15 Kasım 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Yeni Asyadan Size

Bayramda kalpler ittihad ediyor


A+ | A-

Allah kısmet ederse yarın, Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin ifadesiyle ‘kalpleri ittihad ettiren’ zaman dilimlerinden birini daha idrak edeceğiz. Bediüzzaman bunu “Nebî Aleyhisselâm, ubudiyet cihetiyle muvahhidînin kalplerini iyd (bayram) ve Cuma ve cemaat namazlarında ittihad ettiriyor ve dillerini bir kelimede cem ediyor (topluyor). Öyle bir sûrette ki, şu insan, Mâbûd-u Ezelînin azamet-i hitabına, hadsiz kalblerden ve dillerden çıkan sesler, dualar, zikirlerle mukabele ediyor” şeklinde özetliyor.

Evet, bayram günleri, kalplerin manen bir olduğu günlerdir. Tekbirlere arefe günü sabah namazıyla başlayan mü’minler, beş gün boyunca her namazda hep birlikte “Allahuekber Allahuekber...” diyerek yekvücut olurlar. Bu kudsî atmosferi ve birlik ruhunu, bayram günlerinde gerçekleştirdikleri eş-dost, akraba ziyaretleriyle daha da perçinlerler. Böylelikle bayramlar, toplumsal huzur ve barışın da bir vesilesi olur.

Bediüzzaman, böylesi bayram günlerinin sevincine şükürle mukabele edilmesi gerektiğini de söyler. Çünkü neşe ve sevincin arttığı bu günlerde, insanın gaflete düşmesi daha kolay olur. Onun içindir ki “Bayramlarda gaflet istilâ edip gayr-i meşrû daireye sapmamak için, rivâyetlerde, zikrullaha ve şükre çok azîm tergîbât vardır” der.

İdrak edeceğimiz Kurban Bayramının da bu mânâları bize yaşatması ve insanlığın çok ihtiyacı olan huzur, barış, kardeşlik ve yardımlaşmaya vesile olmasını diliyoruz. Cenâb-ı Hak, rızasını kazanma ve Kendisine yakınlaşma adına yaptığımız bütün taat ve ibadetlerimizi kabul eylesin.

«««

Kurban Bayramı ilâvesi

Son iki senedir olduğu gibi, bu yıl da Kurban Bayramı için hazırladığımız ek, bugünkü gazeteyle birlikte elinizde. Eki incelediğiniz zaman göreceğiniz gibi, ekte hac ve kurbanla ilgili aydınlatıcı bilgiler yer alıyor. Konu başlıklarını burada da sıralayalım:

Kurban nedir?

Kelime ve dinî terim olarak anlamları.

Kurbanın tarihçesi.

Diğer dinlerde kurban.

Hz. İbrahim ve İsmail (a.s.).

Kurbanın dinî hükmü.

Kimler kesebilir?

Hangi hayvanlar kurban edilir?

Nasıl kesilir?

Sünnetleri…

Kurban ibadetinin hikmetleri (psiko-sosyal)

Risale-i Nur’daki kurban bahisleri.

Kurban’la ilgili âyet ve hadisler.

Arefe günü.

Kurban Bayramı ve teşrik tekbirleri.

Hac nedir?

Kelime ve dinî terim olarak anlamları.

Hac ne zaman farz oldu? (Tarihçesi)

Hac kimlere farzdır?

Hac çeşitleri.

Hacla ilgili âyet ve hadisler.

Risale-i Nur’daki ilgili bahisler (“Haccın hikmetini ihmal,” “Mekke ağzıyla, Cebel-i Arefe diliyle getirilen tekbirlerin mânâsı” gibi)

Hac ibadetinin psiko-sosyal yönü.

Kurban ekimize emeği geçen herkese teşekkür ediyor, istifadeye vesile olmasını diliyoruz.

«««

Gazetemizde bayramlaşma

Her bayramda olduğu gibi, gazetemizde yine bayram namazı kılınacak ve namazı müteakip bayramlaşma olacak. İstanbul ve civarındaki okuyucularımızdan, durumu müsait olanları, yarın sabah birlikte bayram namazı kılmak ve bayramlaşmak için gazetemize bekliyoruz.

Bu arada İstanbul’da bayram namazı vaktinin 07:36’da girdiğini hatırlatmış olalım.

«««

Yeni Asya Vakfının kurban hizmeti

Hayli zamandır gazetede çıkan ilânlarda da duyurulduğu gibi, Yeni Asya Vakfı kurban kestirmek isteyen okuyucularımızın hizmetinde. İlânlardaki bilgiler ışığında vakıf yetkilileriyle irtibat kurarak kurbanlarınızı kestirebilirsiniz. Allah kabul etsin.

«««

“O kahraman,” Yılmaz Demirel

Geçen haftaki yazının sonundaki “Bir hizmet kahramanı” ara başlıklı bölümde tanıttığımız gayyur okuyucumuzun—Yılmaz Erdoğan şeklinde yazdığımız—ismini Yılmaz Demirel olarak düzeltiyor, bu vesileyle kendisine tekrar takdir, tebrik ve teşekkürlerimizi iletiyoruz.

15.11.2010

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

Hacıların sevinci


A+ | A-

Nasip olursa milyonlarca mü’min bugün Arafat’da ‘vakfe’ye duracak ve ‘hacı’ olacak. ‘Hacı’ olanlar ile birlikte henüz hacı olamayan, ama o istek ve arzu ile tutuşan diğer Müslümanlar da bu sevince duâlarıyla katılacaklar. Arafat ve Kâbe’de yaşanan bu sevinç, İslâm dünyasında idrak edilecek Kurban Bayramı sevinci ile inşallah zirveye ulaşacak.

Sevinç ve huzur halinin bütün İslâm âlemi ve insanlıkta hakim olması en büyük temennimiz. Aslında bu mümkün, ama “Asya münafıkları ile Avrupa’nın dessas zalimleri” buna imkân vermiyor. İslâm ülkelerinde yaşanan sıkıntılar, sadece iç problemlerden kaynaklanmıyor. Öyle olsa, bu ülkeler ‘zengin toprakların fakir bekçileri’ durumuna düşer miydi?

Bilindiği üzere hac, maddî imkânı olan Müslümanların yapması gereken (İslâmın 5 farzından biri) bir ibadettir. Hac, birilerinin iddia ettiği gibi ‘gezi’ değildir. Risâle-i Nur’da ifadesini bulduğu şekliyle hac, İslâm âlemi için ‘yıllık kongre’ anlamındadır.

Çeşitli sebeplerle bugün için hac, bu mânâyı tam ifade edemiyor olabilir. Bunun temini için İslâm ülkelerinin hükümetleri başta olmak üzere hepimizin yapması gereken işler vardır. Basında yer alan haberlere bakılırsa bu yıl örnek bir adım atılmış. “Mekke’de dostluk gecesi” başlıklı haber özetle şöyle: “Harem-i Şerif’in de içinde bulunduğu Hicle Mahallesi Muhtarı Mahmut bin Süleyman Bitar, Kâbe’nin yakınında yer alan muhtarlık binası önünde hacı adaylarının birbiriyle tanışması amacıyla ‘Dostluk Gecesi’ düzenledi. Değişik ülkeleri temsilen 10’ar kişilik gruplar halinde dâvet edilen hacı adayları muhtarlık önündeki alanda bir araya geldi. Çeşitli mezhep, renk ve ırka mensup milletlerin buluştuğu gece, renkli görüntülere sahne oldu. Hicle Mahallesi Muhtarı Bitar, Hac için Mekke’ye gelen Müslümanların birbiriyle tanışıp, kaynaşması amacıyla bu geceyi düzenlediğini belirtti.” (Yeni Asya, 6 Kasım 2010)

Hac döneminde hemen Müslüman ülkeden ve her kademeden insanlar Mekke ve Medine’de bir araya geliyor. Bu yoğunluk arasında düzenli toplantılar yapmak bekli kolay olmaz, ama yine de elden gelen gayreti göstermek lâzım. Farklı ülkelerden bir araya gelen hacılar, başka ülkelerdeki meslektaşlarıyla da bu vesile ile tanışabilirler. Hacda temeli atılan birlik ve kardeşlik; hac sonrasında da geliştirilebilir.

Hadiseye Türkiye açısından bakınca, hacca gitme sırası noktasında da sıkıntılar yaşanıyor. Meselâ, her yıl 100 bin kişi hacca gidebilecekken; bunun 5 ya da 10 katı talep oluyor. Hacca gitmek isteyenler çok ve kontenjan da sınırlı olduğu için arzu eden istediği yıl hacca gidemiyor. Bu tek başına Türkiye’nin çözebileceği bir mesele değil, ama işin peşini bırakmak da olmaz. Bu sene yapıldığı gibi ilerleyen yaştaki hacı adaylarına belli nisbette öncelik tanınabilir. Hac kur’aları daha erken açıklanabilir ve ‘yedek’ listeler de hazırlanır. Hatta, bir yıl sonra hacca gidebilecek kişilerin ve yedeklerinin listesi bile erkenden hazırlanır. Böyle olunca insanlar “Acaba bu yıl gidebilecek miyim, önümüzdeki yıl gidebilecek miyim?” telâşına kapılmaz.

Bazıları, “Eskiden bu kadar hacı adayı olmuyordu” diye şaşırıyor. Şaşırmakla haklıdırlar. Ama unutmasınlar ki Türkiye bir “Müslüman ülke” ve başta gençlik olmak üzere insanlar daha fazla dinin gereklerini yapma gayreti içine girdiler. Elbette bu talepde “Babalarımızdan daha zengin” olmamız da etkili. Şükürler olsun ki, her şeye rağmen; daha fazla kişinin İslâmın icaplarını yerine getirdiği bir ülke olduk.

Hacılarımızın duâsıyla inşaallah bu sayı daha da artar. Ve arzu eden herkes o mukaddes topraklara gidip ‘hacı’ olur, ‘hacı’ olarak yaşar ve ‘hacı’ olarak ölür...

15.11.2010

E-Posta: [email protected]



Recep TAŞCI

G-20 zirvesinden beklentiler


A+ | A-

Yazıyı kaleme aldığımız sırada G-20 Liderler Zirvesi, Güney Kore’nin Seul şehrinde sürüyordu.

Hiç şüphesiz tartışmaların odak noktasında ABD’nin uyguladığı para politikası yer alıyor.

Küreselleşen dünyada ülkelerin atacağı her adım diğer ülkeleri de yakından ilgilendirmektedir.

Hele global üretimin yaklaşık dörtte birine sahip ABD söz konusu olunca duyarlılık daha fazla olmaktadır.

Bu sebeple ABD Merkez Bankası FED’in açıkladığı son karar malî piyasalarda ses getirmiştir.

Hatırlatalım.

FED 600 milyar dolar basacak.

Bunu 8 aya yayarak, ayda 75 milyar dolar şeklinde gerçekleştirecek.

Krizin derinleştiği dönemde hazine bonosu ve ipoteğe dayalı menkul kıymet karşılığında sermaye piyasalarına 1 trilyon 750 milyar dolar fon aktarılmıştı.

FED’in bilânçosu haliyle şişiyor.

2007’de 700 milyar dolar büyüklüğünde iken 2009’da 2,1 trilyon dolara ulaştı.

Halen 2,4 trilyon dolar olan bilânço büyüklüğü 600 milyar dolarlık son alımla birlikte 3 trilyon dolara yükselecek.

Amaç;

Ekonomiyi canlandırmak ve istihdamı arttırmak.

Krizin tesiri ile bir ara yüzde 10’u aşan işsizlik bütün gayretlere rağmen yüzde 9,6 seviyesinde seyrediyor. Bu da 15 milyon kişiye tekabül ediyor.

Krizden önce oran yüzde 5 civarındaydı.

Şu andaki yüzde 2’lik büyüme hızıyla işsizliğin aşağıya çekilmesi mümkün görünmüyor.

Para pompalayarak krizin aşılacağı sanılıyor.

Beklentiler şöyle;

Parasal genişleme sayesinde bankalar kredi musluklarını açacak, böylece hem üretim hem tüketim teşvik edilecek.

Baş ağrıtan emekli fonları açığı kapanacak.

Sermaye piyasalarına da çok para gireceğinden şirketler yatırım yapabilecek, kazançları artan kişiler tüketime yönelecek.

Bollaşan doların değeri düşeceğinden ithalat pahalanacak ihracat ucuzlayacak, rekor düzeyine çıkan dış ticaret açığı frenlenecek.

Dolayısıyla işsiz sayısı da azalacak.

Bu hedefler gerçekleşir mi bilmiyoruz.

Ama şunu biliyoruz.

1 trilyon 750 milyar tutarında dolar basılması işe yaramamış.

Çünkü tüketici borçlu.

Eline geçen parayla borçlarını kapatıyor.

İlâveten krizin oluşturduğu işini kaybetme ve gelecek kaygısı gibi psikolojik faktörler de harcama eğilimini baskı altında tutuyor.

Çin parası Yuan’ın değerinin düşük olması bir diğer handikap.

Dış ticaret açığını olumsuz yönde etkiliyor.

Ülkede faizler neredeyse sıfır, hatta negatif olması basılan paranın ülke dışında kârlı yatırım alanlarına kaymasına sebep oluyor, iç tüketime faydası dokunmuyor.

Ancak gittiği ülkelerin millî paralarını değerlendiriyor, yerli sanayiye zarar veriyor, carî açığını büyütüyor, işsizliği arttırıyor.

Almanya, Japonya, Brezilya, Güney Kore, Tayvan, Malezya gibi ülkeler ekonomilerinde hasara yol açan bu dolar bolluğundan şikâyetçi.

G-20 Zirvesin’den bu konuyla ilgili nasıl bir karar çıkacağını göreceğiz.

Belki de anlaşma sağlanamayacak, herkes başının çaresine bakacak.

Türkiye mi?

Dolar denizinde yüzüyor.

Boğulmaktan korkmuyor.

Bu vesile ile çok değerli okuyucularımızın mübarek Kurban Bayramını tebrik ederim. Hayırlı bayramlar efendim…

15.11.2010

E-Posta: [email protected]



Cevher İLHAN

AB’de “dananın kuyruğu…”


A+ | A-

Türkiye’nin 2010 AB İlerleme Raporunda yine demokrasi ve özgürlüklerin noksanlığı vurgulanmakta. Önceki “ilerleme(me) raporları”nda olduğu gibi, AB’nin çokça üzerinde durduğu sivil otoritenin etkinleştirmesi açısından, bütçe dışı askerî fonların Meclis tarafından denetlenmesinde ilerleme sağlanamadığı belirtilmekte.

Yolsuzluklar bilânçosuna dair dosyaların bu denli arttığı süreçte, Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün ölçümlerine göre Türkiye’nin 178 ülke arasında 56. sırada yer almakla yolsuzluktan sınıfta kaldığı ikaz edilmekte.

Ne var ki AB’nin bu ikazı yaptığı günde, hükûmetin Meclis’te Sayıştay’ın askerî harcamalarının yanısıra, kamu idarelerinden kuruluşlara, belediyelerden sosyal devlet kurumlarına, kamu şirketlerinden müesseselere kadar bütün devlet harcamalarını “denetleme dışı”nda bırakmakta…

Keza Türkiye’nin demokratik kurumlarının düzgün işleyişine güveni güçlendirme fırsatı olarak görülen “Ergenekon soruşturması”nda, şüphelilerin yakalanmaları ile iddianamelerin mahkemeye sunulması arasında yaşanan zaman farkının etkin adlî güvenceler konusundaki kaygıları arttırdığı, bilhassa iki yıla yaklaşan ve hâlen uzatılan tutukluluk sürelerinin bu denli sürmesinin hukuk ve adalet duygusunu zedelediği uyarısı da dikkate değer…

ANKARA KRİTERLERDEN KAÇIYOR

AB’nin nazara verip Ankara’nın öteden beri ötelediği bir diğer konu ise siyasetin demokratikleşmesi için siyasî partiler ve seçim yasasının demokratik standartlara göre düzeltilmesi.

AB’ye taahhüd edilen ve ilerleme raporlarında siyasî partilerde genel merkez sultasının kaldırılarak halkın kendi temsilcisini seçme hakkının sağlanması için, hâkim tescilinde ve nezâretinde kayıtlı seçmenin önseçimiyle oluşan aday listelerine seçmenin “tercihli oy” kullanabilmesinin sağlanması. Genel merkezlere yüzde 3, en çok yüzde 5’lik bir kontenjanın tanınması. Keza temsilde adalet”in temini için yüzde 10 seçim barajının AB ülkelerinde olduğu gibi yüzde 5’e çekilmesi.

Ancak Türkiye’nin demokratik gelişmesine ve siyasetin altyapısının güçlendirilmesine zemin hazırlayan bu kriteri de AKP iktidarı görmezden gelmekte. Her fırsatta demokrasi ve özgürlüklerden dem vuran Başbakan ve iktidar partisi sözcüleri, yüzde 47 oyla Meclis’in yüzde 65’ini doldurmanın yanlışlığına ve 2002’de olduğu gibi seçmenin yüzde 48’ninin Meclis dışında kalmasına bakmadan bu öneriyi reddetmekteler. Seçim barajının tâdili ve siyasî partiler ve seçim sisteminin düzeltilmesi çağrılarına,“Türkiye buna hazır değil” diye tamamen oy hesâbıyla kesip atmaktalar…

AB’nin bütün ilerleme raporlarında ısrarla istediği ve AKP hükûmetinin yapmadığı bir diğer husus, dokunulmazlıkların “kürsü dokunulmazlığ”ıyla sınırlandırılması.

Temelde yolsuzlukları önünü kesebilecek ve siyasette kaliteyi öne çıkaracak standartlardan kaçan siyasî iktidar, Başbakan’dan birçok bakana, başta iktidar partisi olmak üzere çeşitli partilerden milletvekilleri hakkında önemli yolsuzluk iddiaları ve dosyaların bulunduğu vasatta, topyekûn siyaseti muallel hale getirip şâibe altında bırakan bu bataklığı kurutmaya yanaşmamaktalar…

ANKARA BAHANE Mİ ARIYOR?

Diğer yandan müzâkere sürecinde AB’nin dikkat çektiği en önemli noksanlık, “basın özgürlüğü”nde Türkiye’nin vaziyeti. Türkiye, refah ve kişi özgürlüklerinde sınıfta oldukça düşük notla sınıfta kalıyor.

“Legatum Institute” adlı uluslar arası düşünce kuruluşunun “2010 Refah Listesine”nin ifade özgürlüğü, toplumun farklılıklara olumlu yaklaşımı ve hoşgörü gibi faktörler değerlendirildiği kişisel özgürlük kategorisinde 95’inci sırada olması, AB’nin bu tesbitini teyid ediyor.

Türkiye’nin Etiyopya, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Zimbabve grubunda geride kalması, inanç ve düşüncelerinden dolayı yargılanan, ceza alan ve hapiste bulunan gazetecilerin sayısıyla ortaya dökülüyor. Önemli bir kısmı askerî makamlar ve siyasetçilerin gazetecilere 4 bin 91 dâvâ açılması, “siyasî saldırı”, sansür ve otosansür baskısı bunun göstergesi.

Gerçek şu ki düşünce ve ifâde özgürlüğü, beş yıldır süren tam üyelik müzâkere sürecinde 35 başlıktan 13’ünü açtırabilen ve ancak bir başlığı kapatabilen Ankara’nın AB kırılganlığını su yüzüne çıkarıyor. Adalet Bakanı Ergin’in, gelinen noktada “Basın ve ifade özgürlüğünde eleştiriler var” demesi bunun ikrarı. Ve tam bu vasatta, “Atatürk’ten beri hiçbir liderin yapmadığı kadar, ulusuna damgasını vurdu” diye öven İngiliz haber ajansı Reuters’a konuşan Başbakan Erdoğan, Türkiye’nin birliğe üyelik için yürütülen 35 müzakere başlığından sadece birini tamamlayabildiğini” söyleyip âdeta başarısızlığı itiraf ediyor; “1.5 yıl sonra müzakerelerde gelinecek noktada dananın kuyruğu kopacak” diye konuşuyor.

Cumhurbaşkanı Gül, AB içinde Truva atı işlevini gören İngiltere’de, “Başlıkları biz açarız, biz kaparız” diye AB’e örtülü rest çekiyor. AB’den sorumlu Devlet Bakanı ve Başmüzâkereci Bağış da “Türkiye’nin gün geçtikçe AB’ye ihtiyacı kalmıyor” cümlesini kullanıyor.

Peki neden? AKP iktidarında Ankara, AB treninden atlamak için bahane mi arıyor? “Dananın kuyruğunun kopması”nı şimdiden seslendirmenin anlamı ne?

15.11.2010

E-Posta: [email protected]



Robert MİRANDA

Amerika’nın İslâm karşıtı korku tacirleri asla muvaffak olamayacak


A+ | A-

Kutsal aylar bütün bereketiyle gelip geçerken, Müslümanlar da bu aylarda inançlarına ve barış dini olan ve kelime anlamıyla da bunu karşılayan İslâm’ın ibadet pratiklerine kendilerini yeniden adadılar. Bu kutsal aylar boyunca dünyayı İslâm konusunda yeniden bilinçlendirme fırsatı da yakalamış olduk.

Birinin inancının propagandasını yapması tam Amerikan tarzı bir davranıştır. “Tanrı” mefhumu Amerikalıların hayatlarının her alanında yerini bulur. Bu güce inansalar da inanmasalar da durum böyledir. Esasında gerçek olan şey Amerika bir Hıristiyan toplumu değildir. Amerika’nın ulusal bir dini olduğu da söylenemez. Nitekim Amerikan Anayasası ulusal bir dine sahip olmayı yasaklamıştır. Şu kadarı da var ki, bütün fırkalarıyla Hıristiyanlık Amerika’da en baskın dindir. Fakat nüfusun az bir kısmı Hıristiyanlığın herhangi bir fırkasının pratiklerini uygular. Amerika’da bir kişinin dininin pratiklerini uygulayıp uygulamaması konusunda töleranslı olmak gelenekten sayılır. Toplumun sadece üçte ikisi bir dinin pratiklerine inanır.

Şiddetin, cinselliğin, materyalizmin, hakikatte göreceliğin ve batıl inançların göklere çıkarıldığı Amerikan kültürü ne yazık ki Allah’ın rızasından çok zıt bir noktaya odaklanmıştır. Bu kültür netice itibariyle Amerikalılara göre Allah’ın sevmediği 7 “ölümcül günah”ın, diğer deyişle “en büyük ahlâksızlıkların” veya Amerikalıların tabiriyle “Esaslı günahların” kaynağı haline gelmiştir. Bunlar: “Açgözlülük, oburluk, tembellik, kibir, şehvet ve öfkedir...”

Açgözlülük bütün günahların anası sayılır, fakat öfke (yahut kin) de merkezde sayılır. Tanrı’nın öfkesi, insanın öfkesinden farklıdır. Tanrı’nın gazabı insanların yaptığı sayısız günahlardan dolayı gelir. İnsanın öfkesi genelde diğer bir insana karşı (kin ve intikam duygusuyla) işlenen bir günahtır. Din savaşları ise insanlığa karşı işlenen en büyük günahlardan biridir. Bir inancının ötekisine karşı “Kimin Tanrısı daha büyük” iddiasıyla açtığı savaşların amacı kendilerinden başka hiçbir inancın var olmasına dayanamamak anlamına gelir.

Daha enteresanı ise Amerika’nın baskın dini olan Hıristiyanlık haricinde herhangi bir inanç sözkonusu olduğunda, Hıristiyanlığın haksızlığa karşı korunduğu gibi korunmamasıdır. Sözgelimi sadece sözde inançlı bir kişinin işlediği küçük bir hata bile o dinin bütün mensuplarına tahmil edilir. İşte bu bilinç yüzünden Amerika her geçen gün daha da fazla Anti-Müslüman hale geliyor. Amerika’da, Müslümanların karalanması derhal durmalıdır. Kutsal ayların gelişiyle, Anti-İslâmî konuşmalar bir yana atılmalı ve insanlara gerçek öğretilmelidir.

New York’taki yıkılan ikiz kulelerin yerine cami yapılacağı söylentisinin ortaya çıktığı zamanki kadar başka bir zaman Amerika’da İslâm karşıtı söylemlerin bu denli yükseldiğini görmemiştik. İftiracılar çok ileri giderek böyle bir caminin inşaatının o talihsiz günde ölenlerin ruhuna karşı bir saygısızlık olacağını söylemeye cüret ettiler.

Fakat esasında cami ikiz kulelerin arazisinde inşa edilecek değildi, hatta karşısındaki sokakta bile değildi. Esas yeri o arazinin bir kaç blok ötesindedir. Sanki bu bölgede “Müslümanlara yer yok” kabilinden bir alan oluşturulmak isteniyor. Ne kadar yakına cami yapılabilir acaba? Daha ötesi, ne kadar uzağa cami yapılabilir? 6 blok ötesi iyi mi? Bir mil ilerisinde yapsak? Yoksa Manhattan adasının sınırları içinde olmaz mı?

Camiyi ikiz kulelerin arazisinin dışına itmek neyi halledecek? Halbuki nasıl ki Hıristiyanlar her yerde ibadethane inşa etmekte serbest ise, Müslümanlar da öyle olmalıdır. Başkan Obama Beyaz Saray’da verdiği bir iftarda tam olarak bu cümleyi sarfetmişti.

Aslında problem şu ki, 11 Eylül’den bahseden bütün konuşmaların ana teması, “Müslümanlar Amerikan hayat tarzımızı değiştirmeye çalışıyorlar!” şeklindedir. Bu sebebledir ki, Amerikan toplumunda Müslümanlara asla güvenilmemelidir ve İslâm’a mümkün olduğu her fırsatta saldırılmalıdır ki, İslâm Amerika’da asla ve asla kabul gören bir din olmasın.

Newt Gingrich adlı bir ideolog İkiz Kuleler sahası içinde bir cami inşa etmenin, toplama kamplarının olduğu bir alanda Nazi binası inşa etmek, yahut Pearl Harbour’da bir Japon anıtı dikmek anlamına geldiğini söyleyecek kadar işi abarttı. Buradaki asıl niyet İslam üzerine kalıcı bir karalama damgası yapıştırmaktır. Halbuki İslâm âlimleri 11 Eylül’den bu yana sürekli olarak, bu olaya karışanların Müslümanları temsil edemeyeceğini, çünkü Müslümanların masumların kanını asla dökmeyeceklerini ifade ediyorlar.

Bu tıpkı kendine biz iyi Hıristiyanlarız diyip sonra da durmadan cinayet işleyenler gibidir. Şimdi Hazreti İsa (as) adına seri cinayetler işleyen (bu Amerika’da yaşandı) bir cani yüzünden biz kalkıp bütün Hıristiyanları mı suçlayacağız? Tabiî ki hayır! Öyleyse bir takım insanların, İslâm dışı yollarla işledikleri bir takım fiiller yüzünden neden bütün Müslümanlar suçlanıyor? Bunun sebebi ancak ve ancak cehalet olabilir!

Hâlâ politik kanat dinsel retorikleri kullanıyor ve Müslümanlara karşı çıkarak farklı ihtilaflar oluşturuyor. Geçtiğimiz 11 Eylül’de de sağcı muhafazakâr bir rahip olan ve bazılarının tabiriyle “Güvercin Kilisesi’nin” temsilcisi Terry Jones, “Kur’ân yakma günü” şeklinde uluslar arası bir çağrı yaptı ve dünya üzerinde herkesi Kur’ân yakmaya çağırdı. Hatta kiliseye gelenler bu eylemi nasıl yapacakları ve neden yaptıkları konusunda broşürler bile dağıttılar.

Şüphesiz bu tür eylemler bütün dünyadaki Müslümanları kışkırtacak ve öfkeyi arttıracak eylemlerdir. Şükür ki, bu eylem gerçekleşmedi ve böylece hâlâ 11 Eylüller daha çok dinî hoşgörünün anlatılacağı bir gün olarak değerlendirilebilir.

Biz ise İslâm üzere duruşumuza devam edeceğiz. Çünkü Allah’a güveniyoruz...

Tercüme: Umut Yavuz

15.11.2010

E-Posta: [email protected]



Şükrü BULUT

Fransa mı, İsveç mi?


A+ | A-

Türkiye’mizdeki “hak ve özgürlükler” tartışmasının maksatlı olarak yanlış köşelere çekildiğinin farkında mısınız? Medenî milletlerle omuz omuza gelmekte olduğumuzu iddia eden hükümet, yalnızca tesettür meselesini hem de çok yanlış bir tarzda gündemde tutmaya çalışıyor. Temel hak ve hürriyetlerin bir paket halinde ele alınması gerekirken, fırsatlar milletin aleyhinde heba ediliyor.

Hiçbir etabı tamamlamayan hükümeti “tarafgirâne” müdafaa edenler, yine “etap etap” diyecekler. İstibdadın tezgâhında örülmüş şu siyahî “hukuksuzluk ve adaletsizlik” örtüsü kalksın da, etap etap kalksın. Fakat şu yaklaşımlar hayal kırıklığını daha da derinleştireceğe benziyor. AB ülkelerinin meclislerinde ve hatta dünkü sosyalist devletlerin parlamentolarında, temel hak ve hürriyetler meselesine yaklaşma üslûbu, ön hazırlıkları, planlama ve araştırma raporları incelendiğinde, hükümetin beklediğimiz hürriyetlerde bizden ne kadar uzak olduğu ortaya çıkıyor. Manzara hâlâ üçüncü dünya ülkesi…

Kemalist kadroların fikrî iskeletlerini incelediğinizde, Avrupaî iki kaynaktan beslendiklerini göreceksiniz. Davulu siyasal İslâmcıların boyunlarına takıp tokmağı sıkıca ellerinde tutanların asıl ilham kaynağı düne kadar bolşevizm, sosyalizm ve komünizm idi. Bazı gelenekçi ve İttihatçı çizgiyi takip edenler ise, Fransa’yı rehber edinmişlerdi.

Klâsik komünizm ve sosyalizmin neocon ve neoliberal gibi global dinsiz cereyanlarla millî devletleri açık veya kapalı devrimlerle dönüştürdüğü şu zamanda, geleneksel “saldırgan laik Fransız modeli” hâlâ yerinde duruyor. AB ülkelerinin bu hususta Fransa ile çok mesafeli olduğunu devamlı işitiyor ve görüyoruz. Fransa’nın hâlâ bizim için “model ülke” olması, dizginlerin Kemalistlerin elinde olduğunu gösteriyor. Diğer taraftan neoliberallerin finanse ettiği STK’lar, üniversiteler ve Millî Eğitimin de yardımlarıyla Türkiye’nin menfî istikamette dönüştürülmeye devam ettiğini her gün yeni örneklerle müşahede ediyoruz.

Halbuki Avrupa’da insanı keşfetmiş, insanî değerleri ve ahlâkı yüceltmiş ve hakikî medeniyeti hedeflemiş devletler ve bu devletlerin politikaları da var. AKP kadroları, Fransa ve sosyalizm modelleri yerine “İskandinav” modelini inceleyerek bir program haline getirselerdi, şu dehşetli handikaba düşmezdik.

Fransa yerine neden İsveç olmasın ki… Bütün dünya İsveç’in insanî değerleri korumada, demokraside, refahta ve din-devlet ilişkilerinde bütün dünya ülkelerine örnek olduğunu söylerken, AKP’nin ibresi bir türlü Paris’i ve neoliberal hareketi terk edemiyor…

AKP kadrolarının, yüz binlerce insanın “şahane hürriyet” içinde yaşadığı “İskandinav modelinin” varlığından habersiz olduklarını sanmıyoruz. Ama onların ellerinden tutan rehberleri, bizim için hayırlı olacak örnekleri göstermiyorlar.

Gerçi şu hükümetin temel hak ve özgürlüklerde herhangi bir programı olmadığı gibi, çözümü de halkı önden yürüterek bulacağına inanıyor. Sokağın bu meseleyi zaman içinde halledeceğini söyleyen o kadar politikacı ve hukukçu var ki… Kemalist elite, haricî baskılara ve menfaat çetelerine, milleti arkasına alarak karşı çıkması gereken hükümet, verilmesi gereken mücadeleye milleti başsız olarak göndermeye çalışıyor. Tavırsız, hedefsiz, programsız ve yalnızca “zuhurata tâbi” olarak hükümet olmak ise mümkün değil.

Hükümetin Avrupa’da işbirliği yapmaktan imtina ettiği iki düşüncenin siz de farkındasınızdır. Birincisi sefih ve dinsizlerle mücadele eden inançlı Hıristiyanlık âlemi, ikincisi de ilim ve fenlerle insanî değerleri yücelten ve dünya barışını isteyen medenî Avrupa… Kemalizme daha fazla sahiplenme yarışına girmiş kadroların bu hareketlerle görüşüp çalışması, onlara destek sağlayanları elbette kızdıracaktır. Ama gücünü milletten alan hükümetin, millet olarak muhtaç olduğumuz temel hak ve özgürlükler meselesinde AB kriterlerine yanaşmaması, anlaşılır bir husus değil…

İnsanlığın geleceğinin Sarkozy’nin Fransa’sında mı, Soros’un ahlâksız ekonomik programlarında mı, Troçkici neoconların dünya hakimiyetinde mi, yoksa Bediüzzaman Hazretlerinin 60-70 sene önce Türkiye siyasetçilerine örnek verdiği “İskandinav” modelinde mi olacağını, elbette zaman gösterecektir. Gönül istiyor ki hükümet; İsveç, Norveç ve Finlandiya gibi devletlerin modellerini incelesin… Hatta onların eksikliklerini Türkiye’nin manevî değerleriyle tamamlayarak onlara rehber olsun… O zaman, bu ülkede hiç kimse temel insanî hak ve hürriyetlere gayri insanî tavırlarla yaklaşamaz ve biz de sair medenî milletler gibi şahane hürriyetlerle hayatımızı devam ettiririz.

15.11.2010

E-Posta: [email protected]



Süleyman KÖSMENE

Hac ibadeti ve dua


A+ | A-

Abdullah Bey: “Hac esnasında yapmamız gereken duâlar nelerdir?”

Muhterem hacıların bu gün sabah namazından sonra istikametleri, Arafat! Arafat’ta öğle vaktinde öğle ile ikindi namazını cem’-i takdim ile kılacaklar ve mümkünse Cebel-i Rahme yakınlarında, mümkün değilse çadırlarda vakfeye başlayacaklar. Gün boyu Arafat’ta tekbir, tehlil, telbiye, zikir, fikir, ibadet ve duâ hıçkırıkları ile mübarek gözyaşları yüzlerinden süzülecek. Allah kabul eylesin!

Peygamber Efendimiz (asm) ibadeti duânın özü olarak nitelendiriyor. Her ibadette baştan sona duâ ile yoğrulma özelliği vardır. Bu, hacda daha fazladır. Hac ile ilgili duâlardan bir demet şöyledir:

Kâbe’yi tavaf ederken şöyle duâ edilir: Bismillahi Vallahü Ekber! Allah en büyüktür. Allah’ım! Sana iman ederek, tazim ve tasdik ederek, ahdini yerine getirerek, Peygamberinin (Aleyhissalatü Vesselâm) sünnetine uyarak Kâbe’yi tavaf ediyorum. Benden kabul buyur!”

Birinci, İkinci ve üçüncü şavtlarda şöyle duâ edilir: “Allah’ım! Haccımızı mebrur, sayimizi makbul, günahlarımızı mağfur kıl!

Dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci şavtlarda şöyle duâ edilir: “Allah’ım! Affet! Allah’ım! Merhamet et! Allah’ım! Biz kullarını bağışla! Allah’ım! Sen Aziz ve Kerimsin! Yâ Rabbenâ! Bize dünyada hasene, âhirette de hasene ver! Bizi Cehennem azabından koru!”

Sa’y yaparken şöyle duâ edilir: “Allahü Ekber Allahü Ekber, Allahü Ekberü ve lillahil- hamd. Allah en büyüktür. Allah en büyüktür. Hamd Allah’a mahsustur. Bize hidâyet eden Allah en büyüktür. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerike leh. Lehü’l-mülkü ve lehü’l- hamdü yuhyî ve yümîtü ve hüve hayyü’l-lâ yemûtü biyedihi’l-hayrü ve hüve ala külli şey’in kadîr. O’nun ortağı yoktur. Mülk O’nundur. Hamd O’nundur. Yaşatan ve öldüren O’dur. O hayat sahibidir ve ölümsüzdür. Her hayır O’nun elindedir. O her şeye kadirdir. Allah’tan başka ilah yoktur. O tektir. Sözünü yerine getirmiş, kuluna yardım etmiştir. Düşman ordularını tek başına mağlûp etmeye kadirdir. Allah’tan başka ilah yoktur. Biz ancak O’na ibadet ederiz. Kâfirlerin hoşuna gitmese de dini yalnız O’na has kılarız. Dini yalnız O’nun için yaşarız. Allah’ım! Sen, “Bana duâ edin, icabet edeyim” buyurdun. Sen asla sözünden caymazsın. Beni İslâm’a hidayet ettiğin ve hac ibadetini yapmaya muktedir ve muvaffak kıldığın gibi, dünyadan Müslüman olarak çıkıncaya kadar da hidayetini benden esirgeme! Ey kalpleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbimi dinin üzerinde sabit kıl! Allah’ım! Senden rahmetini, mağfiretini, azimetini ve Cennetini istiyorum! Allah’ım! Senden takvâyı, maddî ve mânevî zenginliği, ve nâmuslu olmayı istiyorum! Duâlarımızı kabul buyur!”

Arafat’ta vakfe esnasında şöyle duâ edilir: “Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerike leh. Lehü’l-mülkü ve lehü’l- hamdü yuhyî ve yümîtü ve hüve hayyü’l-lâ yemûtü biyedihi’l-hayrü ve hüve alâ külli şey’in kadîr. Allah’ım! Hamd ancak Sanadır. Allah’ım! Namazım, ibâdetim, hayatım, ölümüm Senin içindir. Dönüş Sanadır. Ey Rabb’im! Benim her şeyim Senin emanetindir. Rezilliğin ve Senin izzetine dokunan şeylerin şerrinden Sana sığınıyorum. Allah’ım! Bize dünyada ve âhirette iyilik ver! Beni Cehennemden azad et! Kullarını Cehennemden azad et!”

Müzdelife’de ve Meş’aru’l-Haramda şöyle duâ edilir: “Allah’ım! Senden bütün hayırları istiyorum. Bütün kötülüklerimi ıslâh etmeni istiyorum. Bütün şerleri benden uzaklaştırmanı istiyorum. Bunu Senden başkası yapamaz. Bunu ancak Sen yapabilirsin.”

Kurban Günü Mina’da şöyle duâ edilir: “Elhamdülillah. Hamd ancak Allah’a mahsustur. O Allah ki, beni afiyet içinde Mina’ya getirdi. Allah’ım! Burası Mina’dır. Ben Senin kulunum! Senin elinin altındayım! Velî kullarına ancak Sana minnet ettirdiğin gibi, beni de ancak Sana minnet ettir! Allah’ım! Rezillikten, aşağılıktan, dînim hususunda fitneye düşmekten, Senin celâline dokunan dalâletten ve musîbetlere uğramaktan Sana sığınıyorum. Sen merhametlilerin en Merhametlisisin.”

DUÂ

Ey Müheymin-i Rahman! Hacıların haclarını, kurban kesenlerin kurbanlarını, oruç tutanların oruçlarını, namaz kılanların namazlarını kabul buyur! İbadetlerimizi rızana vesile kıl! Duâlarımızı ve ibadetlerimizi ucbdan, riyadan, fahrden, kibirden, gururdan, şirk-i hafiden ve her türlü kirlerden halas eyle! Bizi cehennem azabından azad eyle! Bizi cennetine vasıl eyle! Âmin!

15.11.2010

E-Posta: [email protected]



Ali FERŞADOĞLU

Olumsuzluklarda da bir hayır vardır


A+ | A-

Aslında olumsuz gibi görünen hadiselerde ve durumlarda bile hayır olabilir. Biz hazır kareye baktığımız için, o anda menfi gibi görünebilir.

Oysa, her şeyde bir hayır vardır. Tabiî ki, bir hadise meydana geldikten sonra böyle diyeceğiz. Dolayısıyla olumsuz olaylardan bile ders ve ibretin yanında mutluluk payı çıkarabiliriz. Bunu, başımıza ne gelirse gelsin, iç dünyamızı zenginleştirmeye yaradığını düşünerek yapabiliriz.

Kaldı ki, bizim hayır gördüğümüz bir iş şer, şer gördüğümüz de hayır olabilir. Yâni, hâdisenin bir ciheti, dışı fenâ ve çirkin gibi gözükse de; öbür cephesi, içi, derûnu, arkası iyilik ve güzellik olabilir. İşte bu hakikati beyan eden İlâhi öğüt:

“Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” 1

***

Delikanlının biri damdan düşmüş; bacağı kırılmış; canı fenâ halde yanmıştı. Uzun bir müddet yatağa mahkûm olur. Ziyarete gelenler;

“Üzülme, bunda da bir hayır vardır!” diye teselli ediyordu.

“Yâhû, bacağım kırıldı; bunun neresinde hayır vardır?” diye karşılık veriyordu.

Bir müddet sonra seferberlik ilân edilmiş; bütün gençler çağrılmıştı. Gidenler bir daha geri dönmedi. Onun ayağı kırık olduğundan almadılar. Gidenlerin bir kısmı geriye dönmemiş, dönenlerin bir kısmı da bacağını kaybetmişti! Onları görünce:

“Elhamdülillah, iyi ki bacağım kırılmış, bunda da büyük hayır varmış!” demiş.

***

Kral, her olumsuz olayda, “Bunda da bir hayır var!” diyen çok sevdiği arkadaşı ve veziri ile sık sık avlanmaya çıkarmış. Vezir tüfeği doldurur, kral da patlatırmış. Bir gün nasılsa yanlış doldurmuş, kralın parmağı kopmuş.

“Bunda da bir hayır var!” deyince, kral kızmış arkadaşını zindana atmış.

Tekrar ava çıkan kral, ormanın derinliklerine dalınca yamyamlar yakalamış. Kazanları kurmuşlar ve herkesi tek tek kazana atmışlar.

Sıra krala gelince, salıvermişler. Zira, inançlarında kusurlu kurban edilmezmiş.

Sarayına gider-gitmez ilk işi arkadaşını ziyaret edip zindandan çıkarmak olmuş:

“Özür dilerim, gerçekten de parmağımın kopmasında büyük bir hayır varmış; sana haksız yere zindanlarda çile çektirdik!”

“Üzülme Kralım, bunda da çok büyük bir hayır vardır! Zira, ben zindanda olmasaydım, kazanda olacaktım!”

Dipnot: 1- Kur’ân, Bakara Sûresi, 216.

15.11.2010

E-Posta: [email protected] [email protected]



M. Latif SALİHOĞLU

Bayramlık yazılar (1)


A+ | A-

Dört bölüm halinde yayınladığımız "Meddahların karalamaları" serisinin devamı var. Ancak, bu konuya bayram haftasından sonra devam etmek istiyoruz.

Bugün arefe, yarın bayram. Bayram haftası boyunca, mümkün olduğu kadar beden sağlığı ve beslenmeyle, yeme–içmeyle ilgili konular üzerinde durmak arzusundayız.

Kendi bilgi ve tecrübelerimizin yanı sıra, sizden gelen mesajları ve bilhassa konu uzmanı kimselerin tesbitlerini, görüş ve düşüncelerini geniş şekilde bu köşeden yansıtmayı plânlıyoruz.

Şimdi, siz değerli okuyucularımızdan gelen ve umumu alâkadar eden konulara, suâl–cevap tarzında kısa ve özetler halinde değinmeye çalışalım.

* * *

Suâl: Sinüzit ilâcı olarak tavsiye ettiğiniz "Acıdüvelek/Acıkavun"u bazı kimseler sakıncalı buluyor. "Çok tehlikelidir; sakın hâ kullanmayın" diye uyarıda bulunuyorlar.

Cevap: Bu bitkinin suyu zehir (penisilin/panzehir) gibidir. Buruna direkt damlatılması sakıncalıdır.

Bizim tavsiye ettiğimiz "Pamuk ıslatarak sürün, burun içini sadece ıslatın" şeklindeki yöntem farklıdır.

Şimdiye kadar yüzlerce kişi bu yöntemi denedi; hiçbir tehlike yaşanmadı ve biiznillah tamamı şifâ buldu.

Soru: Acıdüvelek ilâcı aktarlarda bulunur mu? Nasıl temin edebiliriz?

Cevap: Bu bitkinin suyu taze olarak kullanıldığı için, aktarlarda bulunmaz. Mevsim itibariyle, Temmuz–Aralık aylarında yeşerip olgunlaşır. Yol kenarlarında, bir derece bakımsız, izbe alanlarda yeşerir. Bu bitkinin tanelerini saplarıyla birlikte koparıp ağzı kapalı plastik kaplara koyarak buzluklarda muhafaza etmek de mümkün. Sapı koparıldığında, içindeki sıvı fışkırarak dışarı çıkar, dökülüp zayi olur.

* * *

Suâl: Beyaz şekerin en zararsız olanı hangisidir? Tavsiyeniz nedir?

Cevap: Beyaz şekerin faydalı olanı yoktur denilebilir. Mecbur kalındığından, toz şekerin kullanılmasını tavsiye ederiz. En az zarar vereni budur. Kesme/küp şekerin imâlatı, bugün merdiven altı denilen korsan atölyelerde de yapılabiliyor ki, maalesef yer yer piyasayı istilâ etmiş durumda.

Büyük firmalar, bu sebeple geçtiğimiz günlerde koli fiyatlarını düşürdü; ancak, yine de onlarla baş edemiyorlar. Zira, aralarında yüzde elliye yakın fiyat farkı var.

Tıpkı, kaçak sigarada, korsan yağlarda olduğu gibi...

Suâl: Merdiven altı üretimi şekeri kullanmanın ne gibi zararları var?

Cevap: Her yönüyle zarar verir. Tahlil edildiğinde, içinde adeta şekerden başka her şeyin olduğu görülür. Maliyeti düşürmek, gramajını arttırmak için, içine akla hayale gelmedik maddeler katılıyor.

Kendiniz bile, bunun bir kısmını görebilirsiniz. Meselâ, sıcak çayın içine küp şekerden atıp karıştırdığınızda, bardağın üstünde toz, köpük veya yağ kabarcıkları şeklinde zararlı katkı maddelerini fark edebilirsiniz. Bunlar ise, insan vücudunda büyük tahribat yapar ve çeşit çeşit hastalığa yol açar.

Suâl: Tavsiyeniz üzere, keyif çayını şekersiz içmeye alıştık. Kahvaltı çayında ise zorlanıyoruz. Kahvaltıda şekersiz çay olur mu?

Cevap: Olur olur, "bal" gibi olur. Bir–iki çay kaşığı kadar süzme baldan katarak, ağız tadıyla içebilirsiniz.

Suâl: Zamanla tamamen şekersiz çaya geçmek mümkün mü?

Cevap: Pekâlâ mümkün. Yıllardır çayı hiç şekersiz içen binlerce insan var. Onları zorlasanız da şekerli çayı içemezler. Damak zevklerine uymaz.

Doğru olan, çayı hiç şekersiz içmektir. Tıpkı, "acı kahve" gibi... Geleneğimizde "Bir acı kahvenizi içeriz" sözü boşuna yer almamış.

Esasında "kırk yıl" hatırı olan kahve de budur. Siz hiç "Şekerli kahvenizi içeriz" sözünü duydunuz mu? Duysanız bile yadırgamaz mısınız?

İşte, çay da kahvenin kardeşidir; hem de büyük kardeş unvanına sahiptir.

Suâl: Çayla birlikte şeker yerine tavsiye ettiğiniz üzüm, hurma gibi alternatif taamları nasıl almalı?

Cevap: Kıtlama gibi almalı. Bir tek hurma kıtlaması ile iki bardak çay içmek mümkün.

(Devamı var)

Tarihin yorumu 15 Kasım 1937

Seyyid Rıza ve genç evlâdının idamı

Dersim Hadisesinin baş sorumlusu olarak dandik bir mahkeme tarafından yargılanan Seyyid Rıza ve altı arkadaşı, gecenin zifiri karanlığında Elazığ'da idam edildi.

İdam edilenler arasında, Seyyid Rıza'nın en küçük oğlu Hüseyin de bulunmaktaydı.

1862 doğumlu, yani 75 yaşını geçkin Seyyid Rıza'nın yaşı resmen küçültülerek, oğlu Hüseyin'in ise yaşı büyütülerek idam edildiler.

Dahası, Seyyid Rıza'nın "Önce beni asın, sonra oğlumu" şeklindeki ricası dahi hiçe sayarak, tam tersi yapıldı. Onun, canından aziz bildiği oğlu Hüseyin, gözlerinin önünde asılarak, ona azabın en dehşetlisi çektirildi.

Beşer tarihinde, buna benzer bir gaddarlığın örnekleri pek nâdirdir.

Seyyid Rıza'nın, kendisini idama sevk eden zalimlerin yüzüne vurulmak üzere, ölmeden önce şunları söylediği rivâyet edilir: "Ben, sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim; bu, bana dert oldu. Fakat, ben de size boyun eğmedim, diz çökmedim; bu da size dert olsun."

15.11.2010

E-Posta: [email protected]



Hüseyin GÜLTEKİN

Makam-mevkilerin riskleri


A+ | A-

Dünyevî makam ve mevkilerle beraber, dinî yükümlülüklerimizi bihakkın yerine getirmek mümkün mü? Sahip olacağımız makam ve mevkilerle birlikte abdiyet noktasındaki vazife ve sorumluluklarımızı aksatmadan yerine getirebilir miyiz? Dünyaya bakan makam ve mevkiler dinî yaşantımızın önünü mü açar; yoksa mani mi olur?

Görebildiğimiz kadarıyla makam ve mevkilere müşteri olan günümüz insanlarının bir çoğunun öncelikli tercihleri o mevkileri elde etmek; sonra da yapabildikleri ölçüde dinî mükellefiyetlerini yerine getirmektir. Bu gaye ile, bu niyetle arzuladıkları mevkileri elde edince de, o makamları ilânihaye kaybetmemek uğruna dinî yaşantılarında istemeyerek de olsa, olmadık tavizlerde bulunduklarına çokça şahit oluyoruz.

Bu arada “Daha rahat, daha mükemmel dinî sorumluluklarımı yerine getiririm”, hatta “Bu sayede din-i mübine daha iyi hizmet ederim” niyetiyle bazı makamlara talip olan iyi niyetli insanlar da yok değil. Fakat böyle iyi ve halis niyetlerle dünyevî makam ve mevkilere talip olup, arzuladıkları mevkilere gelenlerden de çoğunun, makamları korumanın derdine düştüklerini ve bunun için, dine hizmet etmek bir yana, dinî yaşantılarını dahi gizlediklerini, daha nice tavizlerde bulunduklarını biliyoruz.

Daha da tehlikeli olanı, dinin yüce değerlerini şahsî makamlarına âlet ve basamak yapma ihtimalinin mevcudiyeti. İstisnaları olmakla beraber, makam mevki meftunu olan ve öncelikli gayesi sahip oldukları mevkilerini muhafaza etmek olan bir çok ehl-i makamın, manevî değerleri basamak yapmakta bir beis görmedikleri, yaşanan canlı örneklerle görülmüştür.

Sıradan küçük makamlardan ziyade, gösterişe, şan ve şöhrete açık olan mevkilere sahip olanların, inançlarından verdikleri tavizlerin yanında, dinî değerleri kullanmaktan çekinmedikleri görülmüştür.

Bu önemli tehlikeleri fark eden Bediüzzaman, ehl-i dünya tarafından kendisine teklif edilen oldukça cezb edici makam ve mevkileri, maaş ve köşkleri tereddüt etmeden reddetmiş. Bu haliyle talebelerine de numune-i imtisal olan bu büyük dâvâ adamı, yüklendiği iman-Kur’ân dâvâsını, makam-mevki sahibi insanlardan ziyade hemen hiçbir dünyevî makamı ve etiketi olmayan insanlarla yürütmüştür. O günden bugüne kadar bu kudsî hizmetin hadimliğini, dünyevî hiçbir makamda gözü olmayan, yalnız ve yalnız uhrevî hayatı gaye edinen isimsiz kahramanlar yapıyor.

Bediüzzaman, kendisine sunulan makam ve mevkileri niçin kabul etmediğini de şöyle cevaplandırıyor: “Evet, her vakit, hususan bu zamanda ve bilhassa dalâletten gelen gaflet-i umumiyede, siyaset ve felsefenin galebesinde ve enaniyet ve hodfuruşluğun heyecanlı asrında büyük makamlar herşeyi kendine tabi ve basamak yapar. Hatta dünyevî makamlar için dahi mukaddesatını âlet eder.” (Emirdağ Lâhikası, s. 67) dedikten sonra konu ile ilgili olarak daha garip ve tehlikeli bir duruma işaret ediyor Üstad: “Manevî makamlar olsa, daha ziyade âlet eder. Umumun nazarında kendini muhafaza etmek ve o makamlara kendini yakıştırmak için bazı kudsî hizmetlerini ve hakikatleri basamak ve vesile yapıyor diye itham altında kalıp, neşrettiği hakikatler dahi tereddütlerle revacı zedelenir. Şahsa, makama faydası bir ise, revaçsızlıkla umuma zararı bindir” (Age) diyerek, değil dünyalık makamların, manevî makamların dahi bazen bu hizmette zararlı olabileceğini nazarlarımıza veriyor.

Üstadın tesbitlerine kulak vermeye devam edelim: “Hakikat-i ihlâs, benim için şan ve şerefe ve maddî ve manevî rütbelere vesile olabilen şeylerden beni men ediyor. Hizmet-i Nuriyeye, gerçi büyük zarar olur; fakat, kemiyet keyfiyete nisbeten ehemmiyetsiz olduğundan, halis bir hadim olarak, hakikat-i ihlâs ile, herşeyin fevkinde hakaik-i imaniyeyi on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle binler adamı irşad etmekten daha ehemmiyetli görüyorum.” (Age)

Böylece dünyevî ve uhrevî makam ve mevkilerin, Nurlarla din-i mübine hizmette önemli engeller olduğunu görüyoruz.

15.11.2010

E-Posta: [email protected]



S. Bahattin YAŞAR

Namaz düzelince, insan da düzelir


A+ | A-

Son zamanlarda namaz üzerinde okumalar yapıyorum. Anlıyorum ki, insan namazı kadardır. Namaz kalitesi insanın adamlık kalitesini gösteriyor. Doğrusu yaratıcımız huzurundaki yüz akımız namaz olacaktır.

Namazla ilgili kitapların satırlarında gezdikçe, kendi namazlarımı gözden geçirdim.

Öncelikle Hazret-i Peygamberin (asm) kılmış olduğu namazlar, namaz kılma konusunda da kimsenin ona yetişemeyeceğini, onun bu konuda da rehber olduğunu bize hatırlatıyor.

Ama namaz kılma konusunda ölçüyü aşan, evini, çocuklarını ihmal eden, mescitten çıkmayan ya da oruç ibadetini her gün tutan sahabelere Hazret-i Peygamber (asm) ölçüyü hatırlatarak, kendisinin o konuda da örnek alınmasını salık vermiştir.

Az ve devamlı olan ibadetlerin daha makbul olduğunu ifade eden Peygamberimiz (asm), ibadetlerde de aşırıya gidilmemesini kendisi bizzat ölçülü, dengeli yaşamayı göstererek ders vermiştir.

Tabiî bütün bu anlatılanlar, az da olsa kıldığımız namazların, tuttuğumuz oruçların kalitesini, sıhhatini, niteliğini arttırmayı azaltmıyor. Hatta her bir bilgi, bizim kendi nefsimizde yaşadıklarımızı sorgulamayı ve daha sağlıklı hale getirmeyi gerekli kılar.

Evet, namaz, insan olmanın, kul olmanın bir gereğidir. Peygamber Efendimizin (asm), Sahabe-i Kiramın, âlimlerin kılmış olduğu namazlar tam bir kulluk halini yansıtıyor. Onlar öyle ibadetler ki, kılan kişiyi veya tutan kişiyi her türlü kötülüklerden, haramlardan alıkoyuyor. Bir de hakikaten vaktimizin müsaade ettiği oranda da ibadetlerin nitelikle birlikte niceliğini de sayısını da arttırmak, Allah’a daha da yakın olmayı netice verecektir.

Gündemimiz ne ile meşgul ise, günlerimiz ona göre şekillenecektir.

İnsan, Asr-ı Saadet döneminden hayat ve ibadet hallerini okuduğunda doğrusu bugünkü hayat tarzımız ve ibadet biçimlerimiz üzerinde epeyce bir derin düşünce gelişiyor. Ama aradaki uçurum farklar da olsa olsa, kıyamet asrında yaşıyor olmamızdan kaynaklanıyor diyebiliriz. İnşallah Rabbimiz, bu helâket ve felâketler asrında azımızı çok kabul eder.

Nitekim Sahabe-i Kiram döneminde günde beş yüz rekât namaz kılan insan sayısı hiç de az değildi.

Hatta onlar yaratılmış olmanın gereğini ibadetlere bağlamakta idiler.

Abd bin Galip, yüz rekât kuşluk namazı kıldıktan sonra kalkar ve şöyle derdi: “Biz bunun için yaratıldık ve bununla mükellef tutulduk… Bu itirafla o, “Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp, yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım” âyetini, hayata katıyordu.

O zaman insanın en birinci önceliği, kendisine her türlü nimetleri bahşeden Allah’a karşı kulluğunu yapabilmektir.

Amir İbn Abdullah her gün bin rekât namaz kılmayı kendine bir vecibe telâkki etmişti.

Ümeyr İbn Hani her gün bin rekât namaz kılar yüzbin tesbih çekerdi.

Cüneyt-i Bağdadi, otuz sene boyunca cemaatle namazı ve hatta ilk tekbiri hiç kaçırmamıştı. Kalbine azıcık olsun dünya düşüncesinin dolduğunu ve namazın hakikatini duyamadığını hissetse, o namazı iade ederdi… Otuz yıl boyunca yatsı namazından sonra hiç uyumadan ibadetle meşgul olmuştu.

Abbasi Devleti’nin seçkin halifelerinden Harun Reşid, onca dünyevî ve idarî işle meşgul olmasına rağmen –hilâfet süresi dahil- ölene kadar her gün yüz rekât namaz kılardı.

Basra’nın abide kadınlarından biri olan Muaze Adeviyye her gün altı yüz rekât namaz kılardı. Geceleri sabahlara kadar namaz kılar, uyku bastırıp üzerine bir ağırlık çökünce, açılmak için bir miktar gezinir…

**

Evet, hiç vakit geçirmeden, en kısa zamanda namazla ilgili birkaç kitap alıp, namazlarımızın varlığının, sayılarını, kalitesini, namazların olmazsa olmazlarını yani farz ve sünnetlerini ciddî ciddî bir gözden geçirmek, ebedî bir hayat yolculuğunda oldukça önem arz edecek bir konudur.

Bir sabah kahvaltısında yiyeceğimiz olan yumurtanın bile kalitesini, işe yarayıp yaramayacağını gözetirken, bizim hem dünyamızın düzeni, hem günlük hayatımızın planı, hem de ebedî hayatımızın nuru, ışığı, burağı olacak olan namazımızın durumunu gözden geçirmemek olacak şey değildir.

Evet, belki bizim namazlarımız birinci sınıf namazlar gibi olmayacaktır, ama şunu da bir müjde gibi algılamak gerekir ki, nasıl bir ağacın tohumdan meyveye kadar aşamaları varsa; namazlarımızın dereceleri de tıpkı böyledir. Yoksa, hakikat-i namaz nerede, senin namazın nerede, diyen şeytan bizi bu kapıdan yakalayabilir.

Evet, namazla kulluk borcumuz ödeniyor, ama borcumuzu öderken, borç verenin rızasını da kazanmak, onu hoşnut etmek ve vereceği yeni yeni nimetleri arttırmak için kapı açmak; kulluğumuzu geliştirmekle mümkün olacaktır.

15.11.2010

E-Posta: [email protected]



Mehmet YAŞAR

Birlikte bayram edelim


A+ | A-

Zaman hızla akıp geçiyor, her an farklı bir güzellik sunuluyor gözlere, kulaklara, gönüllere ve ruhlara. Bu güzelliklere eşlik edebilmek ve şahit olabilmek için farkındalığımızın diri ve güçlü olması gerekiyor. Özellikle bazı zaman dilimlerinde sunulan farkındalık fırsatlarını da kaçırmamak gerekiyor.

İşte bu fırsatlardan birinin hemen eşiğindeyiz. İslâm kültüründe “Iydu’l- Adhâ” veya “Büyük Bayram” olarak anılan Kurban Bayramı yarın. Yani bugün arefe.

İnşallah bu bayram iyiye ve hayırlı olan her şeye yakınlaşma, şer ve fenalıktan uzaklaşma vesilesi olur. Bizler, bu vesile oluş gerçekleşsin düşüncesiyle radyomuzda hummalı bir şekilde çalışmaya devam ediyoruz. Bugün itibariyle başlayacak özel bir çok programımızla Kurban Bayramı’nı Bizim Radyo’da sizlerle idrak etmek arzusundayız.

Bayram boyunca birçok programımız canlı yayında sizlerle olacak ve bayram güzelliğini sizlerle paylaşacak. ‘Bizimle Sabah’ bayramın ikinci gününden itibaren Türkiye ve dünyadaki gelişmelerin gazetelere yansımalarını sizlere aktarmaya devam edecek, ‘Hayat Ağacı’ bayram boyunca bayramın neşesini ve güzelliğini sizlerle paylaşacak, ‘Z Raporu’ nda Toraman, Suphi Dede’yle birlikte bütün muziplikleriyle akşam yol saatinde yayında olacak. ‘Merhaba İstanbul Bayram Özel’ de bayram boyunca saat 17.00’de bayrama İstanbul’dan merhaba diyeceğiz, ‘Gülbahar Mevsimi’, ‘Radyo Terapi’ ve ‘Duygu Keşifleri’nde aile, çocuk ve insan ekseninde Kurban Bayramı’nı konuşacağız, ‘Tefekkür Zamanı’nda bayramın hayır dolu anlarını birlikte tefekkür edeceğiz. ‘Fıkıh Penceresi’nde bugünden itibaren bayram boyunca ibadetlerimizde nelere dikkat etmemiz gerektiğini ve bilmemiz gerekenleri Süleyman Kösmene Hocamızdan dinleyeceğiz, ‘Pozitif Pencere’ bayramın pozitifliğine açılan penceremiz olarak bayram boyunca bizlere hitap edecek. ‘Genç Yaklaşım’ arefe gününde (bugün) bayrama yaklaşın diyecek. ‘Doğru Eğitim’, ‘Söz Sırası’ ve ‘Mânâ-i Harfi’ de bayramın kurbiyete ve yakınlaşmaya bakan yönleri ele alınacak.

Bayram özel programlarımızda Ayşenur Yaşar bayramın 2. günü, Yasemin Güleçyüz bayramın 3. günü saat 16.00’da sizlerle olacak. Yine bayram özel programlarında İslâm Yaşar saat 14.30’da Bizim Radyo’da olacak. Rahmetli Şaban Döğen Hocamızın radyomuzda geçmiş yıllarda yapmış olduğu Kurban Bayramı özel programları bugünle birlikte bayram boyunca saat 07.30’da yayında olacak. Yeni Asya Medya Grup Başkanı Mehmet Kutlular’da bayramın ilk günü 08.30’da bayram özel programında bayram temennilerini bizlerle paylaşacak.

Kurban Bayramı sevinci ve bereketi yine Bizim Radyo’da yaşanacak. ‘Hayat Frekansı’nı bayramda da yakalamak için Bizim Radyo’ya kulak verin.

Her türlü görüş ve tekliflerinizi [email protected] elektronik posta adresine bekliyoruz.

Bütün “Bizim Radyo” dinleyicilerine kurbiyet-i İlâhiyeye medar bir Kurban Bayramı dileriz.

15.11.2010

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri




Son Dakika Haberleri

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Abdullah ŞAHİN

  Ahmet ARICAN

  Ahmet BATTAL

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Ali Rıza AYDIN

  Atike ÖZER

  Baki ÇİMİÇ

  Banu YAŞAR

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H.İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Hakan YILMAZ

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehmet YAŞAR

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Muzaffer KARAHİSAR

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Saliha FERŞADOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  YENİ ASYA NEŞRİYAT

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.