Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 14 Temmuz 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


S. Bahattin YAŞAR

Şu bizim kaktüs çiçeği!



Geldi ve gündeme oturdu

Şu bizim kaktüs çiçeği, size yansıtsak da yansıtmasak da, yılda bir kez geliyor ve evin gündemine oturuyor. İki gün önce yine geldi. Bir iki gündür gözümüz onun üzerinde idi. Bir şeyler yapacağını bekliyorduk. Ama bu kadarını beklemiyorduk.

Tok şeklindeki kökten önce bir kol uzandı. Yaklaşık 15-20 cm’yi bulan bir dal bu. İçi boş ama şöyle bir şahadet parmağı uzatır gibi dikkat çekici bir şekil oluşturuyor. Ama henüz gösterisini yapmış değil. Önceki yıllardan hatırladığımız kadarıyla gösterisi tam bir şova dönüşüyor. Gören hiçbir kişinin öylesine bir çiçek deyip geçeceği cinsten değil. Kesinlikle hayranlığını dışa yansıtan cümleler çıkar ağzından.

Bu gelişmeler sürerken hane sakinleri olarak ertesi günü heyecanla bekliyoruz. Heyecanla bekliyoruz çünkü, gösteri oldukça kısa sürüyor. Yaklaşık iki saatte gösteri başlıyor ve bitiyor. Onun için dikkatle beklemek gerekiyor.

Kaktüs; zor şartların çiçeğidir

Kaktüs ile tanışmamız çok eski değil. Şöyle birkaç yıldır misafirimiz. O, çok özenle yerleştirilmiş, şartları titizlikle düşünülmüş odaların başköşelerinde bulunmuyor.

Kaktüs, ya balkona iteleyeceksiniz, ya dış kapının kenarına bir yere, ya da onun kışın kar, dolu, fırtına, yağmur görebileceği bir yerlere koymanız gerekiyor. Bununla beraber yazın da aşırı sıcağını alması gerekmektedir. Onun için kaktüslere zor şartlar çiçeği diyorlarmış.

Biz de onun için kaktüsü kış ve yaz boyunca balkonda misafir ediyoruz. Öyle itina ile günü gününe su isteyen, zaman zaman toprak isteyen bir hassasiyeti de yok. Verirsen alır, vermezsen itiraz edip, küsmez. Öyle bazı çiçekler gibi alınganlığı da yoktur.

Ama onun iki saatlik de olsa öyle bir sergisi, öyle bir mektubu, öyle bir gösterisi var ki, onu terk edildiği yerden alıp, özel bir ortama taşımak durumunda kalıyorsunuz.

Biz de öyle yaptık. Hafiften belirtiler başlayınca, onu bulunduğu balkondan alıp, daha özel bir ortama taşıdık. Evde ben, eşim ve çocuklar yarın büyük ihtimalle çiçeğini sunacak bize diye üzerinde konuştuk.

Her yıl kendisini bize bir okutuyor. Hatta geçen yıl birkaç arkadaşı bile şahitleri artırmak için bu sergiye dâvet etmiştik. Yaklaşık iki saat kadar süren sergiye.

Eveeeeet, sergi hazır

Sabah namazını kıldıktan sonra kaktüsün bulunduğu mekâna yöneliyorum. Kapıyı açtığımda içimde bir coşku hissettim. Çünkü bir çiçek ancak bu kadar güzel ve alımlı olabilir diye geçti içimden.

Hemen kaktüsü bu yerinden de alıp, daha özel, nazırların (izleyicilerin) bulunduğu odaya taşıdım. Çünkü çok enfes bir kokusu var. İstedim ki, çocuklar bu koku ile güne başlasınlar. Ve uyandıklarında karşılarında oldukça okunaklı bir mektup bulsunlar veya içlerinden çok şeylerin uyanıp geleceği bir küçük sergi ile karşılaşsınlar ve bu görüntüler onların zihinlerine, gönüllerine adeta nakşedilsin.

Görüntü karşısında gözyaşlarımızı tutamıyoruz

Eşim ve ben,—abartmıyorum—kaktüsün bu san’atlı nakşının üzerinden, dakikalarca gözlerimizi ayıramadık.

Bu kadar ince ve özel duygularımıza dokunan bir çiçeği, nazır seyircilere gönderen ve onlardan san’at eserlerini okumalarını ve hayranlıklarını ifade etmelerini bekleyen Sani-i zü’l-Celal’e şükredip, hamd ederek, acizliğimizin bir göstergesi olan gözyaşlarımızı bırakıverdik.

Kul olmanın en güzel belirtilerinden birisinin de gözyaşları olduğunu bir kez daha idrak ettik. Bu öyle bir şey ki, çok haz duyarız ağlarız, çok acı hissederiz yine ağlarız.

İnsanız.

14.07.2007

E-Posta: [email protected]




Murat ÇETİN

İmlâ kılavuzu



NOKTA, ÜNLEM, NOKTALI VİRGÜL: Nokta olacaksın güyya... Olsan olsan koca bir ünlemin altında ezilen noktacık olursun. Ne zaman son noktayı koymaya kalksan, bir virgül gelip cümleni yan cümle yapar ya da bir başka nokta gelir ve beraber bir tırnak açtırır, sözü başkasına bırakırsınız.

KONUŞMA ÇİZGİSİ: Bütün konuşma çizgileri sağ yanlarındaki benim üç noktadan ibaret olmamla alay etti. Oysa sol taraflarında hep iki nokta vardı: onlar üst üstüste, ben ise yan yana.

SORU EKİ “Mİ”: Bitişik yazılarak soru cümlesi olmadığını ispatlamaya çalışıyorsan çok yanılıyorsun sevgili “mi”. Sorulardan kaçma lütfen.

BAĞLAÇ OLAN “DE”: Ek olduğun halde kendini bağlaç zannedip ayrı yazılıyorsun. Bağlaç olduğun halde, sanki ekmişsin gibi senden öncekine bitişiyorsun.

ÜNLEM: Ünlem çıktı hayatımızdan, ama ondan önce soru işaretlerini dışladık.

SORU İŞARETİ: Soru işareti olmayan bir hayatta, ünleme de yer yoktur!

Bazı soru işareti şeytanlardan, bazıları melaikedendir.

PARANTEZ: Birşeyleri paranteze alarak yaşadıkça, hayatımız çok bilinmeyenli bir matematik sorusuna dönüştü. (Asıl metinle anlam ve söz bütünlüğü olmayan cümleler parantez içine alınır, bu cümlede olduğu gibi.)

EK: Ben ekleri ayırmıyorum, ayrı yazılması gereken bağlaçları ayırıyorum. Ama ekle bağlaçı ayıramayanlar beni ayrımcılıkla suçluyor. Oysa onlar bazı ekleri ayırarak, asıl ayrımcılığı yapıyorlar.

PARANTEZ: Eğer bir parantez açmışsan, hiçbir şey söylemeden kapatamazsın.

TIRNAK İŞARETİ: Hayatı sadece tırnak işaretleri arasında yaşayamazsın, ama tırnak işareti olmadan da yaşayamazsın.

PARANTEZ: Parantez matematikte de vardır, edebiyatta da; nasıl kullandığına bağlı olarak hayatın rakamlara da dönüşebilir, hayata da...

VİRGÜL: Bazen virgül koyup soluklanmak, bazen nokta koyup yeni bir cümleye başlamak lâzımdır.

ÜÇ NOKTA: Eğer üç nokta koymuşsan, susacaksın...

14.07.2007

E-Posta: [email protected]




Davut ŞAHİN

Şov devam ediyor



Cem Yılmaz İzmir’de bir sahnede... Her sözüne gülmeye alışmış seyirci, Yılmaz’ın sahne aldığı yerde sinek uçsa, kahkahayı basıyor.

Yılmaz sahnede bir ara:

“Aranızda tansiyon ölçen var mı?” diye soruyor. Salondan yine kahkaha kopuyor. Çünkü sözün arkasında bir espri var düşüncesi hakim.

Hatta seyircilerden biri,

“Otur geçer” diyerek mukabil bir espri patlatıyor.

Yılmaz:

“Ben ölüyorum, siz gülmeye çalışıyorsunuz” diyor ve sahneyi terk ediyor.

Olayın “mizah”sen olmayıp “ciddî”yeti sonradan anlaşılıyor.

Burada iki “açmaz” gördüm:

-Hem komedyenin içine düştüğü durum.

-Hem de seyircinin sahnedeki kişinin her sözüne önşartsız “gülme” refleksi...

Sahnedeki kişinin bir yakını öldüğünde bile “şov devam ediyor” mantığıyla hareket ederek, seyircilere ne pahasına olursa olsun, gösteri sunma isteği onurlu bir davranış biçimi...

Ancak medyanın dayattığı “insan tipi”ne ters. Çünkü medya öyle bir insan portresi ortaya koyuyor ki; şöhretliler çizgi roman kahramanı gibi... Yemez, içmez, hasta olmaz ve ölmez! Evlenmez çocuk sahibi olmaz, her daim gençtir, yaşlanmaz.

Halbuki böyle bir şey yok. Nihayetinde insan “şöhret” de olsa bir takım hususiyetleri olacaktır. Hasta olur, tansiyonu düşer veya çıkar. Tansiyon haplarıyla da bir insan pekâla yaşayabilir. Bunu gizlemenin veya deşifre olduğunda “ayıp”lamanın veya “vah vah” demenin bir anlamı yok.

Gelelim seyircinin tavrına. Hayat her daim gülmekten ibaret değil. Sahnede bile olsa, insanın başına binbir türlü şey gelebilir. Bazı “son”lar var ki, kaçınılmaz...

Bu sözümüz, hayatı her daim gülmek sananlara...

ÜSLûP VE AYAR

Okan Bayülgen ciddî programlarda bazan çuvallıyor. Galiba “şov” programıyla “söyleşi” programını birbirine karıştırıyor.

Misal, önceki hafta içi CHP’li Berhan Şimşek ve AKP’li milletvekili adayı Özlem Türköne’yi stüdyoya konuk aldı.

Durup dururken bir “sayın” tartışması çıktı ki, gereksizdi.

İki tartışmacının atışmasına “Özlem siyasette yeni” cümlesini kullanınca ortalık karıştı. Türköne, kendisinden “adı”yla hitap edilmemesini ve siyasette “sayın” ifadesinin kullanıldığını eski Başbakanlardan Bülent Ecevit’i örnek göstererek hatırlattı.

Türköne, “Belki Amerikalılar böyle ismiyle hitap ediyor olabilir. Ama ben ne Amerikalı, ne de Meksikalıyım” diyerek tepkisini gösterdi.

“Ben televizyon figürüyüm, konuşan kafayım. Haberlerde çıkıyorum. Beni tanımanız lâzım” gibi ince göndermelerde bulunan Bayülgen’in sözlerini çok uzattığını düşünüyorum.

Velev ki, belli bir hata bile oluşmuş olsa, program yöneticisi her zaman programı tarafsız yönetmeyi bilmeli.

14.07.2007

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

İbretli bir olay



“Allah’ım, Muhallim’i bağışlama!”

Bu Resûl-i Ekrem’in (asm) Muhallim Bin Cessame’ye yaptığı ender bedduâlarından biriydi. Muhallim, bu bedduâyı duyduğunda af dilemek için Peygamberimize (asm) gelmiş, fakat Peygamberimiz (asm) “Allah seni affetmiyor” buyurmuştu. Gözyaşlarıyla huzurdan ayrılan Muhallim yedi gün geçmeden ölmüş, defnettiklerinde de toprak onu dışarı fırlatmış, kaç defa koydularsa yer kabul etmemiş, iki taş ortasında sağlam bir duvar yapıp öylece yer altında gizlemişlerdi.

Durumdan haberdar olan Kâinatın Efendisi (asm) “Toprak, arkadaşınızdan daha kötülerini kabul ettiği halde Allah ibret olsun diye böyle yapmıştır” buyurmuşlardı. Olay üzerine Nisâ Sûresi’nin 94. âyeti nâzil olmuş, mü’minlere savaşa çıktıklarında son derece dikkatli davranmaları emredilmiş, Müslüman olduğunu ifade için söz verene “Mü’min değilsin” denilmemesi emredilmişti.

Muhallim ne yapmıştı da yedi gün içinde ölmüş, toprak kendisini kabul etmemiş, Allah affetmemişti?

Muhallim bin Cessame, Ebû Katâde el-Haris b. Rib’iy gibi sahabelerin de içinde bulunduğu bir müfrezeyle birlikte Medine yakınlarında İdam mevkiine gönderilmişlerdir. Oraya vardıklarında Amir b. Edbad’a rastlamışlardı. Âmir samimi bir Müslümandı ve onlara İslâmın emrettiği tarzda selâm vermişti. Müfrezedekiler selâm verdiği için ona dokunmamışlardı. Ancak Âmir’le Cahiliye döneminden kin ve düşmanlığı bulunan Muhallim, elindeki okla onu öldürüp deve ve eşyalarına el koymuştu. Onun gadren öldürüldüğünü öğrenen Resûl-i Ekrem (asm), oldukça hiddetlenmiş ve kolay kolay yapmadığı bedduâlarından birini yapmıştı.

Bu olay, zulmen bir Müslümanı öldürmenin dehşetini nazara veriyor. Haksız yere cana kıymak, Kur’ân’ın ifadesiyle “bütün insanları öldürmek kadar” dehşetli. Hz. Osman bütünüyle haklı ve emrinde yedi yüz askeri olduğu halde, asilerle savaşması istendiği ve onları öldürerek isyanı önlemek mümkün olduğu halde, “Ümmet-i Muhammed içinde Resûlullah’a kan döken bir halef olmak istemem” demiş, ısrarla savaşmasını isteyenlere de “Benim için bir tek adamın kanının dökülmesinden Allah’a sığınırım” demişti. Abdullah bin Ömer’in de, fitne ve fesat dönemlerinde kendisine hilafet teklif edildiğinde, “Vallahi, bütün dünya malı karşılığında da olsa, benim yüzümden bir tek kişiyi öldürmenize bile razı olmam” dediğini biliyoruz.

Onların gözünde insanın değeri buydu.

14.07.2007

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Tepkiler, eleştiriler, cevaplar



Daha önce olumsuz da olsa, eleştiri ve sorulara cevap vereceğimizi duyurmuştuk. Münderecâtımızın müsaadesi nisbetinde bir kısmına yer verebileceğiz.

“Köşe yazılarınızı uzun zamandır okuyorum. Çünkü ben yaklaşık 34 yıllık ‘Yeni Asya’ okuyucusuyum. Sanırım fazla söze hacet yok. Hatta yanılmıyorsam 1999 seçimlerinde İstanbul’dan DYP’nin bir Yahudi asıllı milletvekili—gene yanılmıyorsam—Cefi Kamhi hakkında bir yazı yazmıştınız ve ben de o yazınızdan dolayı sizi tenkit etmiştim. Ama yaklaşık bir aydır çok netameli bir konu olan ‘siyaset’ hakkında zülf-ü yâre dokunduracak yazılar yazıyorsunuz. Yazılarınız cesurca ve dolu dolu. Yani kitabın orta yerinden söylüyorsunuz. Bugünkü yazınızı okuyunca, nasıl tenkid ettiysem, bir de tebrik ve takdirlerimi bildireyim dedim. Cenâb-ı Hak yar ve yardımcınız olsun. Allah kaleminize kuvvet versin. Selâmlar, saygılar. M. Salman.”

***

“Evvela, nazik cevabınız için teşekkür ediyorum. Hiciv dolu bir önceki mesajımdaki eleştirimi anlayışla karşıladığınızı umuyorum. Seviyesiz hakaretlere ve küfürlere tenezzül edilmediği müddetçe her türlü eleştirinin mübah olduğuna inanırım. Demokrat olmanın şartlarından biri de farklılıklara tahammüldür. USA’dan Dr. C. A.”

***

“Son yazdığım düşüncelerden sonra kısmen fikrim değişmekle birlikte kesmiş olduğum aboneliğimi yeniden başlattım. Zira düşündükçe, düşüncelerim her ne kadar kendimce haklı da olsa (bana göre), gerek siyasî, gerek meşrep noktasında duygusallığım daha ağır bastı. Bu vesileyle selâm ve hürmetlerimi sunar muvaffakiyetler dilerim. Oğuz Ş.”

***

“Yaklaşık 1,5 yıl önce bir dostum vesilesi ile camianızla tanıştım, dostumu kırmamak için gazetenize abone oldum. Gazetenizin sadece 2. sayfası, sizin sütununuzun bulunduğu sayfa ve ara sıra diğer sayfalarda da yayınlanabilen imanî ve itikadî yazıları okuyorum. Sizin yazılarınızı da çok beğeniyor ve faydalanıyorum. Hatta bazı yazılarınızı kesip arşivliyorum. 1,5 senedir Üstad’ı okuyorum. Ama, sizin gibi bir siyasî yorum yapmama bu eserler müsaade etmiyor. Yaşar S./Konya.”

(Cevap: Bu ekol ise, 1960’lardan beri okuyor, müzakere, mütalâa ediyor. Üstelik didik didik ederek şerh, izah ve tanzim etmeye çalışıyor. Herhalde fertlerle, kitle arasında bir anlama ve yorum farkı olur!)

***

“Daha önceki yazılarında pek siyasete dokunmadığınız halde son bir aydır siyasî-içtimâî konularda Üstad'dan ve Risâle-i Nurlardan aldığınız siyasî ve içtimaî ölçüleri yılmaz bir şekilde savunuyorsunuz. Allah kaleminize kuvvet versin. Yazılarını takip ediyorum. Hiç sapmadan-saptırmadan, eğip bükmeden doğruları ve Üstadın ve Risâle-i Nur’un ölçülerini günlük kahve siyasetine bulaştırmadan ortaya koyuyorsunuz. ‘Ne Haydar Ağa, ne Haydo, yalnız ve yalnız Haydar’ diyorsunuz. Tebrik ederim. Allah bu seçimi hakkımızda ve ülkemiz için hayırlara tebdil eylesin inşallah... A. Kandil / 4.Levent/İstanbul”

(Cevap: Teşekkür ederim. Siyasî yazılara yoğunlaşmamın sebebi; siyaset mevsimine girişimiz dolayısıyla Bediüzzaman’ın Kur’ân ve Sünnet’ten çıkardığı içtimâî ve siyasî hizmet stratejisini ve ölçülerini nazara vermektir. Şimdi yazmayacağız da ne zaman yazacağız?

14.07.2007

E-Posta: [email protected] [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

Başörtüsü konusuna iki farklı bakış açısı



Unutturulmak, yahut üzerine yatılmak istenen başörtüsü yasağı konusu, şükür ki yeniden gündeme taşındı.

Bir önceki seçimde "Başörtüsü yasağını kaldırmak, bizim için nâmus borcudur, şeref borcudur" diye meydanlarda nutuk atan şimdiki iktidar mensupları, ne gariptir ki, bu seçimde âdeta sus–pus oldular. Bu meseleye, seçim beyannâmelerinde de hiç, ama hiç yer vermediler.

Böylelikle, kendilerine ümit bağlayan mağdurları tam bir sukût–u hayale uğrattılar. Üstelik, bu kesimi "yüzde 1,5" diye niteleyerek, kanayan yaraya bir de tuz ektiler.

Anlaşılan o ki, Millî Görüş gömleğini çıkardıklarını söyleyip duran iktidar mensupları, tesettür ehlinin başörtüsü meselesini de gündemlerinden çıkarmış oldular.

* * *

Hanımları başörtülü olan siyasîlerin bu meseleyi nisyana mahkûm edercesine yürüttükleri politikaların aksine, eşlerinin başı çoğunlukla örtülü olmayan Demokratların harekete geçerek yasağı kaldırmaya yönelik taahhütlerde bulunması, elbette ki gayet mânidardır.

DP lideri Mehmet Ağar'ın başörtü yasağını kaldırma yönündeki dirayetli açıklamaları, farklı kesimlerde değişik değerlendirmelere yol açtı.

Geçtiğimiz günlerde aynı konuya temas eden tanınmış iki kalem erbabı, birbirinin tam zıddı yönünde yorum ve izahlarda bulundular.

Bunlardan biri, Zaman gazetesi yazarı Ali Bulaç, diğeri ise Dünya gazetesi yazarı Refik Baydur.

Bulaç'ın gazetemizde de iktibas edilen "Ağar, başörtüsünü çözer mi?" başlıklı yazısında meselâ deniliyor ki, "Ağar, 'Başörtüsü sorununu çözeceğim' diyor. Seçim kampanyasında bunu yüksek sesle söylemenin açık bir erdem olduğunun altını çiziyorum. Çünkü, milyonların canını yakan bu sorunu dile getirmek, neredeyse 'terör örgütlerine ve teröristlere arka çıkmak'la aynı şey haline getirildi."

Bulaç, yazısında şu önemli noktanın altını da çiziyor: "AK Parti ve CHP'nin gündeminde böyle bir sorun yok. Kısaca, yasağın geçerli teamül halini almasına çalışılıyor. Bu en büyük tehlikedir. Yani, artık hiç kimse bu konuyu programına almayacaktır... Çözüp çözmeyeceği, samimi olup olmadığı hiç önemli değil; Ağar'ın bunu programına almış olması, meydanlarda dile getirmesi önemli bir şeydir."

(Agg, 07.07.07)

* * *

Bulaç'ın bu tarz görüşlerinin tam aksi yönünde fikir beyan eden Dünya yazarı Refik Baydur ise, "Olmadı Mehmet Ağar" başlıklı yazısında DP liderine yüklendikçe yükleniyor.

Baydur'un 15 yıl müddetle (1989–2004) Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu Yönetim Kurulu Başkanlığını yürütmüş bir kişi olduğunu da hatırlatarak, söz konusu yazısından bir kaç cümleyi iktibas edelim.

Ta ki, bu zâtın sadece Ağar'a değil, başörtüsüne karşı duyduğu allerjinin hangi boyutlarda olduğu da anlaşılmış olsun.

İşte, Baydur'un sözleri:

"Sayın Ağar, siz belki hatırlayamazsınız ama adaşınız eski DP ve lideri Adnan Menderes de işe böyle başlamıştı. İlk olarak ezanı Arapça okutarak icraata başladı; ancak sonu iyi gelmedi. Buna mukabil 'siyasi İslam' hızla gelişmeye devam etti. Sonuç hiç arzu edilmeyen bir uzantı ile bugüne kadar ulaştı.

"Özellikle şunu bilmenizin sizin için yararlı olacağını zannediyorum. Türban bir dini zorunluluk veya inanç değil, bir taraf veya tercih sembolüdür. Dinle uzaktan yakından hiçbir ilgisi olmadığı gibi, bölücü ve ucu tarikatlara dayanan bir inatlaşmanın da sembolü olduğu sizce de malumdur. Çünkü bulunduğunuz görevler itibariyle bu işi bilmemeniz düşünülemez. Ancak siyasette seçilmek için her yolun mübah olduğunu düşünenler için ilkeler, hedefler, devrimler bir adımda çiğnenebiliyorsa ve bunu, devletinin yıllarca kutsallığına inanmış bir lider yapıyorsa, o zaman bize düşen iş bu zihniyete sırtımızı çevirmek olacaktır." (Dünya, 09.07.07)

Ağar ve DP'liler, ısrarla "türban değil başörtüsü" dedikleri halde, ne hikmetse sayın Baydur ille de "türban" diyor ve söz konusu yasağın kaldırılması yönündeki çabaları son derece tehlikeli buluyor. Öyle ki, kanlı darbeleri hatırlatmaktan bile çekinmiyor.

* * *

Kim ne derse desin, ortada insan temel hak ve hürriyetlerine uymayan, hatta baştan sona aykırı düşen mânâsız bir yasak uygulaması var. Yıllardır yaşanan bu acı gerçeği kimse inkâr edemez.

Bu yasağın, ilânihâye sürüp gitmesi ise, elbette ki mümkün değil. Günün birinde son bularak tarihe karışacak. Benzer, daha başka yasaklarda olduğu gibi...

Ancak, bu tarz konulardaki mücadele ve hizmet, bir nasip meselesidir. Herkese kısmet nasip olmuyor.

En başta inanmak ve iyi niyetli olmak lâzım.

Cenâb–ı Hak, niyetleri ve kalplerden geçenleri elbette biliyor.

Kim ki, hâlis bir niyet taşıyor ve bu uğurda gayretli bir faaliyetin içine giriyorsa, Cenâb–ı Hak da inşaallah onu muvaffak eder.

Kavak–kabak fıkrası

Bizim elli yıllık, yüz yıllık "Ahrar–Demokrat misyon"dan söz etmemize mukabil, bazı okurlarımızın mâzisi üç–beş sene olan partilerin de aynı misyonu sahiplenip sahiplenemeyeceği yönündeki soruları, bize şu "kavak–kabak fıkrası"nı hatırlattı:

Kavağa tutunarak üç ay içinde ağacın tepesine kadar tırmanan kabak, mağrur bir edâ ile sormuş:

"Yahu kavak kardeş, sen kaç senede bu seviyeye çıkabildin?"

Kavak cevap vermiş:

"Yaklaşık on beş senedir."

Diğeri, daha bir çakır keyif içinde demiş:

"Ben ise, sadece üç ayda buraya çıktım, n'aber?"

Yılların kavağı, şu gerçeği hatırlatmadan edememiş:

"Doğru dersin de kabak kardeş... Sen hiç kar gördün, kış geçirdin mi?.."

Siz, "kar ve kış"ı, "darbe veya ihtilâl"e de benzetebilirsiniz.

14.07.2007

E-Posta: [email protected]




Meryem TORTUK

Sanallaşan toplum bilinci



İnternet, cep telefonları ve bilgisayarlarla birlikte hayatımıza yeni bir kavram girdi. Sanallık. Bu âlemde insanların bilinçlerini, varlıklarını dumura uğratan bir şey vardı. Çok sinsi ve sessizce varlığımızı azar azar kemiren bir kene gibi. Bu kavramla ve bu kavramı ortaya çıkaran yaşam biçimiyle birlikte, artık eşyanın kullanılma ve algılanma biçimi de yer değiştirdi. Zihinler her şeyin sanallaşabileceğini kabul etti. Aşkın, sevginin, hayallerin, beklentilerin, arzuların ve dahası mutluluğun…

Yapay beklentilerle şekillenen ruhlar ve beyinler de yapay ilişkiler geliştirmeye başladılar. Varlıklarına dokunmayan ve görünmelerini engelleyen bir âlemin içinde olduklarını sanarak,—ki bu sanma ciddî anlamda bir kendini inkâr ediş ve bunu bile fark edememe hâli—her türlü ilişkiyi meşrûlaştırdılar.

Sanallık kavramının içinde kendi gerçekliğini öğüten bir insanlık. Yüreğini nerede ısıtacak? Hazzın ilâhlaştırıldığı ve ilişkilerin böylesine yapaylaştığı, sanallık denilen gerçekliğin de hayatı varsayıma indirgediği bir ortamda yüreğimizin neresine tutunarak ayağa kalkacağız? Ya da çocuklarımızın, bu sanallık duygusuna karşı yüreğini nasıl koruyacak ve eşyanın hakikî varlığını okumalarını nasıl sağlayacağız? Yapay bir hayatın ve toplumun acılarını şimdiden çekmeye başladık. İleride çocuklarımız çok daha derinden yaşayacak bu acıları.

Aşkı, vefayı, sevinci, sevgiyi, mutluluğu tuşlarda tatmasın çocuklarımız. Sanal sanmasın tüm bunları, varlığının hakikatini de bu sanal duygusunun içinde yitirmesin.

Eşyanın hakikati ve isimleri sadece Âdem’e öğretildi ve âdemoğlu eşyaya sorumlu kılındı. Mülk ve melekût cihetiyle eşyayı algılayıp, yorumlayabilen ve bu okumayla ebediyetin kapılarında yüreğini tanıyabilen tek varlık insan. Eşyanın anlamları, varlığın sonsuz boyutundan yansıyan tüm varlıkların hakikati öylesine derin ve boyutsuz ki, insanoğlu da bu derinliği anlayabilecek kabiliyetteki tek varlık.

Bu gerçekliği çocuklarımızın yüreğine de işlemeliyiz. Çünkü onların bu dünyadaki yolculuklarında ebedî hayatlarını şekillendirecek olan bizden başkası değil. Onların varlığı algılamalarında en büyük oluşumu zihinlerinde yer ettirecek kişiler bizleriz.

14.07.2007

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Mu’tezile mezhebi-1



Cevdet Bey:

*“Mu’tezile mezhebini tanımak istiyorum. Çünkü bu mezhebin itikattaki yanlışlarına Üstad Hazretleri bir hayli dikkat çekiyor. Kuruluşu, fikirleri, etkileri, gelişimi ve günümüzde temsilcilerinin olup olmadığı hakkında bilgi verir misiniz?”

Peygamber Efendimiz’in (asm) dâr-ı bekaya intikalinden sonra, daha hicrî birinci asır içerisinde Müslümanlar arasında dinî, îtikâdî, amelî, siyasî birçok cepheden fikir hareketleri görülmeye başlamıştı. Mescidler ve meclisler başta olmak üzere her tarafta yapılan ilim müzakereleri ile doğru İslâmiyet’i tesbit çalışmalarının yanı sıra, içte ve dışta İslâmiyet’e yeni girenlerin etkisiyle, yer yer bid’at fırkaları da ortaya çıkmıştı. Bu ilk asırda Müslümanlar, Kur’ân’ın akla ve fikir hürriyetine kapısını ardına kadar açık tutmasından kaynaklanan bir esneklik ve rahatlık içinde hemen her mes’eleyi tartıştılar. Muhalif, muvafık düşünceler hiç durmadı, birbirini takip etti; her fikir grubunun kendi düşüncelerini yekdiğerine karşı ispat ve ikna etme çalışmaları bir diğerini izledi.

Peygamberlik kurumu artık ortada yoktu. İnsanların doğruyu bulmaları için iki ana yolları kalmıştı: “Nakil” ve “Akıl”.

Nakil, Peygamber Efendimizin (asm) yirmi üç yıllık peygamberlik döneminden geriye kalan âyetlerin, haberlerin, kavillerin, hadislerin, sözlerin ve rivayetlerin tamamı.

Akıl ise, insan dimağının düşünme ve fikir üretme yeteneği.

Şunu unutmamak gerekir ki: İnsanlık tarihine göz attığımızda, her peygamberin (as) dini ve getirdiklerinin, kendisinden sonra kendi ümmetince hep tartışıldığı ve hemen hepsinde, İslâmiyet’e oranla daha da fazla ihtilaflar, dalâletler ve sapmalar türediği ve hattâ Allah’ın âyetlerine kadar ne varsa değiştirilme teşebbüslerine girişildiği ve bu ihânette başarılı da olunduğu çok görülecektir.

İslâmiyet’in ise, doğduğu günden beri hemen her asırda, aykırı veya uygun muhtelif fikir taarruzlarıyla karşı karşıya kalmış olmasına rağmen; aslını ve safiyetini hep koruduğunu, dalâlet fikirlerine karşı içerisinden hak mezhepler ve meslekler çıkararak kendisini hep savunduğunu, amelde ve itikatta genelde dosdoğru bir çizgide yorumlandığını ve her asırda zengin yorumlarla hep yeniden beşeriyete sunulduğunu görmek, bir Müslüman olarak bin dört yüz küsur yıl sonra bile elimizde, kalbimizde ve imanımızda saf, pak ve berrak İslâmiyet’in bütün tazeliğiyle mevcut olduğunu görmek, fevkalâde büyük bir İlâhî lütuf ve ihsandan başka ne ile izah edilebilir? Müslümanların nefeslerinin, kıyamete kadar geçecek zamanın saniyeleri ile çarpımı adedince Allah’a şükretsek yine azdır! Elimizde berrak bir İslâmiyet vardır! Elhamdülillâh.

Hiç şüphesiz, İslâm Tarihinde istikametli fırkaların yanında istikametten sapmış fırkalar da yol bulmuş ve türeyebilmiştir. İşte Mu’tezile mezhebi, hicrî birinci asırda doğmuş ve itikatta genelde ehl-i sünnete muhalif fikirler ve düşünceler öne sürmüş bir fırka olarak tarihteki yerini almıştır.

Mu’tezile mezhebinin, tabiîn ulemasından olan Hasan-ı Basrî’nin ilim halkasında, büyük günah işleyenlerin durumu tartışılırken çıktığı söylenir. Hasan-ı Basrî’nin yanına giren bir adamın: “Ey din büyüğü! Zamanımızda bazıları büyük günah işleyenlerin kâfir olduklarını söylüyorlar. Bazıları da büyük günahları hiç önemsemiyorlar; büyük günah imana zarar vermez diyorlar! Bunlar hakkında nasıl hükmedersin?” diye sorunca, İmam Hasan-ı Basrî (ra) düşünmeye başlar. O esnada ders halkasından birisi olan Vasıl b. Ata ortaya atılarak, “Büyük günah işleyen ne mü’mindir, ne de kâfirdir; Bunlar iki mertebe arasında bir yerdedir! Mü’min de değildir; kâfir de değildir!” der. Sonra ayağa kalkar ve cemaati terk eder. Daha sonra peşine taktığı bir takım kişilerle yeni bir hareket başlatır. Hasan-i Basrî de: “İ’tezele annâ Vâsil”, yani, “Vâsil bizden ayrıldı” der. O gün ayrılanlara ve daha sonra kendi aykırı görüşleri etrafında toplananlara Mu’tezile denmiştir.

Mu’tezile mezhebinin doğuşu ve gelişme sürecindeki görüşlerini öze inerek inceleyecek olursak, hareket noktalarının aslında dalâlet ortaya koymak olmadığı; fakat fikirlerinde büyük oranda isabetten mahrum kaldıkları ve bid’ata girdikleri görülecektir. Yunan Felsefesinden büyük oranda etkilenmişlerdir. Bilhassa, ilk çağ Felsefe akımlarından Neoplatonizm’in lideri Ammonios Saccas’tan ders alan Plotinus’un (m.ö. 204–270) fikirlerinden esinlenmişlerdir. Akla naklin üzerinde yer vererek, bir ölçüde İslâm Felsefesine de öncülük ettikleri söylenebilir. Günümüzde bu mezhebin görüşlerini yaşatan bir cemaat veya grup söz konusu değildir.

Yarın inşallah devam edelim.

14.07.2007

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

Daldan dala



Erdoğan’ın aday listelerini belirlerken, 2002 seçimiyle Meclise giren AKP milletvekillerinin yarısını tasfiye etmesini; bunların önemli bir kısmını millî görüş kökenlilerle cemaat bağlantılı isimlerin oluşturmasını; çizilenlerin yerlerine soldan ve orta sağdan yapılan—bazıları vitrinlik—transferlerin ikame edilmesini; ve nihayet, AKP liderinin cumhurbaşkanı seçimi için, Gül’ü de devreden çıkardığı yorumlarına yol açan uzlaşma ve çoklu liste çıkışlarını, Büyükanıt’la yaptığı ve içeriğini ısrarla sır gibi sakladığı görüşme ile irtibatlandıran yorumlar ağırlıkta.

Ve görünen o ki, Erdoğan bu görüşmeyle ilgili ketumluğunu korudukça ve 27 Nisan’a kadar ısrarla gerdiği ortamı yumuşatıp partisini “istenen çizgi”ye çekmeye yönelik “açılım”larını sürdürdükçe, bu yorumlar devam edecek.

Bu farklı yönelişin Erdoğan ve AKP açısından ne getirip ne götüreceğine dair yorumlar da.

Abdurrahman Dilipak’ın yazdıkları gibi:

“Reis ikinci kez gömlek değiştirdi. Gömlekle birlikte konu mankenlerini de değiştirdi. Geçmişle bağlarını kopardı. AK Parti bu şekilde kendi tabanına güven veremez ve bu gidişle ANAP gibi partileşme sürecini tamamlamadan dağılabilir. Reis dikensiz gül bahçesi istiyor, ama bu olmayacak. Göreceksiniz, bu grup daha fazla sorun yaşayacak. Gelenler gidenleri aratacak...” (Vakit, 8.6.07)

***

Haziran’ın son günlerinde Genelkurmay Başkanı ile Kara Kuvvetleri Komutanı Eğridir’de yaptıkları basın toplantısında dikkat çeken mesajlar verdiler.

Bunların başında, terörle mücadelenin artık profesyonel komando birlikleriyle yürütüleceği açıklaması geliyordu. Acaba şehit cenazelerindeki artışla birlikte tekrar gündeme gelen istifham ve eleştirilerin bu karardaki rolü neydi?

Bir diğer nokta, bu sene terör örgütüne katılımlarda azalma olduğunun komutanlarca da ifade edilmesiydi. Ve bu, aynı şeyi aylar önce söylemiş olan DP lideri Ağar’ı teyid ediyordu.

Toplantıda, evvelce de ifade edilen “Devlet olarak psikolojik harekâtta yetersiziz. Bu işi planlayıp icra edecek bir kuruluşumuz yok. PKK bizden daha iyi psikolojik harekât yürütüyor. Çünkü elini kolunu bağlayan yok” sözlerinin tekrarlanması ile “Terörle Mücadele Yüksek Kurulunun altyapısı yok” görüşünün dile getirilmesinin önümüzdeki süreçte ne gibi sonuçlara yol açacağını ise birlikte yaşayarak göreceğiz.

***

Yargıtay 4. Ceza Dairesinin Fener Rum Patrikhanesiyle ilgili kararında, “Ekümenik olduğu iddiasının yasal dayanağı yoktur” görüşünü açıklarken, “Egemen bir devletin kendi topraklarında yaşayan azınlıklara kendi vatandaşlarından farklı bir hukuk uygulayarak, çoğunluğa dahi tanımadığı birtakım ayrıcalıkları onlara tanımak suretiyle özel bir statü vermesi, anayasanın 10. maddesinde gösterilen eşitlik ilkesine aykırılık oluşturacağından kabul edilemez” şeklinde bir gerekçeye yer vermesi son derece ilginç.

Bu karar, statükonun “hakların gaspında eşitlik” temeline dayandırdığı Patrikhane politikasını “Çoğunluğa dahi vermediğimiz hakları size nasıl verelim?” mantığıyla savunmaya çalıştığının ikrar ve itirafı niteliğinde tarihî bir vesika.

Türkiye işte böyle bir zihniyetle yönetiliyor.

14.07.2007

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

‘Türkiye gerçeği’ni CHP de anlayacak



Milletvekili genel seçimlerine sayılı günler kaldı. Siyasî partiler, propaganda çalışmalarını hızla sürdürüyorlar. Meydanlarda, bir yandan ‘cumhurbaşkanı kim olacak?’ tartışması yapılırken, bir yandan da ekonomik vaadler sıralanıyor. Seçim vaadleri içerisinde ‘hak, hukuk, insan hakları’ şeklinde özetlenebilecek ‘temel konular’ maalesef yeterince yer almıyor.

Aslında cumhurbaşkanlığı seçimleri bu seçimlerin ‘birinci gündem maddesi’ olması gerekmiyordu. Çünkü, meclis tarafından anayasa değişikliği yapılarak cumhurbaşkanını ‘halka seçtirmek’ kararı alındı. Ama ortaya çıkan neticeye bakılınca, bu değişikliğin uygulanması zor görülüyor. Liderler ve uzmanlar, 11. Cumuhurbaşkanının yeni meclis tarafından seçileceği, ancak 12. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilebileceğini söylüyorlar. Tabiî o güne kadar anayasada yeni değişiklikler yapılmazsa...

22 Temmuz seçimlerinde yeterince gündeme gelmese de ‘gizli’ bir gündem daha var: Başörtüsü yasağı... İktidar partisi, devam eden kanunsuz yasağı gündemine almazken, mecliste yasağı savunan CHP; meydanlarda aynı yasağı savunma cesareti bulamıyor. CHP’nin meydanlarda yasağı savunması bir yana, hazırladığı afiş ve ilânlarda ‘başörtülü’ler ön sırada yer alabiliyor. (CHP ilânı için bakınız: Cumhuriyet, 13 Temmuz 2007) Hatta bazı illerdeki CHP milletvekili adayları ‘seçmen’lere başörtüsü bile dağıtmaya başlamış!

İlgili haber şöyle: “Yozgat’ta farklı bir seçim çalışması yürüten CHP teşkilâtı, vatandaşlara başörtüsü dağıtıyor. Kadın Kolları İl Başkanı, bu girişimin sebebini şöyle açıkladı: ‘CHP’nin cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki tutumu sebebiyle başörtüsü karşıtı gibi gösteriliyorduk. Bundan rahatsızlık duyduğumuz için gittiğimiz yerlerde eşarp dağıtmaya başladık. (...) İşçilere, tek tek başörtüsü hediye eden Kadın Kolları İl Başkanı, CHP’nin kesinlikle başörtüsüne karşı olmadığını iddia etti.” (Zaman, 13 Temmuz 2007)

Partilerin seçim çalışmalarına müdahale edecek değiliz. Ancak CHP’nin bu davranışı iki şeyi gösterir: Birincisi: Türkiye’de milletten ‘oy’ isteyen partiler, milletin rağmına iş yapamaz, yapmamalı. Çünkü, ortada bir ‘Türkiye gerçeği’ var. İkincisi: CHP, ‘oy’ isterken başörtüsünü savunuyor, ancak Ankara’ya, gidince yasağı savunarak ‘çirkin siyaset’ yapmış oluyor.

Doğru olan, millete başörtüsü dağıtmadan yasağa karşı çıkmaktır. Bu hadise, CHP Lideri Baykal’ın geçmiş yıllarda yaptığı Bosna seyahatini hatırlattı. O tarihde Bosna’yı ziyaret eden Baykal, Bosna’lı kadınlara ‘başörtüsü’ dağıtmıştı! Bosna’da, Yozgat’ta başörtüsü dağıt; Ankara’ya gelince bunu unut! İşte yanlış siyaset bu!

CHP’nin yaptığı şey, bir doğruyu göstermesi bakımından da dikkat çekici. Bu davranış, “Türkiye gerçeği”ni bir defa daha tasdik ediyor. Nedir bu gerçek: Türkiye’de yaşayanların büyük ekseriyeti Müslümandır ve inançlarına saygı istiyor! Türkiye’yi ‘idare’ etmek isteyenler, milletin taleplerine kulak vermeli, onların rağmına iş yapmamalı...

Seçim zamanı “Türkiye gerçeği”ni gören CHP’nin, Ankara’ya gidince de bu “gerçeği” unutmamasını arzu ederiz... “Türkiye gerçeği”ni unutanı millet de unutur ve unutmuştur.

14.07.2007

E-Posta: [email protected]




Mehmet KARA

Ders alındı mı acaba?



Seçim için gün gelip çattı. Milletimiz sandığa giderek kararını verecek. 22 Temmuz’a sayılı günler kala gündem seçimden sonraki cumhurbaşkanlığı seçimlerine kilitlendi. 16 Mayıs öncesi ve hemen sonrasında olduğu gibi Erdoğan ile Baykal arasında yaşanan karşılıklı kör dövüşü devam ediyor.

11. Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin ardından en çok duyduğumuz kelime “uzlaşma” olmaya başladı. Anlaşılan, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına girip hukukî bir nitelikte kazanan bu kelime önümüzdeki dönemde de en çok duyacağımız kelime olacak.

Anayasa Mahkemesi, CHP’nin başvurusu sonucu verdiği ilk kararıyla 367 milletvekilinin oyunu sağlayacak bir “nitelikli uzlaşma” şartı getirmişti. Karardan sonra, ya tek bir parti en az 367 milletvekili ile Meclis’e girerek kendi istediği birini Çankaya’ya çıkaracak, ya da dağınık bir Meclis tablosu ile partiler üzerinde uzlaşabilecekleri bir aday arayışına girecek. İkinci tabloyu gören Erdoğan “uzlaşma” kelimesini telâffuz etmeye başladı.

Erdoğan, “Kimse kendi dayatmasını şart koşmasın. Bize, ‘tek bir adayı dayatmasaydın, adaylarla gelseydin’ dediler ya, onu da yaparız. Alternatiflerle gideriz. Anayasa’daki şartlara haiz adaylarla uzlaşı ararız” derken, uzlaşma aramamakla hata yaptığını hatta “dayatma”da bulunduklarını itiraf etmiş oluyor.

Aynı zamanda “Elimde liste kapı kapı dolaşır, uzlaşma ararım” diye de ilâve ediyor. Bu durumda insanın aklına şu sorular geliyor: O zaman niye meydanlarda “cumhurbaşkanını seçtirmediler” diye muhalefet partileri eleştiriliyor? Baştan, kapı kapı dolaşıp niye uzlaşma aranmadı?

Diğer yandan karışıklığın diğer müsebbibi Deniz Baykal, “uzlaşma” kelimesinden memnun oldu. Ancak “Meclis dışından hem siyasileri, hem toplumu, hem silâhlı kuvvetleri bir arada tutacak aday buluruz” diyerek demokrasiye bakışını ortaya koydu.

Yani, bu seferki kör dövüşünde Erdoğan “birden fazla adayla uzlaşı ararız” diyor, Baykal “Meclis dışından birisi olsun…” diyor. Bu kör dövüş seçime kadar da, seçimden sonraki süreçte de devam edecek gibi gözüküyor. Aslında, uzlaşma derken uzlaşmamayı gösteriyorlar.

Şu anda AKP’li bazı milletvekilleri başından beri söylediğimiz gibi Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı seçim sürecini iyi yönetemediğini söylüyorlar. Cumhurbaşkanı adayı da olan AKP Ankara Milletvekili Ersönmez Yarbay “Geçmişte de uzlaşma sağlanabilirdi ancak bizim partinin beceriksizliğinden bu sağlanamadı” derken, Bursa Milletvekili Ertuğrul Yalçınbayır, AKP ve Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı seçim sürecini doğru yönetemediğini ve gerekli olan diyaloğun kurulamadığını söylüyor. Adana Milletvekili Abdullah Çalışkan, aynı görüşleri paylaşırken ilginç bir tesbitte bulunuyor, “Esas uzlaşma 5 Mayıs’ta Dolmabahçe’de sağlandı. Hem listeler hem de cumhurbaşkanının kim olacağı konusunda” diyor.

Ayrıca seçimler öncesi Erdoğan’ın son açıklamalarından sonra AKP’nin “sistemle kavgalı parti” görüntüsünden çıkıp, “sistemle barışık bir parti” görüntüsü verme telâşı olarak da değerlendiriliyor.

* * *

Ancak bu açıklamaların şimdiden yapılması erken. Şu anda yapılan tartışmalar hiçbir anlam ifade etmiyor. Çünkü sandıktan hangi partinin ne oranda oy alarak çıkacağı belli değil. Ancak, Erdoğan’ın daha önceki dönemde yaptığı “dayatma”dan vazgeçip, “uzlaşı ararız” sözleri ders almış olduğunu gösteriyor. Ne var ki, bu “uzlaşma” sözü bir taktik mi onu da seçimden sonra göreceğiz.

Baştan, “Verdik ellerine çelik çomak oynasınlar” türü rencide edici açıklamalar yapılmasaydı, muhalefet yok sayılmasaydı, Türkiye böyle bir karışıklığa girmez, ne olacağı belirsiz bir süreç yaşamazdı…

Son açıklamaları ile cumhurbaşkanlığı seçiminde, “dayatmacı” bir yaklaşım sergilediğini kabul etmiş olan Tayyip Erdoğan’ın millete bir özür borcu yok mu?

“Uzlaşma şimdi mi aklınıza geldi?”

14.07.2007

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004