Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 28 Kasım 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


Sami CEBECİ

Yaratılışın en güzel meyvesi: Şükür



Kâinatı muazzam bir ağaç olarak yaratan Cenâb-ı Hak, en mükemmel meyve olarak insanı halk etmiş, insanı da şükür meyvesi için yaratmıştır. Şükürsüz insan, meyvesiz ağaç gibidir.

Kâinat fabrikasının istihsal ettiği en güzel ürün şükürdür. Bütün kâinattan dergâh-ı İlâhiye giden dâimî tesbihler, hamdler, duâlar ve şükürlerdir.

İnsan fıtratında, yapılan her türlü iyilik karşısında teşekkür etme ihtiyacı vardır. Bütün dillerde teşekkür etmenin karşılığı vardır. İyilik yapana teşekkür etmemek büyük bir kabalık ve görgüsüzlüktür. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” sözü boşuna söylenmemiştir.

Rahman olan Allah’ın kullarından istediği en önemli iş şükürdür. Şükretmemek, nimetlerin nimet olduğunu yalanlamak ve inkâr etmektir. Her kimden her kime gelmiş ve ikram edilmiş ne kadar nimet varsa, hepsinin hakikî sahibi Allah olduğu için, elbette Ona sonsuz teşekkürler sunulması insan fıtratının gereğidir. Zirâ, âyetin beyanına göre “Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız, saymakla bitiremezsiniz.” Nimetlere şükürle mukabele eden insanlara, Allah, verdiği nimetlerini arttırır. İnkâr ve yalanlamayla karşılık verilirse, Allah her şeyden müstağnîdir. Hiç kimsenin şükrüne ihtiyacı yoktur.

Allah’ın yarattığı varlıklar içinde en kıymettar hakikat hayattır. Her şey hayat hakikati etrafında dönüyor, ona hizmet ediyor. Hayat merkezdir. Canlı, cansız bütün varlıklar da insana hizmet ettiriliyor. En seçkin varlık insandır. Arıdan tavuklara, ipek böceğinden meyveli ağaçlara kadar her şeyin insanın emrinde ve hizmetinde oldukları görülüyor.

İnsan dahil, bütün hayat sahiplerinin merkezinde de rızk vardır. Her canlı, rızk peşinde koşuyor. Rızk ise, şükür ile kâimdir. Şükür vazifesi de hem hâlen, hem kâlen yapılır. Rızka iştihâ ve iştiyak duyulması, lezzet ve zevk alınması fıtrî bir şükürdür. Nimetlerde bulunan güzel tat, koku ve renkler şükrün dâvetçileridir. Elbette, Allah’ın bu nimetler için şükür istemesi tabiîdir. Nimetlerin gerçek lezzetlerini tattıran sır, o nimetlerin Allah’ın ihsanı ve ikramı olduğunu bilmek, Onun adıyla yemek ve şükürle karşılık vermektir. Diğer canlılardan farklı olarak, insan diline binlerce ayrı tadı fark edecek ölçücüklerin verilmesi, onunla nimetleri takdir ve şükreden bir müfettiş olmasıdır.

İnsanın şükür ehlinden olduğunu gösteren ölçü, Üstadın tesbit ettiği şekliyle, “Kanaattir, iktisattır, rızâdır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizanı ise; hırstır, israftır, hürmetsizliktir, haram helâl demeyip rast geleni yemektir.”

Sayısız nimetlerinden dolayı Allah’a arz edilen şükrün en güzel temsilcisi beş vakit namazdır. Zirâ, kılınan her namaz, iki vakit arasında Allah’ın ihsan ettiği yekûn nimetlerine şükür ve hamd mânâsını ifade eder. Geçmiş hayatımızda mazhar olduğumuz nimetler vukuâttır ve suâle tâbidir. Gelecek zamanlar henüz gelmediğinden yok hükmündedir. Olmayan bir şey suâle tâbi değildir. O halde, geçmişteki nimetler için edâ edilmemiş şükürlerin kazasını yapmak gerekmektedir. O da, en başta, kılınmamış namazların kazâsını edâ etmekle olur.

Hayat sahipleri içinde rızka en çok muhtaç olan insandır. Diğer canlılarla kıyaslandığında, her şeyden en çok o istifâde eder ve yiyeceklerin en iyisini o yer. İman ehlinden olduğu takdirde, nimetlerin hakiki lezzetini, şükürle hisseder. Yaptığı şükürle halis bir tevhidi, sâfi bir imanı ilân ediyor. Üstadın dediği gibi “Bir elmayı yiyen ve elhamdülillah diyen adam, o şükür ilân eder ki: ‘O elma doğrudan doğruya dest-i kudretin yadigârı ve doğrudan doğruya hazine-i rahmetin hediyesidir’ demesi ile ve itikat etmesi ile, her şeyi—cüz’î olsun küllî olsun—onun dest-i kudretine teslim ediyor ve her şeyde rahmetin cilvesini bilir.”

Sonuç olarak; insanı ahsen-i takvîme ve en yüce makamlara çıkaran şükürdür. Esfel-i sâfilîne düşüren ve en aşağı makamlara indiren de, imansızlık ve nimetlerin nimet olduğunu inkâr ve yalanlamaktır.

Asya-Nur Kültür Merkezi’nde, eğitimci Metin Tez Beyin takdim ettiği bu önemli ve özlü seminer, katılımcılar tarafından ilgiyle izlendi. Soru-cevap bölümünde ilginin derecesi görülüyordu. Katkılarından ve katılımlarından dolayı herkese şükranlarımızı sunuyoruz.

28.11.2007

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

Said Nursî gerçeği



Aslında tetikçi yazarın iftiraları yeni değil. Orijinal bir tarafı da yok. Emin Çölaşan’ın “minik kuş”una benzer yöntemlerle, birilerince eline tutuşturulmuş, o da çok önemli birşey yapıyormuş edasıyla köşesine bunları koymuş.

Asıl kaynak ise, yazarın hiçbirini görmediği halde “Bunlar o kitaplarda var” diye iddia ettiği risalelerin orijinalleri filan değil, Lâtif Salihoğlu’nun yazdığı üzere vaktiyle Turan Dursun gibilerine hazırlatılan iftiranameler. Ki, tetikçinin bundan dahi haberi olduğunu zannetmiyoruz.

Bu çeşit iftira dosyaları özellikle 27 Mayıs sonrasında “rejim ilâhiyatçıları”ndan teşkil edilen Nurculukla Mücadele Komitesinin marifeti.

Bu komite kendisine verilen görevi yerine getirmek için en akla hayale gelmedik tertip ve tezgâhlara başvurduğu halde başarılı olamamış.

Çünkü yalan ve iftirayla bir yere varılamaz.

Nitekim yönelttikleri iftira dolu suçlamalar Bediüzzaman hayatta iken açılan dâvâların iddianamelerinde de öne sürülmüş, ama hiçbiri ispatlanamamış ve dâvâlar beraatle sonuçlanmış.

Durum böyle olunca, risalelerin hiçbir yerinde öyle bir ifade bulunmadığı halde, tetikçi yazar ve onun peşine takılan CHP’li vekil gibi “Said Nursî Atatürk’e deccal, cumhuriyet kanunlarına uyan herkese de deccalın mikrobu diyor” iddiasıyla ortaya çıkmanın anlamı, mantığı ve izahı ne olabilir?

Tetikçinin aktardığı iddialardan birinde Said Nursî’nin “Müslümanlara Kur’ân dışında bir anayasa lâzım değildir” dediği öne sürülüyor. Oysa tam tersine Bediüzzaman, İkinci Abdülhamid’in Birinci Meşrutiyeti ve ilk anayasa olan kanun-u esasîyi kabul etmiş olmasına “din adına” karşı çıkanları, “Kanun-u esasînin müsemmasız (içi boş) isminden ürken adamın sözünde ne kıymet olur?” diye eleştiren bir insan.

Ehl-i kanunu tekfir ederken, yani kanun yapanları küfürle suçlarken kanun-u esasîyi tekfirlerine delil gösterenlere “İstibdadı hürriyet zanneden ve kanun-u esasîye itiraz eden adamlara nasıl itiraz etmeyeceğim?” diye karşı çıkan da o.

Tetikçi, sözümona alıntılar yaptığı kitaplardan Münâzarat’ı gözden geçirme zahmetine katlansaydı, bu ifadeleri de görür, böylece talihsiz ve vahim bir skandala imza atmaktan kurtulurdu.

(Bu ifadeler, 1998 Yeni Asya baskısı Münâzarat’ın 59 ve 124. sayfalarından okunabilir.)

Nerede hiçbir dayanağı olmayan “Said Nursî Müslümanların Kur’ân dışında anayasaya ihtiyacı olmadığını söylüyor” iftirası; ve nerede yüz yıl öncesinin siyasî tartışma ortamında, ulemanın dahi çoğunun meşrutiyete ve kanun-u esasîye “şeriat namına” karşı çıktıkları bir konjonktürde bu fikirleri cesaretle seslendiren vizyon?

Bu konunun üzerinde biraz fazlaca durduk. Ama tetikçiye ve eline tutuşturulmuş bayat hezeyanlara önem ve değer verdiğimiz için değil.

Yüz yıl sonra bile güncelliğini ve tazeliğini koruyan çok güçlü ve sağlam bir fikirler manzumesi ortaya koymuş olan Bediüzzaman’ı iftira ve çarpıtmalara dayalı sığ ve ard niyetli karalamalarla çürütme çabalarının beyhudeliğini ve bu yolda ısrarın, sahiplerini iyice gülünç ve zavallı durumlara düşürdüğünü gösterip, asıl yapılması gerekenin onu doğru anlamaya çalışmak olduğuna dikkat çekmek istediğimiz için...

Çünkü Said Nursî hâlâ anlaşılmayı bekliyor...

28.11.2007

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

Makyaj Konferansı



40, kimilerine göre 50 ülkenin temsilcisi Annapolis’te bir araya geldiğinde, elde, elle tutulur temel bir belge yoktu. Yol Haritası nevinden ortak belge çıkarılamamıştı. Aslında, Amerikan tarafı, Annapolis Konferansı’nı bu adla anılan sürecin açılışı olarak değerlendiriyor. Annapolis Konferansının ardından, taraflar arasında görüşme maratonu ve trafiği başlayacak. Bu maratonun tavanı, Suud Dışişleri Bakanı Faysal’a göre, bir yılla sınırlı olmayacak. Ucu açık kalarak, eskimeyeceğine dair Amerikan tarafı Araplara söz vermiş. Bu boş bir laf. Tarihin tekerrüründen başka bir şey değil. Amerikan tarafı müzakerelere bir yıl ömür biçerek, aslında ipe un sermiş oluyor. Zira Oslo süreci de ‘key issues’ denilen Kudüs’ün geleceği ve statüsü gibi temel meseleleri geleceğe talik ederek, yıkarak amacından sapmıştı. Rabin’in öldürülmesinden sonra, süreç çığırından çıkmıştı. Ehud Barak’la Camp David II olarak anılan müzakerelerde yeni bir başlangıç yapılmışsa da bunun devamı gelmemiş ve inkıtaya uğraması ile yeni bir intifada zuhura gelmiştir. Yol Haritası da keza Oslo sürecinin akıbetine uğramıştır. Onlar bu akıbete uğradılarsa, Annapolis sürecinin aynı akıbete uğramaması adeta imkânsız.

Bunu herkes biliyor, ama Bush görmezlikten geliyor. Esasında Annapolis’te İran ile ABD- İsrail eksenlerinin gizli bir kapışması ve çekişmesi var. Aralarında halat çekme mücadelesi yaşanıyor. Bundan dolayı, toplantının sebeb-i hikmeti, davet edilmeyen tek ülke olan İran. Suriye’nin dekora ve vitrine ilave edilmesinin nedeni de bu. İran’a ‘Tecrit oldun’ mesajı vermek. Beyaz Saray Sözcüsü Dana Perino, ‘Kaosdan yararlanan İran, ılımlı güçlerin Filistin devletini kurmak için buluşmasından ve toplanmasından endişeli’ diyerekten kendi pozisyonlarını izah etmiş. Aynen bunu Musa Ebu Marzuk da telaffuz etmişti. Demek ki, konferansın amacı, üzüm yemek, hakka, hukuka ulaşmak değil, bağcıyı dövmek. Yani tamamen manipülatif. Amerikalılar kendilerini de bu arada ‘ılımlılar’ kategorisinde gösteriyorlar. Halbuki ılımlılığın üzerinde iki kanadın baskısı var. Bu kanatlardan birisi İran ise, diğeri muhakkak surette ABD’dir. Asıl ılımlılığı bitiren ve İran tezine destek veren ABD ve İsrail’in uzlaşmaz ve hak sahiplerine haklarını iade etmez tutumlarıdır. Dolayısıyla şikâyet ettikleri sonuç, kendi ürün ve imalatları.

***

Burada garip olan, Suriye’nin de sürece dahil olmasıdır. İran da bu yüzden şaşkınlığını gizleyememiştir. Hamas ve Hizbullah da Suriye’nin tavrı nedeniyle ters köşeye yatmış oldular. Bir tarafta Mahmut Abbas’ı eleştirirken, diğer tarafta Suriye’yi mazur görmek çifte standart olacaktır. Bu itibarla, Hamaney’in Danışmanı Hüseyin Şeriatmedari Suriye’nin tavrının kendileri açısından sürpriz olduğunu söylemiştir. Ahmedinejad, Suud Kralı Abdullah’a katılımları nedeniyle üzüntü ve kederlerini bildirmiştir. Katılım hususunda Riyad’a bu kadar serzenişte bulunuyorlarsa, elbette Şam için söyleyecekleri daha çok olmalıdır.

***

Tam da Konferans günü İsrail’in cibilliyetini ve barıştan ne anladığını ortaya koyan bir gelişme yaşandı. Yeşa Hahamlar Konseyi Başkanı Haham Dor Lior, ‘Ülkenin Araplardan temizlenmesini’ istemiştir. Halbuki İsrail, bugüne kadar Filistin chart’ı ve misakını değiştirmek için neleri göze almamıştı! Fetih Misak’ını İsrail’i tanıma doğrultusunda tadil etmişti. Hamas’a yönelik şikâyetlerin başında da Yahudileri denize dökme hedefi geliyordu. Ne oldu da bu hedefi İsrailliler devraldı? Bu defa rolleri değiştirerek, bu hedefleri Yahudilerin devraldığı ve benimsediği anlaşılıyor. Aynen Nazizm ve Siyonizm nöbetleşmesinde olduğu gibi… Sözgelimi, Annapolis zirvesi öncesinde ve Ortak Belge’de İsrail tarafı Filistinlilere devletin karakteri konusunda dayatmada bulunuyor. İsrail’in Araplardan arındırılmış bir Yahudi devleti olması tezini kabul etmesini istiyorlar. Allah aşkına, ‘Yahudi devleti’ dayatması ile Haham Dor Lior’un ‘Ülkenin Araplardan temizlenmesi’ çağrısı arasında ne fark var? Filistinlilerle İsrailliler arasındaki bu çekişme, az çok bizdeki durumu da aksettiriyor. Sözgelimi, Richard Falk’un bir konuşmasından yola çıkarak Özdemir İnce, onun, sanki bir müftüymüş gibi başörtüsüzlere dinsiz dediğini iddia ediyor. Tamam, başörtüsü takmayanlara dinsiz kelimesi kullanılması gerçekten de fahiş ve galiz bir ifade, anladık. Ama Özdemir İnce, acaba İlhan Selçuk’un başörtüsü takanların günah işlediği yönündeki fetvasına ne buyurur? Evet, unutmamak lâzım ki, laik kesimlerin de mollaları ve ayetullahları var. Bunlar ‘camiyi ibadetten kurtardık’ edasındalar. Kasım 2007 ortalarında böyle bir tartışmaya El Cezire Kanalı’nda rastlamıştım. Laik kesimleri temsil eden bir Tunuslu, camileri tarafsızlaştırarak büyük bir dinî vazife ifa ettiklerini söylemişti. İlhan Selçuk gibilerine göre de başörtüsü kamusal alanda yasaklanarak, böyle bir hizmet ifa edilmiştir. Bu, Rahşan’ın misyonerlerden şikâyet etmesine benzer. Tarih boyunca dinin tevili alanında böyle bir mücadeleye daha rastlanmamıştı.

28.11.2007

E-Posta: [email protected]




İsmail BERK

Kozan'da korkak ruhun dayatması



Yer: Adana Kozan ilçesi

Yıl: 2007

Konu: Öğretmenler günü

Başarı: İlçede yapılan kompozisyon yarışmasında birinci olan imam hatip lisesi öğrencisi Tevhide Kütük’e ödül verileceği

Başarısızlık: Başörtüsü takan imam hatip öğrencisi Tevhide’ye tahammül edilememesi

Problem : Bir/iki idarecinin, Tevhide’nin başörtüsü ile sahneye çıkışını hazmetmemesi, talimat vermesi ve kızı ağlatması

Sorumlu: Oradaki tepe yöneticiler.

Tahrikçi: Halkın değerlerine bigane ve dayatmacı kafa

Mağdur olan: Ödül alamayan, psikolojisi bozulan ve hıçkırıklar içinde salonu terketme çaresizliğini yaşayan Tevhide

Suskun olanlar: Vicdanının sesini bastırmaya çalışan yöneticiler

Tepki verenler: Programa katılan aileler, halkın seçtiği belediye başkanı ve diğer misafirler. Topluca salonu terkediyorlar,sessiz protesto yapıyorlar.

Yüzü Kızaranlar: Yapılanı tasvip etmeyip, ortamdan ayrılamayan kamu görevlileri

Emir verenler: Demokrasiyi içine sindiremeyenler

***

Yukarıdaki metni, asrın yüzüne yapıştırılacak bir ibret vesikası olması için böyle tanzim ettik.

Belki bir makaleden ziyade bir mahkeme tutanağına benzedi. Doğrudur. Haksızlıkların ve keyfiliklerin, kanun ve laiklik kılıfı altında milletin hassasiyetlerine dokundurarak rahatsızlık veren, hatta vicdanları kanatan bu tablonun, vicdani mahşerlerde makes bulacak bir belge niyeti taşımasını istedim. Belki bu tutanağı, çerçeveleyip her yere asmak lazım.

Belki de hukuki bir üslup ve mahkeme zaptı şeklinde edebi bir çerçeve ile hazırlayıp, tarih mahkemesine ve kamu vicdanına göndermek lazım.

Belki de gazete ekinde promosyon olarak vermek lazım. Umulur ki, hükümet de duyar. Kararlılık gösterir. Bu arada paslı sineler de azıcıkta olsa ızdırabı farkeder. Kamuoyu da “Artık yeter” der. Sivil roplum denen nemenem şeyse, yeni bir hamle ve hareket başlatır. Bir dönem “Radyomu isytiyorum” dediği gibi “Başörtümü istiyorum”der. Kendini özne yapmak istemeyenler ise “Başörtüsü, takanın hakkıdır”desin bari.

Kaymakam ve yanında oturan ilgili, derhal görevden alınmalı. Hükümetin buna cesareti yetmiyorsa, hiç olmazsa görev yerlerini değiştirmeli. “Tebdili yanlışta ferahlık”olabilir. Ne yapalım?

Halkı rahatsız etmeye, orada infial uyandırmaya, ön sıralara oturup halkı yok saymaya, kimin ne hakkı var?

Üstelik, en yakın mesafede Kahramamaraş’ta başörtüsüne uzanan Fransız’a karşı Sütçü İmam’ın hassasiyeti, idraki ve tepkisi biliniyorken.

Kozan gibi kendi halinde sessiz ve huzurlu bir ilçeyi böylesine gerdirmeye hiç bir “yetki” elvermemelidir.

Acaba Türkiye genelinde, bu haberi, Tevhide’nin haberini dinleyen kaç kişi, içinden bir kopuş yaşamadı?

İlgililere ne tür duygularla mukabele ettiklerini tahmin bile edemiyorum.

Lütfen, ama lütfen. Başörtüsü yasağını ve bunu kanun dışı sayan keyfiliğin utancını, artık yaşamak istemiyoruz.

Terörle kan kaybeden bir ülkede, birliğe en çok ihtiyacımız olan bir devrede, lütfen her kes haddini bilsin.

Burası Müslüman yurdu. Müslüman evladına bu yapılmaz. Laikliğinizi vicdanlarınıza hapsederken, milletin vicdanını kanatmayan.

Sayın Başbakan, mağdurları bilirsin. Artık bunu çözmeniz gerekiyor. Ayıp oluyor, ülkemin iyi yürekli, masum kızlarına ve halkın sağduyusuna.

Korkak ruhun bu dayatması, artık tasfiye olmalıdır.

28.11.2007

E-Posta: [email protected].




Faruk ÇAKIR

Risâle-i Nur’a duyulan ihtiyaç



Risâle-i Nur’un, günümüz insanının aklına takılan sorulara cevap veren ‘hakikatli bir tefsir’ olduğu, yaşanan hadiselerden anlaşılıyor. Türkiye; bir caminin giriş kapısına yazılan âyet meâlinin bir gazeteye ‘manşet yapılıp yapılmaması’nın tartışıldığını o gazetenin genel yayın müdürünün yazısından öğrendi.

“Aleyhte” manşet yapılmak istenen, ancak son anda vaz geçildiği ifade edelen âyetin, “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dostlar edinmeyin” meâlindeki Maide Sûresi’nin 51. âyeti olduğu yazıdan anlaşılıyordu. Yazıda ifade edildiğine göre, hadisenin yaşandığı caminin bağlı olduğu Eminönü Müftülüğü, (o âyet meâli için) “Ben hocaefendiyi hemen arayacağım. Bir ihtar yazısı yazıp hemen kaldırttıracağım” demiş.

İlgili ‘haber’in araştırılması esnasında İstanbul Müftü Vekili ‘makul’ bir cevap verirken, Diyanet İşleri Başkanlığı ‘yetkilisi’ ise maalesef şöyle demiş: “Biz İstanbul Müftülüğü’ne tâlimât verdik. Müftü Bey’in o imam hakkında gereken ikazı yapacağına inanıyorum ben. Kesinlikle Hıristiyan ve Yahudi vatandaşlarımıza karşı öyle bir tavrımız yok. Zeynep Sultan Camii’ndeki yazıyı doğru bulmadık. Daha başka, güncel şeyler yazılabilirdi.” (Ertuğrul Özkök, 24 Kasım 2007)

Tabiî bu ve benzeri tartışmalar ilk defa yapılmıyor. Ancak böyle akıl karıştırıcı haberler karşısında Risâle-i Nur’un aynı meselelerde ortaya koyduğu orijinal yaklaşımın ne kadar önemli ve hayatî olduğu bir defa daha ortaya çıkıyor. Üç günlük bir ‘dizi yazı’ ile Risâle-i Nur’un hadiseye bakış açısını ortaya koyduğu için gazetemiz yazarı Cevher İlhan’a teşekkür etmek gerekir. (Yeni Asya, 26-28 Kasım 2007)

Konuyu araştırıp manşet yapmaya karar veren ve bundan son anda vazgeçen “büyük gazete”ye kızmakla bir yere varamayız. Asıl kızılması gereken; bu ve benzeri yanlış ve eksik anlaşılan yorumlar karşısında Risâle-i Nur’un ortaya koyduğu orijinal izahları bilmeyen, duymayan ya da göz yuman ‘ilahiyat camiası’dır.

Bakınız, bu tartışma sonrası yapılan yorumlar ve Risâle-i Nur’dan istifade edilmeden yazılan yazılarda aklı ikna eden bir ‘cevap’ verilemedi. Oysa Risâle-i Nur, hadiseyi baştan hallediyor ve Yahudi ve Hıristiyanlarla ‘dost’ olma meselesindeki ‘yasaklama’nın; onların “dinî anlayışları” noktasında olduğunu izah ediyor. (Yani, âyette “‘Yahudîler’i ve ‘Nasarâ’yı dost edinmeyin” diyor. Dostlukta, insanî ve medenî ilişkileri değil, gayr-i müslimlerin “Yahudiyet” ve “Nasraniyet” cihetini öne çıkarıyor. Dolayısıyla âyetin yasak hükmü; Müslümanların, dinlerinde Yahudilere ve Hıristiyanlara benzeme; İslâmı bu dinlerle bir nevî telif etme ve “dostluk”la âdeta “dinleri birleştirme” sapmasınadır. Ayrıntılar için Risâle-i Nur’daki ilgili bölüme [Münâzârât, Bediüzzaman Said Nursî, Yeni Asya Neşriyat, 70-71] müracaat etmek gerekiyor.)

Bu şekilde aklı ikna edici bir izah şekli olmadan, sadece bu soruyu soranları itham etmekle bir yere varılabilir mi? Bilindiği gibi, Risâle-i Nur’da bunun gibi onlarca, yüzlerce, binlerce orijinal izahlar var. Benzer bir itiraz, “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler...” meâlindeki (Maide Sûresi, 41-47) âyetle ilgili de gündeme gelebilir, geçmişte gelmiştir de. Bu itirazlara kim cevap verecek? (Risâle-i Nur vermiş: “Hükmetmeyenler, bilmânâ ‘tasdik etmeyenler’ anlamındadır.” Bkz.: Münâzarât, s. 124)

Peki, Risâle-i Nur’u görmezden gelenlerin, bu ve benzeri ciddî itirazlara ikna edici cevaplar vermeleri mümkün müdür? Olsaydı, bu güne kadar cevap verebilirlerdi. O halde, başta ‘ilahiyatçı’lar olmak üzere, hepimiz, Kur’ân’ın hakikatli bir tefsiri olan Risâle-i Nur’dan istifade etmeye çalışalım. Aksi halde, gelen hücumlar karşısında ‘teslim’ olmaya mahkûm olunur.

28.11.2007

E-Posta: [email protected]




Cevher İLHAN

Gayr-i müslimlerle medenî ve dünyevî dostluk... (3)



“Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin...” (Mâide Sûresi 51) âyetinin hükmünü izâh eden Bediüzzaman, âyeti tefsirinin nirengi noktası, şimdiki gayr-i müslimlerle ilişki ve işbirliğinin, dinî noktadan çok “medenî ve dünyevî işler”deki “muamelât” zeminidir. Bunun Kur’ân’da menedilen “dinde dostluk” ikazıyla bir ilgisinin bulunmadığını beyân eder:

“Lâkin, şimdi âlemdeki bir inkılâb-ı acîb-i medenî (acayip medenî bir inkılâp) ve dünyevîdir. Bütün ezhânı (zihinleri) zapt ve bütün ukulü (akılları) meşgul eden nokta-i medeniyet, terakki (gelişme ve kalkınma) ve dünyadır. Zaten onların (gayr-i Müslimlerin) ekserisi, dinlerine o kadar mukayyed (bağlı) değildirler...

“Binaenaleyh, onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkilerini (maddî kalkınmışlıklarını) istihsan ile (beğenip takdir etmekle) iktibas etmektir. Ve her saadet-i dünyeviyenin (dünya refah ve mutluluğunun) esası olan âsâyişi muhâfazadır (karşılıklı iç ve dış güven ve huzuru sağlamaktır.) İşte bu dostluk, kat’iyen nehy-i Kur’ânîde (Kur’ân’ın Mâide 51. âyetindeki yasaklamaya) dahil değildir.” (Münâzârât, Bediüzzaman Said Nursî, Yeni Asya Neşriyat, 70-71)

Kaldı ki bu “dinde dostluk yasağı”nın muamelâtı, insanî ve medenî ilişkileri kapsaması, Kur’ân’da, Peygamberimizin buyruklarında ve İslâm fıkhında açıkça dinî kriterleri ortaya konulan ve ilişkilerin sınır ve sahasını belirleyen esasların bütününü hiçe saymak anlamına gelir. Ki bu vaziyet, en başta “gayr-ı müslimlerle ve hatta müşriklerle ilişki ve irtibat çerçevesini çizen Kur’ân ve Sünnete aykırı düşer.

Nitekim bu mevzunun peşinden gelen, “Neden kâfir olana kâfir demeyeceğiz?” sorusuna, Bediüzzaman’ın, “Kör adama, ‘hey kör!’ demediğiniz gibi... Çünkü eziyettir. Eziyetten nehiy var” cevabı, bu meselenin mâhiyetini temelden açıklar. Bu hususu, Peygamberimizin, “Kim zimmî olan birine (Müslümanların idâresinde yaşayan Hıristiyan ve Yahudilere) eziyet ederse, ben onun hasmı olurum” hadisiyle açıklığa kavuşturup ispat eder. (El-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr: 6:19, hadis no: 8270)

* * *

Bir başka izâhla bu âyet, Hıristiyan ve Yahudilere “dostluk göstermeyi” değil, onları “dost edinmeyi” yasaklamakta. Bunun anlamı, Müslümanların kendilerini onlara kaptırma, inanç ve yaşayışlarını taklit, kötü âdetlerini kopyalamak ve onların maddî ve mânevî hegemonyalarını kabullenmenin dinen yasaklanmasıdır. Siyasî ve kültürel emperyalizme teslim olup esir olma vahâmetidir.

Yasak, gayr-ı müslimlerdeki bir takım çirkin sıfatları edinmeyedir; güzel sıfatlarını almak; sanayi, bilim ve ticarette işbirliği içinde olmaya değildir. Nitekim, Mâide Sûresi 5. âyetteki, “kendilerine kitap verilmiş olan Hıristiyan ve Yahudilerin yiyecekleri size helâldir; sizin yiyecekleriniz de onlara helâldir” denildikten sonra, “Mü’minlerden hür ve iffetli kadınları ve kendilerine sizden önce kitap verilmiş olanlardan hür ve iffetli kadınları nikâhlamanın (Müslümanlara) helâl kılınması”nın anlamı açıktır.

Keza Nisa Sûresi’nin 159. âyetinde, âhirzamanda Müslüman ve Hıristiyanların Allah’ı inkâr eden küfür ve dalâlet cereyanlarına karşı birlikte mücadele edeceklerine işâret eden mânâ ile, Mümtehine Sûresi’nin iki âyeti bu “dostluk düsturu”nu açıklar:

“Sizinle (Müslümanlarla) din hususunda savaşmamış ve sizi yurdunuzdan çıkarmamış olanlara iyilik yapmaktan ve adâlet etmekten Allah sizi men etmez. Şüphesiz ki Allah adâlet edenleri sever” İlâhî beyânı bildiren sekizinci âyet...

Ve hemen peşinden gelen, “Allah ancak sizinle (Müslümanlarla) din hususunda savaşmış, sizi yurdunuzdan çıkarmış ve çıkarılmanıza yardım etmiş olanları dost edinmekten sizi men eder. Kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerin tâ kendisidir” ihtarını ileten dokuzuncu âyet...

Bu iki âyet, Hıristiyan ve Yahudilerle dostluk esasının, “Müslümanlarla din hususunda savaşmamış ve savaşmış, Müslümanları yurdlarından çıkarmamış ve çıkarmış, çıkarılmasına yardım etmiş” kategorisine ayırır. Biriyle sulh içinde “dostluk ve adalet”le muameleyi emrederken, diğeriyle dostluğun “zâlimlik” olduğu belirtir.

Yine, Mâide Sûresi’nin 82. âyetinde, “îmân edenlere düşmanlıkta insanların en şiddetlisi olarak, sen elbette Yahudileri ve Allah’a ortak koşanları (müşrikleri) bulacaksın. Îman edenlere muhabette en yakın kimseler olarak da, elbette ‘Biz Hıristiyanız’ diyenleri bulacaksın. Çünkü onların içinde ilim sahibi keşişler (kendilerini dine adayanlar) ve kendilerini ibâdete vermiş râhipler vardır; onlar büyüklük de taslamazlar” tefriki, gayr-i müslimlere dostluğun “Kur’ânî ölçüsü”nü verir...

Bediüzzaman’ın, “İsevîlik din-i hakikîsinden aldığı feyizle hayat-ı içtimâyie-i beşeriyeye (insanlığın sosyal hayatına) nâfi’ (faydalı) san’atları (sanayii) ve adâlet ve hakkaniyete hizmet eden fünûnları (fenleri) tâkip eden birinci Avrupa” târifinde olduğu gibi... (Lem’âlar, Bediüzzaman Said Nursî, Yeni Asya Neşriyat, 167-172)

* * *

Anlaşılan, bütün bu tartışmaların ve yanlış algılamaların temelinde, Bediüzzaman’ın bundan bir asır önce sakındırdığı bu “karıştırma” sapması sebebiyet vermekte. Bu sapma, “daire-i itikadı (inanç hükümlerini), daire-i muamelâta (insanî ve ticarî sosyal ilişkiler alanına) karıştırmaya” sevketmekte... (a.g.e.)

Bir haberi “meslek içtihadı olabilecek şekilde tartışmanın yararı”ndan bahseden Özkök ve diğer aydınlarımızın, günübirlik konjonktürel konteksten çıkıp, Bediüzzaman’ın insanımızın inanç ve içtimaî hayatına dair bu tefsir ve içtihadını okumaya dâvet ediyoruz.

Bediüzzaman’ın altı bin sahifeyi aşkın ve mükemmel şekilde yazılan Kur’ân tefsiri Nur Risâlelerindeki izâhların anlaşılmasını diliyoruz. Kaldı ki bunun artık pek bir “riski” de kalmadı.

Sahi, okyanuslar ötesinden, Avrupa’dan, Amerika’dan, Filipinlerden, Avustralya’dan Bediüzzaman’ın bu çağa bakan tefsir ve Kur’ânî tesbitlerine alâka duyuluyor da, bu ülkede yetişen Kur’ân müfessiri Bediüzzaman’ın tefsirine müracaat edilmiyor?

Bu da “anlaşılmayan”, ancak âcilen aşılması gereken bir başka handikap...

28.11.2007

E-Posta: [email protected]




Davut ŞAHİN

Problemin temeli



CHP Milletvekili Hüseyin Ünsal bir soru önergesi vermiş.

“TMSF yönetimindeki bir televizyonda ana haber bültenini Deniz Seki nasıl sunar” diye.

Sunulan yazılı soru önergesinde, Kral TV’nin “yenilik” adı altında yapılan bazı programların gazetecilik ve televizyonculuk mesleğini tartışılır hale getirdiğini öne sürüyor.

Niye dertleniyor?

Deniz Seki, zaten her gün televizyon kanallarında magazin programları boy gösteriyor.

Bir klarnetçiyle ahlâksız dedikodusu günlerdir ekranlarda. Yani bu “dedikodu”lar mesleğini tartışılır hale getirmeyecek de, “haber” sundu diye mi tartışılacak?

Galiba problem, işin temelinde… Haberi bile reklâm haline getiren bu sektör, ahlâk kavramını dinamitliyor, insan onurunu ayaklar altına alıyor. Toplumun dinamikleriyle oynuyor, “ezber”ini bozuyor...

Asıl sorgulanması gereken nokta bu olmalı.

YASAKLAR DELİNİYOR

“Dobra Dobra” (Kanal D) programı, Kaynana Semra’yı pazarlamaya başladı. RTÜK’ün yasakları, sanki bir “hiç”miş gibi.

Müge Anlı bize bu kâbusu yaşatma lüksüne sahip değil. Türkiye bir Kaynana Semra programı daha hazmetmeye hazır değil.

Dönelim Anlı’ya… Dedikodu programcısı, konuklarını sürekli azarlıyor, aşağılıyor ve paylıyor. Niye böyle agresif?

Meselâ, yine konuk ettiği bir şarkıcıyı yerden yere vurdu.

“Sen şarkıcı olamazsın, önüne gelen kaset dolduruyor” diyor.

Hatta birisine:

“Sen Barbie operasyonunda yakalanmamış mıydın? Sen nasıl Hülya Avşar’ın akrabası olursun?” dedi.

Sonra?

Sonrası şu, şarkıcı bu kadar hakaretten sonra gitti, intihar etti.

“Barbie operasyonu” sözlerinden hayli incinmiş ve bunalıma girmiş, bir kutu ilâç içerek canına kıymaya kalkışmış. Şimdi yoğun bakımda ve tedavisi sürüyor…

Birileri, kalkıp bir gün, Müge Anlı’ya Levent Kırca gibi özel hayatından pasajlar aktarırsa ne olacak?

İnsan “dedikodu” programı yapmadan önce, kendi özel hayatına çekidüzen vermeli.

28.11.2007

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Cemaatlerin dünyevîleş(tiril)mesi



Dünyevîleşme nedir? Müslümanları niçin ve nasıl ahtapot gibi sarmalamıştır? Mü’minlerin hayat standardının yükseltip zenginleşmesi, müreffeh bir hayata sürmesi dünyevîleşmek midir? Önce dünyanın mahiyetine göz atalım. Dünyanın;

- İlâhî isimlerin tecelligâhı,

- Ahiretin tarlası,

- Ve bizzat kendine, maddeye yönelik olması cihetiyle üç cephesi var.

İlk iki yönünden sarf-ı nazar edip; bizzat maddeye, nefse, dünyaya yoğunlaşma nisbetinde dünyevîlik başlıyor. Karıştırmamak gerekir:

Dünyevîleşme çalışmak, zengin olmak değil; zenginliğini nefsî ve gayr-i meşrû yolda harcamak… Ve makam, mevki, şan/şöhret sahibi olmak değil; bunları nefis, dünya hesabına kullanıp, kulluğun kapsam alanından çıkmaktır.

Dünyevîleşmek; dünyevî dost ve rütbelerin kabir kapısına kadar olduğunun farkına varmamak; dünya için ahireti unutmak, ahiretini dünyaya feda etmek; sonsuz hayatı, dünya hayatı için bozmak; mâlâyani/boş şeylerle ömrünü telef etmek; kendini misafir telâkki etmeyip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etmemektir.1

Biz bu dünyaya, dünyevîleşmek için değil; uhrevîleşmek, yani, imtihanını kazanmak için gönderildik… Bediüzzaman’la ilgili bir araştırma yapan Mısır’ın eski ekonomi bakanlarından Dr. Hassan Abbas Zeki, onun Mü’minlerde îmanın kuvvetinin zayıf olduğuna dikkat çektiğini söyler:

Müslümanlarda dünya menfaati işlerinde ağır bastı; Allah yerine paraya, makama ve şöhrete kul köle; hayvanî, nefsanî ve şahsî arzuları hâkim oluyor, Kur’ân’ın gösterdiği doğru yoldan uzaklaşıyor. Bediüzzaman’ın, ehl-i dalâletin galebesinin sebeplerini İhlâs Risâlesi’nde gâyet güzel anlattığını belirtir: Müslümanlar hakkıyla ve şuurlu bir şekilde İslâma bağlansa, ittihat etse, ihtilâfa düşmezler.2

Ne var ki, münafıkane çalışan deccalizmin, süfyanizmin ve ifsat komitelerinin yardımcıları, 20. asrın başından beri İslâm âleminde dünyevîleştirme damarını çok dessasane işletiyorlar. Batıdaki binlerce “think-tank” düşünce merkezi, üniversiteler, yüz binlerce eleman; harıl harıl çalışarak Müslüman ülkelerin siyasî ve sosyal haritalarını (din, mezhep, etnik köken, tarikat, cemaat, vs.) çıkarıp, karşıt stratejiler geliştiriyor. “Rand Corporation”ın (Amerikan dış politikasına yön veren Donald Rumsfeld, Condoleezza Rice, Francis Fukuyama, vs.) hedefi, Müslümanları dünyevîleştirmektir. CIA’den Graham Fuller’ın Savunma Bakanlığı için hazırladığı “Türkiye’de İslâm Köktenciliğinin Geleceği” (1990) raporundan da anlaşılmaktadır:

- “Türkiye’deki İslâmî hareketleri daha yakından tanımalı, ideolojileri hakkında bilgilenmeli ve diplomatlarını eğitmeliyiz.”

- “ABD’nin İslâmcı akımın ılımlı üyeleriyle resmî olmayan ilişkiler kurması yararlı olacaktır.”

Acaba günümüzde nice hacılar, hocalar, siyaset ehli, haberleri olmadan, nasıl yönlendiriliyor, kendilerine hangi cazibedâr şeyler gösteriliyor? 1980 darbesi öncesinde bazı cemaatleri, tarikatları, grupları nasıl holdingleştirip sisteme bağlayıp; çarpık rejimin bekçisi haline getirdiler? Sosyolog Dr. Alev Erkilet: “Burjuvalaştırma, kapitalistleştirme, yani dünyevîleştirme süreci Türkiye’de Özal ile başlamış olup, AKP ile tam ve kâmil haline ulaşmış bulunmaktadır. İslâmcılar Türkiye siyasetinde aktif roller almaya başladı. 1980’lerin dinamik, iddia sahibi, muhalif oluşumları, giderek oyunun kurallarını benimsemiş.”

1979’da dünyaya açılmaya karar veren Nakşibendi Şeyhi, gerekçesini şöyle açıklamıştı: “Mü’mine zillet yakışmaz. Kendi fabrikalarımızı kurmalı, Müslüman kardeşlerimizin imdadına yetişmeliyiz. Esir ve zelil olarak değil, hür ve aziz olarak dünyada yaşamanın yoluna gitmemiz gerektiğini kim inkâr edebilir? Bir vakıf kurup kendi kaynaklarımızı bir araya getirip en uygun şekilde kullanmasını öğrenmeliyiz.”3

1922’lerde Bediüzzaman’ı Ankara’ya davet edenler; onu dünyevîleştirmek için, kendisine milletvekilliği, Şark genel vaizliği, diyanet azalığı, Said Halim Paşa Köşkü ve 300 sarı altın lira (bir hesaba göre 40 bin YTL civarında!) karşılığında birlikte çalışmayı teklif ederler.4 O ise reddeder. Bu dersi Hz. Peygamber’den (asm) almıştı:

“Reis olmak istersen reis yapalım, mal istersen en zenginimiz ol, istediğin kadınlarla evlendirelim!” teklifinin ahirzamandaki versiyonu idi! Yüce Nebî (asm), “Sağ elime güneşi, sol elime kameri koysanız, dâvâmdan vazgeçmem!” demişti.

Dipnotlar: 1- Şuâlar, s. 406.; 2- Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu-III, s. 18-19.; 3- Ali Ferşadoğlu, Gönüllü Kültür Kuruluşları.; 4- Tarihçe-i Hayat, s. 131.

28.11.2007

E-Posta: [email protected] [email protected]




Şaban DÖĞEN

Bu haksızlığa dur diyen yok mu?



Dünkü medyada yer alan Adana’nın Kozan ilçesinde kompozisyon yarışmasında birincilik kazanan imam-hatip okulu öğrencisinin sırf başörtüsü takındığı için tören yerinden uzaklaştırılışına güler misiniz, ağlar mısınız?

İster gülün, ister ağlayın, maalesef ülke olarak bir taraftan PKK terörüyle uğraşırken diğer taraftan irticâ adı altında masum insanların başlarıyla uğraşmaktan kurtulamadığımızın göstergesi bu.

Hani Türkiye lâikti? Hani din ve vicdan özgürlüğü vardı? Kişi inandığı gibi yaşayamıyorsa bunun neresinde din ve vicdan özgürlüğü?

Hiçbir kanuna dayanmayan, daha doğrusu kanuna aykırı olan, yönetmelik adı altında yıllardır mağdur edilen, psikolojileri bozulan; askere gönderilirken “Vatandaşım!” diye bağra basılan, vergi alırken başüstünde tutulan bu milletin çocuklarına başörtüsü niye çok görülüyor?

Siz “Tesettür Allah’ın emri, şu şu âyetler, şu şu hadisler açıkça örtünmeyi emrediyor, bin dört yüz senedir bu âyet ve hadisler böyle anlaşılmış, böyle uygulanmış” diyedurun, bu beyler atgözlüğüyle bakıp kabul etmemekte direniyor; Allah ve Elçisinin koydukları, milyonlarca Müslümanın uygulayageldikleri bir emri görmezden gelip “Bizim anlayışımız bu. Böyle olacaksınız!” diye tutturuyorlar? Dünya Amerika’sıyla, Avrupa’sıyla, hatta Çin’iyle dinî inançlarına uyanlara hiç karışmazlarken bu çağdışı anlayışı sürdürmeye kalkmanın ilim, mantık, vicdan, hak hukukla ne ilgisi var? Böyle insanlara hangi vicdandan, hangi merhametten, hangi mantıktan, hangi hukuktan söz edeceksiniz? Gelin de gülmeyin siz? Bir örneğiniz var mı dünyada?

Gelin de ağlamayın siz? Bu vatanı asırlardır inançları uğruna kanlarıyla sulamış bir neslin evlâtlarına reva görülenler karşısında.

Anlayamadığımız bir şey var. Millete rağmen ne yapmak istiyorlar bunlar? Bununla nereye varmak istiyorlar? Vatandaşla devleti birbirinden koparmakla, vatandaşı devletine küstürmekle ne elde edilmek isteniyor? Milleti tahrik niye? Hani düşmanlığa, sınıflar arası kavgaya, ayrımcılığa tahrik suçtu? Yapılanlar düpedüz suç değil mi? Peki, bunun suç olduğunu kim kime söyleyecek?

Başörtüsü konusunda o kadar çok şeyler yazıldı, çizildi, o kadar çok söz söylendi ki, bu malûm çevre kulaklarını tıkayıp bildiklerini okumaya devam ediyorlar. Biz ise şaşıp kalıyoruz.

Hani nerede vicdan ve merhamet sahipleri?

Hiç düşünmüyor musunuz, ya bütün bunlar gayretullaha dokunursa, bir çare bulamayan bu masum insanlar işi Allah’a havale ederlerse diye?

28.11.2007

E-Posta: [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

Halk iradesi



Halk iradesi, Halk Partisinin aksi yöndeki bütün çabasına rağmen, yine de üstün ve belirleyici bir konuma geldi.

Cumhurbaşkanının bundan böyle referandumla, yani halkın iradesiyle seçilmesine dair Meclis kararına vargücüyle karşı çıkan ve bu itirazını en üst mercilere kadar taşıyan Halk Partisi, nihayet Anayasa Mahkemesinden de "cevab–ı red" alarak, eldeki bütün (ta)kozları tüketmiş oldu.

Bu neticeyi, fevkalâde bir gelişme olarak görmekteyiz.

Evet, halkın kendi reislerini, hür iradesiyle ve doğrudan doğruya, yani vekilsiz/aracısız bir şekilde seçmesi, elbette ki çok güzel ve harikulâde bir gelişme olsa gerektir.

Dolayısıyla, yüz senedir demokrasi mücadelesi/imtihanı veren bu milletin yarını, inanıyoruz ki dünden ve bugünden daha güzel, daha parlak olacak.

Zira, bu milletin yüz yıldır çekmiş olduğu siyasî ve sosyal en büyük sıkıntının, en büyük belâ ve musibetin arka planında daima hasta ruhlu milliyetçiler ve milliyetçilik taslayan ırkçılar olmuştur.

Bunlar, bu milleti ancak kamplara bölerek ve kutuplaşmalara sürükleyerek ayakta kalabileceklerine inanıyor.

İşte, devlet başkanlığı seçiminde halk iradesinin belirleyici unsur haline gelmesiyle, etnik temele dayalı siyasî ve ideolojik çabalar da devre dışı kalacak, hatta zaman içinde muhtemeldir ki silinip gidecek.

Zira, durum apaçık ortada: Cumhurreisini seçebilmek için, yüzde 50'nin üzerinde halk desteğinin olması şart. Bu işin başka da yolu yok. Birinci turda olmasa bile, ikinci turda bu desteğin sağlanması zaruridir, mecburidir.

Irkçılık mânâsındaki milliyetçilikten beslenen hiçbir partinin, hiçbir cereyan, bu vatanda yüzde 50 halk desteğini sağlaması ise, günümüz şartlarında imkân ve ihtimal haricidir.

Halkın belirleyici iradesi, ırkçılar gibi militer, totaliter, diktacı ve her türlü kapalı devre heveskârlarının da planlarını bozacak, geçersiz ve işlemez bir hale getirecek.

Onun içindir ki, mevcut hükümetin de sonunda mecbur kalarak gündeme getirdiği ve arkasında durarak neticelendirmeye muvaffak olduğu bu meseleye, son derece sevindirici ve memnuniyet verici bir gelişme olarak bakmakta ve alkışlamaya değer görmekteyiz.

GÜNÜN TARİHİ 28 Kasım 1925

Rize'de yaslı gün: 8 idam

Meclis'te üç gün evvel (25 Kasım) kabul edilen "Şapka Kànunu" yürürlüğe girdi.

Bu kànun maddesinin Meclis'te görüşüldüğü aynı gün içinde, yurdun çeşitli bölgelerinde, özellikle Rize'de büyük bir gerilim yaşandı.

Rize Ulu Camii imamı Hafız Şaban Efendi, cemaate hitaben şu meâlde bir konuşma yaptı: "Bizler dinimize bağlılık isteriz. İnanmayanlar da serbest olsun. Ancak, hiç olmazsa inananlara zulüm edilmesin, baskı yapılmasın. Yegâne isteğimiz, sarığımıza, sakalımıza, cübbemize dokunulmasın. Şapkayı giymek isteyenler, varsın giysin, ama giymeyenler de hapse atılmasın, cezalandırılmasın."

Hafız Efendinin konuşması, halkı yatıştırmaya, teskin etmeye yetmedi.

Bu arada, kısa bir süre önce Erzurum'da, Muş'ta ve Maraş'ta cami cemaatinden binlerce vatandaşın üzerine ateş açılması, pekçok mâsumun kurşunlanarak öldürülmesi, dindar Rize halkını zaten galeyana getirmiş durumdaydı.

Halk, Şapka Kànununun Meclis'ten geçtiğini duyunca, artık bendini yıkan bir sel gibi meydanlara taştı.

Bunun üzerine, meşhûr savaş gemisi olan Hamidiye Zırhlısı tam teçhizatlı ve mühimmatlı bir şekilde Rize'ye (bilâhare Trabzon'a) gönderildi.

Gemiden yapılan bombardımanlarla halka evvelâ gözdağı verildi.

Ardından, İstiklâl Mahkemesi heyeti (cellat Aliler) tarafından şehirde tanınmış ve gösteriler sırasında isimleri belirlenmiş kişiler tutuklanarak sorgulandı.

Esasında, sorgu–yargı safhası bir formaliteden ibaretti. İlk etapta, 83 kişi tutuklandı. Bu sayı, daha sonra 143'e çıkarıldı.

Yine, ilk safhada 8 kişi idam edildi. Bilâhare, idamlıkların sayısı 11'e çıkarıldı. (Aybars, Ergun; İstiklâl Mahkemeleri–II, s. 311–12)

Şapka cezaları

İstiklâl Mahkemesi, sırf şapkaya muhalefet ettikleri için, Rize halkını, ulemâ ve eşrafını çok ağır bir şekilde cezalandırdı.

Yurdun başka yörelerinde de benzeri görülen bu cezalandırma yöntemi, yakın tarihimizde vicdanları sızlatan vahşiyane bir sayfadır.

İşte, çok kısa bir süre içinde (aynı gün içinde olduğuna dair rivâyetler de var) karar veren ve infazları gerçekleştiren İstiklâl Mahkemesinin Rize bilânçosu:

İdam edilenler

Ulu Camii İmamı Hafız Şaban Hoca, mahalle muhtarı Yakup Çavuş, Islahiye köyü imamı Hasan Efendi, belediye bekçisi Kadir Ağa, Asliye Mahkeme Başkâtibi Hafız Osman Efendi ve kardeşi Avukat Hulusi Bey, Merkez Camii imamı Hafız Kâmil, Peçelioğulları’ndan Mehmet ve Ahmet Arslan Çavuş kardeşler, Kamburoğlu Hafız Mehmet ve Nakşi Şeyhi Numan Sabit Efendi.

Mahkeme sonucunda, ayrıca 15 kişiye 15'er yıl, 22 kişiye 10’ar yıl, 19 kişiye de 5’er yıl hapis cezası verildi.

28.11.2007

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Kısa kısa



Van’dan okuyucumuz:

*“Muhâkemât isimli eserde geçen, ‘İslâm ile barışık olan felsefe’ hangisidir?”

Üstad Bedîüzzaman Hazretleri’ne göre, insanlık âleminde Hazret-i Âdem’den (as) beri iki büyük cereyan, iki fikir zinciri her tarafta ve her insanlık tabakasında dal budak salıp gelmiştir. Bunlar:

1- Nübüvvet, Peygamberlik ve din silsilesi,

2- Fikir ve felsefe silsilesi.

Bu iki silsile ne zaman birleşmiş ise, yani felsefe dine tâbî ve dâhil olmuş ise; yani felsefe, düşünce disiplininin temeline vahyin getirdiği hakikatleri almış ise, yani felsefe vahye ters düşmemiş ise insanlık âlemi parlak günler yaşamış ve yükselmiştir.

Fakat ne zaman din ile felsefe ayrı gitmişlerse, bütün hayır, nur ve aydınlık din tarafında; bütün şer, dalâlet, yanılgı ve isabetsiz fikirler felsefe tarafında toplanmıştır.

Netice itibariyle, felsefenin insanlığa fayda getirecek düşünceler üretmesi için, tahrif olmamış vahyi elinde bulunduran tek din olan İslâmiyet’i düşünce disiplininin temeline alması gerekli ve zorunludur.1

***

İzmir’den okuyucumuz:

*“Tarihe mal olmuş geçmişteki şahsiyetlerin hatalarını etüt etmek gıybet sayılır mı?”

Şüphesiz tarihî şahsiyetler de insandırlar. Onların mü’min olanlarından bahsediyoruz şüphesiz; eğer hata etmişlerse, onların da Kur’ân’ın, “Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir”2 zırhı ve şemsiyesi altında korunmaya hakları vardır. Onların aramızda yaşamıyor olmaları, bize hatalarını ileri-geri konuşma, eleştirme, suçlama ve itham etme hakkı vermez.

Tarihe ibret almak, ders çıkarmak ve ilim öğrenmek için bakılır, tarihî olaylar ancak bu niyetlerle etüt edilir. Fakat zanna değil, sıhhatli bilgilere dayanmalıdır. Taraf olmamalı, her hangi bir taraf itham edilmemelidir.

Meselâ Cemel vak’asını etüt ederken Hazret-i Ali’nin (ra) isabet ettiği, mukabil tarafın ise hata etmiş oldukları söylenebilir. Fakat her iki taraf da sahabe olduklarından ve içinde bulundukları duruma içtihatları sonucunda ulaştıklarından, hatalı tarafa bedduâ edilmez, lânet okunmaz. Her iki taraf için de Allah’tan af, mağfiret ve rahmet istemek kaydıyla adlarından ve karıştıkları olaylardan “objektif” biçimde bahsedilir.

Bilhassa sahabelerden bir tarafı destekler ve diğer tarafı suçlar mahiyette konuşulmaz. Âlimlerin, “Sahabelerin muharebesinde kıyl ü kal etme, dedikodu yapma. Hem öldüren, hem ölen ikisi de ehl-i Cennettir” sözü kulağımızda küpe olmalıdır.3

Öte yandan, tarihe mal olmuş sözkonusu kimseler, eğer "fâsık-ı mütecâhir" kategorisine giren, yani fenalığı sıkılmayarak açıktan işleyen, belki işlediği kötülüklerle iftihar eden, zulmüyle lezzetlenen zalim birtakım insanlarsa, zaten gıybetleri caizdir. Ve Bediüzzaman Hazretlerine göre, bu da zaten ‘garazsız ve sırf hak ve maslahat için’ yapılır.4

***

Abdülmecit Bey:

*“Tahiyyetü’l-Mescid namazı nedir? Her vakit kılınabilir mi?”

Bir camiye veya mescide ilk defa giren kimsenin kıldığı iki rekâtlık bir namazdır. Hükmü sünnettir. Bu namaz, vakit namazı dışında camiye veya mescide girildiği zaman kılınır. Vakit namazına başlanmış olması durumunda ise, kılınan vakit namazı Tahiyyetü’l-Mescid namazı yerine geçer.

Tahiyyetü’l-Mescid namazı, üç kerâhet vaktinin dışında her zaman kılınır. Şafiîlerde kerahet vakitlerinde de kılınabilir.

Dipnotlar:

1- Sözler, s. 497

2- Hucurât Sûresi: 12

3- Mektûbât, s. 57

4- Mektûbât, s. 268

28.11.2007

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT


 Son Dakika Haberleri