemli gelişmeye yol açtı.

Birincisi: Darbe başarısızlıkla sonuçlandı ve ihtilâlcilerin çoğu bir yolunu bulup yurt dışına kaçmanın yolunu tuttu.

İkincisi: Yeltsin'in prestijinin artmasına, siyaseten güçlenmesine yol açtı. Nitekim, kısa zaman içinde Yeltsin'in yıldızı parladı ve dağılan SSCB'nin yerine kurulan Bağımsız Devletler Topluluğunun Başkanlığına seçilerek, yeni Rusya'nın lideri oldu.

28.08.2010

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri




Son Dakika Haberleri

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Abdullah ŞAHİN

  Ahmet ARICAN

  Ahmet BATTAL

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Ali Rıza AYDIN

  Atike ÖZER

  Baki ÇİMİÇ

  Banu YAŞAR

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H.İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Hakan YILMAZ

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehmet YAŞAR

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Muzaffer KARAHİSAR

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Saliha FERŞADOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.