"Gerçekten" haber verir 28 Ekim 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.

 


Abdil YILDIRIM

Kafalardaki odun yığınları



İnsan daha anne karnında iken öğrenmeye başlar. Bir takım becerileri oradan öğrendikten sonra dünyaya gelir. Dünyaya geldikten sonra da hızlı bir şekilde öğrenmeye devam eder. Beyinde mercimek kadar bir yer tutan “kuvve-i hafıza”, insanın ömür boyu öğrendiklerini depo eden yüksek kapasiteli bir hafıza kartı gibidir. Yani hafızamız, hayatımızın arşividir. Hayatımız boyunca öğrendiğimiz bütün bilgiler burada depo edilir.

İlkokul yıllarından itibaren tahsil hayatımızda öğrendiklerimizi şöyle bir hatırlamaya çalışsak, acaba bize faydalı olan ne kadar bilgi ile karşılaşırız? Öğrendiklerimizin ne kadarı bugün işimize yarıyor? Hiç sevmediğimiz ve bize zorla dayatılan bazı dersleri, sadece sınıf geçmek için öğrenmek zorunda olduğumuzu bir düşünelim. Bazı dersleri de ezberlemiş ve sınavdan sonra hemen unutmuşuzdur.

Biyoloji dersinde çeşitli böceklerin, kurtların, solucanların vücut yapısını okuduk. Dere kenarında yakaladığımız kurbağanın karnını yarıp, bir cerrah edası ile iç organlarını inceledik. Amipten terliksi hayvana, tek hücrelilerin yapısını öğrendik. Ama bu hayvancıkların vücut yapılarını planlayan, hayatlarını programlayan, onlara hayat ve rızık gönderen bir Yaratıcı’dan hiç bahsedilmedi. Onların bedenlerindeki harika san'atlar anlatıldı, San'atkâr’ı hiç anlatılmadı.

Bir ağacın kökünden, tepe noktasındaki en küçük bir yaprağa ve çiçeğe su ve gıda taşıyan incecik damarlar anlatıldı. Elli metrelik bir ağacın tepesindeki bir noktaya kıl gibi ince bir damar vasıtası ile su pompalamak için bilmem kaç kilogramlık bir basınç gerektiğini okuduk. Bu iş, harika bir mühendislik sistemiydi. Sistemden bahsedildi, bu sistemi kimin tesis ettiği söylenmedi.

Bir çoğunu telâffuz dahi edemediğimiz yabancı kelimelerle, bitki hücrelerinin yapısı ve görevleri öğretildi. Bitki hücresi ile insan hücresi arasındaki farkları sırası ile ezberledik. Koca bir ağacın küçücük çekirdeği içinde ağacın plan ve programının yazılı olduğu söylendi. Ama bu harika programın kim tarafından yazıldığını ve oraya yerleştirildiğini söylemediler.

Suyun canlılar için ne kadar önemli bir madde olduğunu zaten biliyorduk. Okullarda ise, suyun yapısında hidrojen ve oksijen diye iki elementin bulunduğunu, iki oksijen molekülü ile bir hidrojen molekülünün birleşerek suyu meydana getirdiğini, sıfır derece donup yüz derecede kaynadığını öğrendik. Diğer maddeler soğudukça hacimleri küçülüp daha az yer kapladıkları halde, bu kurala aykırı olarak suyun donması ile hacminin arttığını ve genişlediğini, bu sayede denizlerin ve göllerin yüzeylerinde meydana gelen buz kütlelerinin dibe batmadıklarını da öğrenmiş olduk. Fakat bu fizikî kural ve kanunların kim tarafından konulduğu öğretilmedi. Tabiat diye muazzam bir kitabın var olduğu, ilmî ve teknik gelişmelerin bu kitabın okunması ile öğrenildiği anlatıldı ama, tabiat kitabının kim tarafından hangi matbaadan tâb edildiği anlatılmadı.

Tıpta, astronomide, fizikte, kimyada, elektrikte, biyolojide, botanikte, sosyal ve sayısal alanlarda bunlara benzer pek çok bilgiyle kafalarımızı doldurduk. Yetmedi, tarih diye Yunan mitolojilerini, Hint masallarını ve acem hikâyelerini ilâve ettik. Herkülden, Zaloğlu Rüstem’e kadar, doğunun ve batının efsanelerini de birer mâlûmât olarak hafıza arşivimize yerleştirdik. Bu kadar fuzulî ve bir kısmı da muzır malûmat ile doldurulan kafalar, odun yığınları ile doldurulmuş depolara döndü.

Halbuki insanın öğrenmesi gereken en önemli malûmat, kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini bilmesidir. Yunus Emre’nin dediği gibi, “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır”. Bir insanın ömür boyu okudukları ve öğrendikleri, kendisini bilmesini sağlamadıysa, o insan cehaletin karanlıklarından kurtulamamış demektir.

Bediüzzaman Hazretleri, fuzûlî bilgilerle kafasını doldurup, aklını ve ruhunu karanlıkta bırakanlara şöyle ders veriyor: “Acaba benim gibi sen dahi kafanı teftiş etsen, malûmatın içinde ne kadar lüzumsuz, faydasız, ehemmiyetsiz, odun yığınları gibi câmid şeyleri bulursun. Çünkü ben teftiş ettim, çok lüzumsuz şeyleri buldum. İşte o fennî malûmatı, o felsefî maarifi faydalı, nurlu, ruhlu yapmak çaresini aramak lâzımdır. Sen dahi Cenâb-ı Haktan bir intibah iste ki, senin fikrini Hakîmi Zülcelâlin hesabına çevirsin, tâ o odunlara bir ateş verip nurlandırsın. Lüzumsuz maarifi fenniyen, kıymettar maarifi İlâhiye hükmüne geçsin.” (Barla Lâhikası, s. 57)

Bediüzzaman gibi, dünyaya dönüp bakmayan, sekiz senede sekiz gazete bile okumayan bir ilim ve iman kahramanı dahi, “Ben kafamı teftiş ettim, çok lüzumsuz şeyleri buldum” diyorsa, bizlerin kafasında kim bilir ne kadar odun yığınları vardır.

Bu odunlara iman ateşi verip, kafalarımızı ve kalplerimizi nurlandırmaya ne dersiniz?

28.10.2008

E-Posta: [email protected]




Hüseyin EREN

İman suyu



Küfrü ve şirki aciz bırakan mû'cizeler iyi okunmayı, etraflıca düşünülmeyi bekliyor dikkat ehlince… Basit nazar ve ülfetli bakışlara açılmıyor ve anlaşılmıyor mû'cizeler; sıradanlığa bürünüyor, hayâlâta karışıyor veya inkâra dönüşüyor… İhata edemeyen dengesiz düşünceler mû'cizeyi küçültüyor…

Kâinat ve eflâk, Nurundan yaratılan kul Peygamber Muhammed’in (asm) parmaklarından çeşme gibi su akmasını aklına sığıştıramıyor ve inkâr ediyor; o da bizim gibi insan, hem parmaktan su akar mı, diye…

Donuk düşüncenin hikmet akışını idrak etmesi mümkün değil tabiî ki; sert kayaların arasından suyun akması mümkün oluyor da, taşa göre daha yumuşak ve canlı parmaktan su akması niye mümkün olmuyor?

Hem taşların içinden suyun fışkırması, buluttan yağmurun yağması mû'cize değil mi? Toprağın hayata arş olması nasıl mû'cize ise, suyun taşların derinliklerinden çıkması veya gökten yağması, onun gibi hayata bir arş olması başka bir mû'cize…

Ülfeti ve gafleti kıran ve delen bir asa gibi mû'cizeler; Musa (as) asasını yere vurunca su çıkması medar-ı nizâ olmuyor da Allah’ın sevgilisi Hatemü’l-Enbiyâ’nın (asm) parmaklarından çeşme gibi su akması neden akla uygun gelmiyor?

Allah’ın Kadir ismi, Âlim ismi, Hâkim ismi yeterince idraklere sığmadığından mı sığ düşüncelerde boğulunuyor? Hâlbuki her bir Esma ü Hüsna su gibi diğer isimlere de nüfuz eder, diğerine bakar, diğerine neticelenir… Bu bütünlüğü bozan bakış, hakikati bütünüyle kavratmaz, yarı yolda bırakır, sırat-ı müstakime ulaştırmaz…

Bizim gibi çalışan, yorulan, hasta olan, üşüdüğünde giyinen, acıktığında yiyen ve içen bir insan o, diğer yönüyle Âlemlerin Rabbi tarafından âlemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamber; avucundaki taşların zikir etmesi, parmaklarından çeşme gibi suyun akması, parmağının işaretiyle ayın yarılması akla da kalbe de uygun mû'cizeler…

Ceylanın, devenin onunla konuşması Risâletine şahitlik etmesi, insanın insanla konuşması kadar normaldir ve mû’cizedir… Metal parçası CD’den sesin çıkmasına şaşılmıyor da, bütün âlemlerle alâkadar ve bütün âlemler onunla alâkadar bir Rahmet Peygamberinin canlılarla konuşmasına neden şaşılıyor? Ne şaşılacak şey?

Mû’cizât-ı Ahmediye Risâlesinde geçen üç yüze yakın mû'cize elhak doğrudur, her birini okuyuşumuzda imanımız mutmain olur, o sade ve kul Peygambere (asm) olan biatımız tazelenir…

Kâinat onun (asm) nurundan yaratılmıştır ve en büyük ve devamlı mû'cizesi Kur’ân’la dönüyor bütün eflâk, bütün zerreler; böyle bir Peygamber’in (asm) iman suyundan içmek; suyun taşların arasından çıkışından, gökten yağmasına, her an mû'cizelerle dolu olan hayatı keşfetmek, zamanın ve mekânın her zerresinde onun (asm) nurunu hissetmek ve kendi hayatına taşımaktır; suyu besmele ve sağ elle içmek gibi, yol üstündeki dikeni kenara atmak gibi, selâmı yaymak gibi, kardeşlerini sevmek gibi, ya hayır söyleyip ya susmak gibi, güzel ahlâklı olmak gibi...

Rahmet Peygamberine (asm) kâinatın zerreleri adedince ezelden ebede kadar salât ü selâm olsun.

28.10.2008

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Kısa kısa



Şanlıurfa Birecik’ten Ümral Duman: “Cinlere kendi içerisinden peygamberler gelmiş midir? Bu konuyla ilgili bir bilgi var mıdır?”

Cinlere kendi içlerinden peygamber gelmemiştir. Çünkü insanın yeryüzünün halifesi 1 sıfatı ile yaratılmış olması dolayısıyla, cinler insanlara tâbî olmuşlar, insandan gelen peygamberlere uymakla yükümlü kılınmışlardır.

Cinler kendi yaratılış özellikleri gereği diledikleri takdirde insanlarla iletişime geçebilmektedirler. Kaldı ki söz konusu bir peygambere ulaşmak olduğunda; cinlerden her isteyenin, insanların kâfir, müşrik ve münafıklarından çok daha önce ve derhal o peygambere ulaşıp ondan ders almasında cinler açısından hiçbir zorluk yoktur.

Nitekim Kur’ân’da yer yer kimi peygamberlerin, meselâ Süleyman Aleyhisselâmın cinlerle zaman zaman kurduğu muhtelif iletişimlere rastlıyoruz: “Süleyman’ın, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan meydana gelen orduları onun önünde toplandı. Hep birlikte düzenli olarak sevk ediliyorlardı.” 2

Sebe Sûresi âyetleri de şöyle bildiriyor: “Süleyman’ın emrine de, sabah esişi bir ay, akşam esişi de bir ay(lık yol) olan rüzgârı verdik. Erimiş bakır ocağını da ona sel gibi akıttık. Cinlerden de Rabbinin izniyle onun önünde çalışanlar vardı. İçlerinden kim bizim emrimizden çıkarsa, ona alevli ateş azabını tattırırız. Cinler, Süleyman için dilediği biçimde kaleler, heykeller, havuz gibi çanaklar ve sabit kazanlar yapıyorlardı. Ey Davûd ailesi, şükredin! Kullarımdan şükredenler pek azdır. Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun ölümünü onlara ancak değneğini yemekte olan bir kurt gösterdi. Süleyman’ın cesedi yıkılınca cinler anladılar ki, eğer gaybı bilmiş olsalardı aşağılayıcı azap içinde kalmamış olacaklardı.” 3

Peygamber Efendimize (asm) defalarca cinlerden gruplar gelirler, Müslüman olurlar ve giderlerdi. Bunu Kur’ân şöyle bildiriyor: “Hani Kur’ân’ı dinlemek üzere cinlerden bir grubu sana yöneltmiştik. Onlar, onun huzuruna gelince birbirlerine, ‘Susun!’ dediler. Kur’ân’ın okunması bitince de uyarıcı olarak kavimlerine döndüler.” 4 Bir diğer âyet şöyledir: “(Ey Muhammed!) De ki: ‘Bana cinlerden bir topluluğun (Kur’ân’ı) dinleyip şöyle dedikleri vahyedildi: ‘Şüphesiz biz doğruya ileten hayranlık verici bir Kur’ân dinledik de ona inandık. Artık, Rabbimize hiç kimseyi asla ortak koşmayacağız.’” 5 Şu âyette de cinlerin Peygamber Efendimizi (asm) nasıl hulus-u kalple dinlediklerini anlamamız zor değildir: “Allah’ın kulu (Hz. Peygamber) kalkmış O’na duâ ederken, neredeyse (cinler) onun etrafında keçe gibi birbirlerine geçeceklerdi.” 6

Sinan Tekin: “İnsanlara Peygamberimizin isimleri, Kur’ân-ı Kerim’den isimler veriliyor. Sonra bu isimlerin yazıldığı kâğıtlar yerlerde geziyor ve insanlar bunları çöpe atıyor, üstüne basıyor. Bu doğru bir şey mi?”

Hüsn-ü zan yapma imkânı varken sû-i zan yapmaya ve niyetinizin sıhhatini bozmaya gerek yoktur. Niyetinizi bozmayın ve sahih tutun. Yerde bir peygamber ismi gördüğünüzde onun kasıtlı olarak ve saygısızlık amacıyla oraya atıldığını düşünmeyin. Hüsn-ü zan yürütün. Yerin de Allah’ın mülkü olduğunu düşünün. Bu konuda uyarabileceğiniz birisine rastlarsanız tabiî ki uyarın. Yerden kaldırma imkânınız varsa şüphesiz kaldırın. Bu imkânlara sahip olmadığınızda, en azından hüsn-ü zan yürütün.

Gül Hanım: “Çocukları namaza alıştırırken nelere dikkat etmeliyiz ve nasıl bir yol izlemeliyiz? Ödül vererek yaptırmak ileride bir sorun teşkil eder mi?”

Çocuklarımıza iyi örnek olmak, onları ibadete ve namaza alıştırmanın en fıtrî yoludur. Önce kendimiz yapmalıyız. Çocuklarımız bizde gördükçe yapmak isteyeceklerdir. Eğer bizim noksanlarımız varsa, önce kendi noksanlarımızı gidermemiz gerekir.

Diğer yandan onları teşvik etmek, onlara namazı sevdirmek, niçin namaz kıldığımızı akılları seviyesince anlatmak, sorularına elimizden geldiği kadar mantıklı cevap vermek, onları kendimize muhatap almak, hataları olduğunda bağışlayıcı olmak, onları küçümsememek, sorularını önemsemek, onlarla iyi iletişim kurmak onlara namazı ve ibadetleri sevdirmenin en etkin yollarından. Peygamber Efendimiz’in (asm) bildirdiği gibi, “Müjdeleyici olmak, nefret ettirici olmamak, kolaylaştırıcı olmak, zorlaştırıcı olmamak” önemli bir tebliğ metodu. Çocuklarımızla ilgili olarak bu metodu ihmal etmeyelim.

Bazen ödül teşvik edici olabilir, fakat her defasında ödül vermek sağlıklı olmaz. İbadet için maksat olarak Allah rızasını göstermek lâzım.

Dipnotlar:

1- Bakara Sûresi: 30; Enam Sûresi: 165; Neml Sûresi: 62; Fatır Sûresi: 39; 2- Neml Sûresi: 17, 3- Sebe Sûresi: 12, 13, 14, 4- Ahkaf Sûresi: 29, 5- Cin Sûresi: 1, 2, 6- Cin Sûresi: 19

28.10.2008

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Âl-i Beyt sevgisi dinin gereği



Kur’ân, “De ki: Vazifem karşılığında sizden bir ücret istemiyorum; sizden istediğim, ancak akrabaya sevgi ve Ehl-i Beytime muhabbettir”1 buyurur. Allah Resûlü (asm) sımsıkı yapıştığımızda yolumuzu şaşırmayacağımız iki şeyden biri olarak Allah’ın kitabı Kur’ân-ı Kerim’i, diğeri de Sünnet-i Seniyyesine bağlanmamızı emrederken2 diğer bir hadis-i şeriflerinde de Sünneti yerine Ehl-i Beytini yerleştirerek şöyle buyurur: “Size biri diğerinden daha büyük iki şey bırakıyorum ki, onlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe, benden sonra aslâ sapıklığa düşmezsiniz. Biri gökten yeryüzüne uzanmış nurânî bir ip olan Allah’ın Kitabı, diğeri de neslim, Ehl-i Beytimdir.”3 Ehl-i Beyt veya Âl-i Beyt denilince Peygamberimiz (asm) başta olmak üzere eşleri, çocukları, torunları, neslinden gelenler, amcaları ve akrabalarını anlıyoruz. Niçin Allah Resûlü (asm), Kur’ân-ı Kerîm’in yanında Ehl-i Beytini de söyleme gereğini hissetmiştir? Ehl-i Beyt neden bu kadar önemlidir? Allah Resûlü (asm) ileriyi gören nazarıyla bakmış, Ehl-i Beytinden Sünnet-i Seniyyesine sımsıkı bağlı, onu temsil eden, onu irşad eden, insanlık dersinde hep önde giden; hakkı, hakikati öğreten çoğu kâmil insan, rehber ve mürşidlerin Ehl-i Beytinden çıkacağını görmüş, ümmetini onların etrafında toplamak için hem onları sevmeyi, hem de Ehl-i Beytine bağlanmalarını istemiştir.

Bu emirler doğrultusunda, “Allah’a yemin ederim ki, bana Resûlullah’ın yakınlarına hizmet etmek, kendi yakımlarıma hizmet etmekten daha sevimlidir”4 diyen Hz. Ebû Bekir’in, Müslümanlara, “Ey insanlar! Hz. Muhammed’e olan saygınızı, onun Âl-i Beyti hususunda da gözetip koruyunuz”5 dediğini de biliyoruz. Biz de Peygamberimizin (asm) her ismini duyduğumuzda salât ü selâm getirirken Âl-i Beytine de salâvat getirmeyi unutmaz, özellikle yine bir sünnet olarak namazın son, ikindi ve yatsı namazlarının ilk sünnetlerinin birinci oturuşlarında Ettehıyyâtü’den sonra salli-barik duâlarını okurken, hem Hz. İbrahim’in âline, hem de Efendimizin (asm) âline salât ü selâmlarımızı sunarız. Resûl-i Ekrem’in (asm) Sünnet-i Seniyyesine bağlılıkta titizliğimiz, asırlar boyunca Ehl-i Beytin etrafında halkalanışımız bir yana Âl-i Beyt sevgisiyle çocuklarımıza Mustafa, Ahmed, Ali, Hasan, Hüseyin, Fatma, Ayşe, Emine-Hatice gibi isimlerin çokça verilmesi; askerleri Mehmetçik namıyla anmamız; kandillerde, düğün, v.s. gibi merasimlerde mevlid okutulması Âl-i Beyt sevgimizin bir ifadesidir. Bugüne kadar Peygamber sevgisini anlatan na’tlar yazılması, Hilye-i Şerifi en güzel yazı ve süslemelerle donatıp levha hâlinde ev veya işyerlerimize asılagelmesi; hac ve umre esnasında Efendimizin (asm) kabr-i şeriflerini ziyaretlerimiz de Sünnet-i Seniyyeye bağlılık ve Ehl-i Beyte olan sevgimizin işaretlerindendir. Yine bu sevginin alâmeti olarak asırlarca Peygamberimiz (asm) güle benzetilmiş, gül ise hayatımızda olduğu kadar edebiyatımızda da seçkin bir yere sahip olagelmiştir.

Kısacası bir Müslüman olarak Peygamberimizi (asm) ve Âl-i Beytini sevmek zorundayız.

Dipnotlar:

1- Şûrâ: 23., 2- Muvatta, Kader: 3., 3- Tirmizî, Menakib: 32., 4- Buharî, Fezâil-i Ashabi’n-Nebî, 9., 5- Buharî, Fezâil-i Ashabi’n-Nebî, 24.

28.10.2008

E-Posta: [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

Bediüzzaman'ı anlamıyorlar



Eşref Edib Bey'e 1952'de mülâkat veren Bediüzzaman Said Nursî, konuşmasının bir yerinde muarızları hakkında aynen şunu söylüyor: "Risâle–i Nur’u anlamıyorlar, yahut anlamak istemiyorlar." (Tarihçe–i Hayat, s. 543)

Üstad, yerden göğe kadar haklı.

İşte bakınız, aradan yarım asırdan fazla bir zaman geçmesine rağmen, Risâle–i Nur’u ve müellifi olan Üstad Bediüzzaman'ı hâlâ bilmeyen, anlamayan, yahut anlamak istemeyen, üstelik aydın diye geçinen kimseler var.

Daha da vahim olanı şu ki: Bediüzzaman'ı hakkıyla tanımadığı ve eserlerini anlamadığı halde, sağa sola caka atarcasına fikir beyan eden kimseler var.

Hatta, bununla da yetinmeyerek o zatı kasten karalamaya, kötülemeye, en hafif tabirle onu yanlış tanıtmaya çalışanlar var.

Haliyle, bazıları da bu işi bilmeyerek yapıyor. Tıpkı, Taraf gazetesinde Ayşe Hür'ün yaptığı gibi...

Hür, geçen hafta (20–25 Ekim 2008) yayınlanan "Osmanlı'dan Bugüne Devlet ve Kürtler" başlıklı yazısının bazı bölümlerinde ismini zikretmiş olduğu Bediüzzaman Said Nursî'nin asıl düşüncesini tesbit ve gerçek yerini tayin edemediği gibi, maalesef o zatı yanlış yerde gösterme hatasını işlemiş.

Özetle ifade edelim ki, Kürtler'in dinî, ilmî, sosyal ve kültürel meseleleriyle ilgili platformlarda zaman zaman yer alan Said Nursî, aynı kesimin siyasî ve ideolojik mânâdaki hareketlerinin tamanen dışında ve hatta fersaf fersah uzağında durmuştur.

Söz konusu dizi yazıda, kafa karıştırıcı alıntılara yer vermek yerine, özellikle bu noktanın tebarüz ettirilmesi gerekiyordu.

* * *

Yukarıda değindiğimiz gibi, Said Nursî'ye bir de oldum olası düşman olanlar var.

Düşmanın mert olanına da eyvallah...

Ancak, öyleleri var ki, saldırıyı da merdane yapmıyor; sadece çamur atıp kaçıyor.

İşte onlardan biri de, Pazar günkü Cumhuriyet'te şunları yazmış:

"...KanalTürk’te konuşan sayın Fikri Sağlar’ı nasıl tanıyorum” diye düşündüm kendi kendime! ...Bir saati aşkın süre dinledim tartışmayı. ..Kestirmeden söyleyeyim: Fikri Sağlar'ı sakat demokrasi mantığıyla anımsıyorum. Kültür Bakanı iken, gazetelere boy boy duyurular verirdi: Falan yazarı, falan kitaplığımızda okuyabilirsiniz.

"Bunlardan birisinde de Said–i Nursî’nin fotoğrafı ile Nâzım Hikmet’in fotoğrafı yan yana çıkmaz mı? Sayın Sağlar, bunları, demokrasi adına yapıyordu.

"Kısa yoldan söyleyeyim: Halkı gericiliğe iten her yazar ve yapıt, özgürlük düşmanıdır. Said–i Nursi, bilime ve bilimsel düşünceye düşmandır.

"Yapıtları kitaplıklarda bulunabilir, ama demokrasiyle yönetilen bir ülkenin Kültür Bakanlığı’nca halka salık verilemez."

* * *

Evet, bu tip aydınlar, cidden acınacak bir halde. En ufak bir araştırmada bulunmadan, en küçük bir bilgi kırıntısına dahi sahip olamadan, Said Nursî'yi bilim karşıtı ve demokrasi düşmanı gibi gösterenlere acınmaz da ne yapılır?

Yazık. Said Nursî vefat edeli neredeyse elli sene oldu. Ama, o zâtı olduğu gibi tanımayı bırakın, onu hâlâ fikriyatının tam zıddı yönünde tanıyan ve aynı şekilde tanıtma gafletine düşen aydınlar var aramızda.

Tarihin yorumu 28 Ekim 1960

Eminsular'dan sonra 147'ler olayı

Bir askerî cuntanın eseri olan 27 Mayıs (1960) Darbesinden sonra sergilenen dizi dizi tuhaflıklar ve maskaralıklar ile uygulanan zulüm ve baskı politikalarının çirkin yüzünü bir nebze olsun görmek için, aşağıdaki bilgileri lütfen dikkatli bir nazarla mütalâa ve muhakeme etmeye çalışın.

Darbe yapıldıktan hemen sonra, yani 28 Mayıs (1960) günü, İstanbul Üniversitesi Rektörü Sıddık Sami Onar başkanlığında toplanan profesörler kurulu, yapılan kanlı darbe ile ilgili bir rapor hazırladı.

Bu rapora göre, "yapılan askerî darbe meşrû"dur ve bunun akademisyenlerce de desteklenmesi gerekiyor.

Aslen Selanik'li bir dönme aileden gelen Onar, aynı tavrını binlerce subayın ordudan atılması (Eminsular olayı) ve 1961 Eylül'ünde siyasilerin idam edilmesi hadisesinde de gösterdi; tıpkı darbeye olduğu gibi, idamlara da alkış tuttu.

Ne var ki, aynı şahıs, darbeci cuntanın üniversiteler üzerindeki tasarrufu (147'-ler olayı, 27–28 Ekim 1960) karşısında derhal tavır değiştirdi ve darbecileri protesto maksadıyla rektörlükten istifa etti.

Evet, o tarihte 147 akademisyeni üniversiteden attıran Millî Birlik Cuntası, daha evvel içinde generallerin de bulunduğu 5235 subayı ordudan atmış, atmakla da kalmamış, bütün hak–hukuk arama imkânlarını da ellerinden almıştı.

İşte, yüzlerce siyasetçi ile binlerce subayın kıyım ve kıyımı karşısında en ufak bir rahatsızlık duymayan Ord. Prof. Onar, üniversiteden atılan 147 öğretim üyesinin hukuku için olanca gücüyle çalıp çabaladı.

Hiç şüphe yok ki, üniversiteden atılanlar arasında kendi fikriyatında olan kimseler bulunmasaydı, o buna da "Oh olsun!" diyecek ve herhangi bir gayret göstermeyecekti.

* * *

Cunta idaresi, kendince üniversiteleri aşırı sağ, aşırı solcu, mason ve dinci akademisyenlerden arındırmaya çalışıyordu.

İşte bu maksatla hazırlanan karma ihraç listesine dahil olan bazı âşina isimler:

Haldun Taner

Ali Fuat Başgil

Sabahattin Eyüboğlu

Tarık Zafer Tunaya

Kazım İsmail Gürkan

Abdülkadir Karahan

Memduh Yaşa

Hilmi Ziya Ülken

Abdülbaki Gölpınarlı

Prof. Onar'ın derdi ise, listeye dahil edilenlerden solcu ve bilhassa mason kısmını kurtarmaktı. O, bunun için çırpındı, durdu...

Burada hakkını teslim edelim ki, mücadelesinde başarılı da oldu. Nitekim, bir–iki sene sonra (Mart 1962) İnönü hükümetinin çıkarmış olduğu bir kararla, üniversiteden atılan akademisyenler tekrar görevlerine döndüler. Aynı şekilde, Prof. Onar da rektörlük görevine yeniden getirtilmiş oldu.

28.10.2008

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Risâle-i Nur’da kelâm ve felsefe



Zamanımızın bütün felsefî akımlarını inceleyip Kur’ân’la barışık olmayan kısımları çürüten Bediüzzaman, bütün itikad, inanç konularını halleder. En çetrefilli, en muğlak kelâm (iman, itikad esaslarını ağırlıklı olarak akıl yoluyla ele alan İslâm, ilim dalıdır) meselelerini halleder, problemleri çözer.

Bir sefer, kelâm ilminin bütün mefhum ve kelimelerini ele alır, açıklar. Rabbimizin sıfatlarının ezelî oluşu ile maddenin sonradan yaratılışı meselesi; bazı sofilerin şüpheye düştükleri gibi “Allah ile insan arasında ittisal var mıdır?”; “Yeryüzü ve gökyüzünün altı günde yaratılması ne demektir?”, “Allah nasıl hem mekândan münezzeh, hem de her yerde hazır ve nâzırdır?”, “Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i şuhud ne demektir?”, “Rahim olan Allah mûsibet ve şerleri niçin yarattı?”, “Allah’ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var?”, “Sonsuz Cehennem Allah’ın rahmet ve adaletine nasıl sığar?”, “İyilik Allah’tan, kötülük kuldan ne demektir?”...

Diğer iman esasları melekler, kitaplar, peygamberler, öldükten sonra diriliş ve kader meseleleri izah ve ispat edilir. İbadetlerin dünya hayatı ve sosyal hayata bakan yönleri, hadlerin (cezaların), kısasın caydırıcılık yönleri... Günah problemi vs. gibi hususlardaki bütün vesvese ve şüpheleri de yok eder.

Meselâ, İbn-i Sina, haşir ve cismânî Mi’rac Mû’cizesini anlamakta aczini îtiraf etmiş; onun “Akıl buna yol bulamaz” dediği meseleler, Risâle-i Nur’da iki kere iki dört eder kesinliğinde ispat edilmiş.

Kezâ, koca Sa’d-ı Taftazanî gibi bir allâmenin, 40-50 sayfada, meşhur Mukaddemat-ı İsna Aşer kitabında ancak yüksek seviyedekilere anlatabildiği kader ve cüz’î irade sırrı, beş-altı sayfada herkese anlatılmış.

- Allah tek bir zât olduğu halde sayısız işleri nasıl yapıyor? Sonsuz olduğu halde, mekândan nasıl münezzehtir?

- İnsanı Rahman sûretinde yaratması, yâni sıfatlarını onda yansıtması ne demektir?

- Uzayda canlılar var mı?

- Sonsuz Cehennem, adâlete nasıl sığar?

- Şeytanlar niçin yaratılmış?

- Peygamberimiz (asm), bedeniyle bir anda Mi’raca nasıl çıktı, o kadar yerleri bir anda nasıl gezdi?

- “Yaş ve kuru her şey Kur’ân’da var” ise, neden açıkça medeniyet harikalarından bahsetmiyor?

- Mugayyebât-ı hamse (beş bilinmeyen), artık biliniyor değil mi? (Anne rahmindeki cenin, yağmurun ne zaman yağacağı... vs.)

- İnançsızların da kerâmet gibi harika haller göstermesinin sırrı nedir?

- Hak birdir, neden dört mezhep vardır?

- Namazda kudsî hakikatler karşısındaki vesvese niçin zarar vermez?

Risâle-i Nur’da, bu ve benzeri binlerce kapalı, sırlı kelâmî mesele ele alınır; gayet berrak bir tarzda izah ve ispat edilir.

28.10.2008

E-Posta: [email protected] [email protected]




Ahmet DURSUN

Cumhuriyet projesine eleştirel bir yaklaşım



Cumhuriyetin seksen beşinci yılını coşkuyla! kutlamaya hazırlanan Türkiye, bir imparatorluğun bakiyesinden kalan zengin mirası düşüncesizce çarçur etmiş bir mirasyedi tavrıyla hareket etmeye devam etmektedir. Bir ahlâk ve fazilet rejimi olarak düşünülen cumhuriyet, cumhuriyet projesinin içinde barındırdığı din dışı ögelerin kurbanı olarak ahlâksızlık ve faziletsizliğin her türlüsünün yaşandığı bir sistem haline getirilmiştir. Seksen beş yılda olan budur.

Cumhuriyet projesinin temel hedeflerinden biri olan Batılılaşma, eskiye ait değerlerin tamamen yok edilmesi felsefesine dayandırılmıştır. Ancak eski yok edilirken, eskinin iyileri ve güzellerinin yerine yenileri konulamamış, muasırlık adına eskinin yerine monte edilenlerle de kan uyuşmazlığı yaşanmıştır.

Cumhuriyet neleri başaramamıştır?

1- Reddettiği imparatorluğun farklı etnik ve dinî gruplarları asırlarca nasıl bir arada yaşattığına dair kafa yormamış, kuru ve ruhsuz—Onuncu Yıl Marşı gibi—ritüellerle Viyana kapılarına kadar ilerleyen bu milleti motive edebileceğini düşünmüş; bu milleti bir arada tutabilecek yeni projeler üretememiş, birlikteliği sağlayamamıştır.

2- Ulus devlet yapılanması ve anlayışı ile Kürt meselesinde bir arpa boyu yol gidilemeyeceğini, salt askerî tedbirlerin ülkenin kaynaklarını yok etmek demek olduğunu kavrayamamıştır. AB, vb. meselelerde bir düğüm noktası haline gelen, birçok noktada kritik eşiğe yaklaşan Kürt meselesini çözüme kavuşturacak yeni açılımlar da sergileyememektedir.

3- Ahlâk ve faziletle donanmış sağlıklı nesiller yetiştirecek bir eğitim sistemi kuramamıştır. İdeolojik anlayışına eğitimi de kurban ederek kendine ihanet eder bir görüntüye kavuşmuştur. Bağrından Mevlânâlar, Yunuslar, Âkifler yetiştiren bu topraklar böylece kısır bırakılmıştır. Ülkenin ve milletin selâmeti uğruna kendini feda eden Bediüzzaman gibi büyükler de bu proje ışığında dışlanmış, kendilerine kulak verilmemiştir.

4- Cumhuriyet demokrasi ile süslenememiştir. Anayasamızın “Başlangıç” kısmında “millet iradesi, hürriyet, demokrasi ve hukuk kavramlarıyla birlikte anılan cumhuriyet, hürriyete ekmekten bile çok daha düşkün olan, adaleti hayat prensibi haline getiren milletimizin düşkün olduğu değerlere uygun hareket edememiş; kanun devleti olmuş, hukuk devleti olamamıştır.

5- Barıştıran değil çatıştıran olmuştur. Kendi insanının kıyafetini rejim meselesi haline getirerek insanına güvenmediğini belli etmiş, onlardan sonsuz sadakat beklemekten de geri durmamıştır. İnsan haklarını en çok ihlâl eden bir ülke görünümüyle AB kapısını çalmış, genetik kodlarına yerleşen devletçi yaklaşımlarını bireyin lehinde bir türlü sınırlayamamıştır.

6- Reddettiği eskinin ahlâkî değerlerinin yerine daha iyisini koyamamıştır. Ahlâkî çöküş toplumun temel problemlerinden biri haline gelerek yolsuzluklar, Ergenekonlar şeklinde toplumun geleceğini tehdit etmektedir.

Seksen beş yıl sonra Türkiye, ekonomik anlamda milletini darboğazdan kurtaramamış, terör belâsından kurtulamamış, nasıl kurtulacağını da bilmeyen, yolsuzluk sorunlarıyla boğuşan bir görünüm içindedir. Bunlardan başka, hak ve hürriyetler noktasında insanının manevra alanlarını daralttığı gibi, son Anayasa Mahkemesi kararlarıyla da görüldüğü üzere, varlık sebebi Meclisinin iradesine ipotek koydurmuş, cumhuriyet kavramının anlam haritasının birçok yönüyle dışına çıkılmış bir görüntü sergilemektedir. Bu görüntü içinde, yarın okullarımızda Cumhuriyet nutuklarını miniklerimize elleri patlayıncaya kadar alkışlatmak pek anlamsız kalacaktır.

28.10.2008

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

Her zaman doğru



Çok değişik vesilelerle İslâma teslim olanların ortak bir kanaati var: Hal ve hareketler, her zaman ‘sözlü tebliğ’den daha tesirli oluyor.

Amerika’nın Teksas eyaletinde kovboy bir babanın Hıristiyan bir kızı olarak yaşarken İslâmla müşerref olan Najla (Nejla) Tammy İlhan Hanım da bunlardan biri. 18 yıl önce Müslüman olan ve 3 yıl önce Türkiye’ye gelip İstanbul’a yerleşen Nejla Tammy Hanımın dikkatini çeken bir konu da Hadis-i Şeriflerin “her zaman doğru” olması olmuş. Şöyle diyor: “En çok ilgimi çeken Hz. Muhammed’e ait sözlerin hepsinin de doğru olmasıydı. Bir atasözü genel olarak doğrudur, ama bazı durumlar için geçerli değildir. Hadisler öyle değildi, her zaman ve her şartta doğru olan sözlerdi.”

Bazı tesettürlü hanımların da ‘moda ve pahalı kıyafetler’i tercih ettiğine dikkat çeken ve bu durumu yadırgayan Nejla Hanım, “Örtünme biçimleri çok değişik Türkiye’de. Fazla önemsenmiyor sanki. Marka giymeden sokağa çıkmamak gibi bir düşünce, özellikle Müslüman kadınlar için, bence çok tuhaf. Dünyada aç insanlar var” demiş.

“Amerikan rüyası”nın dışardan göründüğü gibi olmadığını da ifade eden Nejla Hanım, bugün yaşanan ekonomik krizi de anlamamıza yardımcı olacak şu tesbiti de yapmış: “Her Amerikalı’nın rahat bir hayat sürdüğünü düşünmek yanlış. Rahat hayat süren insanın da içine bakmak lâzım. Her şey var gibi görünüyor, ama o kadar borç yükü altındasınız ki… Ellerindeki her şey bankanın. Kredi kartları ve faizlerle yaşıyorlar. İç dünyaları çok sıkıntılı… İçki tüketimi çok fazla. İnsanlar ailelerine zaman harcamıyor, yalnızlar. Çocukların yarısından fazlasının anne ve babası birlikte değil.”

Müslüman olmasıyla ilgili olarak “Allah’a şükürler olsun. Çok iyiyim, mutluyum” diyen Nejla Hanımın başka bir Amerika-Türkiye kıyaslaması da şöyle: “Dallas çok daha sakin. Buraya gelince iki şey çok dikkatimi çekti. Birincisi Dallas’ta sokakta kimse yok. Türkiye’de ise sokakta insan olmayan hiçbir zamanı bulamazsınız. İkincisi burada güzel şarkı söyleyen kuşlar yok. Dallas’ta kuşların sesleriyle uyanıyordum… Burada ilk gün martı sesleriyle uyandım. O kadar garip geldi ki. (...) Alışmak epey sürdü.” (Yeni Şafak, Pazar eki, 26 Ekim 2008)

Tesettüre girme ve başörtüsünü takma süreciyle ilgili olarak da konuşan Nejla Hanım şöyle demiş: “Gördüm ki, kültürüme yabancı bir şey değil. Kraliçeler ve ünlü oyuncular özgür olarak dışarıya çıkmak istediklerinde eşarp takıyordu. Kovboy filmlerinde hanımlar uzun elbise giyer ve bone tarzında eşarp takardı. Her ne kadar bırakılmış olsa da sonuçta benim kültürüme ait bir şeydi.”

Tesettürün, özgürlük işaret olduğunu hatırlatan tesbiti bir daha tekrar edelim: “Kraliçeler ve ünlü oyuncular özgür olarak dışarıya çıkmak istediklerinde eşarp takıyordu.”

Müslüman olduktan sonra “Nejla” ismini seçmesinin hikâyesi de dikkat çekici: “(Müslüman olduğum için) Annem bana ‘Sen kör oldun. Gerçeği göremiyorsun. Bu Türk çocuğu sevdin diye Müslümanlığı kabul ediyorsun’ dedi. Tersine gözlerim açık. Bu yüzden de daha geniş gören anlamına gelen ‘Nejla’ ismini seçtim. Çünkü geniş görebilen gözden içeri daha fazla ışık girer.”

İnşallah ‘Nejla’ hanımların sayısı her geçen gün artacak...

28.10.2008

E-Posta: [email protected]




Cevher İLHAN

“Kapatılmak”dan da beter…



Anayasa Mahkemesi’nin iktidar partisini “laikliğe aykırı eylemlerin odağı” göstermesi, siyasette o denli bir travma meydana getirdi ki, “kapatılmak”tan beter etti.

Görünen o ki “din adına siyaset”ten gelen ve “siyasal İslâm”la muallel siyasî geçmişi bahanesiyle, tek parti döneminden kalma “dini toplumdan tecrid” zihniyetiyle AKP üzerinden siyaset ve demokrasiye bir oyun oynandı.

“Gerekçe”de, ‘’Dinin ve dinsel duyguların istismarı nedeniyle laikliğe aykırı görülen davalı parti eylemlerinin toplumu devlete ve siyasete yabancılaştırması yoluyla demokratik işleyişi engelleyebileceği ve anayasal düzenin meşruiyetinin sorgulanmasına yol açabileceği inkâr edilemez’’ cümlesi, bunun ifâdesi...

Neticede sadece Meclis’in irâdesine “rezerv” konulmadı. Hükûmetin, inanç değerlerine, din eğitimine yapacağı, en azından millet nezdinde yapmayı taahhüd ettiği ve altı senedir bir türlü başaramadığı hizmetlere “rezerv” konuldu.

Parti kapatılmadı; ama siyasî iktidarın inanç değerlerine hizmetin önü de kapatıldı. Sivil siyaset bir nev'î “teslim” alınarak, “sistemle entegre” perdesinde kuşatma altına alındı.

Ne var ki “partinin kapatılmaması”na, Erdoğan ve arkadaşlarına siyasî yasaklar gelmemesine ve iktidar koltuğunda kalmaya kilitlenen siyasî iktidar, bunun derdinde değil, Tam tersine, “karar”ın söz verip altı senedir bir türlü yapamadıklarına bir “gerekçe” yapmaktalar. Daha şimdiden “millet irâdesinin gasbı”ndan “şikâyet”le, “yapacağımız bir şey yok” propagandasına

sarılmaktalar…

MAHKEMENİN “MAKSADI” DA BU İDİ…

İktidar partisi ve hükûmet temsilcilerinin, âdeta Mahkemenin “maksadı”na uygun olarak “TBMM’nin yasama yetkisine kırmızı çizgiler”in çekildiğini ve “anayasayı değiştirme veya anayasa yapma yetkisininin bundan böyle Mahkemenin onayına tabi olduğunu” söylemeleri bunun işâreti.

Mahkeme’nin 1’e karşı 10 oyla ve Başsavcının “iddianâme”de delil gösterdiği en az otuz olay ve söylemle “laikliğe karşı eylemlerin odağı” gördüğü halde açık açık “alternatifsiz” gördüğü AKP’yi kapatmayıp “ağır ihtar”la “hizâya çekmesi”nin amacı da bu idi.

Bunun için, siyasî iktidarın Müslüman komşu Irak’ı işgal edip bir buçuk milyon insanın katleden ABD’ye “destek hamûlesi”yle “BOP’un eş başkanı olması” “Gerekçe”de yer almadı.

Bunun için Türkiye’nin Irak’ta Meclis irâdesini by pass ederek, başta İncirlik olmak üzere havaalanları ve limanları Amerikan askerlerinin silâh, mühimmat, savaş malzemesinin nakil ve dağıtımı için açması, “savaş tarafı” ve “cephe ülke” olması mesele edilmedi.

Mahkemenin varsa yoksa “kaygısı”, “laiklik ilkesinin çiğnenmesi”ydi. Tâbirlerince “dinî amaçlı örtünme serbestiyeti”ydi, “dinsel simgelerin baskı aracına dönüşmesi”iydi.

Ki AKP başta yasadışı yasağı yasayla, anayasayla değiştirme teşebbüsü olmak üzere bu hususta bir yığın yanlış yaptı. Mahkemenin ve “yasakçılar”ın eline arayıp da bulamadıkları “kozlar” ve “gerekçeler” verdi…

Diğer yandan Anayasa Mahkemesi’nin “laikliğe aykırı eylemler”in başında saydıklarının, hükûmetin yapmadığı - yapamadığı “icraatları” olması da dikkat çekici.

Mahkeme, “türbanla ilgili Anayasa değişikliğini”, “imam hatiplerle ilgili katsayı düzenlemesi”ni ve “Kur’ân kurslarındaki yaş yasağını kaldırmayı” örnek gösteriyor. Oysa bunların hiçbiri başarılmadı…

“YAPMAK İSTEDİK, AMA YAPTIRMADILAR”

Zira Meclis’in büyük bir çoğunluğunun oyuyla çıkarılan ve üniversitelerdeki başörtüsü yasağını Anayasa değişikliğiyle kaldırma girişimi, Mahkemenin “iptali”yle akamete uğratıldı; hem de “bir defa daha gündeme getirilmemesi” kaydıyla…

Keza 28 Şubat postmodern darbe sürecinden kalma imam hatip mezunlarına reva görülen katsayı haksızlıklarının giderilmesi ve yüzbinlerce çocuğun kendi dinlerinin temel kitabı Kur’ân’ı öğrenmelerini engelleyen “yaş yasağı” hakkında ise AKP’nin ciddî bir yasal hazırlığı olmadı; yalnız “söylem” ve “vaad”te kaldı…

Bu durumda, Dışişleri Bakanı Babacan’ın, Avrupa Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu’nda müşteki olduğu, yüzde doksandokuzu Müslüman olan Türkiye’de Müslüman çoğunluğun dinî özgürlükler sorunları” devam ediyor…

Garip olan; AKP bu sorunların hiçbirini gidermediği halde, bu sorunları giderme “niyeti” ve “hazırlığı”yla suçlanıp “irticaî odak” gösterilmesi. Belli ki bu taktikle, partinin başta başörtüsü yasağı, Kur’ân kurslarındaki yaş yasağı ve imam hatiplerin katsayı meselesi olmak üzere, bundan böyle bu “sorunları” gündeme dahi getirmemesi isteniyor!

Türkiye’de inanç hürriyeti, din ve vicdan hürriyetinin teminatı olması gereken laikliğe aykırı gösteriliyor. Din eğitimi ve öğretiminin yetersizliğinden, insan haklarının başında gelen dinini yaşama özgürlüğünden “bahsedilmlesine” bile bariyerler konuluyor. Bu sorunların sayılması bile “suç” addedilerek, siyasetin alanı daha da daraltılıyor.

Daha da garibi, millet irâdesinin emânet edildiği siyasî iktidar, ciddî bir demokratik direnç ve mücadele vermek yerine, bunu yine siyasî başarısızlıklara malzeme yapıyor. Görünürde birkaç beylik lâfla geçiştiriyor; “yapmak istedik ama yaptırmadılar, ne yapalım” diyerek siyasî acziyetini ve demokratik irâde zaafını siyasî ranta dönüştürmeye yelteniyor…

Yazık, çok yazık…

28.10.2008

E-Posta: [email protected]




Fatma Nur ZENGİN

Şemsiye ve yeşil portakallar



Aslında raftan yeşil portakalları alıp poşete doldururken hiç de ümitli değildim. “Yeşil limon olur, ama yeşil portakal olmaz. Hem olursa, o zaman biz artık hangi renge portakal rengi deriz?” düşünceleri arasında meyveleri tarttırmaya gittim. Kendime sadece denemek için, iki tane yeşil portakal alma hakkı vermiştim. Daha önceden denemek için ikişer tane alıp, daha sonra bağımlısı olduğum mangolara ve Hint ayvalarına göz gezdirdim. Artık mevsim kışa dönmüş, mangonun eski çeşitliliği ve canlılığı kalmamıştı. Ama Hint ayvasına hayır diyemedim. Meyvelerimi aldım, eve geldim. Yeşil portakalın tadıyla büyülendim. “Önyargı” dedim, “böyle bir şey.” Kendimi hep çok az önyargılı görmeme rağmen, baktım ki bende de önyargılar oluşabiliyormuş.

Henüz yeşil portakalın tadıyla mahmurluğum devam ederken, Nil’i taşırırcasına, piramitleri yıkarcasına bir deli yağmur başladı.

Kahire’nin çoğu insanının adımını atmadığı, aslında hayatın gerçeği, bizdeki pazarlar gibi yahut da işportacılar gibi satıcıların bulunduğu bir bölgede, bu hafta burada kurulu bir derneğin 6. yıl dönümü kutlamaları için bazı alış verişler yapmaya gitmiştik. Bana o kadar renkli, o kadar değişik ve heyecanlı geliyordu ki; yolların tozuna, kirine, havanın garip sıcaklığına, susuzluğa, hijyen şartlarına aldırmadan; sadece fotoğraf makinesiz olduğuma hayıflanarak sokakları defalarca turlayabilirdim. Rengârenk balonlar, boncuklar, mumlar, süslemeler, bebekler, mavi-pembe yeni doğmuş bebek şekerleri, düğün süsleri, bebek partisi süsleri (burada bebek 7 günlük olduğu zaman evde bir duâ okutulup, yedi gün partisi yapılıyor), tüller, fenerler, fanuslar her dükkândan başlarını uzatmış durmaktaydılar. Bu coşku ve heyecanı, mağazalarda da aynısı bu mekânın en az 3-4 katı fiyatına satılan eşyaları görünce hayretle dolaşan “ve bir daha mağazalardan alış veriş etmeyeceğine” bir kere daha söz veren ben, deli gibi yağmuru hissedememiştim. Hissetmiş olsaydım, geçen hafta Bursa’da bavulumu hazırlarken ağırlık yapıyor diye şemsiyemi çıkarmazdım. “Anne kaç kere yağmur yağdı ki altı üstü taşındığımdan beri Mısır’a” diye de söylemezdim anneme...

Fakat heyhat, yağmur başladı... O nasıl bir yağmur yâ Rabbî. “Nil yerinden taştı” dedim kendi kendime. Çok şükür ki, arabamız vardı ve arabaya binip eve gidecektik. Hiç bu kadar yoğun bir yağmurla Kahire’yi bir arada görmediğimden olsa gerek, kalbim oldukça rahat, arabaya yerleştim. Ta ki bir müddet sonrasında yollarda memleketten insan manzaraları izlemeye başlayana dek... Ayakkabılarını çıkarmış, pantolonunu dizlerine kadar sıyırmış, yine de sulardan kurtulamamış insanlar... Belediye otobüslerinin camlarından sarkmış, diğerlerini izlemeye çalışanlar... Uzun müddet tabiî yüzme havuzlarının içerisinde yol alıp, normalde 15 dakikalık yolu 2 saat gibi bir mesafede kat ettikten sonra, artık eve yaklaşmış olmanın verdiği rahatlıkla etrafa çok da bakmıyordum. Ta ki arabanın içine hızla su dolmaya başladığını görene dek... Bu trajikomik, Hint filmi misali sahneden nasıl sıyrılacağımı hiç düşünmeden, direkt kovalarla arabadaki suyu boşaltmaya başladım. 40 dakika sonra arabadaki bütün suyu boşaltmış bulunmaktaydık.

Sağ salim eve geldik.

O gün kulağımıza herhangi bir kötü haber gelmedi. Ama bütün nikâh törenlerinin 3-5 misafirle gerçekleştiğini, insanların uçaklarını kaçırdığını duyabiliyordum. Her şeyin sebebinin ülke altyapı sisteminin yağmur yağmadığı gerçeği hesaba katılarak inşa edilmesinden kaynaklandığını da artık herkes dile getirebiliyordu. Bu ülkede yağmur mazgalları yoktu. Kışın kaloriferi olmayan ülkede, yağmur mazgalları da olmazdı tabiî... İlk fırsatta şemsiyemi Kahire’ye getirmeye ve bol bol yeşil portakal yemeye karar verdim.

28.10.2008

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

Mizansen mi?



Anayasa Mahkemesinin, birini Haziran başında, diğerini Temmuz sonunda açıkladığı, birbiriyle irtibatlı iki kararın gerekçeleri hafta içinde peş peşe yayınlandı.

Kararlara ilişkin değerlendirmelerde öne çıkan noktalardan biri, Anayasa Mahkemesinin bir kez daha yetkisini aşarak, kendisini Meclisin üstünde bir konuma yerleştirdiği yorumu idi.

Bu yorumu yapanlardan, mahkemenin iptal ettiği başörtüsü düzenlemesine vücut, katkı ve destek vermiş olan MHP, şimdi AYM’nin yetkilerini kısacak bir anayasa reformu talep ediyor.

Ama üst üste yediği iki yargı darbesinin şokundan hâlâ çıkamayan AKP hiç o havada değil.

Tam tersine, iktidar partisi ortaya çıkan sıkıntılı durumu kerhen de olsa kabullenmiş, AYM tarafından siyasete ve Meclise çizilen yeni sınırlara boyun eğip teslim olmuş bir tavır sergiliyor.

Böyle olunca, yüksek yargı önünde adeta “ipten dönmüş,” ama ağır ihtar yemiş bu partinin iktidar döneminde, artık sistemin temellerine dokunacak radikal reformlar yapılması çok zor.

Onun içindir ki, AKP cenahında da “Ya reform, ya seçim” çağrıları dillendirilmeye başlandı.

Çünkü içine girilen durumdan çıkılması için ya ciddî ve köklü yapısal reformların gerçekleştirilmesi ya da eğer bunlar yapılamıyorsa, tıkanıklığı aşmak için yine millete gidilmesi gerekiyor.

Bu iki şıkkın dışında, başka bir çıkış yolu yok.

Eğer iktidarın tercihi bu şartlarda yola devam etmek olursa, zaten başından beri tartışmalı olan “muktedirlik” vasfını tamamen veya çok büyük ölçüde kaybetmiş olarak bunu yapmak durumunda olur. Sonuçlarını da birlikte yaşarız.

Ve görünen o ki, iktidar bu yolu seçti.

Ağustos ayının son haftasında Bakanlar Kurulu gündemine geldiği bizzat Hükümet Sözcüsü tarafından açıklanan AB Ulusal Programıyla ilgili olarak hâlâ kayda değer bir gelişme yok.

Bu durumu yorumlayan bazı AB yetkililerinin, izlenimlerini “Türkiye reformları Mart’taki yerel seçimlere kadar dondurdu” şeklinde dile getirdiklerine dair haberler çıkıyor (Vatan, 25.10.08).

Tabiî, yerel seçimlerden sonra ne olacağı belli değil. Özellikle Diyarbakır başta olmak üzere Güneydoğu belediyelerindeki seçim sonuçlarının Türkiye’ye nasıl bir atmosfer getireceği de.

Mâlûm, AKP’nin bu seçimlerle ilgili, çok önceden açıkladığı hedefleri var. DTP’nin elindeki “kale”leri zapt etmek istiyor. Önceki selefleri gibi kapatılma tehdidi altındaki DTP de yüksek perdeden atışları ve İmralı kumandalı provokasyonları ile “kalelerini koruma” savaşı veriyor.

AKP ise, sınırötesi harekât tezkeresini bir yıl daha uzatıp operasyonların devamına yeşil ışık yakması ve OHAL’e dönüş tartışması sebebiyle uğradığı imaj kaybının daha ileri boyutlara taşınmasını önlemek için zevahiri kurtarma telâşında.

Askerin yetki taleplerini, “Terörle mücadele için İçişleri Bakanlığı bünyesinde yeni bir yapılanma oluşturuluyor ve konu tamamen sivil inisiyatifin kontrolüne veriliyor” görüntüsüyle kamufle ederek karşılamayı da ihmal etmeden...

Genelkurmay kadrosunun kabine toplantısına terör brifingiyle katılacak olması da projenin bir parçası ve kimilerince “Artık brifingler karargâh yerine Başbakanlıkta veriliyor; sivil askerin değil, asker sivilin ayağına gidiyor” gerekçesiyle, “Demokrasi ve sivilleşmede bir aşama daha kaydettik” yaldızıyla parlatılmaya çalışılıyor.

Ama bu izah, Başbakanlıktaki brifingin hükümete bir “savaş kabinesi” görüntüsü verdirdiği gerçeğini ıskalıyor ve ardından brifingin Eğirdir’deki komando eğitim merkezinde devam edecek olmasına da uygun bir kılıf geçiremiyor.

Bu hengâmede jandarma, hükümetten, kendisiyle ilgili “sivil denetim” maddesinin AB Ulusal Programından çıkarılmasını talep ediyor.

Böyle bir tabloda “Teröre inat, demokratikleşmeye devam” nutukları mizanseni tamamlıyor.

Ortada gerçekten devam eden bir reform süreci olsa neyse... Ama terör var, reform yok!

28.10.2008

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

500 yılın sonu



500 yıllık Batı üstünlüğü çöküyor. Yanlış anlamadınız; evet, 500 yıllık Batı üstünlüğü çöküyor. Batı üstünlüğünün 500 yıl sürdüğü tartışılabilir. Lâkin öyle farz edersek bile bu üstünlük artık sona ermek üzere. Çok ilginç, daha 1994 yılında liberalizmin zaferini ilân eden Fukuyama Batı’nın üstünlüğünün artık tarihin sonu olduğunu yazmıştı. Şimdi herkes onunla dalgasını geçiyor. O bile kendisiyle ve daha önce ortağı olduğu Neocon çeteyle dalgasını geçiyor. Ahirzamanın hızına hiçbir şey yetişemiyor. İmparatorluklar bile. ABD Afganistan’ı işgal ettiğinde ben ABD’nin sonunun gelmekte olduğunu ve bu işgalin altından kalkamayacağını söylemiştim. Bizim camianın aklı başındaki teorisyenlerinden birisi bana itiraz etmiş ve ‘ABD henüz Roma gibi genç bir imparatorluk onu kimse dize getiremez’ demişti. Bush da öyle sanıyordu. Ama meğerse değilmiş.

Batı’nın 500 yıllık üstünlüğünün yıkılmakta olduğunu söyleyen benim gibi amatör bir analizci değil. ABD’yi en tepeden yönetmiş insanlar. Birisi Carter’ın döneminde ulusal güvenlik danışmanlığı yapmış Brzezinski diğeri de baba Bush’un kabinesinde aynı görevi üstlenen eski bir general ve asker olan realpolitik ustası Scowcroft’tan başkası değil. David Ignatius’un moderatörlüğünde ve sorularıyla şekillenen ‘America And The Word kitabına göre artık 500 yılın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Dünyanın merkezi Batı’dan ve Atlantik ötesinden şarka ve doğuya kayıyor. Bu akil adamların tasvirlerine göre artık dünya ABD ile birlikte değil ABD dünya ile birlikte hareket etmek mecburiyetinde kalacak. Kimi akil Amerikalıların söylediği gibi ABD’nin yapması gereken İngiltere kraliçesinin yaptığı seydir. Hakim olmak, ama hükmetmemek. Ya da yönetmek değil gerektiğinde yönlendirmek. Bunun için Clinton dönemi başarılıydı. Kimileri Bush’un işgallerle ABD’yi ayağa kaldıracağını vehmetti, ama sonuç ortada. Sadece tartışılan husus şu: Kriz kalıcı mı, yoksa geçici mi?

***

Seçimlerde de bunun cazibesi görülüyor. Amerikan toplumu vicdanıyla değil cüzdanıyla ya da midesiyle hareket ediyor. Bush iktidarının sonuna günler kala dünya çapında patlak veren kriz Amerikalıların tercihlerini de etkiledi ve tadil etti. İkinci olarak, Hillary’yi dışlayan Obama’ya karşılık McCain ilk önce Sarah Palin’i yanına alarak feminist çevrelerde bir çıkış yaptıysa ve puanlarını artırdıysa da Palin’in çekilmez gafları bu silâhın da geri tepmesine neden olmuştur. İlk kez Amerikalılar siyaseti öğrenmeye başladılar. Bu gidişle dünyayı da öğrenmeye mecbur kalacaklar. Son sıralarda ibreler yeniden ve büyük çapta Obama’dan yana değişmiş durumda. Şimdiden Obama devriminden bahsediliyor. Zira Bush bizim siyasetçilerimizin pek sevdiği bir tabirle geride enkaz bırakıyor. Dolayısıyla onun varisi olan McCain de bu enkazın altında kalmış görünüyor. İlk defa Cumhuriyetçi bir gelenekten gelen ve Rice ile birlikte Tom Amca’nın son haline benzetilen Colin Powell da kendisini tutamayarak kendi partisinden McCain yerine Obama’yı desteklediğini açıkladı. Artık Cumhuriyetçilerin bile Cumhuriyetçi politikalardan sıdkı sıyrıldı. Sadece o değil. 2003 Irak savaşına karşı çıkan ve bunu gazete yazılarıyla deklare eden Brzezinski ve Scowcroft bile McCain yerine Obama’dan yana tavır koyuyorlar.

***

Tek ayrıldıkları nokta Irak hususunda. Obama’nın danışmanı olan Brzezinski; “Irak’taki varlığımız bundan böyle çözümün bir parçası değil sorunun bir parçası ve kaynağı” derken Scowcroft burada Cumhuriyetçiliğini göstererek: “Irak’ta çekilirsek felaket olur ve Şiî-Sünnî savaşı patlak verir” diyor. Brzezinski çekilme durumunda Iraklıların iktidar hesaplaşması içine girebileceklerini ve bu durumda Şiilerle ittifaka (Taifistan-Şuubistan ittifakı) gidecek olan Kürtlerin Arap Sünniler karşısında savaşı kazanacaklarını ve bunu önceden kestirecekleri için de Sünnilerin iç savaşa girmeyeceklerini öngörüyor. Scowcroft’un çekilme sonrasında Irak senaryosu biraz daha farklı. Buna göre, Kürtler bağımsız hareket edecekler ve Şiilerle Sünnî Araplara saldırmayacaklardır. Şiî Araplar daha güçlü olmasına rağmen Sünnî Arapların alabilecekleri malî yardımlarla durumu dengeleyebileceklerini ve dolayısıyla böyle bir iç savaşın çıkması halinde uzun süreceğini tasavvur ediyor. İkisi de gelecekle alâkalı olarak Irak’tan ziyade Filistin meselesine dikkat eçkiyor. Scowcroft: “Şayet Filistin meselesi silâhlı bir çatışmaya dönüşecek olursa Irak savaşı onun yanında gezinti gibi kalabilir” diyor ve İsrail’i Kudüs’ü paylaşmaya çağırıyor. Doğu Kudüs’ün Filistin’e devri gerçekleşmeden bölgeye barışın gelmeyeceğini ifade ediyor. McCain’in seçimlerde çuvallaması ihtimali karşısında gardını alan İsrail görmezlikten geldiği Arap Barışı (Kral Abdullah planı: 2002, Beyrut) kartına sarıldı. Dünya hızla değişiyor çöken sadece ABD’nin yüzyılı olmayıp bilâkis Batı’nın topyekûn 5 yüzyıllık üstünlüğüdür.

28.10.2008

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 
GAZETE 1.SAYFA

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  H. Hüseyin KEMAL

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır