Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 15 Eylül 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


M. Latif SALİHOĞLU

Nurs'ta külliye inşası



Hizan'ın Nurs köyünde, yaklaşık iki yıldır hummalı bir çalışma var. Bu çalışmayı, kısaca "Bediüzzaman Külliyesini inşa hizmeti" şeklinde isimlendirmek mümkün.

Geçen seneki yazılarımızda da ifade ettiğimiz gibi, bu büyük külliyede şu ana bölüm ve üniteler yer alıyor:

1) İkisi küçük, biri büyük üç kubbe kaidesiyle inşa edilen cami. Caminin bir bölümü hanımlar için özel olarak tasarlanmış durumda.

2) Misafirhane.

3) Kur'ân kursu; ders/sohbet salonu.

4) İki ayrı abdest mahalli.

5) Gasilhane.

6) Eski camiye mahfaza.

* * *

Nurs köyü, bilindiği gibi Bediüzzaman Said Nursî'nin doğduğu köyün ismidir.

Kendisinin mezarı meçhûlde olmakla beraber, annesi, babası ve kardeşlerinin mezarı buradaki kabristanda bulunuyor.

Aynı şekilde, Bediüzzaman Hazretlerinin doğduğu evin kendisi de, hâlâ dimdik ayakta duruyor.

Hazret–i Üstad'ın hatırasını yaşatmak maksadıyla satın alınan bu kırma taşlı, toprak damlı ev, Nur Talebeleri tarafından koruma altına alınmış durumda. Halen gidip ziyaret edilebiliyor.

* * *

Bu köyde Üstad Bediüzzaman'ın hatırasını taşıyan bir başka yapı da, yine kırma taştan inşa edilmiş olan eski Nurs Camiidir.

Caminin mazisi tam olarak bilinmiyor. Ama, en az 200 yıllık bir cami olduğu tahmin ediliyor.

Vaktiyle, civar köylerin âlimleri Nurs'a gelip, bu camide toplanır, ilmî sohbetlerde bulunurlarmış.

Bediüzzaman Hazretleri de, çocukluğunda bir fırsatını bularak, evlerine yakın mesafede olan bu camiye gider ve âlimlerin sohbetine iştirak edermiş.

Alimler, onun dışında çocuk yaşta başka birini aralarına almazlarmış.

İşte, Nurs'ta bugün için yeniden inşa ve ihya edilen yer burasıdır.

Eski cami, orijinal haliyle korunarak muhafaza altına alınmış. Etrafında ise, yukarıda sıraladığımız üniteleriyle bir büyük külliyenin inşasına başlanılmış durumda.

* * *

Sanırım, daha evvel de hatırlatmıştık ki, Nursluların maddî imkânları son derece sınırlı, kısıtlı durumda. Ceviz ve kavak kütüklerinden başka paraya dönüştürebilecekleri başka bir gelir kaynakları yok. Uğraş verdikleri sair bağ–bahçe ve hayvancılık işleri, ancak aile efradının zaruri ihtiyaçlarını karşılayabiliyor.

Külliye inşaatı ise, büyük maddî imkânları gerektiriyor. Sizler, Allah kabul etsin şimdiye kadar destek verdiniz, mütevazı da olsa birtakım yardımlarda bulundunuz.

Ne var ki, yardımlar sayesinde iyi bir mesafe alınmakla beraber, inşaat henüz bitmiş değil.

Üstelik, kaba inşaat noktasında son safhalara gelinip kalınmış durumda. Mevcut imkânlar, işi daha ileriye götürmeye yetmiyor.

Dolayısıyla, sizlerin yardımına, desteğine yeniden ihtiyaç var.

* * *

Üç gün evvel, Nurs'tan bir heyet gazetemizi bir kez daha ziyarete geldi. Şimdiye kadar yapılanlardan dolayı teşekkürlerini bildirmekle beraber, biz kardeşlerine mevcut durumu da son fotoğraflar eşliğinde arzetmiş oldular.

Nurs'u ve buradaki hizmetleri sahiplenen bizler de, bu durumdan sizleri haberdar etmekle kendimizi mükellef görüyoruz.

Yapacağınız yardımları resmî adı Kepirli olan bu köyün camilerini yaptırma ve yaşatma derneği adına bankada açılmış olan şu hesap numarasına yatırabilirsiniz:

Ziraat Bankası Hizan Şubesi

Hesap no: 4450 6210–5001

Daha detaylı bilgi için, ayrıca şu telefon numarasını arayabilirsiniz:

Hikmet Okur: 0535 768 27 72

Hikmek Okur, Üstad Bediüzzaman'ın Nurs'taki en yakın akrabalarından biri olup, külliye ve sair hizmetlerle de birinci derece alâkadar oluyor.

Günün Tarihi

Nihaî karar, adâleti infaz

15 Eylül 1961: Demokratların yargılandığı Yassıada Askerî Mahkemesinde nihaî karar.

Burada Yüksek Adâlet Divanı ismiyle kurdurulan mahkeme, 15 devlet adamının idamına, 31 kişi için müebbed hapse, 408 kişinin çeşitli hapis cezalarına çarptırılmasına ve 133 kişinin de beraatine karar verdi.

Aynı gün Millî Birlik Komitesinin de tasdik ettiği bu mahkeme bozuntusunun kararı birer birer tatbike konuldu.

Kararın infazı şöyle gerçekleştirildi: Maliye Bakanı Hasan Polatkan ile Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu 16 Eylül’de, Başbakan Adnan Menderes ise 17 Eylül sabahı İmralı Adasında idam edildiler.

Bu fecaat, milletin kalbinde öylesine derin yaralar açtı ki, kapanması, yahut unutulması kàbil değil.

Şunu da kesinlikle ifade etmek mümkündür ki: Türkiye var oldukça, bu üç mazlûm şehide rahmet okunacak, onları idâma sevk eden zâlimlere de lânet yağdırmaya devam edilecek.

Zira, Yassıada'da o gün sadece şahısların idamına karar verilmedi; aynı zamanda hukuk cinayeti işlenerek adâletin kendisi de boğazlanmış oldu.

Mahkeme heyetinin başları üstünde "mülkün temeli" diye yazılı duran adâlet, ne yazık ki o süreçte "zulmün temel harcı" olarak kullanıldı.

15.09.2006

E-Posta: [email protected]




Halil USLU

Konya Ereğli ve Berat Gecesi



Aziz Türkiye’mizin mübarek topraklarımızın her karışında güzellik ve tarih vardır. Takriben 924 ilçemizin bazıları şehir il merkezlerinden daha büyüktür. Bunların başında gelenlerden birisi Konya Ereğli’sidir. Mükerrer defalar gittim, fikir bazında çok çalışmalarım olmuştur. TV konuşmalarından konferanslara, gönül sohbetlerinden seminerlere kadar, halen de devam etmektedir. Burada da çok gönül dost ve kardeşlerim vardır. Konya Ereğlisi Türkiye’de 30 ilden daha büyüktür. 2006 itibarıyla ilçe merkezi 100 bini bulmaktadır, yaz dönemleri mahsul zamanı daha da artmaktadır. Ereğli her cihetle il olmaya namzet ve şayeste bir ilçe merkezidir. Tarihî, kültür, turizm, eğitim ve ulaşım açısından... Yüksek okulların çoğalmasıyla da çok yönlü olacaktır, ümitvârım.

Ereğli, tarih silsilesi içinde milattan önce ve Hititler döneminden daha önce kurulmuş bir ilçe. Bazı tesbitlere göre; Ereğli’nin adı, Bizans İmparatoru Heraklius’tan bu yana Herakle, İrakle, Eregle, Eregli, Eregliyye ve Ereğli şeklini almıştır. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde ise Alaattin Keykubat’ın, Ereğli’den bir sefer dönüşü geçerken Peygamber Pınarı denilen—şu anda Akhüyük köyünde bulunan—çamurun, yaralı askerlerinin yaralarına şifa olduğundan dolayı buraya Erkili (Ereğli) dediği söylenmektedir. Toros Dağları’nın eteklerinden çıkan sular, Ereğli’yi fıtrî olarak güzelleştirmiş, bu sebeple de “Yeşil Ereğli” olarak anılmaktadır.

M.Ö. 64 yılında bütün Anadolu ile birlikte Romalıların eline geçen Ereğli, 395 yılında Roma İmparatorluğunun ikiye ayrılmasıyla Doğu Roma (Bizanslılar) İmparatorluğunun sınırları içerisinde kalmıştır. Hz. Ömer’in devlet başkanlığı döneminde, Doğu Roma İmparatoru Heraklius’u yendikleri Yermük savaşından sonra Adana ve Tarsus’tan Toroslara kadar ilerleyen Hz. Ömer, Bizans akınlarına karşılık, İç Anadolu’ya yapılan akınlar sırasında Ereğli’nin gelirinin Beytülmâl’a gönderilmesini Bizans’a kabul ettirmiştir. Ereğli, Malazgirt Savaşı’ndan altı yıl sonra (1077) Kutalmışoğlu Süleyman Şah zamanında Anadolu Selçuklularının eline geçmiştir. Karamanoğlu Mehmet Bey, 1276 yılında Konya’yı alarak Karamanoğulları Beyliğini başşehir yaptı ve Ereğli bu Beyliğe bağlanmış oldu. 1457 yılından itibaren kesintisiz olarak Osmanlı yönetimine girmiştir. Osmanlılar zamanında Ereğli’ye bir çok vakıf, cami, kervansaray, türbe yapılmıştır. Ulu Cami, Rüstem Paşa Kervansarayı, Şifa Hamamı vs..

Türkiye’nin kısm-ı azamı makalelere sığmaz, Türkiye’ye ve dış dünyaya çok değerli ilim adamı ve bürokrat insanlar yetiştiren ve yetiştirmekte olan yeşil Ereğli nasıl bir makaleye sığsın. İşte böyle bir Ereğli’yi tekrar görmek ve oradaki can dostlarıyla tekrar mülaki olmak için Berat Kandil gecesinde oradaydım. O gecelerde uzak diyarlara yürümek ve dâvetlere icabet etmek ayrı bir sırdır. Yeni Asya Vakfı’nda toplanan muhterem can dostlarına ve ayrı bir mekânda hanım kardeşlerimize, Berat gecesinin âyet ve hadislerdeki yeri, Hz. Bediüzzaman’ın gece ile ilgili tesbitleri, gecenin ibadet yönü, ispat yönü ve gecenin sosyal hayata bakış vechesini, çeşitli misâllerle ve rakamlı dokümanlarla anlatmaya çalıştık.

Hz. Bediüzzaman’ın tesbitiyle “50 yıllık bir ömrü içine alan, mukadderat-ı beşer için kudsî bir çekirdek olan” bu muhteşem, aziz ve mübarek gecede salonları dolduranlara, hatimler, Cevşenler okuyanlara, duâlar edenlere, sahur programları hazırlayanlara ve bize her türlü ilgi ve alâkayı gösteren muhterem Konya Ereğlisi ağabey ve kardeşlerime, başta Almanya’dan gelen muhterem Fikri Günen ve Yeni Asya Vakfı ve gazetesi temsilcisi Durhasan Bey olmak üzere herkese binler teşekkür ve tebrikler...

Ertesi günün akşamı dâvetli olduğum, Akkuş ve Fidan ailelerinin evlâtları Ayşegül ve Abdülkadir’in düğünlerinde, Konya Sezerhan Düğün Salonunda “Aile Hayatı ve Hz. Peygamber (asm)” başlıklı konuşmamızla haftayı noktaladık. Genç evlilere Hz. Allah’tan iki cihan saadeti niyaz ediyorum. Bugün Ankara-Keçiören’de konuşacağız, inşaallah.

15.09.2006

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Tebbet Sûresi üzerine (4)



İstanbul’dan okuyucumuz: “Tebbet Sûresinin iniş sebebini, açıklamasını ve tefsirini yapar mısınız?”

Cenâb-ı Allah, “Emrolunduğun şeyi, onları çatlatırcasına bildir!”1 âyetiyle Peygamber Efendimiz’i (asm) bütün insanlığa dinini tebliğ etmekle memur kılınca, Peygamber Efendimiz (asm) hiçbir engel tanımayarak çevresindeki bütün insanlara ulaşmak için yoğun çaba içine girdi. Fakat ne hazindir ki, onun başlangıçtaki zor günlerde tek ayak bağı amcası Ebu Leheb ile karısı Ümmü Cemil oldu.

Peygamber amcası Ebu Leheb işini gücünü bıraktı, Peygamber Efendimiz’i (asm) takip etmeye, halkı onu dinlemekten vazgeçirmeye başladı.

Allah Resûlü (asm) Ukaz panayırına gitti, halkı Allah’ın birliğine iman etmeye ve kendisinin Allah elçisi olduğunu tasdik etmeye çağırdı.

Peşi sıra gelen Ebu Leheb:

“Ey ahali! Bu yeğenimdir. Yalan söylüyor. Ondan uzak durun!” diye bağırdı, durdu.

Her gördüğü Kureyş’e:

“Muhammed bize görmediğimiz bazı şeyler vaad ediyor. Bunların öldükten sonra olacağını zannediyor. O benim yeğenimdir; hani benim elime ne koydu?” diyerek iki elini açıp üfledi ve “Tebben leküma!” (Ona inanırsanız elleriniz kurusun!) diye diye dolaştı.

Bir gün Peygamber Efendimiz’e (asm) yüzsüzce yaklaşıp:

“Ben İslâma gelirsem bana ne var?” diye sordu.

Efendimiz (asm):

“İslâma gelene ne varsa sana da o var!” buyurdu.

Ebu Leheb:

“Ben onlardan daha üstün olmayacak mıyım?” dedi.

Efendimiz (asm):

“Ne ile üstün olacaksın?” buyurdu.

Ebu Leheb bu defa patavatsızca:

“Tebben li hâza’d-dîni’llezî yestevî ene ve ğayrî” (Benimle başkasının eşit olacağı bu dine yuh olsun!) dedi.

Tarık-ı Muharibi (ra) anlatıyor: Bir gün Resûlullah Efendimiz’i (asm) Zülmecaz çarşısında gördüm. Halka: “Ya eyyühennas; lâ ilahe illallah!” (Ey insanlar! Lâ ilâhe illallah deyin; kurtulursunuz!) diye sesleniyordu. Arkasında da bir adam ona taş atıyordu. Ökçelerini kanatmıştı. Halka, “O benim yeğenimdir. Onu dinlemeyin” diyordu. “Bunlar kimler?” dedim. “Muhammed ve amcası” dediler.2

İbn-i Abbas (ra) der ki: Peygamberimiz (asm) ile görüşmek isteyen birisi olduğunda Ebu Leheb, “O sihir yapıyor” der, görüştürmezdi. Halkı ondan soğuturdu. Görüşmeye gelen görüşmeden giderdi. Çünkü Ebû Leheb kavim içinde sözü dinlenen birisiydi. Hazret-i Peygamber’in babası gibi olduğundan halk bu konuda ona inanırdı.

Ebu Leheb, peygamber düşmanlığını karısı Ümmü Cemil ile birlikte yapardı. Ümmü Cemil Peygamber Efendimiz’in (asm) geçip geldiği yol üstüne sürekli sert dikenli çalılar dökerdi.

Bütün bu bitip tükenmeyen düşmanlıklar Allah’ın gayretine dokunmuştu. Akrabalarına saygıda kusur etmeyen ve akrabalık bağlarını eşsiz bir merhametle gözeten Allah Resûlünün (asm), öz amcası tarafından defalarca incitilen nazik kalbi Arş-ı Âlâ’yı titretmişti. Bu sebeple Cebrail Aleyhisselâm bir gelişinde Ebu Leheb’e ve karısına kâinat ötesinden tokat gibi, gazap dolu, yaptıklarının cezasını özetleyen bir mesaj getirdi: Tebbet Sûresi.

Tebbet Sûresi, Allah’ın âyetlerini haksız yere yalanlayan, kendisi kulak tıkadığı gibi başkalarını da kulak tıkamaya, dinlememeye ve inkâr etmeye yönlendiren, küstahlıkta, cerbezede, inkârda, azgınlıkta, hakarette, kulak tıkamakta ölçü tanımayan herkese Allah’ın adaletini, galibiyetini, kahrını, cezasını, izzetini, celâlini hatırlatan, ibret vesikası celâlli bir sûresidir. Bu sûre, bir bedduâ sûresi değil; inançsızlıkta küstahlığın bedelini bildiren bir adalet sûresidir. Bu sûredeki âyetler kızgınlıkla söylenmiş bir azarlamadan ibaret değil; ucu Cehenneme uzanan hâkimiyet, izzet ve celâl hakikatinin gerçek bir ifadesidir.

Bu sûre meâlen şöyledir:

“Elleri kurusun Ebû Leheb’in. Zaten kurudu, mahvoldu. Ne malı fayda verdi ona, ne kazandığı. O bir alevli ateşe girecek. Karısı da odun hamalı olarak oraya girecek. Boynunda bükülmüş bir zincir bulunduğu halde.”3

Dipnotlar:

1- El-Hicr Sûresi: 94 2- Elmalılı Tefsiri, 9/6255 3- Tebbet Sûresi: 1-5

15.09.2006

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Enerjinin imâna, imanın mutluluğa dönüşmesi



Pozitif enerjimiz ile imân arasındaki irtibat nedir? İmânımızı güçlendirince pozitif enerjimizi de yükseltebilir miyiz? Enerjiyi imâna nasıl dönüştürebiliriz? Acaba, rûh ve imânımızı, yâni, mânevî enerjimizi maddî enerjiye; maddî enerjiyi imâna; imânı ise mutluluğa dönüştürmek mümkün mü? Bu ve benzeri sorularımızın cevabını fen ilimleri, özellikle fizik ve biyolojiden alabiliriz:

Fizikte, termo-dinamiğin (enerji akımının) bir kanunu; enerjinin bir şekilden diğer bir şekle girmesi, dönüşmesidir. Meselâ ışık enerjisinden potansiyel enerji olan besin enerjisine dönüşür.

Keza, termo-dinamiğin ikinci kanuna göre, bir enerji kaybı olmadığı takdirde, enerji dönüşümü ile ilgili olarak hiçbir hâdise meydana gelmez.1

Şimdi fizik ve biyoloji açısından bu olayın ana fikrini anlamaya çalışalım: Canlı hücrelerin en önemli özelliği, kimyevî potansiyel enerjilerinin, kendi organize yapılarının korunması için gerekli diğer enerji şekillerine çevirilebilir olmasıdır.2 Güneş; yaprak ve çiçeklerin başlarını okşayarak onlara ışık, ısı, enerji ve renk verir adeta.

Yaprakların ışık alan üst yüzeylerindeki “palizat parankima dokusu” hücrelerinde yer alan “kloroplastlar”, hücrelerdeki pozisyonlarını gelen ışığın şiddetine göre ayarlayarak dâima “optimum” faydayı sağlayarak3 gıda enerjisine dönüşür.

İnsanlar da, diğer canlılar gibi dışarıdan “serbest enerji” alır ve başka enerji şekillerine çevirir. Bu “enerji transformasyonunu” (dönüşümünü) kendi organizmamız içinde gerçekleştirerek, kontrol ile enerjiyi istediğimiz gibi yönlendirebiliriz.

Vücûdumuz, enerjisini güneşten alır. Yanlış okumadınız! Kalbimiz de “güneş enerjisi”yle çalışmaktadır. Peki bu nasıl olmaktadır? Fezadan gelerek dünyamıza ulaşan güneş ışınları, bitkilerin yeşil yapraklarındaki klorofil tarafından yakalanır. Bu ışık enerjisisi, bir seri karmaşık laboratuvar işlemlerinden sonra akılları hayretler içerisinde bırakacak bir şekilde gıda maddelerine, meyvelere dönüşür. Biz de, tabiat mutfağında toprak tenceresine konularak güneş ışığı altında pişirilen bu lezzetli yemekleri yemek sûretiyle vücûdumuza alırız. Vücûdumuzda ise bunlar aslî unsurlarına ayrılır. Vücûdumuzun bu ham madde enerjisinin adı şeker, yağ ve proteindir.4

Güneş enerjisi bitki, gıda enerjisine dönüştüğü gibi; biz de duyu, akıl, kalb, zekâ, idrak, şuûr gibi duygularla bilgi, ilim (mârifet) ve tefekkürü imân gücüne dönüştürür; rûh ve duygularımızı besleyen gıda hâline getirebiliriz.

Enerji; biyoloji-fizik kanunları çerçevesinde maddeye/gıdaya dönüşebiliyorsa, metafiziğe göre de imâna, imânın da enerjiye dönüşmesi imkân dahilinde olmalıdır. Bitki ve canlılar, enerjilerini güneşten aldıkları gibi, biz de imân enerjisini Nur-u Muhammedî’den (asm), o da bütün nur ve güneşleri yaratan Şems-i Ezelî, sonsuz nur kaynağı yüce Allah’tan alır.

Dipnotlar:

1- Prof. Dr. Yılmaz Muslu, Ekoloji, s. 27-28.;

2- Prof. Songar, Beynimiz ve Sinirlerimiz, Yeni Asya Yay., 1979., İst. s. 3.;

3- Hüseyin Selîm, Bitkilerin Esrârı, Yeni Asya yayınları, s. 53.;

4- Dr. Nevzat Emiroğlu, Kan ve Dolaşım, Yeni Asya Yay., İst., 1982, s. 61.

15.09.2006

E-Posta: [email protected] [email protected]




Faruk ÇAKIR

Yasakçıların duvara dayandığı nokta



Kamuoyunu meşgul eden “gündem maddeleri” sürekli değiştiği halde; değişmeyen bir maddemiz var: Kanunsuz başörtüsü yasağı.

Yasağı muhkemleştirmek için alınan 28 Şubat kararlarına rağmen bu konu, gündemdeki yerini korumuş, üstelik yasağın haksızlığını Avrupa Parlamentosu da kabul etmiştir. Hazırlanan son ‘Türkiye Raporu’nda yasağın sona ermesi için Türkiye’ye çağrı bile yapıldı. (Yeni Asya, 6 Eylül 2006).

Yasakçılar, ‘Bu tartışma bitti, artık başörtüsü talebi bir daha gündeme gelmez, gelemez’ dedikçe şartlar aleyhlerinde ittifak ediyor. Muhtemeldir ki bundan sonra değişik uluslar arası toplantı ve görüşmelerde bu konu sıklıkla gündeme gelecek ve Türkiye tarafının önüne ‘sorun’lardan biri olarak konacaktır. Geçtiğimiz yıllarda, BM CEDAW toplantısında dönemin Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Güldal Akşit’in önüne konulduğu gibi...

Üniversitelerdeki kayıt dönemiyle birlikte “Türkiye’nin önünü tıkayan ve ufkunu karartan kanunsuz başörtüsü yasağı” yeniden gündeme geldi. Yasağın devamını savunanlar, bu defa ‘peruk’a da tahammül edemediler. Tabiî ‘peruk’ başörtüsünün yerini tutmaz. Ancak yasakçıların bu tavrı, ne kadar hoşgörüsüz ve hazımsız olduklarını göstermesi bakımından ilginçtir.

Türkiye’deki yasağı muhkemleştirmek isteyenler, kanunsuz yasağı komşu ülkelere de yaymak istiyorlar. Bu anlamdaki son atakları, Bulgaristan üniversitelerinin başörtülü öğrencileri kabul etmemesini talep etmek oldu. Bugün itibarıyla Bulgaristan’da yasak yok, ama olursa ‘bir kısım medya’nın manşetleriyle sevinçlerini ilân edeceklerini söyleyebiliriz. Bu tavır da bizim için sürpriz değil. Geçmiş dönemlerde Almanya’nın başörtüsünü yasaklamasını Alman eğitim bakanlarından talep eden ‘ünlü gazeteci’lere şahit olmuş ve bu bilgileri de kamuoyuyla paylaşmıştık. Zaten Türkiye’deki yasakçılar, kanunsuz başörtüsü yasağının Avrupa ülkelerinde uygulanmamasından dolayı çok zor durumdalar. Kendi vicdanlarının seslerini bastırmak için, “Türkiye’nin şartları çok farklı” masalına sığınmak istiyorlar, ama Türkiye ve dünya gerçeklerini görmemek için daha ne kadar bahane üretebilirler ki?

Yasakçıların duvara dayandığı bir nokta da işin ekonomik yönü. Düşünün, binlerce başörtülü öğrenci Türkiye’deki kanunsuz yasak sebebiyle ‘muasır medeniyet seviyesine ulaşan ülkeler’deki üniversiteleri tercih ediyor ve orada serbestçe okuyorlar. Yasağı savunan okullar ise öğrencisiz kalıyor.

Türkiye’deki yasağın vurduğu yerlerden biri de KKTC’deki üniversiteler olmuş. Sıkıntılarını dile getiren üniversite rektörleri her ne kadar “Başörtüsü yasağı sebebiyle öğrencisiz kaldık” demiyorsa da bu yasağın büyük tesiri olduğu muhakkak. Çünkü KKTC’deki okullar, geçmiş yıllarda yasaksız olduğu için özellikle tercih ediliyordu. Ne var ki, 28 Şubat süreciyle yoğunlaşan başörtüsü yasağı KKTC’deki üniversitelerde de insafsızca uygulandı. Öyle ki son sınıfa kadar okumuş çok sayıda başörtülü öğrenci okullarını terk etmek durumunda kaldı.

Uygulanan yasağın akıl ve iz’andan uzak olduğunu gösteren bir durum da, yasağın sadece TC uyruklu başörtülülere uygulanmasıydı. Başka ülkelerden gelen başörtülüler (çok az sayıda olsa da) KKTC’deki üniversitelerde okurken TC uyruklulara yasak uygulandı. Kanunsuz yasağın uygulanması başörtülü öğrencilerin KKTC üniversitelerini tercih etmelerini de engelledi ve nihayetinde KKTC’deki üniversiteler içinden çıkılması zor bir ekonomik krize sürüklendi. Tabiî sıkıntıları dile getiren rektörler bunları ifade etmiyor. Ancak görünen köyün klavuz istemediği malûm.

Krizi aşmak isteyenler bu taleplerinde samîmî iseler, yarından itibaren başörtüsü yasağını kaldırsınlar. Baksınlar bakalım üniversitelerin içine sürüklendiği ekonomik kriz aşılmıyor mu? Ama bunun olabileceğine ihtimal vermiyoruz. Yasağı savunanlar, üniversitelerin iflâs etmesini göze alır, ama kanunsuz yasağı sona erdirmeyi göze almaz. Almaz da ne olur? Kaybeden kendileri olur...

Aynı şey, Türkiye’deki özel üniversiteler için de sözkonusu. “Öğrencisiz kaldık” diye dövüneceklerine, kanunsuz başörtüsü yasağının sona ermesi için bir adım atsınlar. Böylece kanunsuz yasağı savunabilecek bir bahaneleri de olur. “Başörtülü okumak isteyen özel üniversiteye gitsin” derler olur biter! Çare değil, ama bu da bir ara formül olarak görülebilir.

Kanunsuz başörtüsü yasağı Türkiye’nin önünü tıkadığı gibi, üniversitelerin önünü de tıkıyor.

15.09.2006

E-Posta: [email protected]




Davut ŞAHİN

11 Eylül ve bilinçaltı



11 Eylül’de CNN Türk, 11 Eylül belgeselini ekrana getirdi.

Yer yer drama şeklinde verilen görüntüler ürkütücü... Dünya Ticaret Merkezinin içinde kalan insanların “dram”larını aktörler “canlandırdı.”

Gerçek olmayan bazı diyaloglar da yerleştirmişler.

İki kişi asansörden aşağı doğru iniyor... Yüzü gözü toz içinde... Asansörde konuşurken, vatandaşın biri durup dururken, “El Kaide” diyor. Yani alâkasız yerde, izleyenlere bir isim veriyor... Daha saldırının kim veya kimler tarafından gerçekleştiği bilinmeden, böyle “yargı”ya bir Amerikan vatandaşı nasıl varıyor?

Maksat belli: bilinçaltı mesaj...

EMEL’CE

“Emel’ce Sabahlar” programında şarkıcı, yeni şarkısını seslendiriyor:

“Bu akşam meyhanelere gideceğiz

Vurcağız şişelerin dibine

Kendi şerefimize içeceğiz,

Ne istersem yapacağım kime ne..”

Bravo!

TGRT’nin yeni transferi Emel, yeni programına iyi ısınmış.

Sabah sabah ne “meyhane”si, ne “şişe”si, ne “şeref”i?

İçki bağımlılığına özendirici çağrışım yapan bu şarkı ne ekrana, ne de yayın saatine uygundu.

Bir de ekranda “Genel İzleyici” ibaresi var.

Sabah programda “dedikodu” olsun diye “magazinci” İdil Çeliker’i de getirmiş, dedikodu gırla. Günün “dedikodusunu” gazete başlıkları halinde, monitörden izleyenlerine sunuyor.

Bir de programda “Allah’ım ne olur, yanlış birşey yapmayayım” diye dua ettiğini söyleyen Emel, programını bir daha gözden geçirsin, “yanlış” mı yapıyor, yoksa doğru mu?

CADI DİZİLERİ

“Cadı”lı ve “büyü”lü diziler ekranları istila etti.

“Sihirli Annem”le başlayan furya, “Acemi Cadı” (Kanal D), “Selena” (atv), “En İyi Arkadaşım” (Show TV) dizileriyle sürüyor. Dahası, “Sihirli Annem” hem Star’da, hem Kanal D’de, hem de Euro D’de sabah akşam yayında. İnsaf!

Ne kadar tepki görse, o kadar çok ekrana getiriyorlar.

Bu kadar inat olmaz ki.

“HASSASİYETE” BAK!

Bir gazetede kalem oynatan çok bilmiş bir kalemşor, “kontrolsüz dinî yayınlardan” şikâyet ederken, “kontrol-dışı” yazı yazmış.

Efendim, “mevlit programları”nda “Diyanet”in haberi olmadığı için, programlar “tarikatlara hizmet” ediyormuş.

Sayın yazara sormak lâzım:

Bu hassasiyetini “pis ve kokuşmuş” yayınlara da gösteriyor musun?

“Kontrolsüz dinî yayınlarla”(!) uğraşacağına, “kontrolsüz cinsel yayın”lara, şiddet ve içki gibi kötü alışkanlıkları özendiren yayınlara da tepki göstermeni bekliyoruz!

Bir de...

M. Nuri Yılmaz döneminde Diyanet Başkanlığı, cami hocalarına bir “talimat” göndermiş.

Bu “dua metninde” dua edilecekler arasında “Atatürk ve silâh arkadaşları” sözcüğü geçiyormuş. Bunu da yeni öğrendik!

Sayın bay yazar, “bu metne uyulmazsa, ilgili din adamı hakkında disiplin cezası uygulanması gerekiyor” diyor.

Emredersiniz(!), hatta;

“Bu duayı etmeyenler hakkında ‘idam cezası’ verin... Ki, meseleyi “kökünden” halledin. Öyle “sallandırmadan” bu meseleyi çözemezsiniz(!)... Tamam mı?

15.09.2006

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

Yeni Safevîler-Yeni Osmanlılar



1990’lı yılların en meş’um teorisi “medeniyetler çatışması” idi. Bu kategorik bir yaklaşımdı. Bir değerler bütünü olan medeniyetler durduk yerde birbirleriyle neden çatışsınlar? Sonra meseleye kategorik gözle bakmak, genelleştirmeci bir yaklaşımdır, genelleştirme ise indirgemeciliktir ve basitleştirmektir. Taraftar ve aleyhtar şeklindeki kategorik yaklaşımlara bendeniz kategorik olarak karşıyım. Zira hakikat çoğu kez parçalanmış ve atomize olmuş bir haldedir. Parçaları orayı buraya yayılmıştır. Dolayısıyla kategorik düzlem derinlikten yoksun ve cahilâne olduğu gibi, aynı zamanda da kutuplaştırıcıdır. Medeniyetler çatışması 1990’lı yılların en meş’um teorisi ise, 11 Eylül’ün getirdiği ifrazatlardan birisi olan-maalesef-Şiî-Sünnî eksenli yeni kutuplaşma alanıdır. Neoconlar, 11 Eylül’den sonra İslâm içi dahilî hesaplaşma öngörmüşlerdi. Zaten İran-Irak savaşında da aynı noktayı alevlendirmişlerdi. Meseleyi Arap-Acem, yani modern bir Şuubiye kavgasına benzetmişlerdi. Öyle miydi? Hayır. Öyleyse Türk askerinin Lübnan’a gitmesini de bu perspektiften değerlendirin. O sıralarda İran, Irak’ı veya Saddam rejimini mürted olarak görüyordu. Saddam rejimi de karşı tarafı Mecusîler olarak değerlendiriyordu. Ve bugün ABD’nin hem kaşıdığı, hem de geride bıraktığı boşlukta, maalesef yine tarihin karanlık yüzü ortaya çıkmaya başladı. 2005’te Ürdün Kralı II. Abdullah Washington Post gazetesine verdiği demeçte, oluşmakta olan bir Şiî üçgeninden ve ekseninden bahsetti. İşgalle birlikte İran nüfuzu yeniden Irak’a dönerken, alevlenen Sünnî-Şiî rekabetiyle birlikte Sünnî kesimlerde ‘Amerikan süngüsüyle birlikte yeni Safevîler Bağdat’ta’ söylemlerine rastlanır oldu. Şiî kesimler de kendileri açısından karşı kutbu Yeni Emevîler olarak adlandırmaya başladı.

***

Bu kutuplaşma el’an devam ediyor ve Hizbullah direnişi ve onu izleyen olaylarla birlikte Lübnan cephesinde yeniden nüksetti. Bu dönemde Türk askerlerinin Lübnan’a gitmeleri gündeme gelince, eski hassasiyetler yeniden kaşınmaya başlandı. Fransız askerleri gelirken kimse ‘Fransa, sömürgesi Lübnan’a yeniden dönüyor’ demezken, Şiî kesimlerin bazı sözcüleri, ‘Yeni Osmanlılar Lübnan’a dönüyorlar’ demeye başladılar. Bu kategorik yaklaşımlara zıddından baktığınızda da, bu söylemin Şiî veya yeni Safevî eksen bağlamında söylendiğini anlıyorsunuz. Meseleyi düzünden veya tersinden kategorize etmek yanlış olduğu gibi, maalesef bu sonuçları da doğurur. Kategorik bakmak; ötekileşmek ve ötekileştirmektir. Ötekine yönelik bütün nefret mevrusatıyla birlikte, tarihi yeniden yüklenmek kimseye fayda getirmez. Öyleyse, bugünün olaylarına tarihin kategorisinden bakmayalım. Bu anlamda, Safevîlerin manevî kurucusu Cebel-i Amil’li Ali Karaki ile onun karşıtı olan Ebu’s Suud’un mirasını ve ikilemini günümüze taşımaya lüzum yok. Bunlar hem geride kaldı, hem de geride kalmalı. Aksi taktirde tarihin keskinliklerini günümüze taşımanın veya yansıtmanın kimseye zerre kadar faydası olmayacaktır. Bundan dolayı, bazı kutsal değerleri siyasî nüfuz devşirmelere alet etmeyelim. Bırakın İsrail’e karşı direniş geniş eksenli kalsın. Hamas Sünnî ve Hizbullah Şiî olarak kategorize edilmesin. Dışarıdan böyle değerlendirilmemesi gerektiği gibi, dâvânın sahipleri de böyle değerlendirmemeli. Direniş üzerinden başka amaçlara veya emellere hizmet etmemeli ve başkaların hakkına, hukukuna da riayet ederek, genel dengelere dikkat etmeli.

***

Kimilerine göre potansiyel bir Sünnî eksen var. Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün ve Türkiye gibi. Bu aslında gerçek değil, sadece bir tasavvur veya siyasî mühendislik projesidir. Buna mukabil, bölgede bir de Şiî eksen vardır ve ABD’nin Irak’ı işgaliyle birlikte yoğunluk kazanmıştır. Bu eksen de başta İran olmak üzere kısmen Irak ve siyasî ayağı olarak Suriye ve Hizbullah eksenli Lübnan’ın güneyini kapsıyor. Robert Kaplan bu hususta şunları söylüyor: “Elle çizilmiş sınırları kaldırın, geriye yalnızca Şiî-Sünnî ayrımları kalır (NYT, 6/9/2006).” Bu bağlamda Türk askerinin Lübnan’a gitmesi Şiî nüfuz bölgesine Sünnî gücü olarak değerlendiriliyor. Bu kategorilendirmeyi başta İsrail yapıyor. Bir de Şiî unsurlar arasında böyle bakanlar var. İkisi de tasavvurun ötesine geçmiyor. Fadlallah’ın Osmanlılara karşı haklı olarak çekinceleri var, ama tarihî kategarizasyonu aştığından Türk askerinin gelmesine itirazı yok. Bu sağlıklı bir yaklaşım. Ama bu saplantıyı aşamayanlar Türkiye’deki müzmin muhaliflerle birlikte kafayı Türk askerine takmış durumdalar. Maalesef bunun sözcülüğünü de Lübnan’lı dostumuz Muhammed Nureddin yapmaktadır. Nureddin meseleye kategorik olarak bakıyor, bu bakış açısı itibarıyla Cumhuriyet gazetesi ile aynı muhalif zeminde buluşabiliyor. İkisinin de kategorik karşı oldukları husus, Türkiye’nin yeni bir Osmanlı olması. Bu bir tasavvur olmasına rağmen, onlar buna hakikat payesi veriyorlar ve kategorize ederek tarihî kutuplaşmaları canlandırıyorlar. Böylece Türkiye’yi Ortadoğu’dan mahrum etmek istiyorlar. Buna kimin hakkı var? Hayâlî Osmanlı karşıtlığının arkasında mefhum-u muhalifi yatar. Bunun da ne anlama geldiğini herkes biliyor. Acaba Şiî nüfuz alanı olarak gördükleri yere Türkiye’yi sokmak istemiyorlar mı? Türkiye Hizbullah’a yönelik belirli taahhütler altına girmişse ve buna riayet edecekse, bundan rahatsız olmanın âlemi var mı? Ve aynı kesimler acaba Endonezya veya Malezya gibi ülkelerin asker sevkine karşı çıkıyorlar mı? Çıkmıyorlarsa, bölge ülkesi olan Türkiye’nin eksisi nedir ?

Tarih tarihseldir ve tarihte kalmalıdır. Bizim için ibret aynasıdır ve ders alırız. Onun ötesinde olumsuzluklarını veya kutuplaşmalarını öne çıkarmak cahiliyet sloganlarını canlandırmak mesabesindedir. ‘Lübnan bataklık, Türkiye gelmesin’ diyenler asıl o taktirde bataklığı kendileri oluşturmuş oluyor ve ateşle oynamış oluyorlar. Herkes başkasının varlığını içine sindirsin.

15.09.2006

E-Posta: [email protected]




Serdar MURAT

Terör düzeni...



Çocuklarını Diyarbakır’da bırakıp, inşaatlarda çalışmak üzere Ankara’ya gitmişti Ramazan Demir.

Diyarbakır’ın bağlar semtinde oturuyordu. Hani şu “PKK’nın en güçlü olduğu” denilen yerde.

Diyarbakır’a Silvan’dan göç etmişti. Orada geçimini sağlayamayınca, inşaatlarda çalışmak üzere Ankara’ya giderdi.

Salı gecesi Diyarbakır Bağlar semtinde patlayan bomba eşini ve çocuklarını aldı ondan.

Bir de baldızı ile dört çocuğu da patlayan bombanın kurbanı oldular.

Geride bomba parçalarının bacaklarını aldığı yarım bir evlâdı kaldı, bir de onca acıyla kendisi.

Hastahaneye kadar gelip cenazeleri alacak takatı dahi kalmamıştı. Ailenin yakınları geldiler Diyarbakır’daki hastanenin morguna. Bir bir aldılar parçalanmış bedenleri.

Diyarbakır’da bomba patlayınca, “Aydınların barış çağrısından rahatsız olan derin devlet attı” denildi. Bağlar semti PKK’nın en güçlü olduğu yerdi, neden atsındı ki?

Devletin bunu yapmayacağına inananlar, PKK’nın son zamanlarda arttırdığı eylemlerinin bir parçası olduğunu savundular. Termosa yerleştirilmiş olan bombanın asıl hedefine varmadan patladığını belirttiler.

Barışa karşı atılmış bir bomba olduğu kesindi.

7’si oyun çağındaki çocuklar olmak üzere 10 masum insanımız hayatını kaybetti. Kimi doyamadığı oyunlarıyla, kimi doyuramadığı aç karnıyla...

Diyarbakır’da bomba patladığında 12 Eylül’dü. Yani ünlü darbenin 26. yıldönümüydü.

12 Eylül’ün kendine sağladığı özel ortamlarda gelişti PKK. Bir anlamda 12 Eylül’ün ürünüydü. Doğu’da demokratik solun üzerinden tanklar geçince ihtilâlin gözde Diyarbakır Askerî Cezaevi’nin özel şartlarında oluşmuştu PKK.

Ve 12 Eylül’ün 26. yıldönümünde tamamı Kürt kardeşlerimizden olmak üzere 10 cana kıymıştı. Kıyılan 30 bin canın yanına bir artı 10 eklenmişti.

O kadar ucuz muydu? İnşaatlarda amelelik ederek geçimini sağlayan Ramazan Demir için ucuz değildi. Hem artık acısı vardı yüreğinde, hem de çaresizliği. Evinin direği eşini ve çocuklarını kaybetmişti. Yetmezmiş gibi bir de sakat çocuk kalmıştı başına.

Adı Barış’tı. Ama patlayan bombalar annesini, kardeşlerini bir de bacağını almıştı çocuk yaşında. Dün hastahane odasında henüz olmayan bacağını fark etmeden uyuşturulmuş bir halde yatıyordu.

Bu yüzden ucuz değildi Ramazan Demir için, 30 binin yanına düşen bir artı 10 rakamı...

Derin devletin işi mi yoksa, PKK’mı yaptı bunu?

Barış çağrısının yapıldığı, ateşkes için ciddî adımların atıldığı bir dönemde kim yaparsa yapsın, barıştan korkan, savaş düzeninin sürmesinden yana olanların işiydi besbelli. Yarasa misali aydınlık olmasından korkmuşlardı. Kendi karanlıklarına sarıldılar, kör karanlığın tüm ülkeyi kaplaması için çalıştılar.

Belli ki aradan geçen 26 yılda savaş düzeni kendi mekanizmalarını oluşturmuştu.

Yıllar önce Filistin Barış Gücü’nde görev yapan bir uzmana sormuştum.

İsrail dünya kamuoyunun karşısında zor durumda kaldığı, dünyanın İsrail zulmüne, “Eee artık yeter, bu kadar da vahşet olmaz” dediği anlar da, Filistin cephesinden öyle bir eylem yapılıyordu ki, “Eee kardeşim İsrail de büsbütün haksız değil” deniliyordu. Filistinlilerin eylemi, İsrail için can simidi oluyor, meşrulaştırıyordu. İçime bir kurt düşmüştü. Bunun bir sebebi olmalıydı.

50 yıl süren savaş kendi mekanizmalarını oluşturmuş, kendi düzenini kurmuş demişti Filistin’deki Barış Gücü’nden yeni dönem uzman...

“Filistin’de, doğrudan İsrail’in kontrol ettiği ya da İsrail’e yakın grupların etkilediği o kadar değişik gruplar var ki, bunların başında da silâh tüccarları, karaborsacılar geliyor” diye anlatmıştı savaş rantının oluşturduğu kirli ilişkileri.

Filistin’de İsrail’in yönlendirdiği gruplar işte bu tür kritik dönemler de ortaya çıkıyor ve görevini yerine getiriyordu.

Diyarbakır’da bombayı patlatanların da terör düzeninden beslenenler olduğu kesin.

Hangi tarafta olduğu ise hiç önemli değil...

15.09.2006

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

Kenetlenme zamanı



Günlerdir, İnönü’nün vaktiyle Demirel’e yaptığı suçlamaları, “Nurcu olmadığını söylesin” diye yüklenmelerini hatırlatan yazar, son yazılarından birinde 28 Şubat’ın Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı ile yaptığı bir sohbeti anlatıyor.

Bu sohbette emekli paşaya, geçmişteki bir beraberliklerinde onun kendisine gösterdiği, sonra da bir MGK toplantısında zamanın Başbakanının önüne koyduğu bir fotoğrafı hatırlatmış; bunun üzerine Karadayı’nın söylediklerini okurlarına şöyle aktarmış yazar:

“Evet, o fotoğrafı hatırladım. Galiba o kara çarşaflı kadınlar görüntüsü bir başlangıçtı...” (Kurtul Altuğ, Gözcü, 12.9.2006)

Bu yazının çıktığı gazetenin ertesi günkü şu manşeti, aynı çizgide yeni bir başlangıcın habercisi olma düşüncesi ve iddiasıyla atılmış olmalıydı:

“Türkiye kararıyor!”

Normalde böyle bir manşetten çıkarılacak mesaj, son dönemde giderek sıklaşan elektrik kesintileriyle bir defa daha gündeme gelen enerji krizine dikkat çekilmesi olmalı, değil mi?

Ama değil. Gazetenin manşeti çok daha farklı ve ilgisiz anlamlar ve ithamlar taşıyor.

Manşetin altında kullanılan fotoğraflarda “Fatih’in Çarşamba semti mollaların İran’ı gibi” ve “Yasaları takan yok!” başlıklarıyla sakallı, cübbeli ve takkeli erkeklerin; “Her köşe kara çarşaflılarla dolu” başlığıyla da çarşaflı hanımların görüntüleri yer alıyor.

Açıkça belli ki, geçmişte defalarca seyrettirilen film bir kez daha vizyona sokuluyor.

Karadayı’nın ikrarıyla “28 Şubat’ın başlangıcı” olarak kullanılan çarşaflı hanımlar fotoğrafı, yine benzer bir süreci tetiklemek için kışkırtıcı bir üslûpla gündeme getiriliyor.

Ve anlaşılan o ki, burada maksat hâsıl olursa sıradaki diğer hedeflere yönelecekler.

Bunun işaretleri verilmeye başlandı bile.

Onun için, İsmail Ağa cemaatine yönelen hukuk, vicdan ve akıl dışı saldırılara karşı topyekûn bir dayanışmaya ihtiyaç var.

Detaylarda yaklaşım farklılıkları olabilir.

Ama gün, bunlara takılarak, yaklaşmakta olan büyük tehlikeyi gözardı etme günü değil.

Gün, bilumum farklılıkları bir kenara bırakma ve daha ötesinde bu farklılıkları ayrı bir renk ve zenginlik sayan yapıcı bir anlayışla, aynı ülkede yaşayan vatandaşlar, aynı inançları paylaşan mü’minler ve ortak hassasiyetlerde buluşan “insan”lar olarak, samimiyetle kucaklaşıp kenetlenme ve bozguncu fitneleri elbirliğiyle boşa çıkarma günü.

Bunu başarabilmeliyiz ki, ayrım gözetmeksizin hepimizi hedef alan ve sıraya koyan tertip ve tuzakları akamete uğratabilelim.

28 Şubat’ta yaşadığımız sıkıntıların daha şiddetli bir şekilde tekrarını istemiyorsak, evvelâ feraset ve tesanüde ihtiyacımız var.

“Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belli” ve “Görünen köy kılavuz istemez” sözleriyle ifade edilen mânâlara uygun şekilde, gidişatın bu endişe verici istikamete yöneldiğini gösteren alâmetler çoktan belirmişti.

Şimdi bu süreci hızlandırma atakları yapılıyor. Son gelişmeler bunu açıkça gösteriyor.

Aynı tuzağa bir daha düşmeyelim.

15.09.2006

E-Posta: [email protected]




Abdil YILDIRIM

Teşekkür etmek medeniyettir



Özür dilemek, saygılar sunmak, teşekkür etmek gibi davranışlar, medenî insanlara mahsus davranışlardır. Sokakta yürürken kolumuza çarpan veya otobüse binerken ayağımıza basan bir insan “Özür dilerim, afedersiniz” gibi ifadelerle hatasını telâfi etmeye çalıştığı zaman, “Ne kadar medenî insan” diyerek bundan memnuniyet duyarız. Veya, ufak bir iyilik yaptığımız birisi “Teşekkür ederim” dediği zaman, “Ne kadar efendi bir adam” diyerek kendisini takdir ederiz. Ama öyle insanlar da vardır ki, sakarlığından dolayı kafanızı da yarsa, özür dilemek aklından geçmez. Aksine, “Orada kafanızın ne işi vardı” diyerek daha sizi suçlarlar. Bunlara da “Ne kadar kaba adam, medeniyetten nasibini almamış” diyerek yanından uzaklaşmak isteriz. Yani bir kusurlu davranış karşısında özür dilemeyi veya yapılan iyilik karşısında teşekkür etmeyi medenî olmanın bir ölçüsü olarak kabul ederiz.

Biz de yaşantımız ve davranışlarımızı bu ölçülere vurarak ne kadar medenî olduğumuzu anlayabiliriz. Kendisinden ufak bir iyilik gördüğümüz bir insana teşekkür ediyor olabiliriz. Bir arkadaşımıza karşı yaptığımız bir yanlıştan dolayı ondan hemen özür diliyor da olabiliriz. Ama bunlar gerçekten medenî olduğumuzu göstermek için yeterli veriler değildir.

Bizi yaratan, maddî ve manevî cihazlarla donatan, sayısız nimetler vererek yaşatan Rabbimize karşı ne kadar teşekkür ediyoruz? O’nun emir ve yasaklarına uymayıp, günah işlediğimiz zaman bundan pişmanlık duyarak özür diliyor muyuz? Bize bir bardak su ikram eden birisine minnet ve şükranlarımızı arz ederken, arzda ve semada bulunan sayısız nimetleri önümüze seren Cenâb-ı Hak’ka hakkıyla hamd ve şükür edebiliyor muyuz?

İşte asıl medeniyet ölçüsü budur. Gerçekten medenî olduğumuzu düşünüyorsak, yukarıdaki soruları kendimize soralım ve aldığımız cevaba göre ne kadar medenî olduğumuzu değerlendirelim.

Bize görmek için göz veren, gözümüz için de görülecek sayısız güzellikler yaratan Rabbimize teşekkür etmek aklımızdan geçmiyorsa, medenî bir insan olduğumuzu iddia etmenin bir anlamı olmayacaktır. Kanunî Sultan Süleyman, “Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi” diyor. Yani bir nefeslik sıhhatin, cihandaki saltanattan daha kıymetli olduğunu belirtiyor.

Öyleyse, bize vücudu ve sıhhati bahşeden Cenâb-ı Hak’ka karşı ne kadar büyük bir minnet borcu içinde olduğumuzu düşünüp, bu nimetlerin bedelini ödemeye çalışmak, medenî bir insan olmanın gereği değil midir?

Cenâb-Hak insanı, imtihan gereği olarak hata yapmaya meyilli bir fıtratta yarattığı gibi, yapılan hataların telâfi edilmesi için de tövbe kapısını açık bırakmıştır. İşlediği bir günahtan dolayı pişman olup samimiyetle af dileyen bir kulunu affedeceğini, hiç günah işlememiş gibi kabul edeceğini taahhüt etmiştir. Rahmeti gazabından fazla olduğu için, yıl içinde bir çok özel günler ve geceler tahsis ederek kullarını affetmek için fırsatlar yaratmıştır.

İçinde bulunduğumuz Üç Aylar böyle bir genel af ve fırsat aylarıdır. Üç Aylar içine serpiştirilmiş özel gün ve geceler ise, fırsat içinde fırsat, rahmet içinde rahmettir. Geçtiğimiz günlerde böyle özel günlerden birisi olan Berat Kandilini idrak ettik. Şimdiye kadar bir çok fırsatı kaçırmış olsak bile, işte Rabbimiz bize yeni fırsatlar nasip ediyor. Gelin medenî bir insan gibi davranarak, verilen nimetlere karşı şükredelim, işlediğimiz günahlardan dolayı da özür dileyerek kendimizi affettirmeye, Cenâb-ı Hak’kın rızasını kazanmaya çalışalım.

15.09.2006

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Metin KARABAŞOĞLU

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahaddin YAŞAR

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  Ümit ŞİMŞEK

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004