"Gerçekten" haber verir 29 Ekim 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.

 


Sami CEBECİ

Kulluğun sırrı: Duâ



Ezel ve Ebed Sultanı olan Cenâb-ı Hakkın nihayetsiz kudret, ilim, irâde, hikmet, rahmet gibi kemâl sıfatlarını anlamak ve bilmek için, insanın mahiyetine de nihayetsiz bir acizlik, fakirlik ve ihtiyaç gibi noksan sıfatlar yerleştirilmiştir.

Deprem, yangın, sel ve kuraklık gibi insanı âciz bırakan dehşetli olaylar karşısında, insan sonsuz bir güce, İlâhî bir kudrete sığınmak, ona dayanmak ve ona duâ etmeye ihtiyaç hisseder. Bilhassa iyice daralıp bunaldığı ve zor durumda kaldığı zamanlarda, o İlâhî güce sığınmayı daha çok hisseder.

Semavî kitaplara inanmayan, yahut peygamberleri bilmeyen, duymayan insan toplulukları, aya, güneşe, yıldızlara ve hatta elleriyle yaptıkları putlara tapınarak bu ihtiyaçlarını gidermeye çalıştıkları tarihin tasdikindedir.

Son din olan İslâm ve mukaddes kitabımız Kur’ân-ı Kerim tevhid inancını ortaya koyarak, duâ edilecek yegâne adresin Allah’ın dergâhı olduğunu bildirmiş ve en güzel duâları mensuplarına öğretmiştir. Peygamber kıssalarında geçen nebilerin duâları buna örnektir. “De ki: Eğer duânız olmazsa Rabbim katında ne ehemmiyetiniz var?”, “Bana duâ edin, size cevap vereyim” gibi âyetlerdeki mesaj, insanların duâ ve ibâdet için yaratıldığını açıkça göstermektedir.

Gerçek bir Allah inancı olmadan yapılan duâlar hedefsizdir. Allah’ı tanıdıkça ve marifetullahta te-rakkî ettikçe, Allah ile kul arasındaki mânevî perdeler kalkar ve huzur makamında duâ edilir. Böyle duâlar reddedilmez.

Duâ, kul ile Allah arasında en yüksek bir nispet ve irtibat vesilesidir. Allah’a kul olmanın şuuru duâ anında hissedilir. Hazret-i Mevlânâ “Köleler âzât edildikleri, hürriyetlerine kavuştukları zaman sevinirler. Biz ise, Allah’a kul, onun dergâhında köle olduğumuz ve kabul edildiğimiz zaman sevi-niriz” demiştir.

Zor durumda kalanların haline Hacer valide-mizin tutumu ne kadar güzel bir örnektir! Hazret- İbrahim (as) tarafından, oğlu Hazret-i İsmail (as) ile birlikte, o zamanki şartlarda kimsenin kalmadığı bir çöl hükmündeki Kâbe'nin olduğu yere bırakılıp terk edilince, kocasına bağırarak “Ya İbrahim! Bizi bu çöl ortasında bırakıp nereye gidi-yorsun?” der. Hazret-i İbrahim (as) cevap vermeden yoluna devam etmektedir. Birkaç defa daha seslenir. Cevap alamayınca “Eğer bu yaptığın Allah tarafından ise sana ne hâcet! O bizi korur ve doyurur. O bizi bizden daha iyi biliyor” der. Bu günkü Mekke şehri ve kutsal Kâbe'nin meydana gelişi, o zaman vukua gelen bu olaya dayanır.

Her iş, önce Allah’a arz edilmelidir. Ondan istenmeli ve O'nun yardımı talep edilmelidir. Sonra sebeplere sarılarak kavlî duânın arkasından fiilî duâlar gelmelidir. Allah’a duâ ve tevekkül etmenin gerçek anlamı budur. Tembelcesine bir tevekkül, tevekkül değildir. Sebeplere aşırı değer yüklemek ve umudunu onlara bağlamak da doğru değildir. Çünkü, her şeyin dizgini Allah’ın elinde ve her şeyin anahtarı onun yanındadır.

Kul, Allah’a duâ eder ve ister. Ancak, Allah kuluna hikmetiyle muâmele eder. Hakkında hayırlıysa, ya kulunun istediğini aynen verir. Veya istediğinden daha iyisini verir. Ya da hayırlı değilse hiç vermez, duâsını âhiret hesabına kabul eder. Onun için “Duâ ediyorum, ama kabul olmuyor” denilmez. Onun hikmetine râzı olmak lâzımdır. Bu îtibarla, duâ ederken “Hakkımda hayırlıysa” demeyi ihmal etmemek îcap eder. Geneli ve bütün mü’minleri ilgilendiren duâlarda, Kur’ân ve hadislerde öğretilen kapsamlı ve tesirli duâlarla duâ etmek ve kabul şartlarına riâyet etmek gerektir.

Hasan Selvi Hocanın, Asya Nur Kültür Merkezinde sunduğu Risâle-i Nur eksenli bu sezonun ikinci semineri, soru-cevap bölümüyle iki saat sürdü. Gerçekten, katılımcılar açısından faydalı ve feyizli bir toplantı olmuştu.

29.10.2008

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Tercihlerimiz ve kaderin hükmü



Ermenek’ten Salih Bey: “Tereccüh bilâ müreccih ne demektir? Kader ile vech-i tevfiki nasıldır?”

Kader Risâlesinde, kader ile cüz’î iradenin, bir kulun iradî fiillerinde nasıl birleştikleri sorusuna yedi vecihle cevap verilir. Bu vecihlerden altıncısında, îtikâdî mezheplerin cüz’î iradeye bakışı ele alınır. Buna göre, cüz’î iradenin özü “meyelân”dan ibarettir. Yani cüz’î irade, fiillerimiz öncesinde bilincimizde meydana gelen bir ön meyildir. Biz bir şeye meylederiz; bizim meylimizden, niyet ve yönelişimizden hemen sonra Cenâb-ı Hak yöneldiğimiz fiili yaratır. Ancak meyil ve yöneliş bize ait olduğundan sorumluluk bize aittir.

Bu konuda Ehl-i Sünnet akaidinde ihtilâf yoktur. Fakat Mâtüridî’ler ve Eş’ârî’ler kulun yönelişinin özünde yatan “meyelân”ın, yani ön meylin statüsünü ve kime ait olduğunu tartışmışlardır. Mâtüridî’lere göre meyelân itibârî bir emirdir, yani farazî bir varsayımdan ibarettir; kula verilebilir. Fakat bu meyelân Eş’ârî’lere göre farazî değil, mevcuttur. Dolayısıyla kula ait değildir. Bu meyelânı yaratan Cenâb-ı Hak’tır. Eş’ârî mezhebine göre farazî olduğu için kula ait olan ise, bu meyelandaki “tasarruf”tur.

Bedîüzzaman Hazretleri burada her iki mezhebi birleştirir. O’na göre ister meyelan olsun, ister meyelandaki tasarruf olsun; her ikisi de nisbî bir emirdir, yani farazî bir semboldür, yani varsayılan bir hattır; hakikî bir vücudu yoktur. Yani bu meyelan veya bu meyelandaki tasarruf bir varsayımdan ibarettir. Varsayım ise, tam bir illet istemez. Dolayısıyla küllî irade, yani Cenâb-ı Hakk’ın iradesi kulun ihtiyarını ve iradesini ortadan kaldırmaz.

Öyleyse, o farazî emir nasıl bir hareket yapar ki, hemen arkasından dilediği şey İlâhî kudret tarafından yaratılır ve sorumluluk kula ait olur?

Saîd Nursî Hazretlerine göre, meyelan denilen bu farazî emir içimizde binlerce tercihler içinden bir tercih olarak doğsa ve diğer tercihlere nazaran üstünlük kazansa, onu fiiliyâta geçirebiliriz. O anda onu terk edebilir veya yapabiliriz.

Tercih bilâ müreccih, sebepsiz tercih demektir ki, Üstad Bedîüzzaman Hazretlerine göre caizdir ve vakidir; her zaman uygulaya geldiğimiz bir tercih biçimidir. Yani irademiz iki şey arasında tercih yaparken illâ da bir sebep aramaz. Her tercihini sebebe bağlı yapmaz. Sebepsiz tercihler de yapar.

Şüphesiz irademiz genelde bir sebebe dayalı tercih yapar; fakat bu zorunlu bir tercih şekli değildir. Yani irademiz “sebep ve üstünlük” olmasa da tercih yapabilme gücüne, yetkisine ve ehliyetine sahiptir. Ve irademiz her gün, her dakika, her saniye—biz farkında olmasak da—birden çok şıkları bulunan değişik alternatifler arasından defalarca sebepsiz tercihler yapmaktadır. Daha doğrusu irademizin işi budur; sebepli veya sebepsiz, bütün tercihleri düzenlemek ve yapmaktır.

Tereccüh bilâ müreccih ise, sebepsiz üstünlük demektir ki, Üstad Hazretlerine göre muhal olan, imkânsız olan, hiç vâkî olmayan, olması da imkân dışı olan şey budur. Burada “tercih” masdarı, tef’îl babından tefe’ul babına geçmiş ve mânâ değiştirmiştir. Yani “rüchâniyet ve üstünlük” mânâsını kazanmıştır. Rüchaniyetin ve üstünlüğün ise sebepsiz olması imkân dışıdır.

Demek, sebepsiz tercih olur, fakat sebepsiz üstünlük olmaz.

İşte tercih ettiğimiz şey kötü bir fiilse, yani meylettiğimiz ve yöneldiğimiz şey çirkin bir iş ise, Kur’ân o anda insana diyor ki: “Yapma! Şerdir! Haramdır!” Mu’tezile’nin dediği gibi eğer kul fiillerinin yaratıcısı olsaydı ve icada iktidarı bulunsaydı, o vakit ihtiyarı ve iradesi ortadan kalkardı. Çünkü bir şey vacip olmazsa vücuda gelmez. Yani tam bir illet olmalı ki, bir şey vücuda gelebilsin. Tam illet ise, illet ile elde edilen şeyi zorunlu ve vacip olarak gerektiriyor. Bu defa da beşerin ihtiyar ve iradesi kalmıyor. Oysa irademiz her saniye başı defalarca tercihler yapıyor ve hepsinde de bağımsız hareket ediyor. Öyleyse irademiz, yaptığı tercihlerden ve tasarrufta bulunduğu meyillerden sorumludur.

Burada Bedîüzzaman Hazretleri: “Madem katli yaratan Cenâb-ı Hak’tır; niçin bana katil denilir?” sorusunu sorar ve cevaplar: Sarf İlmi kaidesince ism-i fâil, nisbî bir emir olan masdardan doğmaktadır. Yani katil ismi, “katl” mastarından doğmaktadır. Hâlbuki katli yaratmak hâsıl-ı bilmasdardır, yani yaratma fiili görünüşte mastara terettüp etmektedir ve fakat masdardan kaynaklanmamaktadır. Yani katl ayrıdır, katli yaratmak ayrıdır. Öyleyse katil ayrıdır, Hâlık ayrıdır. Katlin, yani ölümün Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı bir mahlûk olması, katili sorumluluktan kurtarmaz. Çünkü masdar, yani katl işi, yani öldürme fiilî bizim kisbimizdir. Yani katli biz yaparız. Katil unvanını da biz alırız.

Bu durumda biz içimizdeki öldürme meylini iptal etmemekten, bunu yürürlüğe koymaktan ve bir ölüme sebep olmaktan dolayı sorumluyuz. Bizim tetiği sıkmamıza bağlı olarak, Cenâb-ı Hakk’ın ölümü yaratmış olması bizi sorumluluktan kurtarmaz. Öldürme isteği ile harekete geçen ve öldürme fiilini işleyen bizden başkası değildir. O halde katil de bizden başkası değildir.1

Dipnotlar:

1- Bedîüzzaman, Sözler, s. 431

29.10.2008

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Her biri birer cevher olan insanlar



Bir dostunuzla bir araya geldiğinizde neler konuşur, ne tür sohbetler edersiniz? Bu sohbetler sizi rahatlatır, sıkıntılarınızı hafifletir veya giderir mi? Yoksa derdinize dert mi katar?

Gerçek dost sevincinize sevinç katan, acınızı paylaşan, derdinize merhem sunan dosttur. Onun için böyle dostlara kavuşmak için can atar, onlarla buluşmayı hasretle arzularsınız.

Hayseme bin Ebî Sebre anlatıyor: “Medine-i Münevvere’ye geldim, ‘Ya Rabbi,’ diye duâ ettim, ‘Karşıma kendisiyle dertleşecebileceğim, sohbet edip kaynaşabileceğim iyi bir kimse çıkar’ diye duâ ettim. Allah da karşıma Ebû Hureyre’yi çıkardı” dedikten sonra, ona bu duâsını hatırlattığını ve onunla buluşmayı nasip ettiğini söyler.

Hayseme bin Ebî Sebre bir Sahabî değil. Tabiîn’den. Cenâb-ı Hak onun halisâne duâsına karşılık Ebû Hureyre gibi bir kimseyi karşısına çıkarıyor. Kimbilir ne kadar sevinmiştir, dünyalar kendinin olmuştur.

Peki, Ebû Hureyre böyle bir buluşma karşısında ne yapmıştır dersiniz? Biz olsaydık neler yapar, neler düşünürdük? Ebû Hureyre’nin verdiği cevap başkalarının Sahabeye yetişemediklerinin ipuçlarından birine işaret ediyor.

Ebû Hureyre (r.a.), “Sen kimlerdensin?” diye sorduğunda Hayseme, Kufeli olduğunu, “Hayrı arayıp bulmak” için Medine’ye geldiğini belirtiyor. Ebû Hureyre Kufe’de bulunan Allah Resûlünün Ashabından bazı Sahabîleri faziletleriyle bir bir sayıp böyle fazilet abidesi insanlar yanlarında bulunurken burada ne aradığını soruyor, diyor ki: “Duâsı kabul olunan Sa’d bin Malik, Allah Resûlünün (asm) abdest suyunu dökecek, takunyalarını taşıyacak kadar yakın olan Abdullah ibni Mes’ud, Allah Resûlünün sırlarını paylaştığı Huzeyfe, bizzat Resûl-i Ekremin lisanıyla Allah’ın kendisini şeytanın şerlerinden koruduğu Hz. Ammar, İncil’i de, Kur’ân’ı da çok iyi bilen Selman-ı Farisî içinizde değil mi? İşte sana hayırlı insanlar! Daha burada ne arıyorsun?”1

Allah Resûlü (asm) ebedî âleme göç etmişti. Talebeleri olan Sahabîler İ’lâ-yı Kelimetullah için dünyanın dört bir yanına yayılmışlardı. Allah Resûlünü (asm) bir gölge gibi takip eden, onun sözlerini kelime kelime öğrenip bize nakleden Ebû Hureyre, şüphesiz ayağına su dökülemeyecek kadar büyük bir Sahabi’ydi. Şüphesiz onun isim ve faziletlerini saydığı Sahabîler de öyleydi. Ama o Allah Resûlünün (asm) seçkin talebelerine bakın ki, kardeşlerini kendilerinden üstün görecek kadar erdemli kimselerdi.

Dipnotlar:

1- Buharî, Fezâil-i Sahabe: 20; Tirmizî, Menakib: 38.

29.10.2008

E-Posta: [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

Kızıştırma senaryosunun çarpıcı figürleri



Eskiden asayişi ihlâl eden bir sağ–sol kutuplaşması vardı; bu, kanlı bir anarşiyi netice verdi.

Şimdi ise, ülkemizi çökertmeye yönelik bir Türk–Kürt kıştırtması var; bu da, kanlı bir terör meyvesini verdi.

Dünden bugüne tarafları kızıştırmaya yönelik olarak planlanan oyun aynı, kışkırtma senaryoları aynı, sahnelenen provokatif eylemlerde de çok büyük benzerlikler var.

Sadece oyunun aktristleri ile figüranları noktasında kısmî bazı değişiklikler var ki, o kadarlık bir kusur en âlâ senaryolarda da bulunabilir.

Ancak, bu durumun çok iyi farkında olunmalı. Tâ ki, bizler de bu kanlı oyunların âleti, yahut hissedarı durumuna düşmeyelim...

Aynı silâhı

iki taraf da kullanmış

1980 öncesinin anarşik olaylarında kullanılan silâhların balistik incelemesinde açıkça anlaşıldı ki, aynı silâhı aynı gün içinde hem sağcı, hem de solcu militanlar kullanmış.

Yani, gündüz vakti sağcı görünen bir anarşistin cinayet işinde kullandığı aynı silâhı, gece olduğunda ise bu kez solcu bir anarşist tarafından bir başka cinayet işinde kullanılmış.

Bu da gösteriyor ki, o kanlı anarşik olaylar belli bir odak tarafından sevk ve idare edilmiş.

İşte, şimdi de Kırıkkale'de üretilen bazı silâhların PKK'lılar tarafından kullanıldığı iddia ediliyor ki, Silivri'de görülen Ergenekon dâvâsı adâlet terazisinde netlik kazandığı takdirde, bu mesele de açıklığa kavuşmuş olacak.

Aktif rolde görünenler

İP Genel Başkanı Perinçek, Ergenekon dâvâsının en flaş isimlerinden biridir. Emekli tuğgeneral Veli Küçük de öyle...

Perinçek'in yıllar önce PKK'nın Bekaa'daki kamplarına giderek silâlı militanları teftiş ettiği ve örgüt lideri Öcalan'la samimi pozlar verdiği inkâr edilmez bir gerçek. Bunun açık delillerini her tarafta görmek, bulmak mümkün.

Öte yandan, Veli Küçük'ün de aynı terör örgütünün lider kadrosuyla gizlice görüştüğüne dair yeni bir itiraf ve ifşaat furyası başladı ki, tekzip edilecek gibi değil.

Uzun zamandır ulusalcı ve de yaman Atatürkçü geçinen bu her iki şahıs da, şu an Ergenekon dâvâsının zanlısı durumunda.

Derken, son günlerde bir başka zanlı daha gözaltına alındı. İsmi, Merdan Yanardağ.

Kanaltürk'ün eski sahibi, ulusalcı ve halen tutuklu bulunan Tuncay Özkan'ın "sağ kolu" olarak bilinen Yanardağ, aynı televizyon kanalında uzun süre yayınlanan "5. Boyut" programının da yöneticisi ve sunucusuydu.

Aynı Yanardağ, meğerse PKK'nın yayın organı damgasını yiyen ve aynı gerekçeyle defalarca mahkemelik olan Özgür Gündem isimli gazetede vaktiyle (1991–92) yazıişleri müdürlüğü görevini yürütmüş.

Yani, 1990'larda PKK yandaşlarıyla birlikte çalışan, onların yayın organında en aktif görevlerde bulunan bu şahıs, 2000'li yıllarda ise, çarpıcı şekilde kulvar değiştirmiş ve bu kez ulusalcı Türkçülerin yanında ve yayın mutfağında görev almış.

Evet, şu an Ergenekon soruşturması çerçevesinde gözaltına alınan Yanardağ, yıllar önce bir kanlı mücadelenin içinde olan Kürtçülerle birlikte iken, şimdi de aynı kanlı boğuşmadan parsa toplayan Türkçülerin kulvarında görünüyor.

Bu çarpıcı gelişmenin bir de artıları var. Şöyle ki...

BİRİNCİSİ: Eski Kanaltürk tv'de çalışan Yanardağ, Kasım 2007'deki bir programına araştırmacı–yazar Erdoğan Aydın'ı çıkartarak, onunla uzun ve samimane bir söyleşi yaptı.

Meğerse bu şahıs da, vaktiyle—tıpkı kendisi gibi—PKK yanlısı Ö. Gündem gazetesinde çalışmış, yazılar yazmış, vs...

Aleviliği savunur görünerek Müslümanlara hakaret eden (1997) ve bu sebeple mahkemece suçlu bulunan Erdoğan Aydın, daha sonra Cumhuriyet gazetesinde çalışmaya başladı. Ancak, 23 Ekim 2007'de yine PKK yanlısı Roj tv'de yayınlanan bir programa katıldığı gerekçesiyle bu gazeteden atıldı.

İşte, Kanaltürk'ün etkin ismi Yanardağ da, bu gelişmeden sonra onu programına dâvet ederek uzun uzun konuşturmuş. Hatta öyle ki, konuşmasında evrim teorisi karşıtlarına bile verip veriştirmekten alamamış kendini.

İKİNCİSİ: Merdan Yanardağ, ulusalcı kesimin içinde görünmesine rağmen, vaktiyle "düşman kampın yayın organı" Ö. Gündem'in hem de üst düzey yönetiminde çalışmış olmasını yadırgayanlara karşı derhal harekete geçmiş ve (Mayıs 2007) "kanalturk.com" web sitesinden onlara şu cevabı vermişti: "Yaklaşık bir yıl çalıştığım Gündem gazetesini örnek göstererek beni yıpratmaya çalışıyorlar. Gündem, yasalar çerçevesinde çıkan; bütün eksikliklerine karşın barış ve kardeşlik ilkelerini savunan ve bu yönde yayın yapan bir gazeteydi. Gündem, profesyonel üslupla çıkarılan, profesyonel gazetecilerin çalıştığı ve çalışanların mesleklerini uluslararası gazetecilik ilkelerine göre yürüttüğü bir yayın organıydı. Örneğin, Mehmet Ocaktan da Gündem’in o dönemdeki görsel yönetmeniydi."

29.10.2008

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Felsefe ve günah problemi



İLAHİYAT son sınıfta okuyan çocuk, elinde Ahlak Felsefesi ile Din Felsefesi isimli kitaplardan harıl harıl imtihanlara hazırlanıyor. Felsefecilerin “kötülük problemine” ve sâir meselelere yaklaşımı, sordukları sorular ve kitap yazarları profların cılız cevapları, bocalamaları onu da şaşırttı. Güya şüphe ve vesveseleri izale edecekler, ne yazık ki, daha da çoğaltıyorlar!

Kısa bir müzakereden sonra, “Onun cevabı şu Risâlede, filânınki şu Risâlede!” diye felsefik meselelerin hepsini Risâle-i Nur’da bulduk. Zira, Bediüzzaman, “kötülük problemi” dahil, bütün felsefik meseleleri halletmiş, şüphe ve vesveseleri izale etmiş.

Meselâ, David Hume isimli filozof Tabii Din Üstüne Diyaloglar adlı eserinde, “Allah kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor? Öyle ise o güçsüzdür! Yoksa gücü yetiyor da, kötülüğü önlemek mi istemiyor? Öyle ise iyi niyetli değildir. Hem güçlü, hem de iyi ise, bu kadar kötülük nasıl oldu da var oldu?”1 diye sorar.

Kelâm, aynı zamanda İslâm felsefesi olarak değerlendirilebilir, demiştik. Varoluşçuluğun da temel problemlerinden birisi olan günah meselesi de Risâle-i Nur’da, çeşitli yerlerde, farklı cephelerden ele alınmış, akıl, kalp, vicdan mutmain olacak şekilde işlenmiş:

Dünya imtihan yeri. İstidat (potansiyel halindeki yetenek) ve kabiliyetlerin gelişmesi için zıtlar biribirine karıştırılmış.2 Zira, her şey zıddıyla bilinir. Karanlık olmazsa ışık bilinmez, lezzetsiz kalır. Soğuk olmazsa hararet anlaşılmaz, zevksiz kalır. Açlık olmazsa yemek lezzet vermez. Mide harareti olmazsa, su içmesi zevk vermez. Hastalık olmazsa sıhhat lezzetsizdir…3

Şeytanların yaratılması da bu çerçevede ele alınır: Madenlere ocaklarda ateş verilip ayrıştıkları gibi, şeytanlar da ateş gibi insanlar üzerine veriliyor; elmas ruhlular ile kömür ruhlular birbirinden ayrılsın. Ateşin, yağmurun yaratılmasında sayısız hayatî faydalar var. Ateşi kazanın altına koyar yemeği pişiriz; sobaya koyar ısınırız; halının altına koyar evi yakarız! Demek yaratılmaları kötü değil; tedbir almamak ve şerre kullanmak şerdir.

İşte şeytanlar, hastalıklar, nefis ve bütün olumsuzluklar da bunun gibi gelişme ve yükselmeyi sağlarlar. Meleklerin ve hayvanların makamları sabittir. Çünkü şeytanlar onlara musallat olmuyor. İnsanda ise, en esfelden en yükseğe kadar mertebeler var. Bu dereceler şeytan ve olumsuzlukların itici gücüyle kat’edilir. Öyle ise yaratılmaları değil, yaratılış istikametinde kullanılmamaları kötüdür. 4

Felsefeci profesörün şöyle bir sıkıntısına daha rastlıyoruz: “Kötülük problemi bize kısaca şunu hatırlatmaktadır. Tanrının ilim, kudret, irade ve iyilik sıfatlarını aynı kuvvetle savunamazsınız. Bunun savunan her teist sistem, büyük bir çelişki içindedir.” 5

Pekâla savunabilir: Zira, Allah’ın ilim, kudret, irade ve iyilik sıfatları gibi, bütün sıfatları, ezelî ve ebedîdir, başlangıçsız ve sonsuzdur. Ve O, Sabur’dur, “Fa’alün lima yürid”, 6 yani Fa’aldir; Mürid, yani “İrade eden, hükmeden, dilediği gibi yaratan” 7 ve Mukaddir (Taktir eden, ölçen, planlayan, programlayan) bir Fail-i Muhtardır. O, sonsuz iradesi ile dilediği zaman, dilediği gibi hareket eder. Meselâ, sizin de cüz’î bir gücünüz, ilminiz var. Bunları her zaman, her yerde kullanmazsınız. Bu, güç ve ilminiz olmadığı anlamına gelmez. Bilâkis hür iradenizi ve istediğiniz zaman kullanma serbestisine sahip olduğunuzu gösterir.

Bu değerlendirmeler bize şunu gösteriyor: Bu zamanda, felsefeye yaklaşım tarzı, mücadele ancak Risâle-i Nur perspektifinde yapılabilir. Gerisi, bir oyalanmak, şüphe ve vesveseleri arttırmaktır!

Dipnotlar:

1- Prof. Dr. Mehmet S. Aydın, Din Felsefesi, s. 153.; 2- İşârâtü’l-İ’câz, s. 194.; 3- Lem’alar, s. 210.; 4- Mektûbât, s. 46-49.; 5- Prof. Dr. Mehmet S. Aydın, Din Felsefesi, s. 153.; 6- Kur’ân, Hud, 106-107., Buruc, 14-16.; 7- A.g.e., Bakara, 17.

29.10.2008

E-Posta: [email protected] [email protected]




Saadet BAYRİ

Çok erken tanıştık



Ölümle tanışmamız geç değil, çok erken oldu. Önce bebekliğimi öldürdüm; yürüyüp, konuşmaya başlayınca. Sonra çocukluğum öldü, gençliğe adım atınca.

Sonra her anım “geçmiş” adıyla ölmeye başladı. Hatıralar arada gelip, zorlayıp gittiler. Çoğunu unutarak öldürdüm.

Ne aşklar vardı yüreğimde.

“Asla unutamam” dediğim isimler kazılıydı belleğimde.

Hepsini unuttum.

Şimdi yazmaya kalksam yoklar. Hayal meyal hatıralar da artık can çekişiyor.

Nice şairler öldü, ben büyürken. Nice şarkılar eskidi, yüz kez dinlerken, şimdi dinlemeye tahammülüm yok.

Şiirler can verdi ellerimde. Ezberlediğim kelimeler, tek tek silinip gittiler. İsimler, belki her gün tekrarladığım isimler…

Artık zorlasam da dilime gelmiyorlar, yoklar.

Nice kelimeler “Nefretim” diye geçti defterlerime.

Ve ölüm; kimleri, neleri alıp götürdü benden.

Gidenleri anamıyorum bile.

***

Birçok yaşanmışlığım ölü toprağın altında beklerken.

Her güne bir “Keşke” eklerken.

Gidenlerden, hiç haber alamamış ve gelenlerde durmadan gidiyorken.

Artık “keşkelerimi” “neyseye” döndürme vaktidir.

Ölüm doğumla beraber girmişken hayatıma, artık ertelemek değil, yaşamak anıdır.

Ve biliyorum…

Bir gün gelip gidenlere bende katılacağım.

Gidenlerin ellerinde anlarımın çetelesi, çentik atıyorlar her anı ömrüme. Ve bir ben kalmışım, gidişi hep ertelenen- hep erteletilen. Gidenler her an gideceğimi fısıldayıp gidiyorken.

Vakit tamam olunca, kimin hatırasına ekleyecek beni ecel.

Kimbilir.

29.10.2008

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

‘Kalıcı çare’yi kim sunabilir?



Hemen her gün; insanlığın yüzünü karartan fiillere imza atan ve gerçekte ‘insan’lığını kaybetmiş insanlarla ilgili haberler duyuluyor. Yurt içinde ve yurt dışında yaşanan; duyanlara “Bu kadarı da olmaz” dedirten hadiseler insanlarda şok etkisi yapıyor.

Bu çirkin hadiselerden bahsetmek istemeyiz, ancak temelde yapılan yanlışların görülmemesi bu konuların tartışılması gerektiğini akla getiriyor. Geçen aylarda bir Avrupa ülkesinde ‘insan’lığını kaybeden bir babanın sebep olduğu çirkinlikler duyulmuştu. Kendi öz kızını bodruma hapseden baba, ona her türlü saldırıyı, hakareti ve sapıklığı yapmıştı.

Bu sapkın davranışlar elbette sadece Avrupa ülkeleriyle sınırlı değil. Dünyanın her yerinde benzer sapıklıkların yaşandığını maalesef duyuyoruz. Bu çirkinliklerin en az yaşandığı yerlerden biri de ülkemiz. Ki, ülkemizde de hiç alışık olunmayan çirkinlikleri duyduğumuz oluyor.

Bu çirkinlikleri hemen herkes çok garip karşılıyor, ama bilinmelidir ki; “cennet sevdası ve cehennem korkusu” olmayanlardan her türlü davranış beklenebilir. Hiç kimse “Bu davranışların cennet ve cehennemle ne ilgisi var?” demesin. Var, çünkü cennet sevgisi ve cehennem korkusu ‘insan’ların böyle davranışlar yapmasına engel olur. Zaten başka sevgi ve korkuların bu çirkinliklere engel olmadığını yaşanan hadiseler gösteriyor.

Türkiye’de de son günlerde kamuoyunu meşgul eden çirkin bir ‘haber’ var. Buna göre ‘kasklı bir sapık’ Ankara ve İstanbul’da bazı çocuklara sarkıntılık etmiş. ‘Safi zihinleri idlâl etmemek’ için; çirkinliklerin ayrıntılarını yine bir kenara bırakalım. Bu çirkinlikler üzerine Başbakan’a mektup yazan bir dernek başkanı “Çocuk tacizcileri hadım edilsin” demiş. (Akşam, 28 Ekim 2008)

Bu teklifin hukuki, siyasi ve sosyal faydaları/ zararları bir yana; acaba arzu edildiği gibi ‘kesin çare’ olabilir mi? Bu çirkinlikleri yapanlara elbette en ağır cezalar verilmeli, ama bu cezaların caydırıcı olması ve yeni mağduriyetlere imza atmayı önleyebilmesi gerek.

Tabiî ki bu teklif ve tartışma, geçmişte yaşanan ‘zina yapanlara ceza verilsin’ şeklindeki tartışmaları da hatırlatıyor. O konu gündeme geldiğinde zina yapanlara ceza verilmesine ‘kökten karşı’ çıkanlar acaba bu tartışmada ne diyecekler?

İslâmın emir ve yasaklarını kabul etmeyenler bu gibi çirkinlikleri önleyemezler. Çirkinliklerin tamamına karşı çıkmak ve kalıcı çarelere sarılmak durumundayız. Yoksa ‘zina’ya sahip çıkıp, ‘taciz’e karşı çıkmakla bir yere varmak mümkün değil.

Aslında bu hadiseler, ‘kalıcı çare’nin İslâmın emir ve yasakları olduğunu bütün dünya göstermek için bir fırsat. Başta ilahiyatçılarımız ve ‘aileyi koruma’ niyetiyle faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarına büyük iş düşüyor. Sahi, ilahiyatçılarımızın sesi niçin duyulmuyor? ‘Kalıcı çare’nin; Kur’ân’da, İslâmda ve sünnet-i seniyyede olduğunu söylemek için beklemeye gerek var mı?

29.10.2008

E-Posta: [email protected]




Robert MİRANDA

Haçlı Rahibi cehaletini gösterdi



Amerikan halkı ne yazık ki şu seçim sezonunda kendilerini dinî lider olarak adlandıran eğitimsiz bazı insanların cahilce konuşmalarına tahammül etmek durumunda kaldı ve bazen kullanılan dil rahatsız ediciliği bir yana acınacak hale gelmiş durumda.

İşte buna iyi bir örnek: Associated Press’in Iowa, Davenport’tan bildirdiğine göre, Bağımsız Grace Evanjelik Kilisesi’nin eski rahibi Sayın Arnold Conrad, John McCain’in bir mitingi öncesinde yüzlerce McCain taraftarına hitaben bir vaaz verdi. McCain mitingin yapılacağı kongre merkezine gelmeden önce, Rahip Conrad, Amerikan televizyonlarında şimdiye kadar yayınlanan en utanç verici vaazlardan birini verdi. Vaazda Hıristiyanlık haricindeki bütün dinler yok sayılıp, hakaretler ediliyor ve seçimler de adeta Tanrı’nın düzenlediği bir referandum gibi lanse ediliyordu.

Rahip Conrad vaazda şu cümleyi sarf etti: “Ben Tanrımıza duâ edeceğim ve diyeceğim ki, Tanrım, senin itibarın bugün ile Kasım arasında olacaklara bağlıdır. Çünkü orada dünya üzerinde, çeşitli sebeplerle, sırf senin karşında olanlar kazansın diye kendi Tanrılarına—bu ister Hindu, ister Buda isterse Allah olsun—duâ eden milyonlarca insan var.”

Rahip Conrad bu sözlerine şöyle devam etti: “Ve Tanrım, şüphem yok ki kendi itibarını muhafaza edecek, koruyacaksın. Aksi halde onlar kendi Tanrılarının senden daha büyük olduğunu iddia edecekler. Bu yüzden ben eminim ki, sen harekete geçeceksin ve kendi adının onurunu koruyacaksın ve bugünden seçim gününe kadar gerekeni yapacaksın.”

McCain’in kampanyasını yürütenler bu Haçlı zihniyetine sahip adamın cahilce sözleriyle kendilerinin bir alâkası olmadığını deklare ettiler. McCain’in sözcülerinden Wendy Riemann bildirdiği açıklamada şu ifadeler yer aldı: “Bizler inancın Iowalarının seçimde karar vermelerinde çok önemli bir faktör olduğunu bildiğimiz halde, başkan adaylarının dinî arkaplanlarının sadece bizi gerçekten sorulması gereken sorulardan uzaklaştırmaya hizmet edecektir. Bizler bu yarışta sadece Barack Obama’nın görüşleri, siyaseti ve liderliğe olan liyakatiyle ilgili soruların sorulmasına taraftarız.”

Anlaşılan bu rahip, seçimleri bir dinler savaşı olarak görüyor. Şaşırtıcı olmayan ise vaazı dinleyen kalabalığın içinde çoğunluk bu sözleri coşkuyla alkışladı. Hmm. Aslında ben şunu merak ediyorum, acaba o kalabalığın içinde bir kişi olsun aslında Hindu ya da Buda diye adlandırılan bir Tanrı’nın olmadığının farkında mıydı?

McCain rahip tarafından yapılan söz konusu konuşmayı açıkça kınamadı ve yapılan konuşmanın aslında Hıristiyan ilkelerine bile ters düştüğünü oradaki kalabalığa söylemek fırsatını tepmiş oldu.

Rahip Conrad konuşmasında Tanrı’yı “en iyi” olmak sıfatını ve şöhretini kaybetmekle tehdit ediyor. Aslında bu din karşıtı talihsiz olay akıllara hemen Minnesota Lakeville’de bir miting sırasında halktan birinin McCain’e Obama’nın Arap olup olmadığını sorduğu vak'ayı hatırlattı.

McCain’in Amerika’nın dört bir yanındaki seçim kampanyası hep böyle konuşmalara sahne oldu. Bu konuşmaları yapanlar sadece dinî liderler de değildi, aynı zamanda McCain’i destekleyen bazı siyasetçiler, McCain’i finanse eden bazı işadamları ve bazen de tıpkı Müslümanlar gibi tek dertleri evlerine ekmek götürebilmek olan sıradan insanlar tarafından da böyle sözler söylendi durdu.

Rahip Conrad karşısındaki yığınlara nasıl duâ ve ibadet edileceğini öğretmeye çalışıyor... Müslümanlar ise Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de kendilerine buyurduğu şekillerde ibadet ederler. Bizler bu konuda Allah’ın razı olduğu şekilde, kendi kendimizi yönlendirebiliriz.

Rahip Conrad’ın sözleri bizlere cahil bir Haçlı zihniyetinin nasıl çirkin şeyler söyleyebileceğini ispat etmektedir. Kendi Tanrı’sını bir başka Tanrı ile düelloya dâvet ediyor...! Bu tablo Rahip Conrad’ın ‘Allah’ın birliği’ hakikatini nasıl ıskaladığını açıkça göstermektedir. Ben karar verdim. Hemen Rahip Conrad’ın adresini araştıracağım ve kendisine tez elden bir Risâle-i Nur nüshası göndereceğim. Eminim okuduktan sonra, Allah’ın birliğini açıkça anlayacaktır. Tabiî tam anlamıyla okuyabilirse...

TERCÜME: UMUT YAVUZ

29.10.2008

E-Posta: [email protected]




Zafer AKGÜL

Cumhuriyet mi? O ne?



85. kuruluş yıl dönümünü idrak ediyoruz cumhuriyet sistemine geçişimizin. 85 yıldır her 29 Ekim günü faziletlerini saya saya bitiremiyoruz. Her resmî törende bildik sözler tekrarlanır. Cumhuriyetin ne bulunmaz, eşsiz bir sistem, ne mükemmel bir yönetim biçimi olduğu vurgulanır .”Ne güzelsin hürriyet/Yaşasın cumhuriyet” nakaratlı şiirler okunur.

Uzatmaya gerek yok, cumhuriyet’in hürriyet demek olduğu, halkın kendi kendini yönetmesi demek olduğunu, yönetim erki’nin “kayıtsız şartsız millette, halkta“ olduğu özellikle vurgulanır. Başka yönetim biçimleri ve o yönetim biçimleriyle idare edilen nice devletin ve milletin tarih şeridi içinde perişan oldukları, sefil sefalet yaşadıkları dile getirilir. Velhasılı kelâm “Cumhuriyet fazilettir” felsefesi etrafında konuşulur, nutuk çekilir.

85 yıldır milletin büyük çoğunluğu cumhuriyeti benimseye gelmiştir. Ciddî bir kırılma veya karşı koyma, direnme yoktur. Sisteme itiraz da yoktur. Ana felsefeye muhalefet de. Cumhuriyetin kurucusu sayılan İlk Meclis sistemi büyük bir aşk ve iştiyakla kabul ederek, Osmanlıdan kalan I. ve II. Meşrûtiyet yönetiminin bir adım daha kemale erişmiş şekli olan cumhuriyet sistemine onay vermiştir. Milletin kendisi de bu konuda memnuniyetle yeni sistemi içine sindirmiştir.

Bu gün padişahlık sistemine, diktatörlük sistemine, İttihat Terakki’nin asker/çete/suikast karışımı anlayışına kısaca komitacı bütün anlayışlara itisnasız hemen herkes karşıdır ve cumhuriyet sisteminin hak, hukuk, fikir, vicdan, hürriyet gibi temel evrensel değerlerine taraftır. Kısaca cumhuriyeti tartışan yoktur aslında…

Bu gün tartışılması gereken cumhuriyet değil, cumhuriyet sistemini uygulayanların yorum ve tasarruflarıdır. Reform yapılması gereken, değiştirilmesi gereken alan Cumhuriyetin—eş anlamlı olarak demokrasinin—kuralları değil, o kuralların ne derece gerçekleştirildiği ve uygulayanların nasıl yorumladıkları meselesidir.

“Bu anayasa millete bol geldi. Bu özgürlükler fazla. Burası başka ülke gibi değil. Stratejik konumumuz gereği” diyerek milletin kendi iradesiyle seçtiği sivil iktidarlar, birtakım cumhuriyet koruma ve kollama konusundaki indî ve önyargılı yorumlar sonucu cumhuriyete yakışmayacak biçimde alaşağı edilmiştir. Çoğu devirde en tepe noktası olan Cumhurbaşkanlığı makamı ancak yüksek rütbeli askerlerin çıkabileceği, sadece askerlere lâyık görülen bir makam olarak telâkki edilmiştir. Seçilmişten çok atanmışlar ve milletin iradesine dayanarak bir takım organlar eliyle diye ihdas edilmiş layüsel kurum ve kuruluşlar cumhuriyet diye uzun süre bizlere yarı sivil yarı asker; yarı libarel yarı sosyalist; yarı askerî yarı bürokratik bir yönetim biçimini hamasî nutuklar eşliğinde millete cumhuriyet diye takdim etmişlerdir. Bu, cumhuriyetin temel dinamiklerine aykırı icraatları eleştirenler ise maalesef cumhuriyet düşmanları, vatan hainleri, dış güçlerin maşaları olarak itham edilmişlerdir.

Bize göre “Cumhuriyetin ne kadarına sahibiz? Ne oranda cumhur dikkate alınmaktadır? Cumhuriyet gerçekten bugüne kadar uygulananlardan mı ibarettir? Hür ve demokratik gelişmiş, çağdaş ulusların içinde bulunduğu cumhuriyet dünyası böyle bir dünya mıdır?“ sorularını sorarak cumhuriyeti uygulayanların anlayışlarını sorgulamak cumhuriyetin yıldönümlerinde yapılacak en anlamlı kutlama olacaktır.

29.10.2008

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

85 yıl sonra



Cumhuriyetin 85. yıldönümünü, Anayasa Mahkemesinin son kararlarıyla bir kez daha su yüzüne çıkan irade çatışmasının iyice şiddetlendiği bir ortamda idrak ediyoruz.

Çatışmanın bir tarafında devletin doğrudan millet iradesiyle oluşan temel organları; diğer tarafında da 27 Mayıs’ın millet iradesine zoraki ortak kıldığı, başına buyruk kurumlar yer alıyor.

1961 anayasasına konulan ve 1982 anayasasında da muhafaza edilen maddede “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” denildikten sonra düşülen “Millet bu egemenliği yetkili organlar eliyle kullanır” kaydındaki “yetkili organlar...”

Peki, söz konusu bu yetkinin kaynağı ne?

Millet mi, yoksa millete rağmen devletin tepesine çöreklenen mâlûm müstebit zihniyet mi!

Millet, kendisine yirmi yedi yıl kesintisiz kan kusturan tek parti diktasını, eline geçen ilk fırsatta, 1950 seçimleriyle kansız kavgasız alaşağı etmiş. Ve yerine kendi seçtiği iktidarı getirmiş.

Ama diktacı kafa bundan hiç hoşlanmamış.

Ve milletin seçtiklerini önce 1960’ta devirip iktidarı tekrar ele almış. Ardından, devletin yapısını, temel meselelerde halkın seçtiklerine gerçek anlamda iktidar ve icraat alanı bırakmayacak şekilde yeniden tanzim ve dizayn etmiş.

Böylece devlet içi derebeylikler ortaya çıkmış.

Millet, bulduğu her fırsatta kendi tercih ettiği kadroları seçmeye ve anayasa zoruyla millî iradeye koşulan zoraki ortaklar, seçilmiş Meclislerle hükümetleri çelmelemeye devam edince, devlet bir türlü ahenkli bir işleyişe kavuşamamış.

Bunun sıkıntısını da yine hep millet çekmiş.

Çözüm bekleyen temel sorunlar çözülemeyip kronikleşmiş. Ama aynı zihniyet, kendi üretip azgınlaştırdığı problemleri bahane ederek demokrasiye defalarca yine müdahale etmiş. Ve böylece bir fâsit daire içinde dönüp durmuşuz.

Sebep, cumhursuz, diktacı cumhuriyet anlayışı ve dış şartlar sebebiyle kerhen kabullenmiş göründüğü demokrasiyi de aynı şekilde halksız bir demokrasiye dönüştüren mâlûm zihniyet.

Son dönemdeki tartışmalar da bu mücadelenin yeni tezahürleri. Bu meyanda, ihtilâl anayasalarının, kararlarını “Türk milleti adına” vermekle yetkilendirdiği yargının, doğrudan milletçe seçilip görevlendirilenlere yönelik tavrı bu tezahürler içinde özel bir yer ve konuma sahip.

Gelinen noktada şunu söylemek mümkün:

85 yıldır devam eden, ama 1950’de çok partili sisteme geçildikten sonra daha da şiddetlenen mücadelede artık statüko da yorgun düşmüş, elindeki güç, koz ve imkânlar azalmış vaziyette.

Millet tarafından seçilip, aldığı oyların hakkını vermeye kararlı, samimî, çizgisinde kırık olmayan, dayatmacıların kendisine karşı kullanabileceği boşlukları ve kompleksleri bulunmayan demokrat bir siyasî kadro, çok fazla zorlanmadan, demokrasiyi sağlam temele oturtup, müdahalelerle oynatılan taşları yerine yerleştirecek yapısal ve köklü reformları gerçekleştirebilir.

Şimdi Türkiye bunu yapacak kadroları arıyor.

Burada şu noktayı da ifade etmek lâzım:

İrade çatışmasının gelip dayandığı yer, anayasanın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeleri. Söz konusu maddelerde, Türkiye Cumhuriyetinin temel nitelikleri sıralanıyor: demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti.

Haddizatında, devletin bu nitelikleri topluma da mal olmuş durumda. Hukuk ve demokrasi herkesin ortak talebi. Farklı açılardan tartışmalara konu olsa bile sosyal devlet ilkesi de öyle.

Laiklik ise demokratik yorumuyla benimseniyor; dini kamusal ve toplumsal alandan dışlayıp vicdanlara hapsetmeye çalışan yorumuyla değil.

Topluma mal olan değerler için anayasaya, hiçbir demokraside benzeri olmayan “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez” kayıtları koymanın hiçbir anlamı ve mantığı yok.

Bu mantıksızlığın gerisinde ise, bu niteliklerin arasına “Atatürkçülük ve Atatürk milliyetçiliği” gibi kavramları sıkıştırma “kurnazlığı” yatıyor...

29.10.2008

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

Şefika ve refika



AHMET Hakan’ın naklettiği tekvando fetvasından sonra yabancı basını tararken konuyla ilgili bir çok haber ve değiniye rastladım. Konunun üzerinden ‘mururu’l kiram’ dendiği gibi geçmek ve meseleyi görmezden gelmek arzusundaydım. Fakat konu ve haberin yankıları beni konu üzerine eğilmeye zorladı. Zira mesele bir hocaefendinin fetvasından öte anlamlar taşıyor. Kaldı ki kadının nefsi müdafaa sadedinde kocasını dövebileceğine dair ilk fetva Muhammed Hüseyin Fadlallah’ın 28/10/2007 tarihinde yani bundan tam bir yıl önce vermiş olduğu bir fetvaydı. Bu sözlerini, ‘kadına karşı şiddete son’ kampanyası münasebetiyle söylemişti. Bir yıl aradan sonra benzeri sözlerin Suudi Arabistan’ın en ılımlı din alimlerinden Abdulmuhsin Abikan’dan sadır olduğunu görüyoruz. Bu hususta akıllardan hiç çıkmayacak sözleri şöyle: “Eğer erkek kadını dövüyorsa kadın da mukabilinde ve misilleme olarak erkeğini dövebilir. Şayet erkek kadını öldürmeye kastetmişse ve saldırganlığını başka bir yolla savuşturamıyorsa kocasını nefsi müdafaa bağlamında öldürebilir de…”

Ne diyelim: Allah göstermesin! Zaman’ın İngilizce nüshası üzerinden Hocaefendi’nin bu bağlamdaki fetvası da bloglara ve internet sitelerine düştü. İslamonline Hocafeendi ile Abikan’ın fetvalarını birleştirmiş ve aynı haber içinde ele almış. Hocaefendi’nin en çarpıcı cümlesini de spota çıkarmış: “If he hits once, she should hit him twice/Erkek bir vurursa kadın iki vursun.” Sanki bu sözler Mesih’in sözlerinin tersine çevrilmiş hâli gibiydi. Bununla birlikte Abikan ve Fadlallah’ın fetvaları Ruhat Mengi’den geçer not alabilir. Belki tam tersine derecesi kifayet ve tatmin etmediğinden kırık not da verebilir. İnsafına kalmış husus. Zaten fetvaların verildiği günde aynı konu üzerinden aktör Fikret Hakan’ı haşlıyordu.

***

Bu zincirleme fetvalara hocaların değerlendirmeleri ve tepkileri de farklı oldu. Ezher Fetva Komisyonu’ndan Abdulhamid Atraş fetvaya aynen form ve içerik olarak katıldığını ilân etti. Bununla birlikte İslamonline’daki geniş haber-analize göre katılmayanlar ve fetvayı İslâm’ın ruhuna aykırı bulanlar çoğunlukta. Suudi Arabistan kibar-ı uleması Abikan’ı reddeden bir karşı fetva yayınlayacakmış. Bendeniz Abikan’ı çöl içinde bir vahaya benzetir ve dolayısıyla takdir ederim. Fakat zaman zaman bu tarz tefrite varan fetvalarının olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Onunkini ifrat hâli karşısında tefrit hâli olarak nitelendirebiliriz. Burada asıl üzücü olan bu fetvaların gelişigüzel verilmiş olmasıdır. Burada fetvadan ziyade ortamı ve algılanması önemlidir. Fetvada yanlış da olmayabilir ama fetvanın verilmesi ve bağlamı yanlıştır. Bu dinin gizlenmesi değil toplumsal ve ictimaî hayatın sağlıklı olarak korunması ve yürütülmesi içindir. Bir şeyin şuyuu vukuundan beterdir. Dolayısıyla fetva değil usulü ve yöntemi yanlıştır. Tek yanlı bir fetvadır. İkincisi, aile bir yarış ve rekabet yeri ve kurumu değildir ve aile misilleme kültürü bazında değerlendirilemez. Bundan dolayı Abikan’ın yaptığı gibi kocanın sail/saldırgan olarak nitelendirilmesi ulemaca yadırganmıştır ve bağlam dışı bulunmuştur. Sanki koca 7 kat yabancıdır. Aynı bağlamda kavvamiyet yani aile reisliği gereği hükmen reşid olan kocaya şarii bazı haklar veya ödevler vermiştir. Anne çocukların mürebbisi olmakla birlikte koca ailesinin mürebbisidir ve bundan doğan hakları vardır. Reşid koca ilâç titizliği içinde yetkilerini kullanabilir. Lâkin şiddet de boşanmak gibi neticede Allah’ın hoşnut olmadığı bir husustur. Dağlamak son çaredir denildiği gibidir. Elbette bundan koca lehine mutlak bir hüküm çıkarılamaz. Kocanın fiilleri aklen ve ahlâken reşid olduğu sürece ve nisbette isabet kaydeder. Kadın erkek ilişkilerinin tamiri toplumsal bir görevdir ve Kur’ân-ı Kerim’in tavsiyesi doğrultusunda toplum ve aile yakınları hakemlik müessesesi içinde yapar ve uygular. Bu da kifayet etmediğinde hakim yani devlet devreye girer.

***

Aile herkesin herkesi dövdüğü bir şirket değil, ocak ve yuvadır. Bu yuvayı başta yıkan erkeğin sorumsuzluğu kadar kadının da nuşuz/serkeşliği bağlamında feminist veya benzeri dürtüleridir. Bir yuva içinde bağımsız fertler olmaz, belki karşılıklı birbirine bağımlı organlar yaşar. Aileyi yıkan erkeğin sorumsuzluğu, kadının serkeşliği kadar toplumun da kayıtsızlığı ve onun ötesinde populizmidir. İhtilâf anında çözüm karşılıklı darp etmek değildir. Zira darp etmek başta kadın olmak üzere hem erkeğin hem de kadının kimyasını bozar. Ardından ailenin düzeni bozulur ve çocuklar da ebeveynlerden birine el kaldırabilirler. Şiddet yayıldığında bunun olmayacağını kim garanti edebilir? Rövanş üzerine aile ve evlilik kurumu bina edilemez. Müslüman ailede rekabet değil tekâmül ve işbölümü vardır. Kur’ân-ı Kerim’in haber verdiği gibi Müslüman aile rahmet ve meveddet yani şefkat ve dostluk ve huzur üzerine müessestir. Burada kadının rolü anne olarak şefika ve eş olarak da yoldaş yani refikadır. Kadının en büyük kariyeri anne olmaktır. Bu fıtratın ve yaratılışın muktezasıdır. Onun ötesindeki bütün kariyerler ikincil ve talidir. Bu itibarla, bazıları İslâm’da kadının çocuğunu emzirmeyebileceğini ve babanın süt anne tutması mecburiyeti olduğunu söylüyorlar. Bu tipik bir ütopik fetvadır ve hayatla bağları kesiktir. Zira bu, kimi ulemanın münhasıran Arap geleneğinde çocuklarını süt anneye veren aristokrat aile veya kadınlar için tahsisen verdiği bir fetvadır. ‘Likülli makamın makal’ dendiği gibi şartlara göre fetva da değişir. Fetvanın bu şekilde tamimi fetvanın suistimâlidir. Çocuğunu emzirmekten imtina ettiği için ölen çocuğun katili bizzat annesidir. Öyle muamele görür. Fukahanın bu baptaki fetvalarından birisi budur. Bir de yine babanın çocuklar üzerindeki tasarrufunu mutlaklaştıran hadisleri, bağlamından kopararak yorumluyorlar. Sözgelimi Peygamberimiz’in “Sen ve malın babanızınsın...” hadisi yine böyle bir fetvadır. Bu fetvada ölçü veya bağlamı Peygamberimiz’in Hind’e marufla yani haddi aşmayarak kocası Ebu Süfyan’ın malından tasarruf edebileceğine dair müsadesine benzer. Hind kocasının cimriliğinden şikâyet etmektedir. Yoksa ne fizikî olarak ne de malî olarak baba çocuk üzerinde mutlak hak ve egemenlik sahibi değildir. Hakkını kötüye kullanamaz. Lâkin çocuğu bakmadığı takdirde malını ölçülü bir biçimde (marufla) kullanma hakkına haizdir bundan ötesi oğlunun hukukuna tecavüzdür. Tersi de aynı şekildedir. Prof. Recep Ebu Melih’in de söylediği gibi hiçbir erkek, el kaldıran kadına tahammül edemez. Aksi takdirde, fıtratını yitirmiştir ve sağlıksız bir insan olduğu ortaya çıkar. Tersi de doğrudur. Maço olmayan bir erkek kolay kolay kadınına el kaldırmaz. Mevlânâ kadının bütün centilmen erkekleri mağlup edeceğini sadece kadını maço erkeklerin mağlup edebileceğini söyler. Esasında Müslüman ailesi tuba ağacının dünyadaki dallarından birisidir. Cennet yuvasıdır. Dolayısıyla amacımız bu cennetâsâ yuvalara sahip çıkmak olmalıdır. Yoksa onları atomize ederek cehenneme çevirmek değil. Ailenin ve toplumun çatırdadığı şu günlerde mümkün mertebe müsbet katkıda bulunalım.

29.10.2008

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 
GAZETE 1.SAYFA

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  H. Hüseyin KEMAL

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır