07 Mart 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR Mobil İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Selim GÜNDÜZALP

Sen vazifeni yaptın, sıra bizde ya Resulallah!


A+ | A-

Zafer dergisinin son sayısının arka kapağında Hz. Peygamber Efendimiz’e (asm) ait güzeller güzeli bir hadis-i şerif var. Bu dünyada en mutlu ve en huzurlu insanın kim olacağını ve bu mutluluğun onu ahirette de takip edeceğini şöyle ifade ediyor Hz. Peygamberimiz (asm):

“Şüphesiz ahirette en çok huzur içinde olan, dünyada en çok düşünendir.”

Bu mübarek söz gerçekten üzerinde çok ama çok düşünülecek, ibret alınacak ve dersler çıkarılacak hazineler değerinde.

Zaman zaman dükkânında ders ve sohbet yaptığımız sevgili bir ağabeyimiz var, eski bir saat tamircisi, Ahmet Ağabey. Dün yine ikindi sonrası derginin kapağındaki bu cümleyi eline alıp okuduğunda, mübarek ihtiyarın gözleri doldu ve dilinden şu sözler döküldü: “Zaten başka türlü nasıl olurdu, başka türlü nasıl olurdu ki?…” Hemen o anda Üstadımın şu cümlesi geldi aklıma: “Hadîs, maden-i hayat ve mülhim-i hakikattir.” Hayatın kaynağı ve gerçek feyzin ve ilhamın kaynağıdır hadis-i şerifler. Zaten ‘hadis’in tarifinde de, “Her söylenişinde yeni haber gibi dinlenilmeye lâyık olan Peygamberimizin sözü, emri ve hareketi” denilmiyor mu?

Evet, kalp, Senin söylediğini doğruluyor, tasdik ediyor ya Resulallah (asm)… Yeter ki o kalp, imanla, muhabbetle dolu olsun. Kalpler seni seviyor ya Rasûlallah (asm)… Kalplerimiz bir tek sözünün doğruluğunu tasdik için gözyaşı incileriyle dolup taşıyor, seni teyit ediyor. Hangi sözün öyle değil ki? Hayatımıza neler kattığını, neler getirdiğini anlamak için, fanilerin eserlerinin üzerinde bir parça dolaşmak yetiyor. Yorgun düşüyoruz, ruhlarımız paramparça oluyor. Perişanız o mezbelelerde dolaşmaktan. Hiçbir şey çıkmıyor bu hurda sözlerden. Ama yine de dolanıyoruz işte. Ara ara… Yok içinde hiçbir şey. Hiçbir şey çıkmıyor. Elimizde hasretli bir rüya, esefli bir hayalden başka bir şey kalmıyor sonunda… Kütüphanelerde olmayan, aranıp da bulunamayan ne varsa, Senin hayatında, Senin sözlerinde ve sözlerin tâcı ve hayatın ilham kaynağı olan hadislerinde var.

Köprüler kuruyoruz Asya ile Avrupa arasına. İki kara parçasını bağlıyoruz birbirine. Sonra seviniyoruz kavuştu diye bir sevdiği diğerine. Seviniyoruz uzaklar yakın oldu diye. Oysaki sen, bir tek sözünle kalp ve ruh dünyamızın köprülerini, ebedî hayatın sahillerine demirliyorsun, ta oralara kadar uzatıyorsun. Sen ne köprüler kuruyorsun dünya ile mavera arasında… Altının kıymetini sarraf bilir. Malın değerini erbabı bilir. Yıllardır şaşkına döndü ruhumuz onca kitap ve söz bolluğu arasında. Hiçbirisi ama hiçbirisi senin birkaç cümleyle ifade ettiğini veremedi, söyleyemedi. Hayatımızı senin sözlerin kadar hiçbir söz güzelleştiremedi. Ne eski çağ filozofları ve ne de yeniçağın sözüm ona, düşünürleri, düşünemediler ve düşündüremediler senin kadar. Dünyaya ve içindekilere sadece dünya gözüyle baktılar. Sahibini, Yaratanını unuttular. Resmi gördüler ama ressamdan hiç bahsetmediler. Hatta daha da ayıbını yaptılar, resmi ressam diye yutturmaya kalktılar. Tabiat bir tabloydu oysa. Sanatkârını gösteriyordu önce; Allah’ı bildiriyordu. Bunu bize sen ders verdin ya Resûlallah (asm)... Ders verdiklerin ders verdiler. Başka yollarda çıkış yok. Başka tezgâhlarda aradığımız mallar yok. Bin bir hileyle gizlediler, süslediler, hakikati sarıp sarmaladılar, sahte taşları inci diye sundular. Bak şu nefsin işine… Takılmış gidiyor şeytanın peşine. Gerçek inci sendeydi. İncilerin incisi, en birincisi senin sözlerindeydi. Yüz çevirdiler nedense, ilgilenmediler. Sonra da sahtesine müşteri oldular, yitip gittiler…

Her an, her dönem bir yol ayrımındadır insan. Hayatımıza ışık tutuyor her hâlin, her sözün, her davranışın. İyi ki varsın, iyi ki yaratılmışsın ya Resûlallah (asm)!... İyi ki söylemişsin o güzelimin güzeli sözleri… İyi ki ezberlemiş, iyi ki not tutmuş sahabeler. Ne de güzel etmişler...

Yakıcı değil, aydınlatıcı bir şimşek olup, delip geçtin nice karanlıkları… Baştan aşağı nur eyledin hayatımızı ve davranışlarımızı.

Senden uzakta kalmak, üşümek demek…

Senden uzak kalmak, dev dalgalarla boğuşmak. Ve belki de takat getiremeyip boğulmaktır ya Resulallah (asm)... Kurtar bizi ya Resulallah (asm)... Bırakma bizi bu asrın yangınlarının ortasında. Her sözün, hatta her sükûtun bile ruhumuzu kim bilir kaç yangından kurtarıyor bir tek günün içinde… Kim bilir kaç hatanın, kaç yanlışın, kim bilir, kaç günahın içinden çekip çıkarıyor, kurtarıyor bizi…

Yanıyoruz… Yandığımıza da yanıyoruz. Seni layıkıyla anlayıp anlatamadığımıza da yanıyoruz. Hayatımıza neler kattığını, Senden ve sünnetinden uzak kaldığımızda ne acılar yaşadığımızı Üstadımız ne güzel ifade ediyor:

“İşte, o zaman müşahede ettim ki, Sünnet-i Seniyyenin meseleleri, hattâ küçük âdâbları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıblenâmeli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum. Hem o seyahat-i ruhiyede, çok tazyikat altında, gayet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, Sünnet-i Seniyyenin o vaziyete temas eden meselelerine ittibâ ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hiffet buluyordum. Bir teslimiyetle, tereddütlerden ve vesveselerden, yani, ‘Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?’ diye endişelerden kurtuluyordum. Ne vakit elimi çektiysem, bakıyordum, tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet âcizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı. Ne vakit Sünnete yapışsam yol aydınlaşıyor, selâmetli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi bir hâlet hissediyordum. İşte o zamanlarımda İmam-ı Rabbânînin hükmünü bilmüşahede tasdik ettim.” (Bediüzzaman, On birinci Lem’a, 55)

Evet, yeter bu sözler her şeyi anlatmaya, yeter… Altının kıymetini sarraf bilir, insanın kıymetini insan bilir.

O güzel Sözler ki, sözlerine davettir…

Anlayan için, sonsuz bir ziyafettir…

Seni anlayan, senin en küçük bir hareket ve tarzını da en iyi anlayan ve seni sana yakışan bir ulviyette anlatan, ancak yolunu yol, hayatını hayat bilen olabilirdi. Sana gelemeyen, sana ulaşamayan yolları da açan ve bizi, bu asrın çılgın çocuklarını o yangınlardan, o azgın dalgalardan çekip çıkaran, şefkatinin ve rahmetinin kucağına tutup bırakan Üstadımızın kıymetini şimdi daha iyi anlıyoruz. Hani hepimiz yaşarız ya rüyalarımızda... Bir tehlikenin ortasındayızdır çığlık çığlığa… Ama bir türlü de kurtaramayız kendimizi. Sesimiz soluğumuz çıkmaz olur. Mahvolmak üzereyizdir sanki o an. Yoktur bir el atan, yoktur kurtaran. Bu hâli hepimiz yaşarız… Böyle nice rüyaların gerçeğini biz bu dünyada yaşadık ya Resulallah (asm)... Hem de daha da acîbini ve daha garibini bu ahir zamanda. Bu asrın, bu çağın, ahir zamanın çılgın, şaşkın çocuklarıyız biz. Seni tertemiz kalbiyle ve diliyle anmış ve bizi de anlamış ve elimizden tutup o sonsuz rahmet ve şefkatinin kucağına bırakmış, şükür ki bir Üstadımız var. Tutunacak bir dalımız var. Sana olan hasretimizi, muhabbetimizi diri tutan bir Üstadımız var. İhtiyarlığı, ölümü bile bize sevdiriyor. Bu yolun sonu Sana ulaşıyor diye ümitlendiriyor.

“Evet, bin üç yüz elli senede, her sene üç yüz elli milyon insanların sultanı ve onların ruhlarının mürebbîsi ve akıllarının muallimi ve kalblerinin mahbubu ve her günde, es-sebebü ke’l-fâil sırrınca, bütün o ümmetinin işlediği hasenâtın bir misli, sahife-i hasenâtına ilâve edilen ve şu kâinattaki makasıd-ı âliye-i İlâhiyenin medarı ve mevcudatın kıymetlerinin teâlîsinin sebebi olan o zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyaya geldiği dakikada ‘Ümmetî, ümmetî’ rivâyet-i sahiha ile ve keşf-i sadıkla dediği gibi, mahşerde herkes ‘Nefsî, nefsî’ dediği zaman, yine ‘Ümmetî, ümmetî’ diyerek en kudsî ve en yüksek bir fedakârlıkla, yine şefaatiyle ümmetinin imdadına koşan bir zâtın gittiği âleme gidiyoruz. Ve o güneşin etrafında hadsiz asfiya ve evliya yıldızlarıyla ışıklanan öyle bir âleme gidiyoruz.” (Bediüzzaman, Yirmi Altıncı Lem’a, 225)

Bizi alıp sana götüren köprüler yaptı Üstadımız. Ruhlarımızdan senin hayatına ulaşan... Yollarımızın kesildiği, haramilerin köşe başlarını tuttuğu bir devirde, kalbimize el attı, temiz kalmış bir yanından tutup çıkardı bizi bu yangınlardan. Sana ulaştırdı ya Resûlallah (asm), kurduğu köprülerden. Her bir Risâle, her bir söz köprü oldu sana ulaşan. Bir kalbimiz olduğunu, o kalbimizin sahibini bulduğumuz gün anladık. Allah (cc) sana “Habibim!” derken, biz niye demeyelim ki ya Resulallah (asm)?

Sen görevini güzel yaptın, hem de en güzel, eksiksiz ve kusursuz yaptın. Şimdi sıra bizde ya Resulallah (asm)... Bıraktığın emaneti, Üstadımızın himmetiyle taşımak, muhtaçlara ulaştırmak, ebedî yurtsuzlara, ebedî açlara ve yoksullara ulaştırmak, ebedî bir mülk-ü bâkînin müjdesini onlara taşımak, her kapının önünde el açıp dilenen o dilencilere bir mülk-ü bâkî bağışlamak, Rabbimizin eserlerini onlara bir bir anlatmak, O’nun sanatını sevip sevdirmemiz gerek... Sen görevini yaptın ya Resûlallah (asm)... Şimdi sıra bizde. O güzeller güzeli Rabbimizin sonsuz rahmetinden ve şefkatinden haberdar etmek gerek insanları.

Şimdi sıra bizde ya Resulallah (asm)… Sen görevini yaptın, biz yapabildik mi? Bu soruyu hep soracağız, hayatımızın merkezine taşıyacağız. İnsanı; insanın kurdu görenlere inat, insan insanın kardeşidir, hele hele mü’minse, gerçekten öyledir. Bunu böyle bileceğiz ve muhtaçların, dertlilerin imdadına hesapsız koşacağız.

Kapalı bir yerde kalmış bir kedinin bile miyavlamasına lâkayt kalmayan, onu ne yapıp edip girdiği o delikten kurtarmaya çalışan, bu şefkati içinde taşıyan insanlar, nasıl bir ateşin, nasıl bir tehlikenin içinde yandığını, kavrulduğunu bilselerdi göz önündeki insan kardeşlerinin, herhalde ellerindeki fuzûlî işleri derhal atar, dakika fevt etmeden, an kaybetmeden onların imdatlarına koşmazlar mıydı?

Tehlikede kalmış bir insanın hayatını kurtarmak ne kadar önemliyse, aynı insanın ebedî hayatını kurtarmak için yapılacak her çalışma, atılacak her adım, ondan çok daha değerli değil midir? O değeri ölçecek ölçüyü de yine senin sözlerinde buluyoruz ya Resulallah (asm):

“Ey Ali, senin elinle bir kişinin hidayete ermesi, yeryüzünde bulunan ve güneşin üzerine doğduğu her şeyden, (–başka bir rivayette– vadi dolusu koyun ve develerden) daha hayırlıdır.”

Görevimizin değerini şimdi daha iyi anlıyoruz. Binler salât ve selâm sana ya Resulallah (asm)… Dilimizde söyleyecek bir söz kaldıkça, dizlerimizde derman oldukça, görevimizi yapmak için canla başla çalışacağız ya Resulallah (asm)… Hiç olmazsa ellerimizi kapalı tutmayacağız, bir başka eli tutmak için açık bırakacağız. Dört parmağımız birbirinin üstüne kenetlense de, şahadet parmağımızı açıkta bırakacağız. Dünyada niçin bulunduğumuzu ve neden yaşadığımızı, görevimizin ne olduğunu, şahadet parmağımıza bakıp bakıp anlayacağız. Şefkatini, şefaatini esirgeme bizden. Hayatdar olan ruhaniyetinden, feyzinden ve nurundan bizleri mahrum etme. Bir yerlerden küçük bir ışık sızsın, karanlık odamıza girsin, girsin de başımızı okşasın ya Resulallah (asm)... Seni seven Rabbimiz, bizi de sevsin inşallah.

Sen bizim canlı güneşimizsin ya Resulallah (asm)… Sen görevini güzel yaptın. Ama biz yapabildik mi? Bu soruyu her gün soracağız kendimize…




HABER - YORUM - ANALİZ
www.sentezhaber.com

07.03.2010

E-Posta: [email protected]



Yasemin GÜLEÇYÜZ

Şefkat kahramanları (7)


A+ | A-

Kezban Tokpınar Üstadı anlatıyor

Kezban Tokpınar… Bediüzzaman Hazretlerini gören bahtiyar hanımlardan bir tanesi. 1990’ın bir kış ayında kendisini sevgili arkadaşı Bolvadin Nur Talebelerinden Ümmühan Ünlü ile birlikte üniversiteli genç kardeşlerimize sohbet için ağırlamıştık. O sohbet sonrasında randevu almış, oğlu Cemil Tokpınar’ın evinde de ayrıca görüşmüştük. O görüşmemizi Bizim Aile dergisinin Mart 1991 sayısında yayınlamıştık.

Bu çalışma mevcutun bir tekrarı değil. Aşağıda okuyacağınız yazıyı gazete için hazırlarken “iki ahiret kardeşinin” kasete de aldığımız o görüşmesini uzun zamandır bulunduğu yerden çıkardım dinledim. Merhum Ümmühan Annenin de eşlik ettiği Kezban Annenin söylemekten büyük keyif aldığı ilâhiler o kasetten çözüldü. İlâhilerin bestesi ve güftesi elbette ki, mümtaz talebe Şahide Yüksel’e ait. Umarım müzik san'atçıları tarafından o güzel ilâhiler tekrar gözden geçirilip Risâle-i Nur tarihinin aziz hatıraları olarak genç nesillere tanıtılır…

Çalışmayı yeniden tanzim ederken kendisiyle telefonda görüştüm, çalışmadan haberdar ettim. Şikâyet mahiyetinde değil, ama ameliyat sonrası acılarının olduğunu, okuyucularımızdan da duâ beklediğini ifade etti. Duaya vesile olması dileğiyle hazırladık bu yazıyı…

Önümüzdeki hafta, merhum Ümmühan Ünlü’nün hatıraları ve Şahide Yüksel’in ilâhilerinde buluşmak üzere…

***

Kendisiyle görüşmeye giderken “Her halde iki saatte işimiz biter” niyetiyle gitmiştim. Ama sohbete başladığımızda kaç iki saatin geçtiğinin farkına bile varamamıştım. Sabah 11’den akşam 17’ye kadar hatıralarla, risâleyle, ilâhiler, duâlar, namazlar, tesbihatlarla geçen tam altı saat. Ayrılırken kaç altı saat daha kalırdım diye aklımdan geçiriyordum. O tatlı Afyon şivesiyle öylesine yumuşak, öylesine samimî idi ki. Ona hitap ederken en uygun tâbir annelikti: Kezban Anne… Sohbetin bir bölümünü sizlere aktaralım:

Cevşen duâsi benı

Rısâle-ı Nur’la taniştirdi

“1932’de Bolvadin‘de doğdum. Yedi çocuğum var. Birinci çocuğumun doğumunda dayımın hanımı Cevşenü’l-Kebir’i okuyormuş. ‘Bu duayı okudun mu her dua kabul olur’ diye bana anlattılar. Ben de gittim ona, ‘Duâyı ver. Ben de okuyayım’ dedim. Canım kaldı ‘Bütün duâlar kabul olur’ deyince. ‘Yok, veremeyiz’ dedi. ‘Niye?’ dedim. ‘Nurcu olursan öyle okuyabilirsin’ dedi. Ben de ‘Nurculuk neyse olayım’ dedim. ‘Şahide Anneye gideceksin, ondan kitap alıp geleceksin, o Üstadımıza hemen bildirir’ dedi. Şahide Anne çok yakınımızda oturuyordu, tanıyordum. Ama o zamana kadar Üstadı falan hiç duymamıştım. Hâlbuki o da Emirdağ’da imiş. Tabiî, o zaman 18 yaşında, bir çocuklu gelindim. Bir şey bildiğim yok. Kabul ettim, ama beyimden, kayınvalidemden gizli nasıl giderim diye düşünürken, bizim rahmetlik oradan geçiyordu. Cama vurduk. Geldi, izin aldık ve yürüyerek Şahide Anneye gittik. Mübarek kadın bana öyle bir baktı ki, sanki kalbimi okudu. Daha bir şey söylemeden kızına ‘Ülker, yavrum, yengene bir Cevşenü’l-Kebir getir’ dedi. Evler arandığından kitaplar başka tarafa kaldırılmıştı. O zamanlar duâlar tek tek idi. Şimdiki gibi hepsi bir arada değildi. Üstadım daha ciltlemediydi. Ülker getirip Cevşen’i verdi bana. Eve getirdim. Öyle bir seyyah gibi sarıldım ki ona. Evde üç bekâr görümcem var, bir de eltim. Nasıl kalkıyoruz gece yarısı, hepimiz Cevşen’i birbirimizden kapıyoruz. ‘Önce ben okuyacağım’ diye. Ondan sonra ayda bir Delâilünnur yolladı, sonra Hülâsatü’l-Hülâsa, Tahmidiye… Hepsini okuyorduk. Okudukça kalbimiz gençleşiyor, ferahlıyordu. ‘Cevşen’i vird edeceksiniz’ demiş Üstad. Yani ağzınızdan hiç düşmeyecek.“Cevşen’i nasıl okumayalım ki? Peygamberimize geldiği zaman Hz. Cebrail ‘Zırhını çıkar, bunu oku’ demiş. Böyle hazine gibi bir duayı okumamak ne demek?

Ne zaman ki Üstadımız Cevşen’i ciltledi. Biz ‘Bunu ciltledi, bitirdi, acaba bir şey mi olacak?’ diye ağlamaya başladık. Nitekim ciltlediği Ramazan vefat etti. Gök sanki başımıza göçtü. Cevşen’i Üstadımız bize emanet etti, gitti.

“Üstadımız Cevşen’i her gün okurdu. Şahide Anne de öyle. Üstad öldüğünde onunkini de okumaya başladı. Günde iki Cevşen okumaya başladı.”

Şahıde Yüksel ıle hatiralar…

Kezban Anne, Şahide Anneden bahsederken gözleri öyle parlıyordu ki, onu anlatmasını istedik. O da başladı anlatmaya:

“Şahide Anneye her gün, hatta her gece, uykudan uyanıp gidiyorduk. Mübareğin kapısı öyle herkese açık. Bir gece rüyamda ondan su istiyorum, bana vermiyor, öteki kadınlara veriyordu. Sabahleyin vardım yanına, ‘Niye onlara su verdin de bana vermedin?’ diye sordum. ‘Yavrum, mâlum mu olmuş? Senin ismini duamda hatırıma getiremedim, onun için veremedim’ dedi. Sonra Üstada bildirmiş bizim ailecek Nurcu olduğumuzu. Üstad hemen bize tesbihatları göndermiş. ‘Tesbihat yapsınlar, risâle yazsınlar. İman yolunda bir damla mürekkep bin şehit kanı yerine geçer’ demiş. O zaman risâleler elle yazılıyordu, matbaa yoktu. Biz de risâlelerden yazdık. Ben dört tane ancak yazabildim. Çoluk çocuğun kalabalığına geldi. Tam yedi çocuk, Allah kabul etsin. Gönderdiğimiz risâlelerin altına tasdik yazmış. ‘Hemşirem Kezban’ı Cennetü’l-Firdevste saadet-i ebediyeye mazhar eyle’ diye. Hepimiz yazdık, görüncelerim, rahmetlik beyim, kızkardeşim. O da hepsine böyle dualar yazıp bize geri gönderdi.

“Risâleleri okumada bile en fazla yardımı Şahide Anne yapardı. Anlamadığımız yerleri tekrar tekrar anlatır, öğrenmek istediklerimizi sorup öğrenirdik. O risâle okurdu, biz dinlerdik. Bir de Üstad Hazretleri her gün onunla konuşurdu. Üstadın ona anlattıklarını o da bize anlatırdı. ‘Şunu yapacaksınız bugün kardeşlerim, şöyle yapacaksınız’ diyerek. Bütün Bolvadin avucundaydı sanki. Hepimiz seyyah gibi işlerimizi bitirdik mi hemen oradayız. Allah nasıl verdi aşkını, bilmiyorum. Her şeyimizden vazgeçtik. Bütün ömrümüz, hayatımız, risâleleri dinlemekle, düşünmekle geçerdi.

“Şahide Anne okuma bilmeyen cahillerin hepsini okuttu. Mukabeleye oturttu. Kocamış, yaşlı kadınları bile.

“Hatamızı yüzümüze hiç vurmaz, bize hep yumuşak davranırdı. ‘Siz şöylesiniz kardeşler, ben âciz böyleyim’ diyerek. Ben eskimez yazıyı halamdan öğrendim. Şimdiki yazıyı bilmezdim. Bir gün koltuğumun altına Sözler’i alıp yanına gittim. ‘Bana yeni yazıyı okut.’ Hanımlar risâleleri çantalarından eksik etmiyorlar, hep okuyorlar. Ben okuma bilmediğimden aşkından tütüp gidiyordum. ‘Beni okutacaksın’ dedim. O ‘Sen okursun, okursun’ dedi. Eve dönerken şaşkın şaşkın ‘Ben hiç okuma bilmem ki nasıl okurum?’ diye düşüne düşüne geldim. Kafam cahil tabiî. O arkamdan duâ etmiş. Eve geldim, baktım, yeni yazı harfleri seçmeye başlamışım. Su gibi değil, zorlanarak, bir satır, yarım sayfa okuyabiliyordum. Dünyalar benim oldu. Canıma değiyor. Çok seviniyorum okuduğuma. Hem ağlayıp hem okuyorum. İçime öyle sığmadı. Hamdü senalar olsun. Bin şükür. İşte hayatımız böyle. Mahşere kadar, ebede kadar böyle gitmek istiyorum. Cümle İslâm kullarıyla inşallah.

“Mekteplerde bir okuyabilseydik, ilimle her tarafı fethedecektik. Siz maşaallah en güzel dönemde yaşıyorsunuz. Bizi okutmadılar. Şimdi gözümün de feri söndü ya, artık fazla okuyamıyorum, ama bulduğum herkese risâleleri okutuyorum.” Sohbetimiz devam ederken, bir torunu Kezbannur ağlamaya başladı. Bir türlü susmuyor. Babaannesi kucağına aldı. “Fa’lem ennehü lâ ilâhe illallah” diyerek sallamaya başlayınca sustu. Minik gözlerini babaannesine dikerek tevhidi dinlemeye başladı.

Üstad Hazretlerı

karşiliksiz bır şey almazdi

Kezban Annenin gözleri zaman zaman bir noktaya dalıyor, belki de 30-40 yıl öncesini düşünüyor. Sonra yine konuşmaya başlıyor:

“Üstadı her zaman görürdük. Yolu zaten bizim kapının önüydü. Üstad her gördüğümüzde, ‘Hastayım, duâ edin kardeşlerim’ derdi. Şahide Anne Üstadla sık sık görüşürdü. Üstadın ona öğrettiklerini öğrenmek için Şahide Annenin yanından ayrılmazdım. Cenâb-ı Hak öyle verdi aşkını… Allah tarafından evdekilerde pek bir şey söylemezdi. Bazan yemek yapacak vaktim kalmazdı. ‘Çay demleyivereyim mi?’ derdim. ‘Ben ne bulursam onu yerim’ derdi.

“Bazan Üstadımıza kaymak gönderirdik, ardından hemen para yollardı. Selâm gönderirdi. Karşılıksız bir şey almazdı. Şahide Annem de ondan almış ya, bazan ziyarete geldiğinde iki bardak çay içse, hemen çocuğa veya bana bir hediye verirdi. ‘Kardeşlerim, abdestsiz durmayın. Aniden ölüm gelirse imanla göçersiniz. Beş vakit abdestinizi evvel alıp hazırlandınız mı, ahirette melekler şaşarlarmış. ‘Bu nurlar kimin? Bunların nuru neden fazla?’ diye sorarlarmış Cenâb-ı Hakk’a. O da ‘Bunlar namazdan önce abdest alıp Benimle görüşmeye hazırlanan kullarımın dermiş’ derdi. İşte Şahide Anne bizi ibadete böyle şevklendirirdi. Biz de hep abdestli olur, iş yaparken bir taraftan da virdlerimizi, duâlarımızı ezberden okuyabilirdik. Aramızda cüz paylaşırdık. Hatim duâmızı Üstad yapardı. Sonra ‘Sen benim vekilimsin’ diye o vazifeyi Şahide Anneye verdi.”

Kezban Anne sohbetimizin bir yerinde “Bu kadar yeter mi? Biraz da Üstadımızla konuşalım mı?” deyince doğrusu ne demek istediğini birdenbire kavrayamadım. “Şimdi gözümün pili bitti ya, bulduğuma risâle okutuyorum” diye açıkladı söylediklerini. Öyle ya, Üstad “Risâleleri her okuduğunuzda benimle konuşmuş gibi olursunuz” demiyor muydu?

Sözler’i açtık. Ve 28. Söz’ü okuduk. Cennet bahsini, “Dost dostuyla beraber orada bulunacak” bahsini daha iyi anladık. Öyle ya, Cennetteki beraberlik de böyle olmalıydı. Bir araya geldiğimizde zaman mefhumu olmaksızın, uzun süredir merak ettiğimiz soruların cevaplarını öğreniyoruz. Sorular soruları takip ediyor ve zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz bile…

Yazımızı Kezban Annenin minik not defterini karıştırırken rastladığımız kendi duâsı ile bitirelim:

“Ey Rabbim! Bize bol rızık, faydalı ilim, üstün zekâ ve sıhhatli bir hayat bahşet!

“Yüce Rabbim! Beni bu dünyada doğru yoldan ayırma, gaflet ve dalâlete düşürme, öldükten sonra kabirde eziyet ettirme. Mahşer günü, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin, Habîbin Muhammed’in (asm) şefaatinden mahrum etme. Ahirette bana salih kullarının arasında yer ver. Beni Cehennemden koru!

“Ey rahmeti bol Rabbim! Sen benim en büyük sığınağımsın. Ben ancak Sana ibadet eder, Senden yardım dilerim. Benim üzerimden yardımını esirgeme…

“Beni rahmet deryalarına daldır. Kazancımı helâl ve bereketli kıl!

“Rabbim! Bana güzel ahlâk ver. Beni her türlü kötülüklerden muhafaza et. Bana hakikati göster. Beni kurtuluşa erdir.

“Peygamberimizin (asm) sünnetinden ve onun yolundan ayırma!

“Sevdiğini bana da sevdir. Sevmediğini de sakındır! Âmin!”




HABER - YORUM - ANALİZ
www.sentezhaber.com

07.03.2010

E-Posta: [email protected]



Süleyman KÖSMENE

Cemaat namazında tamamlama


A+ | A-

Mevlüt Bey: “Vakit namazlarında farzlarda imama sonradan yetişen namazını nasıl tamamlar? Bütün vakitlere ve rek’âtlere göre tarif eder misiniz? Meselâ, öğle namazı 2., 3. ve 4. rek’âtlerde namaza yetişen namazını ayrı ayrı nasıl tamamlar?”

Cemaatle namazda imama sonradan yetişen ve namazın bir veya birkaç rek’âtini imamla kılmayan birisi, kılmadığı kaç rek’ât varsa hepsini, imam selâm verdikten sonra sıra ile ve tek tek kazâ yapar. Kazâ yapmaktan kastımız, kılınmayan rek’âtlerde ne varsa, arttırmaksızın ve eksiltmeksizin kendisinin de okuyarak namazını tamamlamasıdır. Yani imamın seslice veya gizlice okuduğu Fâtihâ ve zamm-ı sûreyi kendisi sessizce okur. Ve namazını tamamlar.

İmama herhangi bir rek’âtin en geç rükûunda—imam rükûdan doğrulmadan—yetişen kimse o rek’âti imamla birlikte kılmış sayılır. İmam selâm verinceye kadar namazda imama uyar. İmam selâm verince, kendisi selâm vermez, ayağa kalkar ve kılmadığı rek’âtleri sıra ile kılar.

Bunu misallerle açıklayalım:

* Sabah namazının farzının ikinci rek’âtinde imama uyan bir kimse, imamla berâber son oturuşta yalnız “Et-Tahıyyâtü” duâsını okur, bekler. İmam selâm verince kendisi ayağa kalkar ve kılmamış olduğu birinci rek’âti kılar. Bu durumda birinci rek’âtte ne okuması gerekiyor idiyse okur. Çünkü kıldığı bu rek’ât kazâdır. Yani “Sübhâneke”yi okur, ardından “Eûzü ve Besmele” çeker, ardından Fâtihâ Sûresini ve zamm-ı sûreyi okur. Rükû ve secdelerle birlikte son oturuşunu yapar, “et-Tahıyyâtü’yü, salâvatları ve Rabbenâ Âtinâ’yı” okur ve selâm verir.

* Akşam namazının son rek’âtinde imama uyan bir kimse; “Sübhâneke”yi okur ve o rek’âti imamla birlikte kılar ve teşehhüde oturur. İmam selâm verince kalkar ve kılmadığı ilk iki rek’âti sıra ile kılar. Kıldığı bu iki rek’ât kazâ olduğundan; her rek’âtte ne okuması gerekiyorsa okur. Meselâ birinci rek’âtte okuması gereken Sübhâneke’yi, Eûzü ve Besmele’yi, Fâtihâ Sûresini ve zamm-ı sûreyi okur, rükû ve secde yapar, ilk oturuşunu yapar. Bu onun ilk oturuşu olduğundan sadece “et-Tahıyyâtü”yü okur ve ikinci rek’âte kalkar. Burada Besmele çeker, Fâtihâ Sûresini ve zamm-ı sûreyi okur. Ardından rükû ve secde yapar, son oturuşunu yapar. Son oturuşta okuması gereken “et-Tahıyyâtü’yü, Salâvatları ve Rabbenâ Âtinâ” duâlarını okur ve selâm verir.

* Dört rek’âtli namazın ikinci rek’âtinde imama uyan kimse, imam selâm verdikten sonra kalkar ve kılmadığı birinci rek’âtin kazâsını yapar. Bu esnada birinci rek’âtte ne okuması gerekiyor idiyse hepsini sıra ile okur.

* Dört rek’âtli bir namazın üçüncü rek’âtinde imama uyan bir kimse, son iki rek’âti imamla kılmış olmaktadır. Teşehhütten sonra imam selâm verince kalkar ve sıra ile ilk iki rek’âtin kazâsını arada oturmaksızın peş peşe yapar. Bu esnada okuması gereken duâ ve sûreleri okur.

* Dört rek’âtli bir namazın dördüncü rek’âtinde imama uyan bir kimse imam selâm verince kalkar, birinci rek’âti, okuması gereken duâ ve sûreleri okuyarak kılar, rükû ve secdeyi yapar ve sonra oturur. Bu onun ilk oturuşudur ve bu oturuşta yalnız “et-Tahıyyâtü”yü okur. Ardından hemen kalkar, ikinci ve üçüncü rek’âtleri peş peşe, arada oturuş yapmaksızın kılar. Bu rek’âtlerde okuması gereken duâ ve sûreleri okur.

Rek’âtlerin sıra numaralarını kendisi yeniden koyar ve teşehhüde buna göre oturur. Meselâ, imamla kıldığı son rek’âti kendisi-–o rek’âtte yetiştiğinden—birinci rek’ât olarak sayar; imamdan sonra kendisi, kendisine göre ikinci rek’âti kılınca teşehhüde oturur. İmamla birlikte zorunlu olarak teşehhüde oturmuş olmasını nazara almaz.

* Bayram namazının birinci rek’âtinin rükûunda imama yetişen kimse, rükûda imama kavuşacağını tahmin ederse, hem iftitah tekbîrini, hem de Bayram tekbirlerini ayakta olarak alır ve sonra rükûa varır. İmama rükûda yetişemeyeceğinden korkarsa iftitah tekbirinden sonra rükûa varır, Bayram tekbirlerini ellerini kaldırmaksızın rükûda alır.

* Bayram namazının ikinci rek’âtinde imama yetişen kimse, imam selâm verdikten sonra kalkar, birinci rek’âti ziyâde tekbîrleri ile birlikte kıraatli olarak, yani okuması gereken Fâtiha ve zamm-ı sûreyi okuyarak kazâ eder.

* Cenâze namazı başladıktan sonra gelip imama uyan kimse, hemen tekbir alır. Noksan kalan tekbirlerini de duâ okumaksızın peş peşe alır. Eğer dördüncü tekbirden sonra imama uymuşsa, imam selâm verdikten sonra diğer üç tekbiri kendisi kazâ eder.

* Teravih namazı kılınırken cemaate yetişen kimse, önce Yatsı namazının farzını kendisi kılar. Daha sonra teravih namazı için imama uyar.

Cemaatten sonraki kazâ rek’âtlerini kılan kimse, bu rek’âtlerde artık başkasına uymaz. Başkası da kendisine uymaz.

Cemaate sonradan yetişen kimse, imam açıktan okumaya başlamışsa Sübhâneke’yi okumaz, imamı dinler. Sübhâneke’yi imamın kıraatinin âyet aralarında imam okuma yapmazken okur. İmam gizli okuyorsa Sübhâneke’yi okur.1

Dipnot:

1- Müslim, Mesâcid, 255; Nesâî, İmamlık, 50.




HABER - YORUM - ANALİZ
www.sentezhaber.com

07.03.2010

E-Posta: [email protected]



Hüseyin GÜLTEKİN

Gıpta edilecek bir emekli


A+ | A-

Halkın dilinde her ne kadar emekliye “Yaşı geçmiş, işi bitmiş” dense de, onun durumu hiç de öyle değil. Belki emekli olduğu için, yaşının geçtiği kısmen doğru olsa da işinin bitmediği, artarak devam ettiği kesin. Ömür dakikalarının sel gibi akıp gittiği gerçeğinden hareketle yaşın durdurulması mümkün olmadığına göre elbette yaş da geçecek, bir gün gelip, sayılı olan bu ömür dakikaları da bitecek.

Bu hakikatların şuurunda olduğundan, emeklilik hayatının günlerini, saatlerini, hatta dakikalarını en üst düzeyde değerlendirmenin hesabını yapıyor...

Hayatının belki de en zinde, en sağlıklı devresi sayılan gençliğinin hemen hepsini devlet kapısında geçirmiş biri olarak geriye kalan sayılı günlerinin saatlerini ve dakikalarını artık uhrevî hayatı için harcamayı düşünüyor olmalı ki, emekliliğine ayırdığı bu zamanı boş geçirme niyetinde değil.

Gerçi o devlet kapısında çalışırken de dünya ahiret-dengesini gözeterek zamanını iyi değerlendiriyordu; ahireti unutup, arka plana itip, dünyevî meşgalelere çok dalmıyordu; ibadetlerini ve elden geldiği kadar okumalarını aksatmıyordu; nurlu sohbetlerden geri kalmıyordu... Ama ne kadar da olsa devletin ona verdiği bir işi, bir vazifesi vardı. Bu sebeple uhrevî hizmetlere istediği kadar zaman ayıramıyordu.

Ama görülüyor ki, bu emeklilik hayatı tam da ona göre, iyi bir fırsat. Herşeyden önce devletin emir-komuta zincirinden uzak bir şekilde hür olmanın tadını çıkarıyor. Emekliliğin en tatlı, en ferahlı yönü hür olmanın yanında zaman bolluğu olmalı ki, o bu zamanı en güzel, en verimli bir şekilde geçirmenin hesabını yapıyor.

Emekli olsa da onun belli ve değişmez bir mesaisi var. Her gün için önceden planlanmış bir programı var. Ve hemen her gün, hazırladığı bu programa uymanın gayretinde olur. Fevkalâde bir durum olmadıkça, çok acil bir mani çıkmadıkça, bu günlük programını mutlaka uygular.

Programının önemli ve zaman alıcı kısmını okumalar teşkil eder. Kur’ân-ı Kerim, Cevşenü’l-Kebîr ve Risâle okumaları... Namazlar ve sâir ibadetler... Gazete ve derdi okumaları... Nurlu sohbetlere iştirak... Dost-ahbap ziyaretleri... vs. Evet onun günlük çalışma programı böyle.

Kendisine, her gün hiç aksatmadan bu programı nasıl uyguladığını sorduğumuzda, şöyle diyor bizim emektar emeklimiz:

“Yeter ki bu konuda kararlı ve azimli olun, gerisi kolay. Zamanı iyi ayarlayıp dakik olduktan sonra mesele kalmıyor. Devlet işinde çalışırken nasıl ki bir mesai saatim vardı; emekli olduktan sonra da değişmeyen bir mesaim var. Uyku saatim, kalkma saatim, yemek saatim, namaz saatlerim, okuma saatlerim her gün bellidir ve ben mutlaka bu programa göre kendimi hazırlarım. Yani ‘Nasıl olsa emekliyim, bunu sonra telâfi ederim’ diye günlük programımı erteleme cihetine gitmem. Çok acil bir meşgale veya hesapta olmayan bir mani çıktığında o gün yapamadığım vazifelerimi ertesi günü telâfi etmeye çalışırım. Günlük programımı tamamlamadan, acil bir iş olmadan dışarı çıkmam, misafirliğe gitmem, gelecek olan misafirlere başka bir vakit veririm.”

Evet emekli insan deyince çoğumuzun aklına, işsiz-güçsüz, boş boş gezen veya akşama kadar orada burada zaman geçiren insanlar gelse de, az da olsa böyle zamanını faydalı meşgalelerle dolu dolu geçiren emeklileri görmekle, emekliler hakkındaki kanaatimiz değişiyor.

Görünen o ki, yaşı başı geçmiş, hayatlarının artık kışını yaşamakta olan bu gibi emeklilerimizin bu gibi gıpta edilecek bir yaşantının içinde olmalarında Risâle-i Nur eserlerinin ve kudsî hizmetin payı ve katkısı büyüktür. İlerlemiş yaşlarına rağmen, nice gençlerden daha zinde, daha azimli olmalarında hiç şüphesiz Nurlarla meşguliyetin hissesi inkâr edilmez.




HABER - YORUM - ANALİZ
www.sentezhaber.com

07.03.2010

E-Posta: [email protected]



Kazım GÜLEÇYÜZ

Endişe-i istikbal


A+ | A-

Üstadın “endişe-i istikbal” olarak ifade ettiği “gelecek kaygısı,” insan fıtratındaki en etkili duygulardan biri. Öyle ki, yerleşik kültür ve anlayış, herşeyi “geleceği garantiye alma” esası üzerine bina edip şekillendiriyor.

İnsanlar çocuk yaştan itibaren “geleceğe” hazırlanıyor. “Gelecek” kelimesinin kapsamı ise, ölümle nihayet bulan ömür içindeki hayat safahatıyla sınırlı: iyi bir eğitim alıp prestijli ve çok para kazandıran bir iş, meslek veya görev sahibi olmak; servet, mal, mülk edinmek; mutlu bir evlilik kurup çoluk çocuğa karışmak; yaşlanınca tatminkâr bir gelir seviyesiyle emekliye ayrılmak...

Kişisel ölçekteki bu planlara, çocuklarının ve hattâ torunlarının geleceğini sağlama almak için yapılan yatırım ve birikimler de dahil edilebilir.

Ahireti yok sayan veya bu dünya hayatından sonra ebedî bir hayatın varlığına inandığı halde fiiliyatta ahiret yokmuş gibi davranıp dünya hayatını öne çıkaran yaygın anlayışın gelecek tasavvuru bu gibi neticeleri beraberinde getiriyor.

Ama bu anlayışın temeli çok zayıf ve çürük.

Çünkü ölüm var. Ve ecelin kime ne zaman geleceğini önceden bilme imkânına hiçbirimiz sahip değiliz. Nitekim kabristanların mezartaşlarındaki yazılarda, hiç beklenmedik zamanlarda ansızın geliveren vefatlarla ilgili son derece etkileyici ve düşündürücü pek çok ibretli mesaj var.

Günlük hayatın akışı içinde de, hiç eksik olmayan trafik kazalarına veya sel ve deprem gibi felâketlere ya da kalleş terör saldırılarına yahut anne-baba-kardeş cinnetine kurban giden kundaktaki bebelerin, ÖSS hazırlığındaki gençlerin, fidan gibi delikanlıların, gelinlik çağdaki kızların, yürek yakan acı sonlarını takip etmiyor muyuz?

Ve bu çeşit beklenmedik, âni vefatlar kendi yakın çevremizde meydana geldiğinde çok daha fazla ve derinden etkilenip sarsılmıyor muyuz?

Bunlar, ölüm gerçeği yokmuşçasına hazırlanan “gelecek planları”na en ağır darbeyi vuruyor.

Aslında aynı şey “vakitli” ölümlerde de geçerli.

İstatistikler, hayat şartlarındaki iyileşmelere bağlı olarak ortalama ömür müddetinin giderek yükseldiğini ortaya koysa da, hiçbirimiz dünyada kalıcı değiliz. 80-90-100 veya çok az sayıdaki “rekor” örneklerinde olduğu gibi 110-120 yıl da yaşasa, her insan vadesi gelince ölümü tadacak.

Böyle olunca, er veya geç nihayete erecek olan sınırlı bir hayat için öyle uzun uzadıya “gelecek hesapları” ve detaylı planlar yapmaya değer mi?

Bediüzzaman’ın, insan fıtratındaki “endişe-i istikbal” hissi için yaptığı yorum, bu çerçevede son derece gerçekçi, isabetli, uyarıcı ve manidar:

“Endişe-i istikbal hissi herkeste var. Şiddetli bir surette endişe ettiği vakit bakar ki, o endişe ettiği istikbale yetişmek için elinde bir senet yok. Hem rızık cihetinde bir taahhüt altında ve kısa olan bir istikbal, o şiddetli endişeye değmiyor. Ondan yüzünü çevirip, kabirden sonraki hakikî ve uzun ve gafiller hakkında taahhüt altına alınmamış bir istikbale teveccüh eder.” (Mektubat, s. 56)

Evet, endişe edilmesi ve garantiye alınması gereken asıl “gelecek,” kabirden sonraki istikbal.

Bu demek değil ki, kabre kadarki dünya hayatını bütünüyle boşlayıp ihmal edelim. Öyle birşey yok. Üstadın bize anlattığı Sahabe modelini esas alıp, hayatımızı onlar gibi “dünyayı kesben değil, kalben terk” prensibiyle tanzim etmemiz; dünyadaki âdetullah kanunları ile “sebeplerin gereği”ne riayet ederken, ölüm, kabir, berzah, haşir, ahiret gerçeklerini hep hatırda tutan bir şuurla sonsuz hayata hazırlanmamız icab ediyor.

Rabbimizin, son elçisi Peygamberimiz (a.s.m.) vasıtasıyla ve Kur’ân âyetleriyle verdiği mesajların anlatıldığı şu cümleler de bize ışık tutuyor:

“(Peygamberimiz) Beşer için öyle bir istikbalden haber veriyor ki, dünyevî istikbal ona nisbeten bir katre hükmündedir. Ve öyle bir saadetten müjde veriyor ki, dünya saadetleri ona nazaran rüyalar gibi olur.” (Mesnevî-i Nuriye, s. 49)

Ve son söz: “Kabrin arkası için çalışınız, hakikî saadet ve lezzet ondadır...” (Mektubat, s. 477)




HABER - YORUM - ANALİZ
www.sentezhaber.com

07.03.2010

E-Posta: [email protected]



Mehmet KARA

Çıt çıkarmaya yüzleri olmayanlar


A+ | A-

Geçen hafta bugün 28 Şubat post modern darbesinin 13. yıldönümüydü. Gün dolayısıyla tüm Türkiye’de törenler düzenlendi. Hatta dış temsilciliklerde ve KKTC’de resmi törenlerle kutlamalar yapıldı! Darbenin ne kadar güzel bir şey olduğu, milletin hayrına olan bir gereklilik olduğu slayt gösterileri eşliğinde anlatıldı!

Tabiî ki böyle törenler yapılmadı, yapılamaz da. O zamanın kudretli generalleri, 5’li çete diye tarif edilen sivil toplum örgütleri, brifing alan hukukçulardan “çıt” çıkmadı. Çünkü, millî iradeye karşı yapılan bu “darbeyi” savunacak halleri de, yüzleri de yoktu. Tam tersi, bu sene daha bir başka tepkiler geldi. Türkiye’nin birçok ilinde demokrasiye inananlar “Bir daha asla” diyerek protesto gösterileri yaptılar. Bu seneki protestoların en önemli nedeni, son yıllarda bir bir ortaya çıkarılan darbe planlarına duyulan tepkiydi. 28 Şubat’la beraber bu darbe planları da protesto edildi. Hükümet yetkilileri sürecin 10 yıl bile sürmediğini söyleseler de tepkiler onu göstermiyordu. Çünkü bu süreçte gelen yasaklar hâlâ sürüyor. Yasaklar kalkmadıkça da sürecin bittiğini söylemek doğru olmaz.

ASGARİ ÜCRETLİYE HERKES ŞAŞIYOR?

Şubat ayı enflasyonu açıklandı ve beklenenin üzerinde çıktı. Yıllık enflasyon tekrar iki haneli rakamlara yükseldi. 2009 işsizlik rakamları açıklandı. 2009 yılında işsizlik oranı tarihî rekorlardan birini kırdı. Yeni yılla birlikte çalışanlara yapılan zamlar ortada. Asgarî ücret gerçekten de sefalet ücreti… Bunlar, son günlerdeki ekonomi haberlerinden bir kaçı. MHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Didinmez, öyle bir fıkra anlattı ki, ekonomiyi özetlemeye yetiyor:

Bir gün ekonomiden sorumlu Alman, Fransız ve Türk ekonomi bakanları toplanmışlar. Fransız bakan, “Bizim ülkemizde açlık sınırı 900 Euro ama biz vatandaşımızı zorda bırakmamak için onlara 1400 Euro veriyoruz. Fakat bu 500 Euro’yu nerede harcadıklarını bir türlü öğrenemiyoruz” demiş. Sonra Alman bakan söz almış: “Bizim ülkemizde açlık sınırı 880 Euro ama biz ülkemizde işçileri mağdur bırakmamak için onlara 1500 Euro veriyoruz. Ama 620 Euro’yu nerede harcadıklarını bir türlü tespit edemiyoruz.”Sıra Türk bakana gelmiş: “Bizim ülkemizde açlık sınırı 893 TL. Biz işçilerimize 577 TL veriyoruz. Ama kalan 316 TL’yi nereden bulduklarını bir türlü anlamıyoruz!”

Sahi insanlar geçinebilmek için nereden para buluyorlar?

İYİ ADAM KÖTÜ ADAM!

Geçtiğimiz mahallî seçimlerde CHP’nin yaptığı açılımlar dikkat çekiciydi. Geleneksel CHP politikalarına uymayan açılımlardan birisi de “çarşaf açılımı”ydı. Seçimlerden sonra bu açımların birçoğu fos çıkmıştı. Seçimler öncesi çarşaf açılımı yapan CHP’liler şimdide çarşaf yırtma ve çiğneme açılımı yaptılar .Mersin’de kadın kolları üyesi bir gurubun çarşafları yırtıp ayakları altında ezmesi CHP’yi karıştırdı. Eylem yapanlar komik savunmalar yapıp, “günümüzde ülkenin üzerine çöken kara bulutları simgeleme anlamında siyah bezler kullanıldığını” söyleseler de samimi olmadıkları ortada.

Kemal Kılıçdaroğlu, “Bu, CHP’ye karşı provokasyondur” derken, bazıları da çarşaf çiğneyenler gibi düşündüklerini açıkladılar. Disipline verilen çarşaf çiğneyen CHP’liler partiden istifa ettiler. Ama bu “iyi adam kötü adam rolü”nü oynamak anlamına geldi. Millet kimin samimî olduğunu çok iyi gördü ve bir yere not etti merak etmeyin…

ISLAKLIK KURUDU MU?

Hitabeti ile dikkat çeken Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın son günlerdeki bazı sözlerinin ardından dilediği “özür”lerle hatırlanır oldu. “İrtica ile Mücadele eylem planı”ndaki ıslak imza tartışmalarındaki son gelişmeleri soran gazetecilere çok kısa bir cevap verdi: “Islak imza kurudu artık…”

Arınç’ın konuşmasını devam etmesini bekleyen gazeteciler hem bu kısa cevaba hem de ifadeye şaştılar kaldılar. “Islak imza kurudu artık’ derken neyi kastetti?” diye birbirinin yüzüne baka kaldılar.




HABER - YORUM - ANALİZ
www.sentezhaber.com

07.03.2010

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

Aile boyu yasak


A+ | A-

28 Şubat (1997) sadece bir tarihi değil, aynı zamanda haksızlığın ayyuka çıktığı bir sürecin başlamasını anlatır. Uzun süren bir Millî Güvenlik Kurulu toplantısında alınan kararlar iktidara biraz da zorla kabul ettirilerek 1000 (bin) yıl sürmesi istenen bir süreç başlatılmıştı.

Bu ‘süreç’in bir hedefi de ‘tesettür’ü kamusal alan dışına atmaktı. Gerçi bu hedef 28 Şubat’ta değil, çok daha önceki yıllarda ortaya konulmuş ve ‘Tek Parti devri’nde “Tesettür hudutlarımızın dışına atılacak” yollu haberler o günkü gazetelerde yer almıştı.

Millete rağmen icra safhasına konulan her ‘süreç’ten sonra mağdur olanların sayısı artıyor. 28 Şubat süreci de yeni mağduriyetlere sebep oldu. Yeni Asya’nın bu sürecin yıldönümü vesilesiyle başlattığı yeni yazı dizisinde (13. yılında 28 Şubat) birbirinden dikkat çekici, ibret verici ve bazen de göz yaşartıcı röportajlara yer veriliyor. Aslında dizideki bütün röportajlar ayrı ayrı değerlendirmeyi hak ediyor. Bu vesile ile diziye katkı sağlayan arkadaşları tebrik ederken, “28 Şubat süreci”nin mağdurlarından Doç. Dr. Sevgi Kurtulmuş’un şu tesbitine dikkat edelim: “Ben üniversite’den atıldığımda benim kızım ilkokul 3. sınıfa gidiyordu. Şimdi o üniversite 4. sınıfa geldi ve aynı yasak devam ediyor.”

Hiç bir sûrette alışmamamız gereken ‘kanunsuz başörtüsü yasağı’nın sadece anne-babaları değil, çocuklarını da mağdur ettiğini görelim.

Tabiî ki devam eden haksızlığın nasıl sona ereceği de tartışma konusu. Doç. Dr. Kurtulmuş bu konuda da şöyle konuşmuş: “Problemin hâlâ çözülmemiş olmasının en büyük sebebi; siyasî iradenin bu konunun çözümünde yeterli kararlılık ve feraset gösterememiş olmamasıdır. Belki niyetleri samimiydi, ama sonuç ortada. Bir Hayrünnisa Hanımın, ya da Emine Hanımın orada oturması önemli. Güzel bir şey, ama 18-20 yaşındaki çocukların başörtüsüyle okula gidememesi kadar önemli değil bana göre. Bu da, Türkiye’de hiçbir şeyin değişmediğini gösteriyor. Milletin yarasına merhem olmadıktan sonra o makamlarda kimin oturduğunun ne önemi var. Samimî olarak başörtüsü meselesini çözmeye kalksalardı, çözerlerdi. Cumhurbaşkanlığı sorununu nasıl çözdüler? Referanduma götürüldü, halkın bir problemi olmadığı ortaya çıktı ve sorun doğru bir şekilde çözüldü. Aynı direnci ve iradeyi burada da göstermelerini bir başörtüsü mağduru olarak beklerdim. Belki iç dünyalarında çözmeyi istediler, ama ‘Bedel ödemeye hazır değiliz’ dediler.” (Yeni Asya, 4 Mart 2010)

Evet, fazla söze hâcet yok. Yıllar yılı devam edip, insanları ‘aile boyu’ mağdur eden kanunsuz ve keyfî başörtüsü yasağı; ciddî, kararlı ve ısrarlı bir çalışma ile sona erdirilebilir. Sevgi Hanım güzel bir örnek vermiş: Cumhurbaşkanlığı için verilen mücadele, başörtüsü yasağını sona erdirmek için verildi mi? Türkiye’yi ‘idare edenler’in eşlerinin başları örtülü olması ‘artı puan’ ise, aynı kişilerin kızları sırf başları örtülü diye ‘hicret’ etmek durumunda kalıyorsa bu ‘eksi puan’ değil mi? Kendi çocuğunu Türkiye’de okutamayan bir ‘iktidar’ gerçekte de ‘iktidar’ mıdır? ‘İktidar’ kabul edilse bile ‘muktedir’ denilebilir mi?

Başörtülü öğrencilerin üniversiteye girebilmelerini, arzu edenlerin uygun mekânlarda çalışmalarını; idarecilerin eşlerinin ‘makam’larda oturmalarına tercih etmeliyiz. İnşallah gelecekte ‘yasaklı günler’i ‘mizah’ niyetine hatırlayacağız... Tabi üzüleceğiz de...




HABER - YORUM - ANALİZ
www.sentezhaber.com

07.03.2010

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Ali Rıza AYDIN

  Atike ÖZER

  Baki ÇİMİÇ

  Banu YAŞAR

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H.İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Muzaffer KARAHİSAR

  Nejat EREN

  Nurullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu

Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.
Kurumsal Linkler: Risale-i Nur Kongresi - Bediüzzaman Haftası - Risale-i Nur Enstitüsü - Yeni Asya Vakfı - Demokrasi100 - Yeni Asya Gazetesi - YASEM - Bizim Radyo
Sentez Haber - Yeni Asya Neşriyat - Yeni Asya Takvim oktay usta yemek tarifleri Köprü Dergisi - Bizim Aile - Can Kardeş - Genç Yaklaşım - Yeni Asya 40. Yıl