Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 03 Temmuz 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


Nimetullah AKAY

Konuşmayı anlamak



Konuşmak, Rabbimizin biz insanlara vermiş olduğu büyük bir nimettir. Konuşmak insanoğlu için bir imtiyazdır. Her ne kadar bütün varlıkların kendilerine göre anlaşma dilleri varsa da, hiçbir canlının insan kadar konuşmak nimetinden istifade etme imkânı yoktur. Çünkü insan, Kâinat Yaratıcısının yeryüzündeki halifesidir. Kâinat ağacının çekirdeği de, meyvesi de insandır. Zira bütün varlıklar insanların hayatının güzelleştirilmesi için yaratılmışlardır. Bundan dolayı da insan var olan her şey ile münasebettardır.

Konuşma nimetini yerinde kullanmak, insanlarla anlaşma vasıtamız olan bu imkândan yeterince ve doğru olarak yararlanmak önemli bir meseledir bizler için. Çok konuşmak kadar, konuşmamak da bir eksikliktir. Önemli olan vasat konuşmak, gerektiği yerde konuşmak, konuşmanın maslahat olmadığı yerde susmasını bilmektir.

Hayatın bütün safhalarında, davranışların tümünde bizlere numûne-i imtisâl olan yüce insan Peygamberimiz (asm), konuşma fiilinde de bizler için mükemmel örnektir. O büyük rehber, dilin iyi kullanılması konusunda bizlere yol göstermektedir. Demektedir ki, bir et parçası olan dilinizi tutarsanız, lüzumsuz bir şekilde işletmezseniz kazançlı çıkarsınız. Buyurmak istemişlerdir ki, bir söz dile getirilmediği zaman sizin esirinizdir, ama dile geldikten sonra da siz onun esiri olursunuz.

“Bin düşünüp bir konuşmak” tâbiri konuşmanın dikkatsiz yapılmayacağını bizlere hatırlatmaktadır. Deniliyor ki, bir dilimiz varken iki kulağa sahip olmamız, iki dinleyip bir konuşmamız içindir. Bir çok kelâm-ı kibarda “Diline sahip olmak” önemle hatırlatılmaktadır bizlere. “Eline, diline, beline sahip ol” sözü ile, seleflerimiz tarafından, sahip olunmak ile insanların huzura kavuşabileceği, tehlikelerden emin olabileceği üç önemli değerin başında konuşma aracı olan “dil” olduğu hatırlatılmaktadır bizlere...

Dil vardır ki, işleyince fitne ve fesada sebep olur, günahlarla kalbi karartır. Dil vardır ki, hep güzellikleri dile getirir, Rabbini sürekli zikretmekle mertebe-i rızayı sahibine kazandırır. Bizlerin dilimizi nasıl kullanmamız gerektiği üzerinde durmak zorundayız. Bu problem bizim için dünyadaki, uğraşmakla boşuna zaman kaybettiğimiz bir çok meseleden daha ehemmiyetlidir.

Gözlerimiz önünde bizi uğraştıran onca mesele varken, dilden, konuşmaktan bahsetmenin, ilk etapta garipliği karşımıza çıkıyor. Boş konuşmaların etrafı toz duman haline getirdiği bir sohbet ortamında, dilimizi nasıl kullanmamız gerektiğine ve konuşmalarımızın hangi sınırlar içinde cereyan etmesi gerektiğine dikkat çekilirse, nazarlar büyük bir taaccüp haliyle bu konuyu gündeme getirenin üzerine çevrilir. Oysa şaşırılması gereken hâlet, boş şeylerle kıymetli değerlerimizi harcamaktır.

Şaşırılmaması gereken şeylere şaşırıldığı, garip görülmemesi gerekenlerin garip görüldüğü bir dünyada yaşamak düşünen insanlar için zor olacaktır elbette. Normal olmayanların normalleştiği bir dünyada yaşıyorsak, gidişattaki aksaklıkları aramak zorundayız. Bilmeliyiz ki, böyle zamanlarda garip olmak, daha vicdanî bir duruş sergilememize sebep olacaktır.

Hâsılı, kelimelerin ve tabirlerin yerli yerinde kullanılması veya kullanılmaması üzerinde durmak gerektiğini hatırlatmak için bir şeyler ifade etme ihtiyacını hissettim. Bunun için de konuşmak kelimesini ve konuşmanın aracı olan “dil”i sorgulamaya çalıştım. Başlayınca düşüncelerimin beni nerelere götüreceğini bilemezdim elbette. Ama burada bu konunun ele alınması ve işlenmesinin sahiden bir ihtiyaç olduğunu anladım.

Kendi âlemimde az konuşulmuş bir konuyu gündeme getirme arzumun, sizin için nasıl bir fayda sağlayacağını bilemem elbette. Eğer sizler de bazen yaptığınız lüzumsuz konuşmalarınızdan rahatsızlık duyduğunuzu düşünüyorsanız, eğer sizlerin de dili, benim ki gibi bazen başınıza belâlar getiriyorsa, demek ki aynı dünyanın insanları olarak aynı problemlere sahibiz. O zaman el birliğiyle, bizim için tehlike arz edebilecek durumda olan ağzımızdaki bu büyük san’at eseri olan et parçasını, yaratılış maksadına uygun bir şekilde kullanmak için gayret gösterelim. Unutmayalım ki, bu mesele bizim çoğu zaman unuttuğumuz önemli problemlerimizden sadece bir tanesidir.

03.07.2007

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Kabre iman ve ümitle girme



Bir insan için imanla kabre girme, emaneti sağlam olarak teslim etme kadar önemli bir mesele olamaz. Bunun için yapılmayacak fedâkârlık olmaz. Çünkü iman bütün dünya saltanatına sahip olmaktan daha önemli iken, imansızlık ise bütün dünya saltanatı verilse yeri doldurulamayacak derecede bir hiçtir. Kâinatın Efendisi (a.s.m.) son sözü “Lâ ilâhe illallah” olan kimsenin Cennete gireceğini açıkça müjdelemiştir.1

Ölüm ânını yaşayan kişi o işe hazırlıklı olmaya gayret ettiği gibi o anda da Allah’tan ümit kesmemeli, rahmetini ummalı, Allah hakkında aslâ sû-i zanna girmemelidir. Çünkü Allah’ın rahmeti gazabını geçmiştir. Dilerse Kendisine ortak koşma ve kul hakkı dışında bütün günahları bağışlayabilir. Âyet-i kerimelerde buyurulur ki: “Ey günahta aşırı giderek kendi kendilerine zulmetmiş olan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Muhakkak ki Allah, bütün günahları affeder. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.”2 “Allah’ın rahmetinden ancak Onun âyetlerini ve Ona kavuşmayı inkâr edenler ümitlerini keserler.”3

Mü’min yaşarken korku ve ümit içerisinde yaşamalıdır. Emanetini teslim edeceği anda ümit yönüne ağırlık vermelidir. Rahmeti, keremi sonsuz, affedeci, bağışlayıcı bir Rabbimiz var. Resûl-i Ekrem (a.s.m.) vefâtından üç gün önce şu tavsiyeyi yapmıştı: “Sizden bir kimse Allah hakkında hüsn-ü zan beslemeden ölmesin.”4 İbni Ebi Dünya’da bu hadise, şu ilâve yapılmıştır: “Çünkü Allah’a sû-i zanlarıyla bir millet helâk olmuştur.”

Allahu Teâlâ da Rablerine hüsn-ü zan beslemeyen kimseler hakkında şöyle buyurmuştur: “İşte Rabbinize karşı beslediğiniz bu zannınızdır ki sizi helâk etti. Neticede hüsrana uğrayanlardan oldunuz.”5

İbni Mace’nin kaydettiğine göre, Resûlullah (a.s.m.) ölmek üzere olan bir gencin yanına varmış ve “Kendini nasıl buluyorsun?” diye sorduğunda genç, “Ey Allah’ın Resûlü, Allah’a karşı ümitliyim. Fakat günahlarımdan dolayı da korkuyorum” diye cevap vermiş. Bunun üzerine Peygamberimiz (a.s.m.), “Böyle korku ve ümit bir Müslümanın kalbinde bir araya gelmezler ki, Allah ona ümit ettiğini vermesin, korktuğundan da emin kılmasın” buyurmuş, genci teselli edip ümit aşılamışlardı.6

“Kul beni nasıl zannederse ona öyle muamele ederim”7 kudsî hadis-i şerifi de bizi hüsn-ü zanna sevk etmiyor mu? Şu hadis-i şerifi de hiç unutmamalıyız: “Sizden biriniz Allah’a hüsn-ü zan besleyerek ölürse Cennete girer.”8

Dipnotlar:

1- Kurtubî, Tezkire, s. 51. 2- Zümer Sûresi: 53. 3- Ankebut Sûresi: 23. 4- Suyûtî, Kabir Âlemi, s. 54. 5- Fussilet Sûresi: 23; Suyûtî, s. 54. 6- A.g.e. s. 54-57. 7- Buharî, Tevhid: 15; Tirmizî, Tevbe: 1. 8- A.g.e., s. 55.

03.07.2007

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

İhlâs ve uhuvvet



Mahmut Bey: “İhlâslı olmak için nasıl olmak gerekir? İhlâs ile uhuvvet arasındaki farkı açıklayabilir misiniz?”

İhlâs uhuvveti, uhuvvet de ihlâsı perçinler. İçteki ihlâs ve samimiyet, uhuvvete yansır. Müslüman’ın, Müslüman kardeşine Allah rızası için gösterdiği sevgi, güven, dayanışma, yardımlaşma ve kardeşlik ruhu da ihlâs ile zirveye çıkar.

Dinde ihlâs, Kur’ân’a dayalı bir mefhumdur. Kur’ân’ın; “Muhakkak Biz sana kitabı hak ile indirdik. Dini Allah’a tahsis ederek, ihlâs ile sadece Allah’a ibadet et. Dikkat edin, halis din Allah’ındır!”1 veya “De ki: ‘Dini yalnız Allah’a tahsis ederek, sadece O’na ihlâsla ibadet etmekle emr olundum. Ve Müslüman’ların ilki olmakla emrolundum”2 ya da, “De ki: Dinimin yalnız Allah’a ait olduğunu bilerek, yalnız O’na ihlâsla ibadet ederim”3 yahut “Oysa onlar, doğruya yönelerek, dini yalnız Allah’a has kılarak, ihlâs içinde yalnız Allah’a ibadet etmekle, namaz kılmakla ve zekât vermekle emrolundular”4 âyet-i kerimelerinde “ihlâs” çok net biçimde işlenmekte ve Müslümanlardan istenmektedir.

Peygamber Efendimizin (asm), “Bilenlerin dışında insanlar helâk olur. Bildiklerini yaşayanların dışında bilenler helâk olur. Bildiklerini ihlâsla yaşayanların dışında, amel sahipleri helâk olur. İhlâslı olanlar da büyük bir tehlike üzerindedirler”5 hadis-i şerifi, dem ve damarlarımıza işlemekte, kulaklarımızı çınlatmakta, kalbimizi titretmektedir.

Görülüyor ki, yüce dinimiz “ihlâsı” bütün amellerimizin ve davranışlarımızın zirvesine yerleştirmektedir. Bu durumda, hadisteki kurtuluş sırasına göre, zirveden aşağıya doğru amellerimizi bir sıraya koymak istersek; karşımızda bir zorunlu gereklilik olarak: Önce ihlâsı, sonra ameli, sonra da bilgiyi görürüz.

Bu sıralama, hiç şüphesiz bilgiye ve amele reddiye değil; “ihlâsa” verilen önem ve önceliktir.

İhlâsı içtenlik, samimiyet ve özgünlük kavramlarıyla açıkladığımızda, vahiy dininin ihlâsı neden ön plâna aldığı daha iyi anlaşılmış olacaktır. İhlâs ve içtenlikten sonra “amel”in gelişinin mânâsı şudur: Amel hata kaldırır; ama içtenlik ve ihlâs hata kaldırmaz. Yani ameldeki hatalar—bilhassa kişinin bilgisi dışında olursa—affa uğrayabilir. Burada dinin “kolaylık, rahmet ve mağfiret” yönü hemen devreye girer ve ağırlığını koyar. Ancak içtenlik ve özde hata vâkî olursa, yani ihlâsta zafiyet bulunursa, yani—söz meclisten dışarı—amelin “niçininde” biraz riya, gösteriş ve Allah’tan başkasına da temayül söz konusu olursa,—maazallah—amelin “hepsini” iptale götürecek bir fesadın da kapısı aralanmış olur.

O halde, temel programımız: Önce sırf Allah’ın rızasını tahsil etme “kast ve niyetini” taşımak. Sonra “gücümüz yettiği kadar” amel yapmak. Sonra bilmediklerimizi “öğrenmek” olmalıdır.

Bu sıralamayı uhuvvet için de düşünmek mümkündür. Mü’minleri “kardeş” ilân eden6 Kur’ân, kardeşler arası hak ve hukukun korunmasına büyük önem veriyor. Kur’ân’a göre, kardeşler arası ilişkilerin başına yine, sırf Allah’ın rızasını tahsil gayreti, niyeti ve kastı yerleştirilmelidir. “Elhubbu fillah ve’l-buğzu lillah” olarak formüle edilen “Allah için sevmek ve Allah için buğz etmek”, ihlâsın uhuvvete yansımış hâlinden başka bir şey değildir.

Keza Kur’ân, takvayı beşerî ilişkilere dayalı olarak da izah eder. Yani mü’min kardeşinin olumsuz davranışlarına karşı öfkeyi yutmak ve kusurlarını affetmek Kur’ân nazarında “takva”dan ibarettir.7

İhlâs ve uhuvvetin din için, dünya için, âhiret için ve hizmet için vazgeçilmez önemine binaen; Üstad Bedîüzzaman Hazretleri her iki mefhuma da ayrı ayrı risâleler tahsis etmiş ve önemle işlemiştir.8

İhlâs ve uhuvvete tam muvaffak olmak için birbirimize duâ etmekten başka çaremiz var mı?

Dipnotlar:

1- Zümer Sûresi, 39/2,3 2- Zümer Sûresi, 39/11,12 3- Zümer Sûresi, 39/14 4- Beyyine Sûresi, 98/5 5- Keşfü’l-Hafâ, 2/312 6- Hucurât Sûresi, 49/10 7- Âl-i İmrân Sûresi, 3/133,134 8- Lem’alar, s.152-172; Mektûbât, s. 253-261

03.07.2007

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Ne diye AKP’nin peşinden gidilsin ki?



Adalet ve hakperestlik şu ölçülerle bakmayı gerektirir: Kusursuz insan, meşrep, meslek az bulunur… Cenâb-ı Hak, âhirette amelleri muhasebe düsturuyla, adalet-i Rabbâniyesini, hasenat/sevap ve seyyiâtın/günahın muvazenesiyle gösteriyor. Yani, hasenat râcih/üstün ve ağır gelse mükâfatlandırır, kabul eder; seyyiât râcih gelse cezalandırır, reddeder.1 Eğer bir adamın iyilikleri fenalıklarına kemiyeten/sayıca veya keyfiyeten/nitelik olarak ziyade gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Her bâtıl bir mesleğin herbir ciheti bâtıl olmak lâzım olmadığı gibi, herbir hak mesleğin dahi herbir ciheti hak olmak lâzım değildir.2 Hasenâtı seyyiâtına, sevâbı hatâsına tereccuh edenler, mağfiret ve affa müstehaktırlar.3

Ekonomiden anlamam. AKP iktidarının ekonomi karnesini, uzmanların dilinden; yalnızca başlıklar halinde sunalım; kıyası siz yapın. Ekonomide alınan mesafe:

* Büyüme hamlesi gerçekleşti.

* Fiyat istikrarı yolunda, büyük ve kalıcı adımlar atıldı.

* İşsizlik yavaş da olsa düşüyor.

* İhracata dayalı büyümeye doğru gidiliyor.

* Özelleştirmede adımlar atıldı.

* Yabancı sermaye ilgisi patlama yapmıştır.

Hâlâ çözüm bekleyen problemler:

* Uygulanan programın istihdam (sağlama) kapasitesi sınırlı.

* Olumlu gelişmeler üretim, istihdam ve artan refah etkisi yoluyla tabana tam olarak yayılmamaktadır.

* İç açıklar (bütçe açıkları) kapatılırken tedirgin edici boyutta bir dış açık (cârî açık) verilmektedir.

* Üretimde ve ihracatta ithalat bağımlılığı azaltılamamaktadır.

* Yedi kat düşürülerek tarihî başarıya imza atılan enflasyon artık % 8-10 aralığında direnmektedir.

* Bütün iyi gelişmelere rağmen hâlâ “yüksek faiz-düşük kur” olgusu vardır.

* Sıcak para çeşitli kanallardan istikrarsızlık unsuru olmaya devam etmektedir.

* Ulusal tasarrufların yetersizliği sebebiyle yatırım yapmak isteyen özel şirketlerin dış borcu hızla artıyor.

* Finansal sektör başta olmak üzere ekonomide artan yabancı etkisi sorgulanır olmuştur.

* Ekonomi dış âleme o kadar çok bağımlı hale gelmiştir ki, içeride ağzınızla kuş tutsanız, öngörüde bulunmak ve planlama mantığı geliştirmek oldukça zor ve karmaşık hale gelmiştir.

* Tarım sektöründeki dönüşüm acıtmaktadır ve daha etkin bir mimarî gerektirmektedir.

* KOBİ ve esnafın yeni düzene uyum sağlaması bir hayli zor olmakta, Anadolu sermayesi erozyona uğramaktadır.

* Adalet sisteminin, daha genel mânâda bürokratik düzenin ve meslekî eğitimin reformu (ertelenemez.)

* İşsizlik yok, mesleksizlik ise had safhadadır.

* Üniversite sanayiden kopuktur.

* Tarımda sorun ciddî, derin ve kapsamlıdır. Tarımda pazardan tümüyle kopuk, verimsiz ve vergisiz bir yapı vardır.

* Üretim ve ihracatın ithalat bağımlılığı; bilhassa işlenmiş hammaddeler ve ara mallarında durum vahimdir. (Doç. Dr. İbrahim Öztürk, Marmara Üniversitesi Öğ. Üyesi, Zaman, 29 Haziran 2007. Detayları merak edenler bu yazıdan öğrenebilir)

Görüyorsunuz, ekonomistlere göre ekonomi karnesinin eksileri, zayıfları artılarından fazla…

İnsan hak ve hürriyetlerine gelince; başörtüsü, Kur’ân kursları, imam-hatip ve meslek okullarının katsayı engeli, YÖK halledilememiş. Şemdinli ve benzeri olaylara karışan askerler ceza değil, taltif edilmiş; askerlere meydan açılmıştır. Ve cumhurbaşkanını bile seçme feraseti, becerisi gösterememiş... Karnenin bu bölümü baştan ayağa zayıf!

Müridlerden birisi şeyhine gelerek; suç işleyip hapse giren oğlunun salıverilmesi için girişimde bulunmasını ister. Şeyh:

“Bizler derviş kimseleriz! Dünyaya ait işlere müdahele edemeyiz!”

“Peki, bir tavsiyenâme yazınız da, cehennemden kurtulalım!”

“Allah’ın emriyle olacak işe karışmak benim haddime mi düşmüş?”

“Be adam, dünyada şefaat etmezsin, âhirette etmezsin; ne diye işlekler gibi peşinden koşup sana hizmet edeyim ki?!”

Ekonomiyi halledemeyen (dünya), sosyal meselelerde, hak ve hürriyetlerde hiçbir ilerleme sağlayamayan (ahiret) bu iktidarın peşine niye gidilsin ki?

* Bir hatırlatma: Yeni oluşumcular Erbakan’ı, “Askerlerin yazılı 28 Şubat kararlarını imzaladı, istifa etmedi, beceremedi!” diye suçladı ve ayrıldı.

AKP ise, “Sözlü asker kararlarını, direktiflerini yerine getiriyor!..” Şimdi ne olacak?

Dipnot:

1- Mektûbât, s. 430. 2- A.g.e., s. 354.; 3- Münâzârât, s. 13.

03.07.2007

E-Posta: [email protected] [email protected]




M. Ali KAYA

Yanlış yerde durmak



“Yanlış yerde duran iyi insan tehlikelidir.”

Günümüz dünyasında siyaset “adalet-i mahza” dediğimiz gerçek adaleti sağlamaktan uzaklaşmıştır. Çünkü nazarlar ve fikirler, dünya saadetini temine yönelmiştir. Kimse şahsî menfaatinden fedakârlık etmek istemiyor. Kalplerden Allah korkusu ve sevgisi çekilmiş, ahiret duygusundan uzaklaşılmıştır.

Bütün bunların neticesi olarak zühd ve takva azalmıştır. Zühd ve takva olmazsa “Hak ve adalet” de zorlaşır. Doğruluk ve hakperestliğin olmadığı bir toplumda adaleti nasıl sağlayacaksınız?

“Ahirzaman” dediğimiz bu dehşetli asrın mahiyetini tam bilen Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri bu zamanın doğru siyasetine “Ehven-i Şer” diyerek, “Demokratlara” destek olmuştur.

Bunun anlamı şudur: Siyasette mutlak hayır yoktur. Demokratlar, ehven-i şerdir. Diğerleri ise şerdir. Azamü’ş-Şer’den kurtulmak için ehvenü’ş-şerri kabul etmek aklın, ilmin ve şeriatın gereğidir.

Bu tablodan hayr-ı mutlak çıkacak olsaydı, Bediüzzaman onu mutlaka tavsiye ederdi. Nitekim “Ehven-i şer olmaz, biz hayr-ı mutlakız” diyenlerin hayırdan çok şerre sebep olduğu acı tecrübelerle anlaşıldı. Ehven-i şer olan demokratların kazanımlarını ve hizmetlerini korumada bile başarılı olamadılar. Bediüzzaman’ın haklılığı bir kez daha tescil edilmiş oldu.

“Vatan-millet-Sakarya” nutukları atarak, milliyetçilik edebiyatı yapıp, millete umut dağıtanların da vatan ve millet için zarardan başka elle tutulur faydalı bir icraat yapamadığı da acı tecrübelerle görülmektedir.

Bütün bu yanlışların müsebbibi, oy veren halk çoğunluğu olamaz. Çünkü toplum suçlanamaz. Ancak topluma yön veren, halkı aydınlatmakla görevli bilgili ve iyi insanların doğruyu göstermesi ve doğru yerde durması gerekir. Yanlış yerde duran iyi insan tehlikelidir. Onu gören başkaları da yanlış yerde yer alarak pek büyük yanlışlara sebep olmaktadırlar. Bu açıdan doğru insanların doğru yerde bulunmaları mühimdir. Siyasette doğru yer, “hak ve hürriyetlerin” herkes için gerekli olduğunu savunan ve genişlemesine katkıda bulunan, siyaseti halka hizmet olarak gören “Demokratik anlayış” etrafında toplanmaktır.

Siyasetin ideolojisi hizmettir. Hizmet eden milletin efendisidir. Demokratik anlayış hizmet anlayışıdır. Bunun için Bediüzzaman, “Memuriyet ve emirlik ise reislik değil, millete bir hizmetkârlıktır. Demokratlık ve hürriyet-i vicdan, İslâmiyet’in bu kanun-u esasisine dayanabilir” demektedir. (Beyanat ve Tenvirler, 1995-İst., s. 232)

Siyasette millete hizmet etmenin metodu, yolu ve yönetimi ise, “Müsavat, adalet ve hürriyet” prensiplerine sadakatle bağlı olmaktan geçer. Bu prensipleri ihlâl ederek millete hizmet mümkün değildir.

İyi insanlar, doğru metotlarla, doğru yerde durarak, millete hizmet aşkı ile siyasete girerlerse, faydalı hizmetler yapabilirler.

03.07.2007

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

İslâmî anlayıştaki kayma



Mevdudi gibi zatlar kendilerini mücedditler kervanı arasında saymışlardır. Gerekçeleri de ilk üç asırdan sonra meydana gelen dini anlamadaki kaymaları tashih ettikleri temennisi veya kuruntusudur. Esasında bu ekolün sahip ve salikleri, kısmen İbni Teymiyye ve büyük çapta da Muhammed Bin Abdulvehhab ile ortaya çıkan bir çizginin devamı niteliğindedir.

Esasında İbni Teymiyye büyük alimlerden birisiydi. Hakta selabet eden de özelliği vardı. Bununla birlikte bazı hususlarda tartışılan görüşleri olmuştur. Sezgelimi Gazali gibi kelamcı, fıkıhçı ve tasavvufcu tecdit erbabını sevad-ı a’zam çizgisi üzerinde görmemiştir. Ana çizginin dışında saymıştır. Bu da denge ve itidale ulaşmasını enfellemiştir. Esasında onun da hatası usulde veya yöntemdedir. Bu yöntem hatasını Muhammed Bin Abdulvehhab genişletmiştir. Müslümanlara bazı hatalarından dolayı şirk ve küfür isnat etmiştir. Elbette amacının ıslah olduğu da bir gerçektir. Bununla birlikte asr-ı saadetten sonra külli bir çizgi kayması olduğunu ileri sürmüş ve Hanbeli ekolünün dışındakileri tarihdışı ve heteredoks addetmiştir. Bu ana akımı dışlaması (veya daha doğrusu dışlanması) iki ekol arasında zamanla büyük bir makas açılması meydana getirmiştir. Şöyle demek mümkündür: Ona göre İslâm çizgisi İmam Ahmed Bin Hanbel ile başlayan ve İbni Teymiyye ile yola devam eden ve kendisine ulaşan ana çizgidir (mainline). Bu durumda sevad-ı azam’ın yani büyük çoğunluğu ana çizginin dışında bıraktığını görüyoruz. Burada büyük bir yanlışın olduğu açık.

Hem tasavvuf tasavvufun içinde eleştirilmiştir. Bu anlamda İbni Arabi’yi eleştirmekte en fazla İbni Teymiyye’ye benzeyen zat Müceddid-i elfi sani lakabıyla bilinen ve tanınan Ahmet Faruki Sirhendi’dir. Bugün dahi Molla Ramazan gibiler yine tasavvuf içinde kalarak tarikatlara veya tasavvufa bulaşmış bir takım bidatları ayıklamıştır. Öyleyse tasavvufu veya kelamı bilkülliye atmak dini anlayışta külli bir kayma saplantısı içinde olanların mesleği veya iddiasıdır. Doğru olmadığı bedihidir.

***

Mevdudi’nin bazı yanlışları da İbni Teymiyye kaynakladır. Sözgelimi ikisinin de Gazali eleştirisi bu bağlamdadır. Bu anlamda, İslâmi anlayıştaki asıl kayma üç asır sonra gelen ve halef olarak adlandırılan grupta değil selefi salihinden sonra selef iddiasıyla ortaya çıkan zümrededir. Bu anlamda, Mevdudi, Seyyit Kutup ve Ali Şeriati’nin tarih yorumu tarihi hakaike müstenit olmayıp ütopiktir. Muvdudi ‘ikametüddin’ i yani dini yerine getirmeyi sadece hakimiyet bağlamında anlamıştır. Temel sapmalardan birisi budur. Bundan dolayı tezkiye anlamında tasavvufu, zikir ve ibadatı bir nevi hafife almıştır. Said Havva’nın deyimiyle ruh terbiyesini ötelemiştir. Allah’la kul arasındaki bağı manevi bağdan ziyade siyasi bağa indirgemiştir. Şeş ciheti dikey cihetle sınırlamıştır. Aynı anlayışı tevarüs eden Türkiye ve benzeri ülkelerdeki bir takım siyasetçiler kıbleyi şaşırmışlardır. Allah’la irtibat yerine iktidarla irtibatı yeğlemişlerdir. Asıl anlam buharlaşması ve kayması böyle olmuştur. Dine asıl kötlük bu cihetten gelmiştir. Halis niyetler siyasete kurban edilmiştir. Esasında bu anlamda Mevdudi Gazali gibilerin yolunu değil de İbni Teymiyle gibilerin yolunu tutmuştur. Bu daha ziyade ‘siyasal İslâm’ tarzı olarak adlandırılabilecek bir ekoldür. Erbakan Hoca’nın ‘patetes dinindekiler’ vurgulaması gibi Mevdudi şöyle seslenmiştir: “Allah’a bu şekilde ibadet (ahkamı yerine getirmeden) eden ve davrananların iyi bir iş yaptığını düşüneceğinizden şüphem yok. Allah bilir bu miskinler Kur’ân-ı Kerim’deki ilahi emirleri sabahtan akşama kadar kaç kez okuyup kaç tane nafile namaz kılarlar. Allah bilir kaç kez O’nun ismini binlik tespihlerde zikredip Kur’ân’ı çok acıklı bir makamda okurlar. Onları bu halde gördüğünüz zaman dersiniz ki: ‘Ne kadar dindar, ne kadar züht sahibi insanlar bunlar!’ İbadetin hakiki anlamını bilmediğiniz için yanlış bir anlayışa kurban gitmişsinizdir...”

Bu anlayışın en acıklı sonuçlarından birisini Muhammed Said Ramazan el Buti, ‘Haza Validi’ kitabında dile getirir. Bu acilci gençler aynen Mevdudi mantığındaki gibi Molla Ramazan’a şöyle seslenirler: “Daha ne kadar ibadetu taatla bizi pasifize edeceksin. Ne zaman ahkamdan ve cihaddan bahsedeceksin?” Oğul Buti bunu söyleyen gençlerin bilahare Hama faciasının failleri olduğunu kaydeder.

***

Elbette Muvdudi’nin zem ettiği diğer tarafın da kendisine göre kusurları ve eksiklikleri var. Bu eksiklik yanlışlık anlamına gelmiyor. İslâm tarihinde gecesini gündüzüne katan niye cihad ve mücahade erbabı geçmiştir. Ve onun hafife aldığı tezkiye ekolü İslâm tarihindeki psikolojik ve pedegojik ekollerdir ve bunlar ümmetin ruh hekimliğini yapmışlardır.

03.07.2007

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

AB yolunda son durum



Ülkemizdeki tartışmalar, bir yönüyle de Avrupa Birliği ile ilgili. Yıllar önce başlayan AB üyelik yürüyüşümüz zaman zaman hızlanarak, zaman zaman da tökezleyerek bu günlere gelindi. Türkiye ile AB arasındaki ‘son durum’u değerlendiren uzmanlar, her iki tarafın da ‘hata’lar yaptığına dikkat çekiyor.

2007’nin AB üyelik noktasında ‘kayıp yıl’ olması da sözkonusu. Bunda, yaşanan seçim süreçlerinin de etkisi olmakla beraber, Türkiye’yi ‘idare edenler’in de kabahati vardır. Uzmanların da her defasında işaret ettiği üzere üye olmak isteyen Türkiye olduğuna göre, AB’nin ‘şart’larını yerine getirmesi gereken taraf da ülkemizdir. Bu yönüyle, AB treninin yavaşlamasında bizim daha fazla kabahatli olduğumuz söylenebilir.

Türkiye’nin AB ile ilişkilerini konu alan aylık Kriter’de (Türkiye-AB İlişkileri Haber Yorum Dergisi, Haziran 2007, sayı: 12) ‘son durum’ değerlendirilmiş. Lordlar Kamarası üyesi ve aynı zamanda Oxford Üniversitesi Rektörü görevini de yürüten Chris Patten, AB üyeliği noktasında görevin Türkiye’ye düştüğüne dikkat çekmiş.

‘AB-Türkiye arasında gerginlik var mı?’ şeklindeki bir soruyu cevaplandıran Patten şöyle demiş: “Öncelikle bir konunun altını çizmek gerek. Bu gün 27 üye devletten 22’si açıkça Türkiye’nin üyeliğini destekliyor. Bu çok önemli. AB ile Türkiye arasındaki gerginliğin de abartılmaması gerektiğini düşünüyorum. Fransa kuşkusuz bir sorun teşkil ediyor. Sarkozy’nin Türkiye konusundaki görüşleri belli. Ciddî bir halk desteğiyle cumhurbaşkanı seçilmiş olmasını da gözardı etmiyorum, ancak Fransa’dan önce bu konuda sorumlu olan başka bir ülke daha var. O da Almanya. Almanya bence uzun süredir Türkiye’nin AB sürecinde belirgin bir problemdi. Bence Türkiye’nin üyeliği konusundaki gerginliğin kaynağı halk değil. Buna büyük ölçüde siyasiler sebep oluyor. Burada esas sorun, konunun kamuoyuna ne şekilde sunulduğu. Türkiye’nin önümüzdeki 20 yıl içinde AB’ye üye olmasının Avrupa’ya sağlayacağı çok büyük avantajlar var. Eğer bunlar yeterince konuşuluyor olsaydı, özellikle Fransa’daki kamuoyu tepkisi söz konusu olmazdı.”

1999-2004 tarihleri arasında Avrupa Komisyonunun dış ilişkilerden sorumlu İngiliz üyesi olarak görev yapan Patten’in Türkiye-AB ilişkilerinde ‘vatandaşlar’ nezdinde bir problem olmadığına dikkat çekmesi ve çıkarılan engellerin sorumlusu olarak da ‘siyasilerin’ işaret edilmesi dikkate değer.

İç siyasette yaşanan tartışmaların da üyelik yolunu tıkadığına işaret eden Chris Patten şöyle devam etmiş: “Türkiye’nin şu andaki siyasî sorunlarıyla başa çıkma şekli, Avrupalılara, Türkiye’ye benim kadar güvenmekte haklı olup olmadıklarını gösterecektir. Söylemek istediğim, Türklerin birbirlerine güvenmediği bir ortamda, benim Avrupalılara ‘Türklere güvenin’ demem çok zor olur.”

AB’nin iki güçlü ülkesi Fransa ve Almanya’nın tavrını da değerlendiren Patten; son durumu şöyle özetlemiş: “Müzakereler tahminimce yıllar alacak. Bu aynı zamanda Türkiye ve Avrupa’nın da değişeceği bir zaman dilimi olacak. Her şeyin hemen ‘evet’ veya ‘hayır’ gibi kesin bir şekilde sonuçlanması gerektiği düşüncesini çok doğru bulmuyorum. Bence bu dönemde sabır, gerçek bir erdem. Türkiye değişim sürecinde olan, çok önemli bir ülke ve hiçbir Avrupalı siyasetçi Türkiye konusunda bunu yadsıyarak yaklaşamaz.”

AB-Türkiye ilişkilerinde ‘son durum’ şimdilik böyle...

03.07.2007

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

Dolduruş



Başbakanın, sorunlarına çözüm bekleyen mağdurlara yönelik ilk “fırça”sı geçen yaz Birlik Vakfınca düzenlenen bir toplantıda gelmiş ve derin izler bırakmıştı İmam-hatipler, meslek liseleri ve katsayı problemiyle ilgili konuşmasında Erdoğan, “Arkamızda durmadınız ki” anlamında bir çıkış yapmış ve bedel ödemeye hazır olmadıklarını ilân etmişti.

Tabiî, bu sözler, AKP’yi neredeyse anayasayı değiştirecek bir çoğunlukla Meclise taşımak suretiyle üzerine düşeni yaptığı kanaatinde olan tabana büyük bir şok ve hayal kırıklığı yaşattı.

Demek ki, suç yine seçmene çıkarılıyordu...

Aradan zaman geçti, ama çözüm bekleyen sorunlara yine dokunulmadı. (...)

Eleştirilerin parti zeminlerinde de dile getirilmesi ise Erdoğan’ın milletvekilleri üzerinden parti tabanını, oy verenlerini ve mağdurları bir kez daha “fırçalama”sını netice verdi.

İmam Hatipler Kurultayında dile getirilen feveran ve infialler karşısında sıkıntılı anlar yaşayan Milletvekili Resul Tosun, orada “Siz Başbakanın eşini bir toplantıya götürememesini dert edinmediğini mi sanıyorsunuz?” gibi “dokunaklı” söylemlerle ve “Bazan susarak, bazan baldıran zehiri içerek bu sorunu çözmeyi hedefliyoruz” sözleriyle havayı yatıştırmaya çalışmış, ancak başarılı olamamıştı.

Daha sonra da oradaki havayı partinin grup toplantısına taşıyıp, “Üç yıl geçti, hâlâ birşey yapamadık” diyecek oldu; Erdoğan kükredi.

Ona göre başörtüsüne çözüm istemek “provokasyona alet olmak” anlamına geliyor. Ve özellikle “iki-üç gazete” buna “alet oluyor, habire yarayı kaşıyor ve bu işi kasıtla yapıyor.”

Başbakan bunları söylerken, bahsettiği gazetelerin adını da verdi mi, bilmiyoruz. Ama verse de, vermese de önemi yok. Çünkü bu konuda kimin ne şekilde yayın yaptığı belli.

Erdoğan o sözleriyle Yeni Asya’yı da kasdediyorsa ayıp ediyor. Çünkü böyle bir suçlamaya hiçbir şekilde muhatap kılınamayacak bir gazete varsa o da Yeni Asya’dır. Ve Erdoğan’ın da vaktiyle aralarında yer aldığı “bu işi kangren haline getirenler”ce çıkarılan zorluklara rağmen, başından beri yasakçı kafaya karşı her türlü bedeli göğüsleyerek başörtüsünü savunan yegâne gazete de Yeni Asya’dır.

Başbakan vekillere şöyle sesleniyor:

“O gazeteler, o çevreler sizi dolduruyor. ‘İki-üç yıl geçti, birşey yapılmadı’ gibi lâfların dolduruşuna gelmeyin. Sabredin. Bu iş hemen çözülecek gibi değil. Hislerimize göre hareket edemeyiz. Bu iş aklıselimle çözülür.”

Erdoğan “Yarayı kaşıyorlar, provokasyona alet oluyorlar” sözüyle kimleri kasdediyor?

Yolunu ayırdığı eski siyaset arkadaşlarını mı, Arınç başta olmak üzere her vesileyle bu konudaki rahatsızlığını izhar eden AKP ileri gelenlerini ve mensuplarını mı, yoksa çözüm talebini dile getiren bilumum mağdurları mı?

Arınç, kendisini ziyarete gelen yasak mağduru başörtülülere “Canım, o kadar da fazla çile çektiğiniz söylenemez” diyebilmişti. Erdoğan ise çözüm taleplerini külliyen “provokasyona gelmek ve yarayı kaşımak” olarak niteleyen çıkışıyla onu da solladığını gösterdi.

(26.5.05)

03.07.2007

E-Posta: [email protected]




Davut ŞAHİN

Ahlâksızlık “sel”i



İngiltere’de “sel” hayatı felç etti. Bir haftadır yağan yağmur, İngiltere’de hayatı olumsuz etkilerken “din adamları”ndan ilginç bir açıklama geldi. Church of England Kilisesi Piskoposları şöyle diyor: “Seller dünyanın ahlâksızlığa batmış olmasından dolayı Allah’ın verdiği cezadır.” Durun bitmedi, devam ediyorlar: “Batı tarzı yaşamla İncil’in doğrularından sapıldı... Her ne kadar doğal afetler masum insanlara zarar veriyor olsa da bunların sebebi dünyanın gittikçe İlâhî değerlerden sapması...” Hatta, Carlise Bölgesi Piskoposu, daha önce pek çok kişinin evsiz kalmasına yol açan fırtınaların başlıca sebebini söylerken, detaylandırıyor: “Batı medeniyeti İncil’deki öğretileri dışladı. Eşcinsel evlilikler de bunlardan biri.” Liverpool Piskoposu James Jones da: “Artık doğal afetler ve felâketler Allah’ın bir cezası olarak görülmüyor. Ancak aksine Allah bu şekilde bize neyin doğru olduğunu hatırlatıyor. Ne ekiyorsak onu biçiyoruz” diyor. Bu sözleri eğer ülkemizde söylemiş olsaydık, sadece “gerici”lik damgası yemez, üstüne üstlük bir de “hapis” cezasıyla ödüllendirilirdik(!). Ahlâksızlık mikrobu bizim ülkemizde de adeta teşvik ediliyor. Televizyon yayınlarında, özellikle yaz mevsiminin girmesiyle birlikte, “özendiriliyor.” Ana haber bültenleri “plaj bültenleri”ne dönüştü. Bu haberleri görünce, bazan bırakın “sel”i, başımıza nasıl taş yağmıyor diye hayret ediyorum.

ŞARAP FABRİKASINDA SEMAZEN

Semazenlik ayağa düştü ya... Parası olan bastırıyor, istediği yer ve mekânda “semazen” çevirtiyor. Güler Sabancı’nın sahip olduğu Şarköy’deki şarap fabrikasında bir düğün gerçekleştiriliyor. Bu düğünde damat Müslüman bile değil. Ama güya Türk geleneklerine uygun davullu zurnalı bir düğün yapılmış. Hemen ardından da Galata Mevlevîhanesi’nden gelen semazen grubu dâvetlileri “eğlendirmek” maksadıyla döndürüldü. “Galata Mevlevîhanesi” böyle bir düğünde niçin yer alır, anlamak mümkün değil. “Mevlevîlik” ve “semazen”lik gibi ritüelleri “ayağa” düşürdüler artık. Hz. Mevlânâ zamanında belli bir nizâma bağlı kalmaksızın dînî ve tasavvûfî bir coşkunluk vesilesiyle icrâ edilen sema, sonradan Sultan Veled ve Ârif Çelebi zamanında “disipline” edilmiş ve icra edilmiş. Sema, sembolik olarak, kâinatın oluşumunu, insanın dirilişini, Yüce Yaratıcı’ya olan aşk ile harekete geçişini ve kulluğunu idrak edip “İnsan- ı Kâmil” e doğru yönelişini ifâde eder... Böylelikle “sema” edenlere “semazen” adı verilmiş. Şarap fabrikasında yapılan “sema” gösterisi ne “aşk” ne de “insan-ı kâmil”e doğru bir yöneliş var? Mevlânâ Yılı münasebetiyle Hz. Mevlânâ’yı “bale” ile ananlar bile çıktı. Yapmayın, etmeyin. Barış ve hoşgörü adı altında yapılan bu “etkinlik”ler, ne hikmetse inancıyla müsemma olan insanlara değil, masalarda şarap deviren ve inancında samimî olmayan insanlara gösteriliyor. “Mevlânâ” ismine sahip çıkarak onun düşüncelerini “örseledi”ler. “Semazen”leri de içki masalarında meze yaparak güya “kültürel etkinliğe” indirgediler. Yazıktır, ayıptır, günahtır!

03.07.2007

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004