"Gerçekten" haber verir 22 Ekim 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.

 


Sami CEBECİ

Dâvâ adamları



İslâm dininin temeli bilgi ve eğitime dayanır. Zira, İslâm’ın ilk emri “Oku”dur.

Ümmî bir peygamber olan Hazret-i Muhammed (asm), vahiy yoluyla gelen İlâhî mesajları, insanlığa en güzel bir şekilde tebliğ etti. Allah’ın emir ve yasaklarını önce kendi nefsinde yaşadı. Kur’ân’da, Allah’ın övdüğü bütün güzel ahlâkları bizzat gösterdi. Kısa zamanda etrafında insanlar toplandı. Her türlü meşakkate göğüs geren bu kahraman insanlar “Sahabe” ünvanıyla insanlık tarihine altın harflerle yazıldı. Her birisi ümmete bir örnek ve rehber oldu. “Benim sahabelerim yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olsanız kurtulursunuz” hadisinin övgüsüne mazhar oldular. Altın gibi değerli bu dâvâ adamları ve Allah Resûlünün (asm) yakın arkadaşları, bugün de örnek hayatlarıyla insanlığa ışık tutuyor ve kendilerinden sonraki zamanları aydınlatmaya devam ediyorlar.

Asr-ı Saadetten sonra her asrın başında gelen mücedditler ve onların zamanlarında yaşayan bütün mürşitler, kutuplar, gavslar ve bir nev'î Mehdi hükmündeki büyük zatların hepsi, Allah Resûlünü (asm) tâkip ettiler ve nice büyük zatları yetiştirerek, İslâm dininin bugünlere kadar sağlam olarak gelmesine hizmet ettiler. Allah onların hepsinden ebediyen râzı olsun, bol hayırlar versin ve bizleri de onların şefaatlerine nâil etsin, İnşallah.

Nihayet, bütün ümmetin şerrinden Allah’a sığındığı âhirzamana gelindi. Peygamber Efendimizin (asm) haber verdiği din yıkıcısı Süfyan ve deccallerin tahribât döneminde, her şeyini iman ve Kur’ân hizmetine adayan ve dünya zevki namına bir şey tatmayan Bediüzzaman Hazretleri mücahede meydanına atıldı. Yirmi üç sene gibi uzun bir zaman zarfında altı bin sayfayı aşkın Nur Risâlelerini telif etti. Kur’ân nuruna istinat eden Nur Risâlelerinin etrafında nice kahraman insanlar toplandı. Her türlü eza, cefa ve meşakkatlere göğüs gerdiler. Bir tek dînî eserin yazılmasına devlet tarafından müsaade edilmediği o senelerde, el yazmasıyla altı yüz bin nüsha risâleyi Anadolu çapında neşrettiler. Bu uğurda ağır bedeller de ödediler. Ama yılmadılar, korkmadılar ve geri çekilmediler. Zübeyir Gündüzalp gibi nice Nur kahramanları “Eğer, mürekkep ve kâğıdı yok etseler, Risâle-i Nurlar için mümkün olsa derimizi kâğıt, kanımızı mürekkep yaptıracağız” diye mahkemelerde haykırdılar.

Mânevî dereceleri yüksek olan Nur talebeleri için imtihan çok ağırdı. Dayak, işkence, hapis, açlık, susuzluk gibi her türlü eziyet ve zulüm onlara revâ görülüyordu. Bu ağır imtihanların hikmet cihetini nazara veren Bediüzzaman “Siz bu şiddetli imtihana girmek ve inceden inceye sizi kaç defa altın mı, bakır mı diye mihenge vurmak ve her cihette sizi insafsızca tecrübe etmek ve ‘Nefislerinizin hisseleri ve desiseleri var mı, yok mu?’ üç dört eleklerle elenmek; hâlisâne, sırf hak ve hakikat namına olan hizmetinize pek çok lüzumu vardı ki, kader-i İlâhî ve inâyet-i Rabbâniye müsaade ediyor” diyordu.

Nur talebeleri, âhirzamanın hayat şartlarında içinde bulundukları cemiyetin rehber şahsiyetleridir. Üstadın tâbiriyle “Maddî mânevî, dünyevî, uhrevî hiçbir maksat gözetmeden, sırf rızâ-yı İlâhî için hizmet ederler.” Onlar, örnek dâvâ adamlarıdır. Allah, cümlemize böyle olmak, “altın mı, bakır mı” imtihanından yüz akıyla çıkmak nimetini nasip etsin İnşallah, âmin...

(Not: Asya Nur Kültür Merkezinde yeni eğitim sezonunun ilk semineri gerçekleştirildi. Mesut Nurver’in sunduğu ve “Mukaddes Topraklarda Nurlu Hatıralar” başlıklı slaytlı çalışma, katılanları mânevî âlemlere götürdü. Fevkalâde beğenilen ve geneli Risâle seminerleri şeklinde devam edecek olan haftalık Pazar seminerlerine kalbî teveccüh ve duâlarınızı bekliyoruz. 2007 sezonunda 25 seminer ile 2 konferans icra edildi. Cuma derslerine katılımı cidden arttırmaya vesile oldu.)

22.10.2008

E-Posta: sami-cebeci@hotmail.com




Süleyman KÖSMENE

Dâbbetü'l-arz üzerine-2



Ankara/Sincan’dan Şaban Sivri: “Kıyamet alâmetlerinden olan Dabbetü'l-arz hakında bilgi verir misiniz? Nedir? Ne değildir? Kur’ân’da, hadislerde ve Risâle-i Nur’da bu mesele nasıl işlenmiştir?”

Dünkü yazımızda dâbbenin, “yeryüzünde yürüyen canlı” mânâsında Kur’ân’da sıkça geçen bir kelime olduğunu ifade etmiş ve yeryüzü canlılarını “dâbbe” olarak adlandıran âyetlerden örnekler vermiştik. Bugün de gizemli bir ıstılâh halinde gündemimize düşen “dâbbetü’l-arz” meselesi üzerinde duralım. Kur’ân’da iki âyette “dâbbetü’l-arz” kavramı geçer. Bunlardan birincisinde, hak karşısında kör, inatçı ve inkârcı olan insanların başlarına Allah’ın vaadi geldiği zaman yerden çıkarılacak dâbbetü’l-arzın, onlara, inanmamalarının büyük bir dalâlet ve felâket olduğunu söyleyeceğini haber vermekte; diğerinde ise, Hazret-i Süleyman’ın (as) asâsını yiyip çürüten dâbbetü’l-arzın, böylece cinlerin gaybı bilmediklerini ortaya çıkardığını bildirmektedir. Söz konusu âyetler şunlardır:

1- “O kavl (=söz) (kıyamet) başlarına geldiği zaman, onlara arzdan bir dâbbe çıkarırız da, bu onlara insanların âyetlerimize kesin olarak iman etmemiş olduklarını söyler.” 1

2- “Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun ölümünü cinlere ancak değneği yiyen dâbbetü’l-arz gösterdi. O, yere yıkılınca ortaya çıktı ki, şâyet cinler gaybı bilmiş olsaydılar, küçük düşüren bir azap içinde kalmazlardı.” 2

Bu âyetlerin ilkinde, Allah’ın vaadi geldiğinde; Allah’ın, “konuşan bir yeryüzü mahlûku” meydana çıkaracağı ve bu yeryüzü mahlûkunun insanlara ibret dersi vereceği bildirilir. Sonraki âyet ise, kısmen ilk âyeti tefsir eder mâhiyettedir. Şöyle ki; sonraki âyet, ilk âyette çıkacağı haber verilen bu yeryüzü mahlûkunun, Hazret-i Süleyman’ın (as) asâsını yiyen ağaç kurduna yakın bir karakterde olacağına, kurtçuğu bu âyetin kavramı olan “dâbbetü’l-arz” tâbiri ile ifâde etmek sûretiyle işâret eder.

Bilindiği gibi Hazret-i Süleyman (as) cinleri emrinde çalıştırıyordu. Asâsına dayanmış olarak cinlere emir verdiği ve işlerini takip edip denetlediği bir sırada vefât etti ve uzun süre asâsına dayalı vaziyette ayakta kaldı. Cinler Hazret-i Süleyman’ın (as) öldüğünü hiç anlamadılar. Ne zaman Hazret-i Süleyman’ın (as) asâsını ağaç kurtları yedi, içini çürüttü; Hazret-i Süleyman’ı (as) taşıyamaz hale gelen asâ kırıldı ve Hazret-i Süleyman (as) yere yığıldı; işte o zaman cinler Hazret-i Süleyman’ın (as) öldüğünü anladılar. Âyet bunu cinlerin gaybı bilmediklerine delil olarak zikreder. Çünkü cinler eğer gaybı bilmiş olsalardı, yanı başlarında, âmirleri hükmünde olan bir Peygamberin öldüğünü, hiç olmazsa ölüm geldikten sonra olsun, anlayabileceklerdi. Ama kurtlar asâyı yiyip, Hazret-i Süleyman’ı (as) devirene kadar bunu bilmediler. Demek cinler gaybı bilmek bir yana, vâkıaların görünen yüzünü bile kavramaktan çoğu zaman âcizdirler.

Süleyman (as) âyetinde geçen dâbbenin ağaç kurtları cinsinden, yani bildiğimiz odunun içini kemiren kurtçuklar, bitler ve mikroorganizmalar nev'înden olduğu âyetin sarâhatinden, yani açık mânâsından ve genel çerçevesinden anlaşılmaktadır. Bu âyette ancak, önceki âyette geçen dâbbenin keyfiyeti hakkında bir ipucu aranabilir. Çünkü bir çok âyetinde bilinen dünya canlılarını “izâfetsiz” dâbbe olarak adlandıran Kur’ân’ın, yalnız bu iki âyette dâbbeyi arza izâfe etmesinden ve bu izâfede birinci dâbbenin asânın içini yiyen bir mikroorganizma türü olmasından; diğer âyette çıkacağı haber verilen ve yine arza izâfe edilen dâbbenin de cüsse itibariyle “mikroorganizma” cinsinden olacağı yönünde bir işâret ve ipucu yakalamak mümkün gözüküyor. Nitekim Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretlerinin tevili, dâbbetü’l-arzın bir “mikroorganizma cinsi” olabileceği üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Bu âyette, bir takım bilinmeyenler vardır:

1- Allah’ın, tahakkuk edeceğini vaad ettiği “Kavl=söz” nedir?

2- Arzdan çıkacağı haber verilen dâbbenin keyfiyeti ve niteliği nedir? Nasıl bir dâbbedir?

3- Dâbbenin konuşmasının keyfiyeti nedir? Dâbbe nasıl konuşacaktır?

4- Dâbbe kimlerle konuşacaktır?

5- Dâbbe ne konuşacaktır? Mesajı nedir?

Yarın İnşaallah bu sorulara cevap arayalım.

Dipnotlar:

1- Neml Sûresi, 27/82

2- Sebe’ Sûresi, 34/14

22.10.2008

E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr




Şaban DÖĞEN

Allah katında değerli olmanın ölçüsü



Maddenin ön plana geçtiği bir dünyada, insanlar para-pul, makam-mevki ve şöhretleriyle değerlenir olmuştur. Bunlar varsa itibar vardır, yoksa beş para bile değer verilmez, yüzlerine bakılmaz insanların.

Allah’ın ise insanı iç dünyasına, kalbine, güzel söz ve davranışlarına göre değerlendirdiğini biliyoruz. Zengin olsun, fakir olsun Allah rızasına uygun davranan herkes, “Sizin Allah katında en şerefliniz, Allah’ın emirlerine en çok bağlı ve yasaklarından en çok sakınanızdır” 1 âyet-i kerimesi sırrınca Allah katında değerlidir.

Evet, Cenâb-ı Hak, “Şüphesiz Allah sizin sûretlerinize ve mallarınıza bakmaz. Ancak amellerinize ve kalplerinize bakar” 2 hadis-i şerifinde dikkat çekildiği gibi kalplere, kalplerdeki niyetlere ve o güzel niyetlerle yapılan davranışlara bakar.

Bir gün Resûl-i Ekrem’in (asm) yanından bir adam geçmiş, yanındakine “Şu adam hakkında ne dersin?” diye sormuştu. O da, “Eşraftan biridir; herhangi bir kadının nikâhına talip olsa verilir. Birisi lehinde aracılık yapsa kabul edilir” diye cevap vermişti. Sonra diğer bir kimse daha geçmişti yanından. “Bunun hakkında neler söylersin?” diye sorduğunda, “Ya Resûlallah, fukara Müslümanlardan biridir. Birinin nikâhına talip olsa reddedilir. Birinin lehinde aracılık yapsa kabul edilmez, bir söz söylese dinlenmez” demişti. Bunun üzerine Allah Resûlü (asm) buyurmuşlardı ki: “Bu fakir dünya dolusu olan öteki insandan daha hayırlıdır.”3

Demek Allah da, Resûlü de (asm) kişilerin konumlarına bakmıyor; kalplerine, kalplerindeki niyet ve o niyetle yaptıkları güzel amellere göre kıymet veriyor insanlara.

Kıyamet Gününde büyük tanınan, kelli felli, şanlı şöhretli nice şişman adamın o güzel duygu ve davranışlardan uzaklıkları sebebiyle Allah katında sinek kanadı kadar dahi değerleri olmadığını da öğreniyoruz. 4

Hz. Ali (ra) der ki: “Hakikati insanların ölçüleriyle değil, insanları hakikatin ölçüleriyle tanı.”

Hakikat, Allah ve Resûlünün (asm) koyduğu ölçülerdir. İnsanlar o ölçülere göre hareket ettikleri ölçüde değer kazanırlar.

Demek Allah da, Resûlü de (asm) insanların renklerine, sûretlerine, kalıplarına; makam ve mevkilerine, itibar ve şereflerine göre değil hiçbir ayırım yapmadan kalplerdeki ihlâs ve samimiyete, bu ihlâs ve samimiyetle yapılan amellere göre değerlendirme yapıyor.

Dipnotlar:

1- Hucurat Sûresi: 13.

2- Müslim, Birr: 34; İbni Mace, Zühd: 9.

3- Riyazü’s-Salihîn ve Terc., 1:296 (Hadis no: 251; Buharî ve Müslim’den.)

4- A.g.e., 1:297 (Hadis no: 253; Buharî ve Müslim’den.)

22.10.2008

E-Posta: sdogen99@ttnet.net.tr




M. Latif SALİHOĞLU

Acı kavun



Geçtiğimiz hafta sonu bazı gazetelerde yer alan (aa) kaynaklı bir habere göre, Sakarya'da oturan 43 yaşındaki bir hanım, sinüzit rahatsızlığı sebebiyle burnuna acı kavunun suyunu damlattığı için fenalaşarak hastahaneye kaldırılmış.

Hastanın ifadesi şöyle: "Acı kavunun suyunu burnuma damlattım. Burnumdan çok iltihap aktı. Rahatladım, ama bir yandan da fenalaştım.''

Konuyla ilgili konuşan doktor da, "Sinüzitin olduğu bölgeye yakın görme sinirleri var. Acı kavun, zehirleme etkisiyle hem bu sinirlere hem de beyne zarar verebiliyor."

Bütün bunları doğru bilgiler olarak kabul edebiliriz.

Hakikaten, çok zehirli olan bu bitkinin suyu hoyratça burna çekildiğinde, sinüzite iyi gelse bile, başka türlü rahatsızlıklara yol açabiliyor.

Nitekim, bunu kullanan hastanın durumu da aynıdır. Sinüzitten kurtulmuş; ancak, bu ilâcın başka yan etkileriyle fenalaşmış.

İşte, son derece dikkat ve hassasiyet gerektiren bu durum sebebiyledir ki, acı kavunla sinüzit tedâvisi olmak isteyenlere tâ yıllar önce şu tavsiyelerde bulunmuştuk:

"Sakın ha, bu bitkinin suyunu burnunuza çekmeyin. Sakın ola, bunun bir tek damlasını dahi burnunuza damlatmayın.

"O halde, bu illetten kurtulmak için, bitkinin suyunu bir çay tabağına damlatın ve kulak pamukçuğu gibi minik bir pamuk parçasını bu zehirli suya bandırırıp hafifçe ıslattıktan sonra, bunu burnunuzun iç yüzeyine yavaşça sürün.

"Yani, ilâcın suyunu burnunuza damlatmayın; bir pamukçuk ile sıvıyarak burnunuzu sadece ıslatıp nemlendirin, yeter. Çünkü, bu acı suyun kokusu ve nemi dahi sinüziti tedâvi etmeye kâfi gelebiliyor."

Evet, kendimiz dahi aynen öyle yaptık ve yapıyoruz. Bu sûretle yapılmış yüzlerce tecrübe var. Bunun şimdiye kadar hiçbir sakıncasını da görmedik. Buna mukabil, bazı ameliyatların dahi kesin çare olmadığını biliyoruz.

Başbakan'ı dinlemeyen tirajlar

Doğan Medya Grubuyla giriştiği hararetli düellonun son merhalesinde taraftarlarına hitaben "Siz de bu grubun gazetelerini almayın, boykot edin" diyerek, kendince "anladıkları dilden" cevap veren Başbakan Erdoğan'ın, bu hususta fenâ halde yanıldığını ve açık düştüğünü daha evvelki bir yazımızda ifade etmiştik.

Zira, aradan bunca zaman geçtiği halde, o grubun gazetelerinde en ufak bir tiraj kaybı dahi yaşanmadı.

* * *

Başbakan'ın bu hususta ikinci kez düştüğü yanılgı ise, Taraf gazetesi hakkındaki öfkeli konuşmasından bir hafta sonra ortaya çıktı.

Genelkurmay edâsıyla Taraf gazetesini eleştiren ve hatta "Siz kimin medyasısınız?" diyecek kadar ithamvâri konuşan Başbakan, geçen hafta ayrıca şu kesin ifadeleri de sarf etti: "Bu tarz bir yayıncılık anlayışıyla tiraj falan kazanamazsınız. Böyle bir yayın politikası, tirajınızı arttırmaz; ama, böyle yapmakla bizi ve orduyu yıpratmış olursunuz."

İşte, sayın Başbakan bu noktada da çok fena halde yanıldı. Açıklanan son tiraj raporuna göre, normal tirajı 30 binlerde seyreden Taraf gazetesinin son bir haftaki tirajı, yani ortalama günlük satışı 58 bin adettir.

Ayrıca şunu da ifade edelim ki, sağlam olan, sağlam duran, vazifesini doğru ve sağlıklı şekilde yapanı kolay kolay hiç kimse yıpratamaz. Ortada bir yıpranma varsa şayet, bunun en önemli sebebi güvensizlik, düzensizlik ve merkezî bir zaafiyet olabilir ancak.

Hatırlatma: Taraf gazetesi, 17 ölüm 21 yaralanma ile neticelenen bir fâcianın arka planını resmî bilgi ve belgeler ışığında kurcalamış ve sorumluları hesap vermeye dâvet etmişti.

Tarihin yorumu 22 Ekim 1919

Amasya Protokolü

Yakın tarihimizde "Amasya Protokolü", ya da "Amasya Mülâkatı" ismiyle yer alan anlaşma, İstanbul hükümeti temsilcisiyle Kuvâ–yı Milliye temsilcileri arasında yapıldı.

Erzurum ve Sivas Kongrelerinden sonra Anadolu ve Rumeli'nin hemen her tarafında teşkil edilen Müdafaa–i Hukuk Cemiyetlerinin müşterek ve mustakil hareket ettiğini gören İstanbul hükümeti, bu yeni oluşumla bir mutabakat yapma gereğini duydu.

Bu maksatla harekete geçen Ali Rıza Paşa kabinesi, Bahriye Nazırı Salih Paşayı Amasya'ya gönderdi.

Amasya'da Heyet–i Temsiliye üyelerinden M. Kemal, Rauf Orbay ve Bekir Sami Beylerle biraraya gelen Salih Paşa, iki–üç gün süren görüşmelerin ardından, ikisi gizli tutulmak üzere beş ayrı protokol metni hazırlayarak üzerinde mutabakata vardılar. (22 Ekim 1919)

Bu anlaşmayla , İstanbul Hükûmeti ile Millî Mücadele harekâtı arasında şu hususlarda kısmî de olsa bir mutabakat sağlandı:

Milletvekili seçiminin serbest ve müdahalesiz yapılması, vatanın bütünlüğü ve istiklâlinin muhafazası, gayr–ı müslimlere ülkenin siyasî ve sosyal dengesini bozacak imtiyazlar verilmemesi, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Teşkilâtının İstanbul hükûmeti tarafından hukukî bir kurul olarak tanınması, İtilâf Devletleri ile yapılacak görüşmelerde Heyet-i Temsiliye’den de temsilci bulundurulması, Meclis-i Mebusanın İstanbul dışında daha güvenli bir merkezde toplanmasının sağlanması.

İki heyet arasında yapılan görüşmelerde, gizli tutulmak kaydıyla daha başka maddeler de görüşülerek karara bağlandı.

Ne var ki, kısa bir süre sonra meydana gelen hadiseler ve bilhassa 16 Mart 1920'de İstanbul'da yaşanan kanlı işgal hareketi, İstanbul ve Ankara'daki Temsil Heyeti'ni büsbütün zıtlaştırdı. Mebusların işgal altındaki İstanbul'dan kaçarak ferden ve gruplar halinde Ankara'ya gelmesiyle, zaten yeni ve tamamen farklı bir hükümetin teşkiline sebebiyet verdi.

22.10.2008

E-Posta: latif@yeniasya.com.tr




Ali FERŞADOĞLU

Nur mesleğinde şahs-ı mânevî, istişare esastır



Risâle-i Nur mesleğinde ferdiyetçilik değil, cemaat ve birlik şuuru hâkimdir. Bunun en büyük tezahürü, meşveretle görünür. Zirâ, şahs-ı mânevîde “ben” değil, “biz” geçerlidir. Bunun sonucu, bir ipliğin kuvveti ile, on ipliğin bir araya gelerek meydana getireceği kuvvetle değerlendirebilir.

Çok seslilik, başkalarının fikirlerine saygı göstermek olan meşveret; Nur mesleğinin ana prensiplerindendir. Fikir hürriyetinin de gereğidir. Hz. Resûlullah’ın (asm), Asr-ı Saadet’teki meşveret sistemini çağımıza taşıyan Bediüzzaman, “Nur cemaatinde istişare ve şer’î meşveret esastır. 1 Her meselemizde emir, Risâle-i Nur’un şahs-ı mânevîsini temsil eden has şakirtlerin ve sizlerindir. Benim de şimdi bir reyim var.2 Siz, meşveretle ne lâzımsa yaparsınız.3 Şimdi siz, aranızda münakaşasız bir meşveret ediniz. Kararınızı kabul ederim…4 Asıl fikir sahibi, sizler ve Risâle-i Nur’un has şakirtleri ve müdakkik nâşirleri, meşveretle, hususan Ispartadakilerle, maslahat ne ise yaparsınız.5 Bu kudsî hizmette teennî ile, meşveretle, ihtiyatla çalışmak lâzımdır.6 Şakirtlerin uygun görmesiyle… o vazifeleri taksimü l-a’mal (işbölümü) sûretinde herbir şakirt bir vazifesini yapmaya başlasın.7 Aranızdaki samimî tesanüt ve meşveret-i şer’iye, sizi öyle şeylerden muhafaza eder. İçinizdeki şahs-ı mânevînin fikrini, o meşveretle bildirir.8 Medâr-ı nizâ (tartışma sebebi) bir mesele varsa meşveret ediniz”9 diyerek meşveret sistemini yerleştirir. Kendisine bir imtiyaz tanımaz.

Meşveretin psiko-sosyal boyutlarını ise şöyle ortaya koyar:

* Zaman, cemaat zamanıdır.10 Zaman, şahsiyet ve enaniyet (ben demenin, benlik yapmanın, bencenin) zamanı değil.11

* İşleri, şahıslar, kişiler değil; meclisler/parlamentolar, şûralar, şahs-ı mânevîler yürütüyor. Zira, cemaat ruhunu temsil ederler.12 Meşveretin özellik ve güzelliklerini gelince;

- Meşveret, meşrûtiyetin/hürriyetin/cumhuriyetin en mühim esasıdır.13

- Meşveretin hüküm sürdüğü yerde, şüphelerin hükümleri (ve yeri) olmaz; bâtıl/yanlış hak sûretini giymekle fikirleri aldatamaz.14

- Şeriatin usûlüne göre yapılan meşveret, baskı ve tahakkümün belâsından kurtarır.15 Çünkü, meşveret şeriattan bir parmak ayrılsa, padişahlık—şahsiyetçilik ve ferdîlik—yüz arşın ayrılır.16 Çünkü, meseleleri, olayları ferdler iki göz, iki kulak, bir akıl ile görür, işitir ve değerlendirir. Meşveret ise (hey’et sayısınca), yirmi göz ile görür, kulakla işitir, on akılla değerlendirir. Ferdler, dış tesirlere karşı daha az dayanıklıdırlar.17 Dolayısıyla;

- Cemaatte olan kuvvet, fertte yoktur.18

- Ferd dâhî de olsa, cemaatin şahs-ı mânevîsine karşı sivrisinek kadar kalır.19

- Şahıs ne kadar güçlü ve dâhî de olsa şahs-ı mâneviye (ferdlerden oluşan güce, cemaate, gruba) karşı mağlup düşebilir.20.

Meşveret etmek; aynı zamanda Risâle-i Nur mesleğinin acz, fakr ve şefkat mesleğini anlamak ve hazmetmektir. Zira, insan aciz ve zayıf olduğunu anlarsa, enaniyet ve kibre yönelmez. O halde başkalarının düşüncelerine müracaat eder ve saygı duyar.

Dipnotlar:

1- Hizmet Rehberi, s. 175.; 2- Emirdağ Lâhikası, s. 195.; 3- Emirdağ, s. 125.; 4- Şuâlar, s. 289.; 5- Age, s. 96.; 6- Age, s. 73.; 7- Age, s. 164.; 8-Kastamonu Lâhikası, s. 91.; 9- Age, s. 181.; 10- Mesnevî-i Nuriye, s. 87.; 11- Hizmet Rehberi, s. 159.; 12-Sünuhat, s. 51.; 13- Divân-ı Harb-i Örfî, s. 69.; 14- Muhâkemât, s. 32-33.; 15- Divan-ı Harb-i Örfî, s. 59.; 16- Münâzarât, s. 40.; 17- Sünûhât, 50.; 18- İşârâtü’l-İ’câz, s. 162.; 19- Sünûhat, s. 52.; 20- Emirdağ, s. 125.

22.10.2008

E-Posta: afersadoglu@hotmail.com fersadoglu@yeniasya.com.tr




Robert MİRANDA

McCain ve Palin’in İslâm karşıtı söylemleri



Amerikalı Müslümanların önde gelen liderleri John McCain ve Sarah Palin’i İslâm karşıtı bir jargon kullanarak konuşmalarından dolayı eleştiriyorlar.

Önde gelen ulusal İslâmî sivil toplum kuruluşlarının liderleri John McCain ve Sarah Palin’in İslâm karşıtlığını kışkırtacak muhtevada konuşmalar yaptıklarını iddia ediyorlar.

Washington merkezli Amerikan İslâmî İlişkiler Konseyi (CAIR)’in yaptığı resmî açıklamada, Senatör McCain ve onun yandaşlarının başta Müslümanlar olmak üzere bütün azınlıkları marjinalize edecek bir retorik kullandığını ifade ediyor.

Geçtiğimiz bir kaç haftadır kesinlikle anlaşıldı ki McCain bütün kararlarında “Yahudi-Hıristiyan değerleri” baz almaktadır. Geçtiğimiz sene, McCain bir açıklamasında, Amerika Birleşik Devletleri’nin “Hıristiyan ilkeleri üzerinde bina edildiğini” belirtmiş ve Beyaz Saray’da bir Müslüman’ın bulunmasından rahatsızlık duyacağını ifade etmişti.

(McCain daha sonra bu açıklamasını şu şekilde düzeltti: “Eğer ülkemize liderlik etmeye lâyık ve siyasî değerlerimizi savunmaya gönüllü ise elbette bir Müslüman’a oy verirdim...” (NY Times: http://www.nytimes.com/2007/09/30/us/politics/30mccain.html).

Bir çok konuşmasında McCain, “radikal İslâm”, “İslâmî terörizm” ve “İslâmî aşırılık” gibi söylemler kullanıp, Amerikalı Müslüman grupların kendisine şüpheyle bakmasına yol açmıştır. Diğer yandan bir mitinginde McCain Obama’ya “Arap” diyen bir kadını azarlamıştı. McCain bu kişiye karşı çıkmış ve rakibinin “kibar ve terbiyeli bir aile adamı olduğunu ancak sadece görüşlerine katılmadığını” ifade etmişti. Tabiî ki mitingdeki kalabalık McCain’in Obama hakkındaki bu sözlerinden pek de hoşnut olmamışlardı.

Bu senenin başlarında ise, McCain’in Florida’daki temsilcilerinden biri Irak savaşını şu sözlerle savunmuştu: “Müslümanlar bizden diz çökmemizi istiyorlardı, aksi halde bizi öldürmekle tehdit ediyorlardı”... McCain’in kampanyasının bu konudaki tesbiti ise şu şekildeydi: “Karşımızdaki tehlike radikal ekstremist İslâm’dır”.

CAIR’in Yönetim Kurulu Üyeleri’nden Nihad Awad da bir açıklamasında şöyle diyordu: “Senatör McCain ve Vali Palin’e bu haftaki Cumhuriyetçi kongrede yapacakları konuşmalarında İslâmofobik retorik kullanmaktan kaçınmalarını tavsiye ediyoruz. Oy toplamak için popüler kışkırtıcı sloganlar söylemek kolaydır ancak gerçek liderler korkuları istismar ederek ya da klişeleşmiş şeyler kullanarak siyasî çıkar sağlamazlar. Senatör McCain’in ve Vali Palin’in konuşmalarında bütün Amerikalılar için sivil ve dinî hakları savunacaklarını beyan edeceklerini umut ediyoruz ve milletimizi daha özgür ve güvenli bir millet yapmak adına Amerikalı Müslüman topluluklarla işbirliği içinde olacaklarını ve böylece İslâm dünyasıyla daha iyi ilişkiler kurulmasına katkı sağlayacaklarını umuyoruz.”

Cumhuriyetçi Parti ScCain ve Palin bütün ülke genelinde anti-İslâmcılığı kışkırtacak, Müslümanları terörist gibi lanse edecek ateşli konuşmalar yapmaya devam ediyorlar; hem de bu konuşmalarının eğitimsiz ve cahil kitleler tarafından nasıl algılanacağını hiç düşünmeden yapıyorlar bunu.

Biz Müslümanlar olarak, bütün siyasî partilerin adaylarına İslâm’a saldırı içeren söylemlerden kaçınma ve “İslâmî terörizm” gibi cümleler kullanmama çağrısında bulunuyoruz.

TERCÜME: UMUT YAVUZ

22.10.2008

E-Posta: rmiranda@wi.rr.com




Faruk ÇAKIR

“Din öldürülecektir” diyenler öldü!



Son yıllarda Rusya’dan gelen haberler pek de alışık olmadığımız haberler... Bütün dünyada olduğu gibi, Rusya’da da İslâma teslim olanlar hızla çoğalıyor. Eskiden, “Komünistler Moskova’ya” diye sloganlar atılırdı, ama şimdi böyle bir slogan hiç de ilgi çekici olmaz. Çünkü Moskova, cemaatin sokaklara taştığı bayram ve Cuma namazlarına bile sahne oluyor.

Rusya, asrın başından itibaren uzun süre inançlara savaş açan yöneticiler tarafından idare edildi. Onlara göre İslâm dini bir ‘afyon’du ve insanlara zarar veriyordu. Var güçleriyle İslâmı söndürmeye, Müslümanları öldürmeye çalıştılar. Bu uğurda her türlü haksızlığa, insafsızlığa ve zulme imza attılar. Binlerce Müslüman sürgüne gönderildi, bir o kadarı da hapislerde süründürüldü.

O dönemin Rusya’sının yöneticileri, “Din öldürülecektir” diye karar alan ve bu kararı uygulamaya koyan isimlerdi. Ama geçen zaman; dinin değil de, ‘din öldürülecektir’ kararını alanların öldüğünü gösterdi!

Bu ölüm, zalim idarecilerin ölümü olarak anlaşılmasın. Elbette, o günkü zalim idareciler de öldü, ama onların asıl ölümleri, fikirlerinin ölmesi, temel bulamamasıdır. Yoksa, elbette her canlı-inançlı ya da inançsız olsun fark etmiyor-ölümü tadacaktır.

“Din öldürülecektir” diyenlerin ölmesinin yanı sıra, Rusya’nın bir şekilde Kur’ân’a tabi olacağına dair işaretler de artıyor. Malûm olduğu üzere, Bediüzzaman Hazretleri, asrın başında bu konudaki müjdesini şöyle vermişti: “(...) Rus da dinsiz kalamaz. Geri dönüp Hıristiyan da olamaz. Olsa olsa, küfr-ü mutlakı kıran ve hak ve hakikate dayanan ve hüccet ve delile istinad eden ve aklı ve kalbi ikna eden Kur’ân ile bir musalâha veya tâbi olabilir.” (Emirdağ Lâhikası, s. 311)

Moskova İslâm Üniversitesi Rektörü Marat Murtazin’nin bir tesbiti bu gerçeği yeniden hatırlamamıza sebep oldu. Murtazin, İstanbul’da verdiği bir konferansta Rusya’daki İslâmî gelişmeleri anlattı ve “Ateizm artık Rusya’da devlet politikası olmaktan çıktı” dedi.

Kanaatimizce bu nokta çok önemli. Çünkü ateizmin, inançsızlığın ‘devlet politikası’ olmaktan çıkması her şeyi değiştirir. İnsanların hür olması, İslâmı daha kolay öğrenmesine ve ona teslim olmasına sebep olur. Nitekim, Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin, cami açılışlarına katılıyor ve Müslümanların bayramlarını tebrik eden mesajlar yayınlıyor.

Elbette, anlattıklarımızdan “Putin iyidir” anlamı çıkmamalı. Başka konularda yüzlerce yanlışı olabilir, ama bu tavrı takdire şayan. Putin’in bu tavrında siyasî hesapları da vardır, veya olabilir. Ama bu “din öldürülecektir” diyen yöneticilerin ölmesi gerçeğini değiştirmez.

Bir asra yakın İslâm dinini söndürmek için uğraşan yöneticilerden sonra, cami açılışlarına katılan Rus yöneticilerin iş başına gelmesi, Rusya’da “Ateizmin devlet politikası olmaktan çıktığını” göstermesi bakımından dikkat çekici.

22.10.2008

E-Posta: cakir@yeniasya.com.tr




Cevher İLHAN

“İlâhî ikaz”a ceza garâbeti…



Türkiye’nin terörle sarsıldığı, Anadolu’nun peşpeşe gelen şehidlerine ağladığı ve iki bin beş yüz sayfalık iddianâmesiyle, bir yıl dört ay sekiz gün sonra 46’sı tutuklu toplam 86 sanıklı Cumhuriyet tarihinin en büyük dâvâsı olan “Ergenekon” duruşması maratonunun başladığı ve etnik eksenli vâhim provokasyonların yapıldığı sırada, bir başka garâbet yaşandı.

Âyet ve hadisin açık anlamıyla depremin bir “İlâhî ikaz” olduğu beyânına karşı açılan dâvâlarda ceza verilmeye devam edildi…

Bilindiği gibi Yeni Asya yazarlarına açılan dâvâda, bana daha önce iki yıl bir gün ceza verilmiş, ardından bir yıl üç aya indirilen ceza Yargıtay’ca bozulmuştu. Türkiye’nin AB yolunda çıkardığı onca uyum yasasıyla başta “İlâhî ikaz dâvâları”nın açıldığı 312. madde olmak üzere ceza kanununun defalarca değiştirilmesine ve düşünceyi ifâde özgürlüğünün genişletilmesine rağmen değişen bir şey olmuyor.

Kapatılan DGM’lerin işlevini üstelenen Ağır Ceza Mahkemesince dokuz yıl süren dâvânın sonunda depreme “İlâhî ikaz” tefsirini aktaran ve 28 Şubat uygulamalarını eleştiren yazılar yeniden cezalandırılıyor…

“İrtica tehdidi” bahanesiyle demokrasiyi rafa kaldırıp dayatılan, bizzat dayatıcıları tarafından “postmodern darbe” olduğu açıklanan 28 Şubat sürecinin temel hak ve hürriyetleri hiçe sayan, inanç ve ifâde özgürlüğünü tahrip eden antidemokratik tatbikatların eleştirisinin “suç” sayılması garâbeti bir yana…

Yüzlerce Kur’ân âyetinin ve Peygamberimizin hadislerinin mânâsına mukabil, deprem gibi umumî musîbetlere “İlâhî ikaz” tefsirine mahkemenin yanısıra Diyanet’in de bile bile tavır alması, bu süreçte dikkat çekti…

DEPREM BÜTÜN DİNLERDE “İLÂHÎ İKAZ”

Çarpıklık daha baştan “iddianâme”yle başlamıştı. Gazetemizin on yazarı ile yazı işleri müdürü hakkında açılan sözkonusu davaların iddianâmesinde, önce “Yeni Asya gazetesinin deprem musibetinin Allah’tan geldiği hakkındaki bir kısım yazıları dinî duyguların bir nevi ifadesi olmakla birlikte” deniliyor; peşinden, “musibetin nedeni izâh edilirken, bunu dine saldırıldığı, milletin değerleriyle, Kur’ân’la ve başörtüsüyle uğraşıldığı şeklinde izâhı”, “suç” sebebi sayılmıştı…

Son cezada da aynı durum tekrarlanıyor; mevzubahis yazılarda “halkı sosyal sınıf, din farklılığı gözeterek birbirine karşı kamu düzeni için tehlike olabilecek şekilde kin ve düşmanlığa alenen tahrik ettiği” iddiasıyla “cezanın sanığın kastı da dikkate alınarak eylemine uyan ve lehe olan TCK’nın 216/1 maddesi gereğince” verildiği yazılıyor.

Böylece yüzde doksandokuzu Müslüman olan bir ülkede, onbinlerce insanın hayatına mal olan, şehirleri, kasabaları yerle bir eden deprem gibi büyük bir musibetin mânevî boyutunun yazılması, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” olarak yorumlanıyor!

Oysa yer altındaki patlamayla başlayan, mağma tabakasının çatlamasının, fay hattının kırılmasının ötesinde, milyonlarca ton ağırlığındaki kütlenin harekete geçmesi olan deprem, sadece Kur’ân’nın tarifine ve Peygamberimizin öğretisinde değil, bütün semavî ve hatta diğer bazı inanışlarda bile bir “İlâhî ikaz” olarak vasıflandırılmakta…

Son yıllarda yüzbinlerce insanın ölümüne sebebiyet veren Hindistan’daki depremlerden İtalya’daki Etna Yanardağı’nın patlamasına, Uzakdoğu’daki tsunami ve yıkıcı zelzelelerden Amerika’taki kasırgalara kadar bir çok felâket, değişik dinlere mensup insanlarca “İlâhî ikaz” olarak görüldü…

Hatta son küresel ekonomik kriz bile, Katolik aleminin ruhanî lideri Papa 16. Benedict’ce, “İlâhî ikaz” olarak nitelendirildi. En son Türkiye’ye gelen Katolik Kilisesinin Viyana Kardinali Christoph Schönborn, global finans krizini “Allah’ın bir cezâsı” açıkladı…

KİMSENİN ÇARK ETMEYE HAKKI YOK…

Bir tek Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu, Bunu biz bir İlâhi ceza olarak algılamak yerine, “insanoğlunun maddî unsurlar ve aşırı dünyevileşme üzerine kurduğu sistemin zaman zaman kendini cezalandırması olarak, yani insanın kendi eliyle ürettiklerinin yine kendine dönmesi olarak görebiliriz” diye itiraz etti.

Eski Peygamberlerin isyankâr kavimlerinin başına gelen musibetleri tek tek bildiren yüzlerce Kur’ân âyeti, Peygamberimizin umumî belâ ve felâketlerin insanlar ve mü’minler için anlamını anlatan hadisleri ortada….

Aslında kriz ve musibetleri “insanoğlunun maddî unsurlar ve aşırı dünyevileşme üzerine kurduğu sistemin zaman zaman kendini cezalandırması” olarak yorumlayan Bardakoğlu’nun, bunu “insanın kendi eliyle ürettiklerinin yine kendine dönmesi” olarak açıklaması, dolaylı bir biçimde de olsa krizin insanın suiistimaline bir “İlâhî ikaz” olduğunu bir nevi itirafı. Tıpkı dokuz yıl önce Marmara depremi sonrasında, Diyanet’in hutbelerde “yaprağın dahi Allah’ın emriyle kıpırdadığını” yazıp, Diyanet Dergisinde depreme “takdir-i İlâhî” denilip, ardından şimdiki gibi depreme “İlâhî ikaz” demekten kaçınmak gibi…

Bu bakımdan mahkemenin, sözkonusu cezada ısrarda, “sanığın suç işledikten sonra yargılama sürecinde pişmanlık gösterdiği ve dolayısı ile tekrar suç işlemeyeceği konusunda mahkemeye kanaat hasıl olmadığından verilen cezasının gereğince ertelenmesine takdiren yer olmadığına hükmolunur” denilmesi, bu ülkede ayrı bir çarpıcı garâbeti su yüzüne çıkarıyor.

Demek mahkeme bizden de “çark” bekliyor(muş)!

Halbuki Kur’ân ve hadisin kat’î hükmüyle sâbit olan bir mânâdan kimsenin çarketmeye hakkı yoktur. Devletin “din işleri”nde yetkili anayasal kurumu olan Diyanet’in bile…

22.10.2008

E-Posta: cevher@yeniasya.com.tr




Kazım GÜLEÇYÜZ

Skandallar zinciri



Cevher İlhan hakkında verilen son karar, yapılan onca reformlara ve kanun değişikliklerine rağmen, yargıda 28 Şubat zihniyetinin hâlâ devam ettiğini gösteriyor.

Şöyle bir geriye dönüp bakalım.

Depremi İlâhî ikaz olarak yorumlayan diğer Yeni Asya mensupları gibi İlhan’ı da, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla TCK 312’den yargılayıp mahkûm eden DGM’ler artık yok.

“İlâhî ikaz” dâvâlarının görüldüğü süreçte İstanbul DGM’lerini irticaya karşı gevşek davranmakla suçlayarak yargıya fütursuzca müdahale eden devrin Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu görevi bırakalı altı seneyi geçti.

Yeni TCK’da madde numarası 216 olarak değiştirilen 312’de de defalarca değişiklik yapıldı.

Ardından, yine “Deprem İlâhî ikazdır” dediği için hapis yatan Mehmet Kutlular hakkındaki mahkûmiyet kararı, AİHM tarafından “düşünce ve ifade özgürlüğü hakkının ihlâli” olarak değerlendirilip Türkiye tazminata mahkûm edildi.

Ve İlhan’ın, cezalandırılmasına sebep gösterilen yazılarının üzerinden tam dokuz sene geçti.

17 Ağustos depreminden sonra, çürük bina yaparak binlerce insanın ölümüne yol açmaktan sorumlu tutulan müteahhitler hakkındaki dâvâlar, zamanaşımı süreleri olduğu için düştü.

Ancak bütün bunlara rağmen, 2008 Türkiye’sinde, dokuz yıl önce yayınlanmış yazıları sebebiyle bir yazar, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik”le suçlanarak hapse mahkûm edilebiliyor.

Demek ki, yalnızca DGM’leri kaldırmak, yanlış ve keyfî kararlara dayanak yapılan kanun maddelerini değiştirmek, bu kararlardan dolayı AİHM’in Türkiye’yi mahkûm etmesi, hak ve özgürlüklerin önünü açmak için yeterli olmuyor.

Düşünce ve ifade özgürlüğünü sürekli bir baskı altında tutmak için o zaman DGM’leri kullanan zihniyet, şimdi onların yerine ihdas edilen ağır ceza mahkemelerini devreye sokuyor.

İlgili kanun maddesinin, kanun koyucunun iradesiyle çelişen kararlarda kullanılmaması için Meclis tarafından yapılan değişiklikler dikkate alınmayıp eski uygulamalar aynen sürdürülüyor.

Başörtüsü meselesinde AİHM’in “kişiye ve olaya özel” kararlarını el üstünde tutanlar, aynı mahkemenin “İlâhî ikaz” konusunda verdiği kararları, hoşlarına gitmediği için “takmıyorlar.”

Oysa AİHM kararları Türk yargısı için bağlayıcı ise—ki öyle—bu dâvâlarda da bağlayıcı.

Buna rağmen İstanbul 2 no’lu Ağır Ceza Mahkemesi İlhan için o kararı verebiliyorsa, ya AİHM’in Kutlular dâvâsındaki kararından haberi yok, ya da bildiği halde resmen direniyor.

Şayet birinci şık geçerliyse, AİHM içtihatları ve AB mevzuatıyla ilgili olarak hakim ve savcılarımızın bilgi ve eğitim noksanlığının çok ciddî bir problem olarak devam ettiği ortaya çıkıyor.

Yok, bilerek böyle bir karar verildiyse, o zaman, Türk mahkemeleri için de bağlayıcı nitelikteki bir AİHM içtihadına direnme tavrının sürdürüldüğü gibi bir netice önümüze çıkıyor.

Eğer durum bu ise, Türkiye bu direnişin getireceği faturanın altından kolay kolay kalkamaz.

Esasen dâvânın bu son karar öncesindeki safahatı da bir skandallar zinciri şeklinde gelişti.

Bundan bir önceki aşamada aynı mahkeme İlhan’ı yeniden yargılarken, ona ve avukatına haber verme ve tekrar savunmalarını alma gereği duymadan, dosya üzerinden kararını verdi.

Ve kararla ilgili olarak muhataplara uygun şekilde tebligat da yapılmadığı için, İlhan’ın ve avukatının bu gelişmeden hiç haberi olmadı. Bu sebeple süresi içinde temyize gidilemedi ve ardından mahkûmiyetin infazı süreci başlatıldı.

Eğer Avukat Kadir Akbaş durumu “tesadüfen” fark etmeseydi, İlhan çoktan içeri alınmıştı.

Neyse ki fark edildi, gerekli itirazlar yapılarak temyize gidildi ve karar Yargıtay’dan döndü...

Daha önceki aşamada ise İlhan iade-i muhakemesi gerekirken, 28 saat hapiste tutulmuştu.

Bu skandallar zinciri daha fazla uzamamalı.

22.10.2008

E-Posta: irtibat@yeniasya.com.tr


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 
GAZETE 1.SAYFA

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  H. Hüseyin KEMAL

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır