13 Haziran 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Dergilerimiz

Selim GÜNDÜZALP

Dünya bir rehgüzârdır


A+ | A-

Küçük bir odadayım... Duyduğum ses sadece saatin tik takları... Bir oluş ve ardından kayboluş...

Nereye gidiyor zaman, nereye gidiyor zaman içinde insan...

Ses vermiyor felsefe, ses vermiyor filozoflar... Dipsiz uçurumlardan bir bir yuvarlanıp gitmişler... Ses vermiyor çağdaş düşünce paradigmaları... Susuyorlar hayatın ve ölümün karşısında...

Sadece vahyin ve Kur’ân’ın ışığı kalıyor bu karanlığı aydınlatmak için. Sadece o...

Gözlerimi kapatıp düşünüyorum... Tut ki, hiçbir sınır yok düşüncenin önünde. Düşün, açıkla, çözümle... Hayatı da ölümü de. Haydi açıkla bakalım Yaratandan uzak bir biçimde. Ah, Allah’ım ah. Perdeler hiç etmiş onları, perdeler. Ah bu perdeler, Seni bizden gizlediler. Sadece bir imtihan için ara yerdeler. Gafletle kalınlaşmış, perde iken, tül iken, duvar olmuşlar. Sana giden yolları tutmuşlar.

Ve sonra gözlerimi açıyorum... Karşımda bir resim... Süleymaniye Camii, bütün ihtişamıyla arzı endam ediyor. Kendinden çok san’atkârını, mimarını, Mimar Sinan’ı gösteriyor. Resim ressamını bildiriyor ama, ressam resmin içinde değil. Bu kâinat da Seni bildiriyor; isimlerini, sıfatlarını bildiriyor Allah’ım.

Mülkün Sahibi, “Gizli bir hazine idim. Bilinmeyi murat ettim,” buyuruyor. “O, bir şeye ol deyince o şey hemen olur.” Bilinmeyi istemeseydi eğer, bunca varlık, bunca eşya ne olacaktı acaba? Akıl ve idrakin de gelip dayandığı bir sınır var her halde...

Uçurumun kenarından geri dönmenin en doğru olanı; oluş ortada iken “oluş öncesini” kavramaya çalışmak... Boşuna, nafile gayret... Üstelik şu kıt olan akılla mı varacak bu insan olağanüstü ânın sırrına. Olanı biteni anlamaya çalışmak varken, sır olanın sırrını zorlamak nefsin işi; asıl işten görevden kaçmak onun işi...

Mevlânâ; “Anne ve babamın iştihası beni dünyaya çekti...” diyor. Ruhlar âleminden dünyaya gelişin ve gönderilişin hikâyesini özetliyor bu cümlede...

“Ol deyince olduranın, / Taze gülü solduranın...” hikmetinden suâl olmaz.

Sonbaharda solan gül, ilkbaharda nasıl geri dönüp gülümsüyor yeniden?

Ölü bir gül yaprağı diriliyor da bir ömür boyu gülümseyen insan yüzü yeniden hayat bulup dirilmesin mi?

Madem ki varız, var olmanın şuurunda olmalıyız. Bizden istenen ve beklenen ne ise biz onu yapmalıyız.

İlâhî kadere baş kaldıran insan, sonunda kavrar gücü sonsuz olanın ve asla yenilmez olanın kudretini... Ama geç olmadan, vade dolmadan olmalı bu.

Gülünç bir trajedidir inanmamak. Ne varsa yaşanan hepsini inkâr etmek. İsyanı, değiştirmez insanın kaderini. Ölmemek için, ebedî ölümsüz olmak için geçer ölümün eşiğinden insan. Ve bir, ba’sü ba’del-mevt’e kavuşur. Yeniden oluşa, yeniden dirilişe. Çeliğe verilen su gibi, cana ve ruha o an ebedî ölmezlik hükmü üflenir.

Bütün ırmaklar O’na doğru akar. Son hüzün değil, sevinç olur o zaman. “Son başlangıçtır” der Cüneydî Bağdadî ve biz ölülerimizin ardından Kur’ân’ın ilk sûresi Fatiha’yı okuruz. Ölüm bir başlangıç olduğundan. Faniden bekaya, ebedî bir âleme geçiş olduğundan. Rahman’ın aziz misafiri olan insan, bir evden diğerine geçer ölüm ile. Hastalığı, musîbeti bir arınma çeşmesi bilir. Yıkanır da yıkanır. Arınır da arınır. İhtiyarlığı ise ebedî gençliğin son durağı bilir. Ebedî âlemde ihtiyarlık yok. Ebedî bir gençlik kendini bekliyor bilir.

Dünyaya sevdalanıp, ahireti unutmak tehlikeli bir yol... El oyalar, göz bizi yanıltır. Duyular bazen kalbimizi puslandırır... Nefs öteleri öteler. Gizleyip saklar. Bu yüzden duyu organlarına; “Aklın casusları” demiş bazı âlimler. Aklı çelen, gönlü çelen manzaralar şeytanın saptırıcı ajanları.

Madem ki dünyaya gelmek ya da gelmemek elimizde değil. Ölmemek düşü de madem muhal... Geriye kalıyor tek yol; sonsuza varmak için bir rehgüzâr (geçilecek yol) bilip bu dünyayı, etrafımızı saran fani güzelliklere, görüntülere dalmamak ve aldanmamak gerektir. Vizyona ve illüzyona yenik düşmemektir. Oysa insan, putları kıra kıra sonsuzluğa ve esenliğe doğru yol bulabilir. Asaf Halet Çelebi’nin de endişesi bu her halde:

“İbrahim! / İçindeki putları devir / elindeki baltayla / kırılan putların yerine / yenilerini koyan kim?”

İşte asıl mesele bu. Marifetullahta bir adım atmak, şeytanî bilgilerin putlarını kırmaktır. Sonra da o marifetullahın ulaştığı yerden, yani Muhabbetullahtan kırılan putların yerine, yenilerinin konulmasına mani olmaya çalışmaktır.

Fazla söze gerek yok, bizden önce yaşayıp silinmiş medeniyetlerin hazin öykülerinden ibret almak yeterlidir.

Tecelli aynasında her şey ayan beyan ve “fihi mafih”tir (içindeki içindedir).

Düşüncemizi ve kalbimizi eşyanın çekim alanından kurtarmak müteal (fizik üstü) konumuna kavuşturmaktır asıl gayemiz. Çünkü insan ve duyguları arkeolojik bir nesne değildir. İnsan ancak Yüce Allah’ın antika bir san’atıdır.

Kazancakis’in bir romanında iki kahraman arasında şöyle bir konuşma geçer:

“Kavgadan vazgeçiyorum. / Niçin vazgeçiyorsun? / Sonunu bildiğim için! / Neyin sonunu bildiğin için? / Eşyanın sonunu bildiğim için...”

Evet, eşyanın sonunu bilen insan; faniliklere dalmaz, hırslara boğulmaz. Biz bu dünyada neyin zirvesine tırmanırsak tırmanalım sonunda bir insanın kalbî muhabbetine muhtacız.

Asr-i Saadet’ten bır hatira

Hz. Âişe şöyle demiştir: Resûlûllah’a bir adam geldi ve:

“Yâ Rasûlallah! Sen bana nefsimden ve ailemden daha sevgilisin. Ben evde iken seni düşünür, seni görmeden duramam. Sana gelir, sana bakarım. Senin ölümünü düşündüğüm zaman, senin Peygamberlerle beraber yükseltileceğini bilirim. Ben Cennete girsem bile seni göremem diye endişe ediyorum,” dedi.

Resûlûllah, ona hiçbir cevap vermedi. Nihayet Cebrail (a.s.), Nisa Sûresinin 69. âyetini indirdi: “Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar (doğrular), şehitler ve sâlih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!”

***

Uhud savaşında Müslüman bir kadının, kocası, kardeşi ve babası şehit oldu. Onların ölüm haberi kendisine bildirilince:

“Resûlûllah’a ne oldu?” diye sordu.

“O iyi,” dediler.

“Onu bana gösterin,” dedi. Peygamberimizi görünce şunları söyledi:

“Sen sağsın ya ey Allah’ın Elçisi! Artık hiçbir musîbet benim için önemli değil.”

***

Hepimiz Peygamberimizi (asm) severiz ya da sevdiğimizi söyleriz. Peki Peygamberimize beslediğimiz sevginin derecesi nasıldır? Bunu tesbit etmenin ölçüsü nedir?

Bunun cevabı gayet basittir: Peygamberimizin ahlâkı ile ahlâklanmaya çalışıyorsak, onun emir ve yasaklarına uyuyorsak; kısacası onun gibi yaşıyorsak, Peygamberimizi gerçekten seviyoruz demektir. Nitekim bir âyette; “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın” buyurulmuştur.

Peygamberimiz her alanda insanların en iyisi ve en üstünü idi. İnsan olarak, arkadaş olarak, eş olarak, aile reisi olarak, komutan olarak, devlet başkanı olarak, hâkim olarak... en iyi, en mükemmel idi.

Bizler de onun yaşayışından ders almalıyız; ona lâyık ümmet olabilmek için hiç olmazsa bulunduğumuz, çalıştığımız alanın en iyisi olmaya gayret göstermeliyiz. Öğrenci isek en iyi öğrenci, öğretmen isek en iyi öğretmen, yazar isek en iyi yazar, hekim isek en iyi hekim, hukukçu isek en iyi hukukçu, çiftçi isek en iyi çiftçi, esnaf isek en iyi esnaf, san’atkâr isek en iyi san’atkâr, ilim adamı isek en iyi ilim adamı... olmaya çalışmalıyız. Yaşadığımız hayatla, yapıp ettiklerimizle herkese örnek olmalıyız.

Taklit eden değil, taklit edilen olmalıyız. Bu doğrultuda elimizden gelen gayreti göstermeliyiz. Gerçek sevgi, Peygamberimizin istediği gerçek bağlılık da bu olsa gerektir.

Sözün özü

“Fâtır-ı Hakîm ve Kâdir-i Alîm kemâl-i intizamla, her şeyi güzel yaratmış, güzel teçhiz etmiş, güzel gâyelere tevcih etmiş, güzel vazifelerle tavzif etmiş, güzel tesbihât yaptırıyor, güzel ibâdet ettiriyor. Ey insan! İnsan isen, şu güzel işlere tabiatı, tesadüfü, abesiyeti, dalâleti karıştırma; çirkin etme, çirkin yapma, çirkin olma.”

(Bediüzzaman, Sözler, 24. Söz)

13.06.2009

E-Posta: sgunduzalp@yeniasya.com.tr



Abdil YILDIRIM

Kelâmın gücü


A+ | A-

Kulak ver duyduğun sese,

Her ses ayrı bir lisandır.

İnsan küçük bir âlemse,

Âlem büyük bir insandır.

Kelâm, yani konuşma sıfatı, Cenâb-ı Hak’kın insanlara bahşettiği en büyük nimetlerden birisidir. İnsanı insan yapan özelliklerin başında konuşma yeteneği gelir denilebilir. Bazı Batılı filozoflar, “İnsan konuşan bir hayvandır” demişler. Bu benzetme bizim açımızdan hoş bir ifade olmasa da, bir Batılı’nın zihniyetinde konuşmanın önemi böyle vurgulanmış demektir. Ama bir Müslüman için kelâm sıfatı, Cenâb-ı Hak’kın subîti sıfatlarından birisidir. Rabbimiz bu sıfatından bir cüz’ünü insana ihsan etmiştir.

Belki her varlığın kendine mahsus bir lisânı vardır ama, insanın lisanı aynı zamanda onun en büyük gücünü teşkil eder. Zira sözün gücü silâhın gücünden, dilin gücü elin gücünden çok fazladır. Söz vardır, insanları öldürür, söz vardır insanları güldürür. Yunus Emre’nin dediği gibi, “Söz var kese savaşı, söz var kestire başı”. Ağzımızdaki küçük bir et parçasından ibaret olan dil, yeri geldiğinde orduları harekete geçirir, dünya savaşlarına sebep olur. Bazen de birbirine saldırmak için pür silâh bekleyen orduları savaştan vazgeçirir, öfkeleri teskin eder, husûmeti muhabbete çevirir. Tıpkı, 31 Mart Vak’asında Bediüzzaman Hazretlerinin etkili hitabetiyle sekiz taburu isyandan vazgeçirdiği gibi.

İnsanlar arasındaki ilişkilerde kelâm, en fazla ihtiyaç duyulan bir iletişim aracıdır. Atalarımız “İnsanlar konuşa konuşa anlaşır” demişler. Konuşma tanışmaya, tanışma dostluğa vesile olur. Böylece en kadîm dostluklar, en sağlam arkadaşlıklar, en sıcak muhabbetler kelâmın gücü ile elde edilir. Kalplerdeki kırgınlığı, gönüllerdeki dargınlığı, ruhlardaki karanlığı, tatlı bir söz ortadan kaldırıverir.

İnsanlar arasındaki münakaşa ve münâzarada da en kuvvetli silâh, söz silâhıdır. Bir insana bir fikri benimsetmek için onu tehdit etseniz, baskı yapsanız, hatta kafasına silâh dayasanız bile, zorla fikrinizi benimsetemezsiniz. Korkusundan bir an için size katıldığını söylese de, silâhı kafasından çektiğiniz anda tekrar kendi düşüncesine dönecektir. Ama aynı insana güzel bir sözle hitap eder, onun hatalarını ve yanlışlarını düzgün bir şekilde ifade ederseniz, hem fikrinizi kabul ettirir, hem de o kişinin dostluğunu kazanabilirsiniz. Zira, “Medenîlere galebe, ikna iledir. Söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir”.

Kelâmın önemini bir de Batılı dilinden dinleyelim. Amerika’nın ünlü zenginlerinden Philip Armuor, “Bu milyarların sahibi olacağıma, keşke büyük bir hatip olsaydım” demiş. Kelâm zenginliğini dolar zenginliğine tercih etmiştir.

Kelâmın gücü, lâfzında değil, mânâsındadır. Kim daha çok bağırıyor, kimin sesi daha gür çıkıyorsa, onun kelâmı daha güçlü demek değildir. Kimin kelâmından hak söz çıkıyorsa, o kelâm güçlüdür. Onun sözü dinlenir, hükmüne boyun eğilir. İnsandan çok daha fazla ses çıkartan ve çok uzak mesafelerden sesleri duyulan canlılar vardır. Ama Cenâb-ı Hak arzın halifesi olarak insanı seçmiş, o büyük emaneti insana bırakmıştır. Çünkü hem konuşan, hem konuşulanları anlayan, hem de sözünü başkalarına dinleten varlık olarak, insanı yaratmıştır. Bu özelliklerinden dolayı kendisine muhatap olarak insanı seçmiş, arzın halifeliğini de insana emanet etmiştir.

Her kuvvet gibi, kelâm kuvvetini de iyilik ve fazilet yolunda kullanmalıyız. İnsanları hayra dâvet etmeli, haramdan ve şerden vazgeçirmeye çalışmalıyız. İşte o zaman kelâmın gücü insanı kemâl noktasına çıkartacaktır.

13.06.2009

E-Posta: abdilyildirim@hotmail.com



Süleyman KÖSMENE

Seste helâllik ölçüsü


A+ | A-

İsmail Bey: “Kadın sesi ne zaman helâl, ne zaman haramdır?”

Namahrem kadının sesini işitmenin haram oluşu, sözünü tahrik edici ve cazibeli şekilde kırıp dökerek inceltmesine ve dinleyenin niyetine bağlıdır.

İlgili âyetler:

1- “Kadınlar, gizledikleri ziynetleri belli olsun diye ayaklarını yere vurmasınlar.”1

Bu âyetten kadınların, tahrik ve cazibe güçlerini belli edecek ölçüde seslerini inceltmemelerinin emredildiği anlaşılabilir.

2- “Eğer hâlinize lâyık bir takva ile korunacaksanız, yabancılarla edalı ve cazibeli bir sesle konuşmayın ki, kalbinde fesat bulunan kimse bir ümide kapılmasın. Konuşurken ciddiyet ve ağırbaşlılıkla söz söyleyin.”2

3- “Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Siz, içinizde olanı açıklasanız da, saklasanız da, Allah onu bilir ve onunla sizi hesaba çeker. Sonra da, ameline ve niyetine göre, dilediğinin günahını bağışlar, dilediğine azap verir. Allah’ın kudreti her şeye yeter.”3

Bununla beraber, tabiî ve ahlâkî olan ses tonuyla, tabiatından ve ahlâkîlikten uzak ses tonunu seçici olursak, kadın sesinin haram oluş sebebini kavramış oluruz. Aslına bakarsak, her varlığın sesini Allah yaratmıştır ve kadın sesi de dâhil hiçbir varlığın sesi normalde haram değildir. Kadın her şeyden önce insandır. Beşerî ve sosyal hayatta konuşmak ise zarûret olduğu gibi, şiddetli bir ihtiyaçtır da. Kur’ân’da bu yönde örnekler de buluruz. Meselâ, Hazret-i Musa’nın (as) iki kadınla konuştuğu şöyle bildirilir: “Medyen suyunun başına varınca, oranın halkından bir topluluğu, hayvanlarını sularken buldu. Onların gerisinde ise, hayvanlarını suya gitmekten alıkoyan iki kadın gördü. Onlara: ‘Bu haliniz nedir?’ diye sordu. Kadınlar dediler ki: ‘Çobanlar çekilmeden biz hayvanlarımızı sulayamayız. Babamız ise çok yaşlıdır. Gelip hayvanları sulayacak hali yoktur.’ Musa onların hayvanlarını suladı.”4

Yine Kur’ân’da Hazret-i Şuayb’in (as) kızlarının Hazret-i Mûsâ (as) ile konuştuğu 5; Hazret-i Süleyman’ın (as) Sebe’ Melikesi Belkıs ile konuştuğu beyan edilir.6

Allah Resûlü (asm) sahabî hanımlarla konuşurdu, onların şikâyetlerini dinlerdi, onlara sorular sorardı, sorularına cevaplar verirdi. Onları konuşmaktan alıkoymazdı. Meselâ önceki gün verdiğimiz Fadl hadisinde bunun bir örneğini görmüştük. Fadl bin Abbas (ra) hacda Resûlullah (asm) ile birlikteydi. Has’am kabilesinden genç bir kadın fetva sormak için Peygamberimize (asm) geldi. Bu sırada Fadl kadına, kadın da Fadl’a bakmaya başladı. Resûlullah Efendimiz (asm) ise hemen Fadl’ın yüzünü eliyle başka tarafa çevirdi. Ve kendisi genç kadının sorularına cevap verdi. Kadın dedi ki:

“Ya Resûlallah! Allah’ın kulları üzerinde bulunan hac hususundaki farizası babama çok ihtiyarlığında erişti. Deve üzerinde durmaya muktedir olamıyor. Ben kendisine vekâleten hac edeyim mi?”

Resûlullah Efendimiz (asm): “Evet, vekâleten hac edebilirsin” buyurdu. Bu soru ve cevap Peygamber Efendimiz’in (asm) ömrünün son yılında veda haccı sırasında gerçekleşti.7 Ashab-ı Kiram da gerek Hazret-i Peygamberin (asm) hanımlarına, gerekse diğer hanım sahabîlere bazen hadis sorarlar, bazen faydalı bilgilerde görüş alış verişinde bulunurlar veya hanım sahabeler ihtiyacı olan bilgileri erkek sahabelerden öğrenirlerdi.

Demek kadın sesi fitneye sebep olmayacak şekilde, fıtrî, ciddî, vakur, ağır başlı ve kendi normal seyrinde iken haram değildir. Fakat fitneyi çağrıştıran, cilveli, nağmeli, edalı, cazibeli ve nefsanî tahrik içerir bir ses tonuyla söylendiğinde kadın sesi haramdır.

Bütün bu ifadeler, kadın ve erkeğin birbirine güleç durmayacağı anlamına gelmiyor. Sadece nefsanî ve şehevî tahrik unsuru içerir şekilde konuşmamaları gerektiği anlamına geliyor.

Dipnotlar:

1- Nûr Sûresi: 31.

2- Ahzab Sûresi: 32.

3- Bakara Sûresi: 284.

4- Kasas Sûresi: 23.

5- Kasas Sûresi: 25.

6- Neml Sûresi: 44.

7- Müslim, Hac, 71; Buhârî, Megâzî, 77.

13.06.2009

E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr



Şaban DÖĞEN

İhtilâflar karşısında Hz. Sa’d bin Ebî Vakkas (ra)


A+ | A-

“En kuvvetli kılıç, mü’mine çekilince işlemeyen kılıçtır.”

Bu ifade Sa’d bin Ebî Vakkas’a ait. Allah Resûlü’nden (asm) aldığı dersle savaşta arslanlar gibi vuruşan bu büyük insan Hz. Osman’ın şehadetinden itibaren başlayan fitne ve ihtilâflardan son derece uzak kalmış, tek bir Müslüman kanının haksız yere dökülmesine müsaade etmemişti. Ümmet bir halife üzerinde anlaşıncaya kadar boş yere konuşulmamasını, ihtilâflara meydan verilmemesini istemiş, haklı haksız tarafın tam belli olmadığını belirterek kendisine müracaat edenlere de şöyle demişti: “Bana, iki gözü, dili ve iki dudağı olan ve şu kâfirdir, şu mü’mindir diyen bir kılıç getirilinceye kadar asla kimseyle savaşmam.”1

Hz. Sa’d hilâfet çekişmeleri içerisine de girmemiş, oğlu Ömer’le kardeşinin oğlu Haşim gelip, “Yüz bin kılıç sahibi var ki, hepsi seni hilâfet için en liyakatli adam tanıyor” dediklerinde şu cevabı vermişti: “Bu sizin yüz bin kılıcınızdan daha kuvvetli tek bir kılıç, mü’mine çekilince onu kesmeyen, kâfire karşı sıyrılınca onu kesen kılıçtır.”2

Kuvvet dış düşmana, İslâm düşmanlarına o da savaş hâlinde kullanılır. Genellikle soğuk harbin hükmettiği günümüzde de Müslümanların birbirleriyle uğraşarak kuvvetlerini dağıtma yerine ittifakla düşmanın oyunlarına karşı set çekmeleri dinin ve aklın gereğidir.

Daha hayattayken Cennetle müjdelenen on kişiden biri olan Sa’d bin Ebî Vakkas (ra), Vedâ Haccı sırasında hastalığa yakalanmış, Resûlullah’ın (asm) yanında bulunamamanın üzüntüsünü duymuştu. Peygamberimiz de (asm) onun hassasiyetini görerek üzülmemesini, iyi olup ilerde İslâma büyük hizmetlerde bulunacağını, birçok millet ve kavimlerin kendisinden fayda göreceklerini ve sayesinde Müslüman olacaklarını müjdelemişti.3

Yetmiş tane iç içe girmiş düşman İslâma saldırmak için hazır beklerlerken Müslümanlar arasında ihtilâflara sebep olmanın vebâli oldukça büyük. Önemli olan ittifakla hizmetlere koşmak. Bu ruhtaki Hz. Sa’d de (ra), Peygamberimizin (asm) müjde verdiği gibi, gerçekten de o ağır hastalıktan kurtulmuş, Hz. Ömer (ra) zamanında ordu komutanlığına tayin edilmiş, İran fethinde ve daha birçok kavimlerin İslâm dairesine girmesinde büyük hizmetler vermişti.

Önemli olan hizmetlere koşmak değil mi?

Dipnotlar:

1- İbn Sa’d, a.g.e., III,143; Üsdül-Ğâbe, II, 368.

2- Asrı Saadet, I, 436.

3- Buharî, Cenaiz: 36; Menakibü’l-Ensar: 49; Feraiz: 6.

13.06.2009

E-Posta: sdogen99@ttnet.net.tr



M. Latif SALİHOĞLU

Ele geçirilen tepelerde mahsur kalmak


A+ | A-

Bir ülkede mazbut ve mütedeyyin politikacıların iktidara gelmesi, işbaşına geçmesi, şüphesiz ki pek mühim ve sevindirici bir hadisedir.

Ancak, herşey bundan ibaret değildir. Sadece iktidara gelmekle herşey düzelmez, ortalık süt–limana dönmez.

Bu sebeple, dindar siyasetçilerin son derece dikkatli olması, hassas davranması gerekir. Aksi halde, fayda yerine zarar gelebilir. En büyük zarar ise, ye'sin, yani ümitsizliğin hayat bulup dirilmesidir.

Halkı şu mânâda bir noktaya getirmek, bir nevî cinayet olur: "Bu işler düzelmez. Kim gelirse gelsin, din hürriyetini, insan temel hak ve hürriyetlerini sağlayamaz. Baksanıza, en dindar, en güvenilir diye bildiğimiz zatlar bile gelip başa geçti, ancak yine de bu işleri halledemediler... Yok, yok, bu memleket düzelmez, adam olmaz artık..."

Ne yazık ki, insanlarımız bugün böylesi bir ümitsizlik vâdisine doğru sürüklenme noktasına gelmiş bulunuyor.

GÖZÜNÜ İKTİDARA DİKMEK

1950'li yıllarda Üstad Bediüzzaman'ı Emirdağ'da ziyaret eden Urfa'lı Salih Özcan, bir hatırasında başta Menderes olmak üzere Demokratları tenkit ettiğini ve biraz daha ileri gidip “Hocam biz bir parti kuralım. Biz başa geçelim” dediğini anlatıyor.

Buna mukabil, "Biz bütün kuvvetimizle Menderes’i desteklememiz lâzım" diyen ve gerekçesini izah eden Üstad Bediüzzaman, dindarların parti kurup başa geçmesi hususundaki suâle ise şu mânidar cevabı verir: “Eğer bugün Celâl Bayar bana dese, ‘Said gel, buraya otur,’ ben şiddetle reddederim. Bir cemiyette yüzde yetmiş dindar olmazsa, İslâmiyet nâmına başa geçmek cinayet olur. Memuru, mebusu senden olmadıktan sonra, İslâmiyete büyük zarar olur." (Son Şahitler–III, s. 241)

Bugünkü iktidar partisi, "din adına ortaya çıkmadığını" sözle ikrar etmesine rağmen, ona oy veren çoğunluğun niyet ve beklentisi, yine de "din nâmına yapacağı hizmetler" noktasında temerküz ediyor.

Esasında, iktidardakilerin özellikle seçim zamanındaki söz ve tavırları da, vatandaşı bu tarz bir niyet ve beklenti içine sokacak bir mahiyette cereyan ediyor. Yani, "zımnen de olsa" din adına siyaset yapma durumu söz konusu.

Yaşanan gelişmeler ise, din nâmına hareket edenleri değil, Üstad Bediüzzaman'ı haklı çıkarıyor.

İşte bakın. Mütedeyyin siyasetçiler 7–8 senedir iktidarda ve işbaşında. Dahası, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Meclis Başkanı, RTÜK Başkanı, YÖK Başkanı, Anayasa Mahkemesi Başkanı..., hepsi de özellikle başörtüsü meselesinde aynı paralelde hareket ettikleri ve benzer düşünceleri paylaştıkları halde, yine de müsbet bir netice alınamıyor. Aksine, durum bazı noktalarda daha da vahim bir noktaya geldi. Meselâ, ÖSS'ye başörtülü kızların alınmaması gibi...

Demek ki, sadece iktidara gelmek ve tepeleri ele geçirmekle herşey hallolmuyor. Üstelik, o tepelerde mahsur kalma riski de var. AKP iktidarı, o tepe noktalarında adeta mahsur kalmış gibi.

Tarihin yorumu 13 Haziran 1859

Büyük Erzurum depremleri

Erzurum'da 1800'lü yılların üçüncü çeyreğinde meydana gelen dört büyük deprem vardır ki, bunların en şiddetlisi 1859 Haziran'ında vuku buldu.

Muhtelif kaynaklarda—gün itibariyle 2 veya 13 Haziran'da—yaşanan depremin çok sarsıcı olduğu ve koca şehirde adeta sağlam yapı kalmayacak harabezâr bir manzara oluştuğu ifade ediliyor.

Boğaziçi Üniversitesine bağlı ilgili Enstitünün kayıtlarına göre ise, yaklaşık 15 bin insanın bu deprem esnasında vefat ettiği belirtilirken, diğer bazı kayıtlarda ise, "Adeta şehrin altı üstüne geldi" ifadesi kullanılıyor.

Son derece dikkat çekici bir başka nokta ise, 19. asrın üçüncü çeyreğinde vuku bulan şiddetli Erzurum depremlerinin çok kısa süren periyotlarıdır.

Şiddetli depremler, genelde çok uzun aralıklarla meydana gelirken, 1850–1875 yılları arasındaki dönemde ise, Erzurum'da tam tamına dört kez büyük deprem hadisesi yaşandı.

Bunların birincisi 1852 Temmuz'unda, ikincisi 1859 Haziran'ında, üçüncüsü 1868 Nisan'ında ve dördüncüsü 1875 Kasım'ında meydana geldi.

Bu ise, Anadolu'daki deprem tarihinde görünen çok ender bir hadisedir.

Buna benzer bir başka zaman aralığı 1939–44 yıllarında yaşandı. Ancak, bu zaman diliminde meydana gelen şiddetli depremler aynı yerde değil, birbirinden çok farklı merkezlerde oldu: İzmir, Erzincan, Gerede–Bolu gibi...

13.06.2009

E-Posta: latif@yeniasya.com.tr



Ali FERŞADOĞLU

Sakın feministlerle evlenmeyin!


A+ | A-

Başlık yanıltmasın. Kadın hakları ayrı şey, “kadın-erkek eşitliğini” ve “özgürlüğünü” iddia etmek başka şeydir. Sosyalizm gibi onlarca çeşidi olan feminizm, temelde “kadın-erkek eşitliği” ile kadının cinsi dahil, ‘ekonomik özgürlüğünü’ savunan fasit bir düşüncedir. Bunun aileye yansıması şöyle: “Eşitiz, öyle ise aynı işleri yapabiliriz, aynı davranışları sergileyebiliriz, aynı rolleri oynayabiliriz!” Bu feleğin ve fıtratın ters dönmesi değil mi? Birbuçuk asırdır bunun mücadelesini vererek, insanları kavgadan kavgaya, çatışmadan çatışmaya, şekavetten şekavete sürükleyerek perişan etmiş. Halen de mideleri bulandırıp, aile huzurunu bozuyor, mutluluğunu gölgeliyor. Neden?

Zira, “eşitlik” fıtrata aykırıdır. İnsan, fıtrî olmayan şeyi reddeder. Güzellik ve lezzet eşitlikte değil, farklılıkta, eşitsizliktedir! Eğer maddî, bedenî eşitlik olsa, anne-baba, çoluk-çocuk, akraba, konu komşu, hakim mahkûm biribirine karışırdı!

Keza, atom, elektron, nötron, foton olmamalıydı. Hücre, uzuv, organ ve beden meydana gelmezdi. Dünya, yalnız toprak, su, bitki olsaydı, bu eşitlikten hiçbir güzellik çıkmazdı. Yine, harfler eşit olsaydı, hiçbir anlam çıkmazdı. Bütün harfler “A” gibi kalın uzun, “I” gibi zarif, “O” gibi tombul olsaydı, hiçbir anlam ifade etmezlerdi. Hatta, duygusal eşitlik de imkânsızdır. Herkesi aynı boy, aynı seviye, aynı güzelliğe getirirseniz, hayatın bir anlamı kalmaz.

Üç kardeşe yüzer milyar lira sermaye verirseniz, bir günde bu eşitliği bozarlar!

İnancımız ve kültürümüzde, kadın ile erkeğin insanlık değeri, hukuk, dinî emir ve yasaklar karşısında hiçbir farkı yok, eşittir. Eşitsizlik, biyolojik, psikolojik, fizyolojik ve maddî cephelerdedir ki, bu noktada erkekler bile biribirine eşit değil! Nerede kaldı ki, kadın-erkek eşitliği olsun!

“Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık...”1, “Erkekler çalışma ve emeklerinin karşılığını alacaklar, kadınlar da çalışma ve emeklerinin karşılığını göreceklerdir.”2 İslâma göre kadın ve erkek aynı gâye ve hikmet için yaratılmış, aynı cevher ve ruhu taşımaktadır. Aynı emir ve nehiylere muhatap kılınmışlardır.

“Ey insanlar sizi tek bir nefisten yaratan Allah’ı tanıyın”3 hitab-ı İlâhîsi bunun yalnızca bir delili. Zariyat Sûresi’nin 56. âyetinde, “Allah’ı tanımak ve O’na ibâdet etmek”, En’am Sûresi’nin 156. âyetine göre de, Allah’ı tanımak ve yeryüzünü mamur etmek üzere her iki cinsin de dünyaya gönderildiği beyan edilir. Kur’ân’ın emir ve nehiylerine her iki cins de eşit şekilde muhataptır. “Zekât veren erkekler, zekât veren kadınlar, salih amel işleyen erkekler, salih amel işleyen kadınlar...” buyurularak bunlar ayrı ayrı sıralanır. Kadınlar da, istedikleri din ve mezhebe girme, düşünce, eğitim, ticâret gibi her türlü hakka sahiptirler. Ancak, bu hakları bir anlaşma olan “nikâh akdine” aykırı bir tarzda kullanamazlar. Ki, bu hukukun da bir gereğidir.

Keza, kadın; âlim, fakîh, zabıta, müftü ve bazı mezheplere göre hâkim de olabilir. Yalnız, hâkim olan kadınlar, ağır ceza, yani had ve idâm cezalarına bakamaz. Bu da onların, erkeklere nazaran çok daha nâzik, zayıf, hisli ve şefkatli yaratılmaları sebebiyledir. Evet, o şefkattir ki, bugün insanlık nesli devam ediyor. Ama, o şefkat, fıtratlarına ters bir kısım adalet ve idârecilik gibi yerlerde kullanılırsa, kargaşalıkların ortaya çıkması önlenemez.

Sonu şöyle bağlayabiliriz: Eğer, siz veya evleneceğiniz kişi “Maddî ve psiko-biyolojik yönlerden de eşitiz” diye inanıyorsanız; bu inancınızı tashih edene kadar sakın evlenmeyin! Çünkü, eşler arasındaki kavgaların önemli bir bölümü, “kadın-erkek eşitliği” gibi bu çarpık anlayıştan —daha doğrusu anlayışsızlıktan—kaynaklanır.

Dipnotlar:

1- Kur’ân, Hucurat, 13.; 2- Age., Nisâ, 32. 3- Kur’ân, Nisa, 1.

13.06.2009

E-Posta: afersadoglu@hotmail.com fersadoglu@yeniasya.com.tr



S. Bahattin YAŞAR

Dünya bozulmuş diyenin, dünyası bozulmuştur


A+ | A-

Bu bir bitmişlik halidir İnsanın iç dünyası nasılsa dış dünyayı da öyle görmektedir. Görülenlerin kişide bıraktığı izler, kişilerin onlara yüklediği anlamlarla alâkalıdır. Onun için görülenlerden ziyade görenler belirleyicidir.

“Artık yapacak bir işi kalmamış, işi bitmiş, hedefi tüketmiş, yaşananlar karşısında yılmış, ürkmüş insanlar; dünyanın işinin bittiğinden, çivisinin çıktığından ve yapacak bir şey kalmadığından bahsederler. Bu durum, kendi görevlerini ıskalama halidir. Gerçeklerden kaçıp tembelliğe sığınma halidir. Nitekim adım atacak mecali kalmayanlar, şikâyetten başka bir sığınak bulamazlar. Sürekli şikâyet, insanı iç kilitlenmeye maruz bırakır. Yani kişi yapabileceği işlerden de el çekmeye başlar.

Bu, tam bir acizlik, bitmişlik, kendini bitirmişlik halidir. Ümitsizliğin başka bir ifade biçimidir. Yani yapılabilecek hiçbir şeyin olmayacağına inanmak, kendinden ve bütün insanlardan artık hayır gelmeyeceğini düşünmek, Cenâb-ı Hakkın iradesine sınır koymak anlamına gelmektedir. Kendindeki acziyeti, Cenâb-ı Hak’ta da düşünmek halidir.

Oysa ki, ümitli insan, Yaratıcının gücüne, kuvvetine, kudretine inanır. Ve her şeyin O’nun elinde ve tasarrufunda olduğuna iman eder. Her şeyi O’ndan bekler. Çünkü O’nun için her şey, ‘ol’ demesi kadar, ‘kolaydır’.

İmanlı insan, Yaratıcının fiillerine, kendi canibinden değil, Cenâb-ı Hak canibinden bakar ve binler hikmetler arar, bulur.

Bu bir haddi aşma halidir

İyi ki Allah, kişinin taşıyacağı yükü ona bırakmamış. Yoksa alimallah insanlar taşıyamayacakları yüklerin altına girerler ve hayatı kendilerine zehir ederlerdi. Kader inancı zayıf bir takım insanların yaptıkları gibi.

Bir İngiliz atasözü konuyu açıklar nitelikte; ‘İnsan ne kadar çok yükün altına girmek istese de, Yaratıcı ona taşıyabileceğinden fazlasını yüklemez.’

Nitekim Allah, insanlar çalışma hırslarına kapılıp canlarına zarar vermesinler diye, bir örtü olarak geceyi yaratmış. Ta ki gece bazı canlılar için istirahat, dinlenme zamanı olsun.

Yaşanabilir ve taşınabilir bir dünyanın ‘vasat’ çizgileri, yine dinin emir ve yasakları içerisinde yer almış bulunmaktadır. Bu çizgileri ihlâl eden ister istemez hayatın ağır yüzüyle karşılaşacaktır.

“Dünyanın çivisi çıkmış”, “Artık bir şey yapsak da faydasız”, “Hiçbir şeyin anlamı kalmamış...” gibi cümleler, birer ihlâl sonucu, haddi aşma ifadeleridir.

Bu cümleleri taşıyan ve yaşayan bir insan, ‘Mademki her şey anlamını yitirmiş’, o zaman, ‘vur patların çal oynasın’ kabilinden ‘her şey mübah’ anlamına gelen bir felsefe içerisinde ciddî, tehlikeli sinyaller veriyor demektir.

Nitekim kendisine, çevresindeki varlıklara, hayatına temas eden etkenlere anlam yükleyemeyen insan, bir anlamsızlık içerisine düşmüş demektir. Böyle bir halet-i ruhiyeden de her şey beklenir.

İnsanın hayata tutunmasını sağlayan güçlü iplerden birisi, ‘bir değer taşıyorum’, ‘bir anlam ifade ediyorum’, ‘bir boşluğu dolduruyorum’, ‘beni de sevenler, benim de sevdiklerim var’ gibi kendisindeki anlamı okuyabilmektir. Bu anlam okunamadığı takdirde, hayat da anlamını yitirecektir. Çünkü insan içinde kendisinin bulunduğu bir hayatı anlamlı bulur.

Evet, insan önemlidir. İnsan, Cenâb-ı Hakkın muhteşem yapıda ve mükemmel incelikte, kudretten kendisine yüksek cihazat ve kaderden mühim programlar yüklenmiş, antika bir san'at eseridir.

Eserin kalitesi, San'atkârından anlaşılır.

Kendisine düşeni yapmayan,

başkalarının işine karışıyor

İnsanın yapabileceği şeylerin neler olduğunu bilmesi önemlidir. Görmede, işitmede, algılamada ve daha pek çok alanda bir ‘sınırlılık’ içerisinde olduğunu bilmeyen insan, kendisi için konulan hadleri aşma ve taşma ile karşılaşacaktır. Bu nokta artık hayatın çekilmesi güç hallerinin yaşandığı ve şartların iyice ağırlaştığı bir noktadır.

Yaratıcı insanı programlarken, onun pek çok ihtiyaçlarını da ve bu ihtiyaçları hangi yollardan gidereceğini de gözetmiş ve onun için, insanlık tarihi boyunca dinler ve peygamberler göndermiştir. İnsan hayatının nasıl mutlu ve ebedî kazançlı olacağı, peygamber hayatlarıyla gösterilmiştir.

Ayrıca Allah, insanın ne ile ne kadar ilgilenmesi gerektiğini de, ‘en önemli ve en büyük vazifenin, kalp dairesinde’, ‘en az ve bazen vazifelerin bulunduğu dairenin ise, âfâkî daire denilen, insanın etki ve yetki alanının ötesindeki daireler’ olduğunu belirtmiştir.

İşte insan, uzak dairelerdeki eli yetişmeyen işlerle iştigal ettiğinde, elde edilmeyen sonuçlar sonucu, şevki kırılıyor ve ümitsiz hale geliyor.

İman insana, yaşananların

hikmetini okutuyor

Dünyanın bozulduğu ifadesi, bir negatife, bozulmaya yoğunlaşma halidir. Bir bakış açısı bozulmasıdır. Bu durumdaki insanlar, gerçekten bir bozulma hali yansıtırlar. Böyle insanlar, kendi gibi ihmaller ve ihlâller içerisindeki insanlara, dert ortağı olup, dünyanın kalan günlerini sayarlar. Kötü haberleri takip motoru gibi takip ederler ve paylaşırlar. Bütün konuşma sermayeleri budur.

İnsan, çivisi çıkmış dünyadan bahsederken, kendi çıkmış çivisini göremiyor.

Oysa iman, dünyayı ve yaşananları sahipsizlikten, başıboşluktan kurtarıyor. İman insana, yaşananların hikmetini okutuyor.

Ama insan ne üzerine yoğunlaşırsa onda maharet kesbediyor. Çünkü negatifliği artan insan, negatifleşiyor; pozitifliği artan insan pozitifleşiyor. İnsanlara iyisin iyisin desen iyileşiyor, fenasın fenasın desen fenalaşıyor. O zaman insanların ne durumda olduklarını onların kendileri değil, muhatap oldukları insanlar belirliyor.

Not: 16.06.2009, Saat: 09.15’de, TRT-GAP’ta, Pozitif Pencere’yi konuşacağız. Okuyucularımın duâ ile izlemelerini bekliyorum.

13.06.2009

E-Posta: syasar33@yahoo.com



Faruk ÇAKIR

Arkadaşlar, burası Müslüman Türkiye!


A+ | A-

Bazı konular var ki, bahsi bile insanı üzüyor. Gel gör ki, bahsetmek mecburiyetinde kalıyoruz. Bu ‘çirkin’ konulardan biri de müstehcenlik ve neticesi olan ‘zina’ ile ilgili haber ve yorumlardır. Hatırlamak lâzım ki, geçmiş yıllarda bu konu da çok tartışılmış, çıkarılmak istenen bir kanun ‘zina kanunu’ olarak kamuoyuna sunulmuş ve neticede de—özür dilerim—’zinacılar’ kazanmıştı! Yani ‘zina’ suç olmaktan çıkarılmış, sıradan bir iş olarak görülmüştü.

‘Zina’yı savunanları ‘zinacılar’ olarak isimlendirmek belki onları ‘rencide’ edecek, ama başka nasıl isimlendirelim ki! Maalesef aynı anlayış bugün de devam ettiriliyor. Cemiyetin bu kadar tahrip edilmesine rağmen şükür ki insanlar bu konularda yine akl-ı selim ile düşünebiliyor. ‘Zinacılar’ı üzen de bu. Arzu ediyorlar ki herkes ‘zina’yı meşru görsün, aile hayatı olmasın, ar, haya tabiî ki tesettür ‘hudutlarımızın dışına’ çıksın!

Yine binlerce şükür ki bu arzularını yerine getiremiyorlar ve İnşaallah da getiremeyecekler.

“Durup duruken bu tartışma da nereden çıktı?” diyenler olabilir. Kısaca hatırlatalım: A&G adlı araştırma şirketi bir gazete için anket yapmış ve ankete katılan her 10 kişiden 8’i “Evlenen kadın mutlaka bakire olmalıdır” görüşünü savunmuş. (Bu oran kadınlarda yüzde 90’lara çıkıyor.) İşte bu netice bazılarını derinden yaralamış ve sukut-u hayale/ hayal kırıklığına uğratmış. İlgili haberi duyuran gazete habere şu başlığı uygun görmüş: “Kadına bekâret kıskacı.” (Milliyet, 12 Haziran 2009)

İnsanların temizliği, namusu ve dolayısı ile ‘inancı’ nasıl böyle hakir, aşağı ve bayağı görülmeye çalışılır? Bir insanın, evleneceği kişide bu özellikleri araması niçin ve kimi rahatsız eder? Niçin bu durum ‘kıskaç’ olarak adlandırılır?

Bu özellik, dinî kaygılarla aranmıyor olsa bile saygı duyulmayı gerektirmez mi? Niçin insanların ahlâksızlığa ve fuhşa sürüklenmesini arzu ediyorlar? İnsanlar aile kuracakları zaman evlenecekleri kişide bu ‘güzelliği’ aramamış olsa ellerine ne geçecek?

Aynı araştırmaya göre yetişkinlerin yüzde 70’i nikâhsız beraber yaşamaya da karşı çıkıyormuş. Bu netice de ‘bir kısım medya’yı rahatsız etmiş. Ne yani, insanlar nikâhsız yaşasa çok mu iyi olacak? Böyle düşünenlere gel de ‘zinacı’ deme...

İnsanların namusluca evlenmesi, fıtrata uygun ve nikâhlı olarak yaşaması niçin kötü olsun? İlmen, tıbben ve dinen böyle yaşamak gerektiğini her ‘insan’ bilir. Şükür ki bunca tahribe rağmen ‘aile’ duvarları henüz yıkılmış değil. İnşaallah ‘ifsat şebekeleri’nin bu duvarı yıkma gayretleri netice vermez...

Bu ‘beyler’in unuttuğu bir nokta var: Şükür ki, burası bir İslâm ülkesi. Hadi, bu tabir birilerini rahatsız ediyorsa şöyle diyelim: Türkiye, nüfusunun büyük çoğunluğunun Müslüman olduğu bir ülke. Ve Türkiye’de Risâle-i Nur en başta olmak üzere, ‘küfrün belini kırmış’ bir Kur’ân tefsiri var ve bu tefsirler okunuyor. Dolayısı ile İnşaallah ‘ifsat şebekeleri’nin aile ve namus üzerinden yaptıkları saldırılar, kurdukları tuzaklar hedefine ulaşma imkânı bulamayacak. Bu gerçeği unutarak ‘plan’ yapanlar, er ya da geç kurdukları ‘tuzağa’ düşmek durumunda kalır.

İnsan fıtratına aykırı bahanelerle cemiyeti bozmak isteyenler boşuna uğraşmasın. Bu ‘manşet’lerle bir yere varılması mümkün değil.

Lütfen, ‘kadın’ları kirli emellerinize alet etmeye de çalışmayın. ‘Anne’lik kadın için en yüksek mertebedir ve siz bu gerçeği değiştirmeyi başaramayacaksınız...

13.06.2009

E-Posta: cakir@yeniasya.com.tr



Mehmet KARA

Yasaklı imtihanlara devam…


A+ | A-

Haziran ayı öğrenciler için imtihan ayı. Bu imtihanlar öğrenciler ve aileleri için çok önemli. Öğrenciler, 6. sınıftan 12. sınıfa kadar dershanelere gitmek durumunda kalıyor. Bu sıkıntı yetmezmiş gibi, öğrencilerin önüne çeşitli yasaklar konularak, psikolojileri bozuluyor. 6 sene boyunca verdikleri emek, bir takım yasaklar yüzünden boşa gidebiliyor.

Bunların başında kanunsuz bir şekilde uygulanan başörtüsü yasağı geliyor. ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ünal Yarımağan’ın yaptığı açıklamaya göre bu sene de başörtülü olanlar sınavlara alınmayacak.

Yarın 1 milyon 451 bin öğrenci üniversite için ter dökecek. Üniversitelerin kontenjanları arttırıldı. Dolayısıyla bu sene imtihana girecek adayların şansı biraz daha fazla. Son 7 yılda olduğu gibi bu sene de ÖSS’de başörtüsü “kesiklikle yasak”… Bir de cep telefonu yasak kapsamında. Tıpkı SBS’de olduğu gibi…

Mazlumder ve Özgür Eğitim-Sen üyeleri yaptıkları eylemde bu yasakların kanunsuzluğuna temas edip, yasağı protesto ettiler. Hem de ÖSYM önünde… Başörtüsü ile imtihana alınmayanlara hukukî destek olacaklarını söylediler. Herhangi bir yasal düzenleme olmaksızın kılık kıyafeti dolayısıyla imtihana girişleri engellenen ve başörtülerini açmaya zorlanan öğrencilerin bina sorumlusu, salon başkanı ve gözetmenler hakkında suç duyurusunda bulunmalarını istediler.

28 Şubat sürecinin eğitime getirdiği başka yasaklar da devam ediyor. Meslek liselerine uygulanan katsayı adaletsizliği devam ediyor. Okulların kapanması ile birlikte Kur’ân kursularına gitmek isteyen öğrencilerin önündeki yaş engeli de kaldırılmış değil.

Bu yasakları kaldırıp daha özgür bir eğitimi sağlayacak olanlar da zaten bunu dert edinmiyorlar, böyle bir gayret de yok. Ama mutlaka çözülmesi gerekiyor. Yasaksız imtihanlar milletin arzusu.

* * *

OKULLAR KAPANDI, SORUNLAR BİTMEDİ

İlk ve ortaöğretimde okullar dün kapandı, öğrenciler karnelerini aldılar. İlköğretim ve ortaöğretim okullarındaki yaklaşık 15 milyon öğrenci 3,5 ay sürecek yaz tatiline başladı ama eğitimin önündeki sorunlar çözülebilmiş değil.

Geçen hafta ilköğretim 7. ve 8. sınıflar Seviye Belirleme Sınavına (SBS) katıldı. Bugün 6. sınıflar aynı sınava girecekler. Bu öğrencilerin toplamı 3 milyondan fazla.

Dershaneye gitmeyi azaltacağı söylenen sistem, tam tersine etki yaptı. Bunu, Eğitim-Bir-Sen’in yaptığı araştırma da ortaya koydu.

Buna göre, 6. sınıftaki öğrencilerin yüzde 33’ü, 7. sınıfların yüzde 39.3’ü ve 8. sınıfların yüzde 49.3’ü SBS için dershaneye gidiyor. Millî Eğitim Bakanlığı’nın 2008 yılında öğrenciler üzerinde yaptığı bir araştırmada, 6. sınıfların yüzde 22.9’u ve 7. sınıfların yüzde 31.3’ü SBS için dershaneye gittikleri ortaya çıkmıştı. Bu sonuçlara göre, 6. sınıflarda yüzde 10.1’lik ve 7. sınıflarda yüzde 8’lik bir artış söz konusu.

Ayrıca SBS’nin diğer bir sakıncası da bu çalışmayla ortaya çıktığı gibi, öğrencilerin “sınav stresini” arttırıyor. Öğretmenler, ilköğretim çağındaki öğrencilerin bu kadar çok sınava tabi tutulmasını doğru bulmadıklarını bu ankette söylemişler.

Öğretmen açığı 100 binleri geçiyor. Öğretmenler, maddî sorunlarla boğuşuyorlar. Türkiye’nin bir çok bölgesinde öğrenciler 50-60 kişilik sınıflarda okumak durumunda kalıyor. Bunlarda eğitimin önündeki büyük sorunlardan ve çözülmeyi bekliyor.

* * *

Yarın yapılacak olan ÖSS’ye girecek bütün öğrencilere başarılar dilerken, başta Millî Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu olmak üzere, bu sorunları çözmekle yükümlü olan herkesten hiç değilse önümüzdeki yıl bu sorunların aşılmasını üç çocuğu okulda okuyan bir baba olarak beklediğimi ifade etmek istiyorum. Emin olun ki, bu istek yasaklardan ve sorunlardan bunalan ailelerin ortak istediğidir…

13.06.2009

E-Posta: mkara@yeniasya.com.tr



Cevher İLHAN

Büyük tehdit; toplumsal cinnet ve cinâyet…


A+ | A-

“İmdat!” işâretleri veren ahlakî aşınma, şiddet ve toplumsal cinnetle hunharlık ve vahşetteki artış, vahâmet boyutlarını aştı.

Bunalım ve öfke, saldırganlığa ve âile içi şiddete dönüşmekte, terbiye ve mânevî kültür kodlarını kırmakta; ahlâkı, mâneviyatı ve geleneği hiçe sayan dehşetli cinâyetler işlenmekte. Medyada şiddet ve vahşet olayları âdeta sıradanlaşmakta.

Ne var ki toplumu topyekûn sarsan “toplumsal cinnet”, özellikle çocukları ve gençliği tehdit eden tehlikeli vartaya karşı hâlâ ciddî tedbir yok. Cinnet ve cinâyet haberlerinin üstüste yığıldığı sırada bile yetkililer “hiçbir şey yokmuş” gibi hâlâ demeçlerle geçiştirmekteler.

Türkiye’nin bir tek ilinde bir hafta içinde 12 cinâyetin işlendiği, Mardin Mazıdağı’nda 44 kişinin öldürülmesi katliâmından, ebeveynin evlâdı katlettiği ve evlâdın ebeveynini, kardeşlerini, akrabalarını sistematik bir biçimde öldürdüğü dehşetli cinâyetlerin devam ettiği süreçte hâlâ gerekli yasal ve mânevî tedbirler gündemde değil…

“Mayın yasası”na kafayı takan siyasî iktidar, muhalefetin “cinnet, cinâyet ve vahşet olayları hakkındaki Meclis araştırması”na bigâne. Hâlâ meseleye günübirlik geçiştirme hesaplarıyla bakılıyor…

İçişleri Bakanı’nın “Türkiye’nin AB ülkeleri arasında en güvenilir ülke” olduğunu iddia ettiği, Başkent’i örnek vererek son iki yılda suçlarda biraz daha düşme olduğunu, kapkaç olaylarının ve hırsızlığın kaybolduğunu söylediği günde, Ankara’da 24 saat içinde sadece polis sorumluluk bölgesinde meydana gelen olaylarda 10 vatandaş yaralanmış, 7’si hırsızlıktan 62’si diğer suçlardan toplam 96 kişi gözaltına alınmıştı.

Ayrıca aynı günde meydana gelen 88 trafik kazasında 15’i yaralanma, 2 bin 682 araca çeşitli suçlardan işlem yapılmış, ruhsatsız silâh, tabanca ve kesici âlet bulundurmaktan, uyuşturucu ticareti yapmak ve esrar bulundurmaktan 30’a yakın şüpheli yakalanmıştı…

YETERSİZ “DİSİPLİN YÖNETMELİĞİ”

Okullardaki şiddet olayları ortada. Öğrencilerin yüzde 75’nin okulda psikolojik ve fizikî şiddet uyguladığı ve hatta öğretmenlerin şiddete mâruz kaldığı anketlerle açıklanmakta.

Eğitim ve terbiye yuvası olması gereken okulların mânevî terbiye eksikliğinden çürüdüğü, okul çevrelerinde türeyen şiddet yüzünden eğitim seviyesinin ve başarı oranının düştüğü; öğrencilerin yüzde 80’inden fazlasının sanal kumara alıştıran atari salonlarında ya da internet kafelerde zaman harcadığı haber verilmekte. Tedbir alınmaması ve ilgisizliğin devam etmesi halinde okulların hızla “çete yuvası”na dönüşeceği, eğitim kurumlarının eli silâhlı ve sopalı çocuklarla dolacağı uyarısı yapılmakta.

Öğretmenler, “yetersiz disiplin yönetmeliği”yle şiddet uygulayan ve suça yönelen öğrencilere karşı caydırıcı tedbir alamamaktan şikâyetçi.

Millî Eğitim Bakanlığı’nın okullardaki “vak'a analiz formu” aracılığıyla tutulan istatistiklere göre okullarda en çok ateşli, kesici, delici aletler ve silâhlarla yaralamalar olmakta. Alkol, uyuşturucu, sigara ve kötü madde kullanımı yaşının ilköğretim okullarında ilkokul seviyesine inmesiyle eğitimde kırmızı alarm verilmekte.

ÂCİL TEDBİR ALINMALI

Bütün bunlara karşı Bakanlar Kurulunda sigara kullanan bakanın kalmadığıyla övünen Sağlık Bakanı, sigara yasağı ve sigarayla mücadeledeki “başarıları” anlatmakla yetinmekte.

Oysa mânevî terbiye eksikliği bilhassa gençleri ve çocukları derinden etkilemekte. Popüler medyanın da sansasyonuyla sürekli şiddet, sefâhet, eğlence kültürü enjekte edilmekte; her şeyi boş veren, içi boş, eğlenceye odaklı, sadist ve çıkarcı nesiller türemekte.

“Menfî-muzır mâdenleri” işletilen insanlar canavarlaşmakta. Bazı belediye ve derneklerce tertiplenen herkese açık konser ve eğlence arenaları, eğlence perdesinde suçu teşvik etmekte. Gazetelerde yer alan içki reklâmları, Millî Piyango İdaresine, Totoya-Lotoya bağlı şans ve talih oyunları, internet üzerinden “İddaa” türü kumar ve bahisler, kötü alışkanlıklar, sosyal çevreyi bozmakta, içtimaî hayatı ve zihinleri zehirlemekte. Ahlâk bozucu müstehcenlik ve şiddet, hiçbir yasal ya da ahlakî sınırlama ve müeyyideyle engellenememekte.

Keza televizyon dizilerindeki sigara ve alkol özendirmeleri, sihir ve büyü muhtevalı filmler, reklâmlardaki uygunsuz görüntüler, çocuklarda ve gençlerde mânevî tahribata sebebiyet vermekte. Medyadaki açık saçıklıkla ahlâkî dejenerasyonu ön plâna çıkaran yayınlar, âile mahremiyetini, topyekûn toplumu tehdit etmekte.

Hükûmetin ve devletin vakit geçirmeden öncelikle bu “büyük tehdit ve tehlike”yi gündeme alıp tedbir alması gerekiyor. Zira bu durum birçok siyasî tartışma ve “sen’li ‘siz’li politik atışma”dan çok daha öncelikli ve âcil…

13.06.2009

E-Posta: cevher@yeniasya.com.tr



H. İbrahim CAN

İtalya, Afrika'yı sömüren diğer Batılılara örnek olacak mı?


A+ | A-

Libya lideri Kaddafi’nin geçen Çarşamba başlayan ve bugün sona erecek olan ziyareti, ilginç olaylarla anılacak.

2003 yılında ekonomik yaptırımların kaldırılmasından sonra ilk kez bir Batı ülkesini ziyaret eden Kaddafi, yakasında İtalyanlarca 1931 yılında idam edilen, İtalyanlara karşı bağımsızlık mücadelesinin sembol ismi Ahmet Muhtar’ın İtalyanlarca zincire vurulmuş resmini yakasında taşıyarak uçaktan indi.

Ardından ise Ahmet Muhtar’ın oğlu indi uçaktan. 1923 yılında İtalya’nın Libya’yı sömürgeleştirme politikasına karşı direniş hareketi başlatan Ahmet Muhtar, bu mücadelesini sekiz yıl sürdürdükten sonra bir çarpışmada İtalyanlara esir düştü ve askerî mahkemede yargılanarak idam edildi.

Niye bu resmi taşıdığını soran gazetecilere ise; “Bu idam tıpkı Hıristiyanlar için İsa’nın çarmıha gerilmesi gibidir. Bizim için bu resim sizin taktığınız haç gibi önem taşıyor”.

Berlusconi bu tahrik edici tavra sesini çıkarmadı ve yorum yapmadı.

Kaddafi’nin İtalya’yı överken kullandığı kelimeler de dikkat çekiciydi: “Geçmişini yayılmacı ve sömürgeci politikalardan temizlemiş tek sömürgeci devlet. O dönemde yaptıklarından dolayı özür dilediği için buradayım. İtalya artık dost bir devlet”.

Berlusconi bu imaları da duymazdan geldi ve yeni bir dostluk, işbirliği ve barış döneminin başladığını söylemekle yetindi.

30 Ağustos 2008 yılında yapılan işbirliği anlaşması ile İtalya, Libya’ya, bu ülkeyi 30 yıl işgal etmesiyle verdiği zararın tazmini için 5 milyar dolarlık bir paket ödemeyi kabul etmişti. Pakette inşaat projeleri, öğrenci bursları, II. Dünya Savaşı esnasında İtalyanlarla birlikte savaşan Libyalı askerlere maaş gibi maddeler yer alıyordu. Daha da önemlisi Berlusconi bu anlaşmayı imzalarken; “bu anlaşma ülkemizin sömürgecilik döneminde size karşı işlediği hataları maddî ve duygusal olarak tanıması anlamına gelmektedir” demişti. İtalya’nın asıl amacı ise bu ülkeden akın akın gelen yasadışı göçmenleri durdurabilmekti.

İşte bu anlaşmadan sonra Libya lideri zafer kazanmış bir komutan edasıyla ziyaret etti İtalya’yı. Çadırını Roma’ya kurdurdu.

Küresel kriz dolayısıyla zor durumda olan İtalya’nın Libya yatırımlarına duyduğu ihtiyaç bu ziyareti önemli hale getirdi.

İtalya’nın sömürgecilik döneminde tükettiği kaynakların bedeli olarak tazminat ödemeyi kabul etmesinin diğer Afrika ülkelerine de ben-zer bir yolu açması bekleniyor.

Meselâ Nijerya da, 1914 ila 1960 yılları arasındaki uzun sömürgelik döneminde uğradığı zararlar için, İngiltere’den tazminat istemeyi planlıyor.

Fransızlar ve İngilizlerin başını çektiği Afrika sömürgeciliğinde, Belçikalılar, Portekizliler, İtalyanlar, İspanyollar, Almanlar, hatta bir dönemde Amerikalılar yer aldılar. Ve bu ülkeler yıllar boyu Afrika’nın bütün zenginliklerini sömürdüler. Bu toprakları terk ederken de, hem kendi kültürel emperyalizmlerini hem de çatışma, güvensizlik ve yoksulluğu bıraktılar. Bu felâketin izleri hâlâ bir kâbus gibi duruyor Afrika milletlerinin üzerinde. Aynı ülkeler şimdi de silâh ticareti ile bu ülkelerdeki çatışmaları körüklemeye devam ediyor.

Dileriz Libya-İtalya arasındaki anlaşmayla başlayan ve Kaddafi’nin bu ziyaretiyle gündeme gelen sömürgecilik tazminatı, barış ve yardım havarisi kesilen eski sömürgeci Avrupalılara örnek olur.

13.06.2009

E-Posta: hibrahimcan@windowslive.com



Kazım GÜLEÇYÜZ

AB, içki ve AKP


A+ | A-

Egemen Bağış, Zaman gazetesinde çıkan beyanlarında, kendisi başmüzakereci olduktan sonra yapılan “reform”lardan birini de, “yerli içki ile ithal içki arasındaki haksız rekabete son verecek vergi mevzuatı düzenlemesine gidilmesi” olarak ifade ediyor (27.5.09).

Bağış’a göre, bu da bir AB reformu imiş.

Peki, bunun bizi AB’ye yaklaştırma, neredeyse durmuş olan müzakere sürecini yeniden başlatıp hızlandırma noktasında bir faydası var mı?

Eğer yerli ürünlerle ithal ürünlerden alınan vergilerde AB ile aramızda genel bir uyumsuzluk ve dengesizlik varsa—ki, her halde var—onu düzeltmek ayrı; özel olarak içki başlığını öne çıkarıp orada böyle bir düzenleme yapmak ayrı...

Bağış, içki ithalâtçılarından başka kimseye yararı olmayacak bir düzenlemeyi “Bakın, reform sürecinde bunu yaptık” diye gururla ilân ediyor.

İşin enteresan tarafı, mensubu bulunduğu hükümet, yerli yersiz, kendisine bağlı belediye tesislerinde “içki yasağı” uygulamak ve “kırmızı nokta” sistemiyle bu yasağı genelleştirmek istemekle suçlanıp duruyor. Oysa durum tam tersi.

Nitekim kırmızı nokta tartışmasının alevlendiği günlerde, dönemin İçişleri Bakanı Aksu, içki yasağını yaygınlaştırmak gibi bir niyetlerinin asla bulunmadığını, aksine içkili yer açmak için gereken bürokratik formaliteler açısından kolaylaştırıcı düzenlemeler yaptıklarını açıklamıştı.

AKP’de kimi teşkilât yöneticilerinin veya belediye başkanlarının, gazinolardaki eğlencelerde sahneye çıkan şarkıcıların şerefine şampanyalar patlattıklarına, şarap fabrikası işletip şarap festivalleri düzenlediklerine ya da içkinin su gibi aktığı kutlamalar tertiplediklerine ilişkin haberlerin de zaman zaman basında çıktığını biliyoruz.

Keza, evvelce görülmemiş bir şekilde, yine bu iktidar döneminde gazetelerde boy boy, tam sayfa rakı reklâmları yayınlanmaya başladığını da.

Aynı şekilde, şimdi artık AKP ile yolunu ayırıp ayrı bir parti kurmuş olsa da, hükümetin önemli bakanlıklarından birinde oturuyorken, “Şarabın tadından başka herşeyini bilirim, rengine bayılırım, içki sofralarındaki sohbetlere çok şey borçluyum” muhabbeti yapan zatın anlattıklarını da.

AKP iktidarında alkol tüketimi arttı

Bütün bunların, birileri tarafından mütemadiyen içki yasağı için fırsat kollamakla suçlanıp, bu konu her gündeme geldiğinde yeni geri adımlar atan bir hükümet döneminde yaşanması ilginç.

Başbakanın, “Son dönemde ülkemizde alkol tüketimi maalesef arttı” açıklaması yapması da.

Yeri geldikçe “Alkolün düşmanıyım. Kim ne derse desin, kim beni nasıl eleştirirse eleştirsin” diyen Erdoğan’ın iktidarında alkol tüketiminin artması, izahı çok zor bir paradoks oluşturuyor.

Tıpkı, cumhurbaşkanı, başbakan, bakan, milletvekili ve bürokrat eşlerinin çoğunun başörtülü olduğu bir dönemde başörtüsü yasağının daha da katmerli hale gelip yaygınlaşması ve yine ilginç bir çelişki olarak, müstehcenliğin—üstelik resmî himaye ile—yeni mevziler kazanması gibi.

Yıllarca takip ettikleri “din adına siyaset” iddiasının yanlışlığını kabul edip, “Parti din değildir” noktasına geldikten sonra, bu defa dindarların da siyasette başarılı olabileceğini ispatlama söylemleriyle yola devam kadroların iktidarında görülen bu yozlaşma, dejenerasyon ve bozulma işaretleri, birşeylerin çok daha dikkatli bir şekilde sorgulanması gerektiğini gözler önüne seriyor.

Tecrübeler gösteriyor ki, başlangıçta dine hizmet için yola çıkıldığı söylense de, zaman içinde “maksad-ı aslî” olarak siyaset öne çıkınca, hem dindar kimlikler insafsız siyaset değirmeninde öğütülüyor, hem dinî hizmetler sahipsiz kalıyor.

“İrtica” suçlaması altında ezilen “dindar” siyasetçiler, öyle olmadıklarını ispatlamak adına, kendileri için “mayınlı” hale getirilen alanlardan köşe bucak uzak duruyor ve bunun sonucunda inanılmaz derecede tavizkâr bir tavra giriyorlar.

Ve Müfit Yüksel’in Yeni Asya’ya söylediği gibi, “Dindarlığın içi, ‘İslâmcı’lar eliyle boşaltılıyor...”

13.06.2009

E-Posta: irtibat@yeniasya.com.tr


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H. İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.