Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 24 Ocak 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


Sami CEBECİ

Ödemiş ve Tire ziyaretleri



Balgat Camiindeki Cuma vaâzından sonra sür’atle Esenboğa Havaalanına ulaştık. İkindi namazını müteâkiben bindiğimiz THY uçağı birkaç dakika içinde bulutların üstüne yükseldi.

On bin metrenin üstündeki bir yükseklikten uçarken bulutlar altımızda pamuk tarlalarını andırıyordu. Yol arkadaşlarım, araştırmacı kameraman Ahmet Genç ile Halil Yıldız’dı. Farklı koltuklardaydık. Yan koltuğumdaki genç adam bir işletmeciydi. Sol tarafımda ise yaşlı bir bayan vardı. Bir saat süren yolculuğun sonuna doğru genç adama dedim: “Bundan sonra bir uçak daha kalkıyor biliyor musunuz?” Önce şaşırdı, ne diyeceğini bilemedi. İlâve ettim: “Fakat o uçağın sadece gidiş bileti var, dönüş bileti yok. Hem de her an kalkabilir.” Güldü, ne demek istediğimi anlamıştı. “Allah, iman ve Kur’ân selâmeti versin” dedi. Sohbet dînî konulara kayıvermişti. Annesini hacca gönderdiğini, bu sene babasını da göndereceğini söyledi. Kendisinin ibadet cihetinde zayıf olduğunu, ancak kendisini toparlamak istediğini ifâde etti. Yandaki yaşlı bayan da güzel bazı şeyler söyledi. Bir hadis-i şerif var dedim: “Allah’ın kendisine altmış sene ömür verdiği halde âhiretini kazanamayan bir kişinin, Allah’a söyleyebileceği hiçbir mazereti kalmaz.” Her ikisi de tasdik ettiler. Yaşlı bayan açıktı, fakat inançlıydı. Vazifesini yapamasa da gereğine inanıyordu. Genç adamla Ankara’da tekrar buluşmak ümidiyle karşılıklı telefonlarımızı verdik. İzmir Adnan Menderes Havaalanına indiğimizde bir saatlik zaman göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti.

Kadim dostumuz Mehmet Özkan terminalde bizi bekliyordu. Hasretle kucaklaştık ve Ödemiş yoluna koyulduk. Akşam namazını yolda eda ettik. Ege Bölgesi kış içinde âdeta bahar havası yaşıyordu. O akşam Ödemiş hizmet merkezindeyiz. Geniş salon doluydu. Tire’den katılanlar da vardı. İmanî dersler, soru ve cevaplı sohbetlerle üç saate yaklaşan zaman çabucak bitivermişti.

İman ve inkâr mücadelesi Hz. Âdem (as) zamanından beri devam ediyordu. Bu mücadele kıyamete kadar devam edecekti. Ehl-i dalâletin elinde akıl almaz silâhlar vardı. İslâma hizmet eden dînî cemaat ve grupları alt etmek için her türlü yolu denemek onlar için normaldi. Bir kuvvete ve kudrete dayanmaktan değil; Üstadın tesbit ettiği gibi, tahripten, fesattan, içlerine ihtilâf atmaktan, zayıf damarları tutmaktan ve aşılamaktan, hissiyat-ı nefsaniyeyi ve ağraz-ı şahsiyeyi tahrik etmekten, insanın mahiyetinde muzır madenler hükmünde bulunan fena istidatları işlettirmekten, şan ve şeref namıyla riyakârâne nefsin firavuniyetini okşamaktan ve vicdansızcasına tahribatlarından herkes korkmasından, ehl-i dalâlet yüzde on iken, yüzde doksan ehl-i imanı mağlûp ediyordu. Bilhassa, dînî cemaatlerin kimliğini oluşturan genetik kodlarıyla oynayarak onları melezleştirip tanınmaz hâle getirmek, dünya imkânlarını önüne sererek onları dünyevîleştirmek, umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olan rahat düşkünlüğüne sevk edip kutsî hizmetlerinden alıkoymak gibi daha bir çok hile ve tuzaklar onlarda vardı ve kullanıyorlardı. Fakat, bizler inâyet altındaydık. Bir asra yaklaşan hizmet yolunda bütün engelleri aşarak gelmiş, orijinalliğimizi ve kimliğimizi aynen korumaya Allah’ın izniyle muvaffak olmuştuk. Üstattan tevârüs eden sahabe mesleği modeli güncelliğini koruyor ve bir kişinin daha imanını kurtarmaya çalışmak bir sevda halinde şahs-ı manevîde devam ediyordu. Aslı koruyarak yeni şeyler ilâve etme özelliğimizi muhafaza ediyorduk.

Cumartesi günü öğleden sonra Ödemişli hanım kardeşlerimizle, Nur mesleğinin temel prensiplerini ifade eden bir sohbetimizi Mehmet Beyle birlikte takdim ettik. İkindi namazından sonra, Ödemiş Radyo ve Televizyonundan yine Mehmet Beyle kırk beş dakikalık bir program icrâ ettik.

Cumartesi akşamı Tire hizmet merkezindeyiz. Beş katlı ve çok amaçlı müstakil bir binaydı. Geniş toplantı salonu hınca hınç doluydu. Avustralya’dan gelen tanıdık dostlar da vardı. Üç saat süren sohbet ve ders hepimiz için bir feyiz kaynağı olmuştu. Bediüzzaman, asırlardır yolu beklenen, hatta sahabeler tarafından bile yetişilmek emelinde olunan ahirzamanın en önemli şahsiyetiydi. İman noktasında tecdit vazifesi olduğu kadar, siyaset, cihad, saltanat gibi daha pek çok dairelerde vazifeleri vardı. “Siz, kime hizmet ettiğinizi, kime talebe olduğunuzu ve nasıl bir şahısla konuştuğunuzu biliyor musunuz?” ifadeleriyle vazifesinin büyüklüğüne işaret ediyordu. Tahrip cereyanlarının karşısında iman ve ahlâk itibariyle tamir görevini temsil ediyordu. Bu minval üzere sohbet uzayıp gitti.

Pazar günü, Avustralya’dan gelen Fatih Yargı kardeşin evindeki kahvaltıdan sonra, uzun yıllar Almanya’da Nur hizmetlerinde kahramanca koşturan ve hizmet yolunda iken ruhunu bir su içer gibi kolaylıkla Rabbine teslim eden Ahmet Avcu Ağabeyin kabrini, Gökçen beldesi mezarlığında ziyaret ederek Yasin-i Şerif okuduk, duâlar ettik. Kabrinin yapımı için Ersan Ağabey ilgileneceğini söyledi.

16.30 uçağıyla hareket ederek Ankara Esenboğa Havaalanına indiğimizde, akşam namazı yeni olmuştu. Üç arkadaş olarak, üç günlük hizmetin verdiği mânevî lezzetle ruhlarımız bayram yapıyordu.

24.01.2007

E-Posta: [email protected]




Davut ŞAHİN

Menteş ve alkol



Yalçın Menteş alkol sorunlarını cesurca ekranlardan açıklıyor ve alkoliklere çağrıda bulunuyor.

“İçmeyin şu mereti.”

“Alkol kullanan insan yalan söyler. Ben hep söyledim. Annemi ve oğlumu üzdüm. Onlardan bu ekranda özür diliyorum.” (Show TV)

Ardından cebinden bir köşe yazısı çıkarıyor.

Reha Muhtar’ın asistanının yazdığı bir yazıyı gösteriyor. “Benim hakkımda yazılanlara belgeli cevap vermeye geldim” diyor Menteş.

Bir başka programda “alkolü bıraktığını” söylemesine rağmen (Star), Muhtar’ın köşesinde yer alan yazıda Menteş’in alkol kullanmaya devam ettiğini ve hatta sofrada ne yediğine dair mönüyü de sıralamış yazıda.

Menteş, bu yazıya, o saatte ne yaptığını açıklayan bir uçak bileti ile cevap verdi. Biletin önlü arkalı yüzünü ekranlarda göstererek yazıyı yalanladı. Meğer uçakla annesine özür dilemeye gitmiş Menteş.

Tiyatrocu Yalçın Menteş cesur açıklamalarına devam etmeli.

Alkol yaşının 11’lere indiği şu dönemde ne kadar tehlikeli olduğunu dili döndüğünce anlatmalı.

RTÜK VE OKUR/YAZARLIK

Bilindiği gibi, Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun talebiyle, beş ildeki ilköğretim okullarında 2006-2007 öğretim yılında başlatılan medya okuryazarlığı dersinde birinci yarı yılın sonuna gelindi.

RTÜK, Millî Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu yetkilileri medya okur-yazarlığı dersinin öğrenciler üzerindeki etkilerini gözlemlemek amacıyla beş ildeki ilköğretim okullarını ziyaret ederek tesbitlerde bulunmuş.

Yer, Ankara’daki Ahmet Vefik Paşa İlköğretim Okulu... Burada yapılan ziyarete Gazeteci Coşkun Aral da katıldı ve medya okuryazarlığı eğitimi alan yedinci sınıf öğrencilerinin sorularını cevaplamış.

Öğrenciler medya okuryazarlığı dersinin kendileri üzerindeki etkilerini anlatırken artık daha fazla haber izlemeye başladıklarını belirtiyor... İlginçtir.

Diyorlar ki:

“Bu dersi almaya başladıktan sonra televizyonda program ayrımı yapmaya başladım. Önceden bütün televizyon programlarını rastgele izliyordum. Artık televizyonun zararlı yanlarını gördüm ve bana bir şeyler kazandıracak programları izlemeye başladım.”

“Okuldan sonra saat 13.30’da evde oluyorum. O saatlerde garip garip programlar oluyor. Eskiden o programları izlerdim ama artık izlemiyorum.”

“Haberlerde bile ünlülerin özel hayatlarını gösteriyorlar. Bundan şikâyetçiyim. Haber bültenlerinde ülkemizi ilgilendiren çok az haber oluyor.”

Konuşmacı Coşkun Aral ise konuşmasında: “Belgeseller sadece börtü böceklerle ilgili programlar değildir. Teknolojik belgeseller var, mimarî belgeseller var. İnsanı ilgilendiren her şey belgesel olabilir. Ne yazık ki benim ülkemin insanı belgeseller konusunda ilgisiz. Tabiî ki eğlence programları, yarışmalar olacak, ama insanın yaşamını derinden etkileyen belgeseller de izlenecek. Unutmayın ki sadece tsunami belgeseli izleyen küçük bir kız çocuğu, suların çekildiğini görünce yerel otoriteleri uyararak binlerce insanın hayatını kurtarmıştır. Eğlence gerekli ama hayatın tümü eğlenceden ibaret değildir” diyor.

Sihir ve büyü konusunda da söyleyecekleri var Aral’ın:

“Sakın tatlı cadı, sihirli anne gibi şeylere inanmayın. Onlar sizleri eğlendirmek için hazırlanmış filmler. Yoksa insanın kurbağa olması, babaların köpek olması mümkün değil. Bu tür şeylere inanan insanları sizlerin uyarması lâzım. Çünkü sihir, büyü, hurafe gerçek hayatta yoktur. Televizyonda sürekli bunları izlerseniz toplumda cehalet hakim olur. Cahil insanların başına her şey gelir. Dünyanın her yerinde deprem oluyor ama eğitimli insanların burnu kanamıyor. Çünkü evlerini, binalarını deprem tehlikesine göre yapıyorlar. Yanlış bilgiler veren televizyonlar var. Bazı ülkelerde bu yüzden savaşlar çıkıyor. Cahil olmayın” diyor.

24.01.2007

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

Beyaz sayfa için



Nokta dergisi “Solun da, İslâmcı kesimin de sembol isimleri Ermeni meselesinde sessiz kalmamış, söyleyeceklerini söylemişler” mesajıyla ve Nazım Hikmet’i öne çıkararak yaptığı yayında Bediüzzaman’ın konuyla ilgili kapsamlı görüşlerini de aktarmıştı.

Derginin kapak dosyasının Bediüzzaman’a ayrılan kısmındaki en çarpıcı tesbitlerden biri, Abdullah Aymaz’dan aktarılan “1910’larda ona kulak verilseydi bugün soykırımı tartışmıyor olacaktık” beyanıyla ifade edilmişti.

Çünkü Said Nursî’nin “Şu milletin saadet ve selâmeti Ermenilerle ittifak ve dostluğa bağlıdır” sözüyle dile getirdiği gerçek, bugün birilerince hâlâ bir kan dâvâsı mantığıyla hesabı peşinde koşulan “mukatele”yi baştan önleyecek panzehiri ihtiva ediyordu.

Hrant Dink’e “Allah Bediüzzaman’dan razı olsun” dedirten bu müsbet ve yapıcı yaklaşım, bugün dahi geçmişe bir çizgi çekip beyaz bir sayfa açarak geleceğe birlikte yürüme iradesine güçlü bir temel oluşturacak nitelikte.

Said Nursî konunun tarafı olan herkese mesaj veriyor.

Karşılıklı olarak birbirine “düşman” nazarıyla bakanlara “Düşmanlığın asıl sebebi istibdattır” diyor. Neden? Çünkü baskı rejiminin, kendisini ayakta tutmak ve ömrünü uzatmak için kullandığı en etkili yollardan biri, idaresi altındakileri birbirine düşürmek.

Aynı taktik bugün de uygulanmıyor mu?

Said Nursî’nin tavsiyelerinin öncelikli muhatabı Türkler ve Kürtler başta olmak üzere ülkede ekseriyeti oluşturan Müslüman ahali.

(Yeri gelmişken: 3.1.07 tarihli Hürriyet’te Nokta’nın yayınını eleştiririrken “Said Nursî’nin meşrep olarak soykırım iddialarını kabul etmesi epeyce olası” iddiasında bulunan Özdemir İnce’nin yaptığı ima, etik dışı bir çarpıtma örneğinden başka birşey değil.)

Bediüzzaman bizlere diyor ki:

Ermenilere değil, kendi içinizde bulunan ve sizi mahveden cehalet, zaruret ve husumete düşman olun. Sizi başkalarına düşman edip kendi gemisini yürüten istibdadın tuzağından kurtulun. Ve sizden çok daha önce uyanıp dünyaya yayılan, ittifak halinde yekvücut olmanın gücünü kullanan, ilim ve eğitimle kendilerini geliştiren Ermenilerin bu özelliklerini kendinize örnek alarak, siz de kalkının, gelişin ve onlarla yarışır hale gelin.

Sonra da, Hz. Âdem zamanından beri süregelen komşuluk ilişkisinin gereği olarak, onlara barış elini uzatıp adaletle davranın.

Bunları yapmayıp körlemesine düşmanlık ederseniz, bu cahil, fakir ve dağınık halinizle onları mağlûp etmeniz zaten imkânsız.

Said Nursî’nin bir asır önce yazdıklarından, Ermeni diasporasına yönelik güncel ve yine yapıcı mesajlar çıkarmak da mümkün:

Doksan yıl önceki olaylardan bugüne ve geleceğe yönelik bir husumet çıkararak kan dâvâsı peşine düşmek, siyasî çıkar hesapları peşinde koşmak yerine, elinizdeki imkânları, atalarınızın yaşadığı toprakların imar, ihya ve inşasına yardımcı olmak için kullanın. Soykırım iddiaları için harcadığınız çabayı, Türkiye’nin demokratikleşmesine yöneltin.

Hrant Dink de öyle demiyor muydu?

***

F tipinde nihayet...

F tipi cezaevlerinin daha “insanî” bir hale getirilmesi yönündeki girişimler nihayet sonuç verdi. Adalet Bakanlığı son âna kadar sürdürdüğü katı tutumunu yumuşatarak, beklentileri karşılayan bir adım attı. Yayınladığı genelgeyle, hükümlü ve tutukluların ortak alanları kullanabilecekleri haftalık saatleri ve bu alanlarda bir araya gelecek kişi sayısını 5’ten 10’a çıkardı. Ayrıca, eğitim, spor, meslek kazandırma ve diğer sosyal ve kültürel faaliyetleri ihtiva eden iyileştirme programlarının geliştirileceği mesajı da verdi.

Bunun üzerine Avukat Behiç Aşçı, 293 gündür sürdürdüğü açlık eylemini bitirdi.

Böylece yıllardır yaşanan F tipi odaklı gerilim bir anda ortadan kalktı ve bunun getirdiği rahatlama hemen kendisini hissettirdi.

Darısı 301 ve 216 başta olmak üzere, gerilim ve kriz üreten diğer bütün konulara...

24.01.2007

E-Posta: [email protected]




İsmail BERK

Birlikte yaşama samimiyeti



Hrant Dink suikastı ve peşinden katil zanlısının yakalanması, tereddüdün puslu havasını okumaya yetmiyor. Bir çok rivayet var. Ne kadar sağlıklı bilmiyoruz. Ancak bildiğimiz bir şey var ki, birileri ağız tadımızı bozmaya çalışıyor.

Türkiye’nin trendi, yeni provokasyonlarla sabote edilmeye çalışılıyor. AB süreci, demokratikleşme için devlet katında ağzı sıkı da olsa değişimi gündeme getiren tartışmalar engellenircesine gündem değişiyor.

Bizim en büyük çatışma aygıtımız maalesef bu yönüyle kamudur. Hükümran yapı, bürokrasinin cenderesinden vatandaşı geçirdikçe, siyasetin kapsama alanına alınan ve alınmayan her konuda ehliyetsizliğin sonucu, bedeli öder dururuz.

Toplum, eskisi gibi üst perdeden laflara güvenmiyor. Kurtarıcı aramıyor. Güven debisi olmayan hareketlere prim vermiyor. Yozlaşmadan bizar durumda. Kendisine rağmen kendisi adına belirleyici otoriter yapılardan bıkmış. Fazla sözün, çıldıran pişkinliğine tahammülsüz. Her düzeyde sorumlu insanların iş üretmek ve çare bulmak yerine mazeret bankası kurar gibi avutmaları ve yetersizliklerine gerekçe bulmalarının tacizi altında.

Genel temayüllere bakıldığında, Hrant Dink cinayetine kamuoyu tepkili. Toplum, müşfik elini yansıtırken, milliyetçi dalganın heveskâr gençlik üzerindeki reaksiyonları hükümetin üslûp bilmez beyanlarıyla birleşince gerginlik oluşturdu.

Geçmişte, Adalet Bakanının sert ve tepkili hali, 301. maddenin “Türklüğe hakaret” maddesiyle birleşince, AB karşıtı ulusalcı cepheyle tatlı bir beraberliğe girildi.

Türkiye’de din, ırk ve inanç üzerinde ötekini dışlayıcı resmî söylemlerin şemsiyesi altında beylik laflarla siyaseti ajite etmek, gençler ve marjinal gruplar lehine yeni hareket alanları açıyor. Buna azami dikkat gerekiyor.

Hakarete varan üslupla kendi doğrusuna sabitlenmiş ideolojik kabızlığın emareleri, başkasına yaranmanın ve hakim güce tutunma çabasıyla bağdaşabilir, beraberinde her dönemin bakanlığını da getirebilir. Bir diyet de ödenebilir. Ancak milletin diyet ödemesine kapı açacak tutumlardan ve şahin tavırlardan uzak durulmalıdır.

Hükümet eden, millete karşı sorumluluk taşıyan mevkilerin ulusalcı dalgaya yakalanmaları, doğrusu belli mahfillerin yörüngesine uysa da halkın yörüngesiyle çatışıyor.

Beklenen seçimler için “ön seçimi” kazanma provaları gibi görünen derin buluşmaların kurgusuyla yasakları savunma ve 301. maddenin kılına dokundurmama yaşanıyorsa, bu ikircil halin ceremesini millet ödüyor.

Sıkılan son kurşunlar, 17 yaşındaki bir çocuğun vebali ve hatası olarak geçiştirilemez. Burada bir lincin son perdesi var. Öncesinde estirilen hiddet ve şiddet hala hafızalarda tazeliğini koruyor. Siyasetin konjonktüre bağlı geçim/seçim telâşı, iktidarı siyaset dışı mercilere teslimiyet noktasına getirmiş görünüyor.

Bütün kamuoyunun ve basının ısrarına rağmen, sivil toplum kuruluşlarının kampanyalarına inat 301. maddeyi değiştirmeme ne anlama geliyor?

Başbakanın, Kerkük’teki problemleri Irak işgalinden bağımsız düşünüp, sınırdaki Kürtlerle polemiği tercih edip, “Beyanları kanımıza dokunuyor” demesi kime hizmet ediyor?

AB’ye kafa tutmak kimin ekmeğine yağ sürüyor?

Karabağ’ı, Çeçenistan’ı, Batı Trakya’yı, Kuzey Irak’ı ve Suriye’deki sınır akrabalıklarını aynı potada görmeyen ve adil olmayan bir söylemin faturası, demokrasiden ve birlikten uzaklaşmaktır.

Yeni kazaların olmaması için, başta hükümet olmak üzere sağduyulu aydınlara ve taraflara sükunet düşüyor. Büyük Osmanlı olgunluğu ve birlikte yaşama samimiyeti en büyük gücümüzdür. Oyunları bozmak, büyük düşünmenin tahammül kapasitesi ve aklı selimle mümkündür.

Gelin yeni bir muhabbet sayfası ile bu güzel yurdun kanamalarını durduralım.

24.01.2007

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Hicrî yıla girerken



Geçtiğimiz Cumartesi bir dönüm noktası olan ve hicrî takvimin başlangıcı kabul edilen 622 yılında Resûl-ü Ekrem (asm) ve Müslümanların Mekke’den Medine’ye göç ettikleri tarih olan Hicrî yılbaşına girmiş olduk.

Bu anlamlı hicret, yeni bir doğuşun, zaferler zincirinin; âleme ışık saçacak, renk ve âhenk katacak bir inkılâbın başlangıcı olmuştur.

İlk bakışta Müslümanların yurtlarından çıkarılışı, göçe zorlanışı olan bu hareket, aslında İlâhî bir talimat, bir takdir-i İlahî ve İslâma davetin değişik bir halkasıdır.

Mekke’de başlangıçta gizlice İslâmı yayan ve yaşayan Müslümanların sayısı arttıkça davet açıktan yapılmaya başlanmış, küfrün karanlığıyla ruh ve kalpleri kararmış insanlar, gönülleri ve kâinatı aydınlatan o nuru söndürmeye yeltenmişlerdi. İşkenceleri, zulümleri, türlü türlü baskıları hep bunun içindi. Bu dayanılmaz işkenceler altında hayatından olanlar bile vardı.

Allah Resûlü (asm), Allah’tan getirdiği bu ebedî nura karşı akıl ve gönül pencerelerini kapamış o kimselere ne kadar gerçekleri duyurma gayreti içerisinde olduysa da gözleri perdeli, kulakları mühürlü, kalbleri taşlaşmış kişiler için bunlar bir mânâ ifade etmedi. Aksine kin ve düşmanlıklarını kabarttı. Kendilerini boğulmakta oldukları bataklıktan kurtarmak isteyen o şefkatli eli kırmak istediler. Artık ne yapılsa faydasızdı. Başka bir yol denemek, gönül zindanlarını aydınlatacak pencereleri açmak lâzımdı.

İlâhî tebliğat Müslümanlara Medine’nin yolunu açtı. Medine ufuklarında yeniden doğan bu güneşe belki de Mekkeli müşrikler gözleri kamaşmadan bakabileceklerdi.

İmtihan içinde imtihanlardan ibaret olan hayat zincirinin büyük bir halkasıydı hicret. Malını, mülkünü, çoluğunu, çocuğunu, sevdiği neyi varsa hepsini Allah için terk edip yollara düşmenin tam zamanı gelmişti. Ve bu imtihanı Peygamberlerden sonra insanlık dünyasının en üstünleri olan Sahabîler başarıyla vermişlerdi. Allah, rızası için yollara düşen bu insanlardan ve onlara kucak açan Ensar denilen Medineli Müslümanlardan razı olduğunu bildiriyordu. Allah için, din için herşeylerini fedâ eden Muhacirînin fedakârlıkları karşısında Ensar da geri kalmak istemiyor, onlar da servetlerini ortaya koyuyor, yarısını onlara bağışlıyorlardı.

Medine İslâmın neşrinde münbit bir zemin olmuştu. Orada İslâm dalga dalga yayıldı, kavrulan gönüller îman rahmetiyle kandı. Hür bir atmosferde, zora başvurmadan ve fazla zorlukla karşılaşmadan yayılan İslâm, birçok muhtaç gönlü huzura erdirdi. Resûl-ü Ekrem (asm) güç ve kuvvet kazandı. Buna tahammül edemeyen Mekkeli müşriklerle savaşlar yaptı. Sonunda onları dize getirdi. Antlaşmaya oturttu. Bu antlaşma düşmanların kin ve düşmanlıklarını yatıştırmış, rahat bir atmosferde düşünme fırsatı vermişti. Gerçek medeniyet ve insanlık dini olan İslâmın bu insanî esasları çok geçmeden Mekkelileri de yola getirmeye başladı. Mekke’de başarılamayan Medine’de gerçekleştirilmişti.

İşte hicretin getirdiklerinden bir kısmı!

24.01.2007

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Yardım görmenin ve kurtuluşumuzun on dört formülü



Müslümanız; sonsuz kudret ve merhamet sahibi Allah’a inanıyor; ibadet ediyoruz ve yalnız Ondan yardım istiyoruz. O da, yardım edeceğini vaat ediyor. O vaadinden dönmediğine, biz de inandığımız ve ibadet ettiğimize göre; öyle ise, çektiğimiz sıkıntı, eziyet, ve işkencelerin sebebi nedir? İşte yardım görmenin ve parişanlıktan kurtulmanın formülleri:

1. Formül: “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.”1

Allah’a yardım etmek, Onun dinini yaymaktır, İ’lây-ı Kelimetullah’tır, iman hakikatlerini neşretmektir, fakirlere, hastalara, muhtaçlara ulaşmaktır. Demek, yardım etmiyoruz ki, ayağımız kayıyor!

2. Formül: “Rızasını arayanı Allah onunla kurtuluş yollarına götürür ve onları iradesiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır, dosdoğru bir yola iletir.”2

3. Formül: “Kurtuluş, hidayete uyanlarındır.”3

4. Formül: “İnanıp iyi işler yapanlara gelince, Rableri onları rahmetine kabul eder. İşte apaçık kurtuluş budur.”4

5. Formül: “Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir.”5

6. Formül: “Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı hayır kendine, yapacağı şer de kendinedir.”6

7. Formül: “Musa kavmine dedi ki: ‘Allah’tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona vâris kılar. Sonuç Allah’tan korkup günahtan sakınanlarındır.”7

8. Formül: “O Peygamber’e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nura, Kur’ân’a uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.”8

9. Formül: “Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra Ondan da yardım göremezsiniz!”9

10. Formül: “Eğer Allah, bir kısım insanları kötülüklerini diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak sûrette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, galiptir.”10

11. Formül: “Size ne oldu ki birbirinize yardım etmiyorsunuz?”11

12. Formül: “Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve mîzanı indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu, Allah’ın, dinine ve peygamberlerine gayba inanarak yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür.”12

13. Formül: “Onlar Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında sağır ve kör gibi davranmazlar.”13

14. Formül: “Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüze galip gelirler. Eğer sizden yüz kişi olursa, kâfir olanlardan bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur. Şimdi Allah, yükünüzü hafifletti; sizde zayıflık olduğunu bildi. O halde sizden sabırlı yüz kişi bulunursa, onlardan iki yüz kişiye galip gelir. Ve eğer sizden bin kişi olursa, Allah’ın izniyle iki bin kişiye galip gelirler. Allah sabredenlerle beraberdir.”14

Başka bir şey söylemeye gerek var mı?

Dipnotlar: 1- Muhammed, 7.; 2- Mâide, 16.; 3- Tâhâ, 47.; 4- Gaşiye, 30.; 5- Bakara, 153.; 6- Bakara, 286.; 7- A’raf, 128.; 8- Bakara, 157.; 9- Hûd, 113.; 10- Hac, 40.; 11- Sâffât, 25.; 12- Hadid, 25.; 13- Furkan, 73.; 14- Enfâl, 65 ve 66.

24.01.2007

E-Posta: [email protected] [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

Hamdolsun, Müslümanız biz



Sûikast sonucu hayatını kaybeden Hrant Dink'e sahip çıkmak, ona yapılan saldırıyı kınamak ve saldırganlığı lânetlemek için Ermeni olmaya, yahut "Hepimiz Ermeniyiz" demeye hiç, ama hiç gerek yok.

Aynı şekilde adımızın da Hrant, yahut Agop olması gerekmez.

Yani, ne "Hepimiz Hrant'ız", ne de "Hepimiz Ermeniyiz."

Değiliz ve asla olamayız; olmamız da icap etmez.

Hamdolsun, biz Müslümanız.

Ve bir Müslüman olarak lânetliyoruz zulmü, şiddeti, cinayeti...

Dolayısıyla, bir Ermeni vatandaşa yapılan saldırıyı kınamak için, ille de "Ermeniyiz" demeye zerrece ihtiyaç duymuyoruz.

Üstelik, böyle demeyi yadırgıyoruz, hatta kınıyoruz.

Kaldı ki, Hrant'ın da hayatta böyle bir yaklaşımdan hoşlandığını hiç sanmıyoruz. O, herkesin kendisi olmasından yanaydı, bunu savunuyordu.

* * *

Bakıyoruz da, düşüncesizce, fütursuzca sloganlar atılıyor.

Slogancılara bakılırsa, bir süreliğine de olsa "Hepimiz Hrant"mışız, "Hepimiz Ermeni"ymişiz?

Onlara kalırsa, bugün Ermeni, yarın Rum, öbürgün Yahudi olmamız gerekecek...

İşte bugün için bağırıp duruyorlar: "Hepimiz Ermeniyiz."

Ne münasebet canım!

Biz öyle değiliz ve olamayız.

Hem, Müslümanlık bizim neyimize yetmiyor?

Neden böyle ifrattan tefrite zıplama ihtiyacı duyuluyor? Söyler misiniz?

Nedir bu kompleks, nedir bu mendebur refleks?

Nedir bu aksülamel dengesizliği?

Beyler, gelin önce insan olalım, insan; sonra da herkesin dini kendisine...

Bizim hiçbir hadise karşısında din değiştirecek, yahut din hakikatini hafife alacak halimiz yok.

Varsın, hafifmeşrep olanlar dilediğince fırdönerlik yapsın; bu yaptıkları bizi hiç bağlamaz. Biz Ermenilerle dindaş değil, vatandaşız. Aynı zamanda dost ve komşuyuz. O kadar.

* * *

Evet, şahsen ölümüne üzüldüğüm Hrant'a yapılan menfur saldırıyı bir insan olarak da şiddetle kınıyorum.

Ama, benim adım Hrant değil, maaliftihar Mehmet.

Keza, bir mâsumun böyle cânice vurulmasını da lânetliyorum.

Ama, falan din veya filan milliyet hesabına değil, hamdolsun sade bir Müslüman olarak.

Yetmez mi bu?

Ayrıca, bu açık ve merdane tavrıma karşı, kim ne diyebilir ki? Kimin ne demeye hakkı var ki?

Hülâsa, her kimden gelirse gelsin ve her kime karşı yapılırsa yapılsın, zulüm zulümdür; zalimi alkışlamaya, zulme ortak olmaya benim dinim engeldir, asla müsaade etmez... Benim dinim, ayrıca "Ben bugün Hıristiyanım" anlamına gelebilecek zilletli söz ve tavırları sergilemeye de müsaade etmez.

Bu izzetli duruşu takdir etmeyenin ciddiyetini, samimiyetini şüphe ile karşılarım. Bunda da, yerden göğe kadar haklı olduğuma inanıyorum.

Günün tartışması

Hrant Dink cinayetinin arka planında bir komplonun bulunup bulunmadığı üzerindeki tartışmalar devam ediyor?

İşin perde gerisinde bir örgütün, bir odağın olduğuna inananlar kadar, inanmayanlar da var.

Cinayetin acemice işlendiğinden hareketle, "Arkasında örgüt yok", dolayısıyla "Komplo teorisine de gerek yok" diyenlerin bir noktaya özellikle dikkat etmeleri elzemdir.

O da şu: Cinayet, evet acemice, hatta çocukça işlendi. Ancak, seçilen hedef son derece stratejiktir ve güdülen maksat alabildiğine profesyonelcedir.

Dolayısıyla, akılsızca işlenmiş gibi görülen bu cinayetin arkasında, profesyonelce bir aklın, bir zekânın var olduğunu, yine akıl söylüyor, mantık söylüyor.

Yani, bu işin daha başka bağlantıları mutlaka vardır. Bunları bilememek, yahut bulamamak, olmadığını ispatlamaz.

Tetikçi ve yakın mesafedeki tanıdık yardımcıları ise, olsa olsa zincirin harcanması en kolay olan halkalarıdır. Bunlar harcandıktan sonra, zincir bir yerde kopar ve daha ilerideki halkalara ulaşılmaz olur.

İşte, profesyonellik dediğimiz şey de budur zaten.

Meşrû devlet ise, daha profesyonelce davranmak ve en son halkaya kadar bu zincirleme işi takip etmek durumunda.

Aksi halde, sonu gelir mi hiç bu benzer cinayetlerin...

GÜNÜN TARİHİ (24 Ocak 1949)

CHP'nin en taşkın şairi: Behçet Kemal

Cumhuriyet Halk Partisinin şair üyesi ve milletvekili olan Behçet Kemal Çağlar, sitem, yeis ve teessüf dolu sözlerle parti ve Meclis üyeliğinden istifa etti.

Çağlar, istifasını verirken sarf ettiği ve siyasî tarihe geçen can alıcı ifadeleri şöyledir: "...En iyimseriniz, en taşkın savunucunuz olan ben, artık inancımı kaybetmiş bulunuyorum." Çağlar'ın istifa gerekçesi, "Atatürk devrimlerinden taviz verildiği" şeklinde ifade edildi. Kolay değildi tabiî.

Behçet Kemal ki, 1933'te 10. Yıl Marşına imza atmış, M. Kemal'in ölümünden sonra ise, adeta bütün hayatını onu anlatmaya ve övmeye adamış, hatta onun için "mevlüt" bile yazmış bir şairdi.

İşte, Atatürkçülükten verilecek en ufak bir taviz dahi, böyle bir şairi çileden çıkarabilirdi ve çıkardı da. Dayanamayıp, sonunda istifa etti Halk Partisinden.

O parti ki, M. Kemal'i "Ebedî Şef" ilân etmişti. Buna rağmen, İsmet Paşa kalkmış yeni para ve pullara kendi resmini koydurmuştu. Bu, "Ata'ya Mevlüt" şiirini yazan Çağlar için kabul edilebilir bir durum değildi.

Bir zamanlar Halk Partisinin en iyimseri ve en ateşli savunucusu olan şairin ruh halini anlamak için, onun söz konusu "mevlüt"ünden birkaç beyit aktarmakta fayda var. Süleyman Çelebi'nin mevlidine nazire yapan Çağlar, "merhaba" faslında Atatürk için şunları yazmış:

Gel ey 19 Mayıs, eşsiz sabah merhaba

Ey Samsun'da karaya çıkan ilâh, merhaba

Merhaba ey yükselen güneş Anafarta’dan

Merhaba ey kurtaran Türklüğü bin vartadan

Merhaba ey biribiri ardından inkılâplar

Merhaba ey ezeli, feyizli eşsiz bahar

Merhaba ey ilâhın en yakın arkadaşı

Merhaba ey devletin ak alnı, aziz başı

Doğuran bugün, bir gün doğuracak muttasıl

Her Türkün tevellüdü 19 Mayıs asıl

24.01.2007

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Allah korkusu ve diğer korkular



İzmir’den okuyucumuz: “Korku nedir? Korku küfürdür diyenler var. Küfürden sayılır mı? Korkunun imanın bir alâmeti sayılan cinsi yok mu?”

Korku lügatte tehlike anında duyulan endişe, kaygı, tasa, ürküntü ve dehşet alma hâli olarak açıklanmıştır. Korku ile küfrü özdeşleştirmek doğru değildir. Korku çok yersiz ve gereksiz olsa bile, küfür sayılmaz. Çünkü küfür, Allah’ı ve Allah’a ait değerleri “inkârdan” başka bir şey değildir.

Korku Allah’tan olursa şüphesiz imanın alâmetidir. Hatta Allah korkusu, ulaşmamız, yaşamamız ve korumamız gereken faziletlerin başında gelir. Fakat başka şeylerden olursa insana faydası olmamakla beraber, bunu küfür saymamıza gerek de yoktur.

Kur’ân insanları Allah korkusuna çağırır. Rabb’inden “korkan” kimseye “iki Cennet” vaad eden1 Cenâb-ı Hak başka bir âyette, “Benden korkun!”2 buyurur. Bir başka âyette ise, “Allah Kendisinden korkmanızı emrediyor”3 buyurulur.

Peygamber Efendimiz (asm) de bizi Allah korkusuna çağırıyor: “Bir mü’minin kalbinde korku ile ümit birlikte bulunursa, muhakkak Aziz ve Celil olan Allah ona umduğunu verir, korktuğundan da emin kılar”4 buyuran Allah Resulü (asm), bir hadis-i kutsîde de, Allah’ın şu sözünü naklediyor: “İzzetime ve celâlime yemin ederim ki, bir kuluma iki emniyeti ve iki korkuyu birden vermem: Kulum dünyada azabımdan emin olursa, kullarımı topladığım Kıyamet Gününde ona korku veririm. Kulum dünyada Benden korkarsa, kullarımı topladığım gün onu azabımdan emin kılarım.”5

Korkunun insan fıtratına yerleştirilmiş bir duygudan ibaret olduğunu beyan eden Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, korkuyu yöneldiği makam itibariyle iki gurupta inceler: Bedîüzzaman’a göre korku ya halka, ya da Hâlık’a dönük olarak yaşanır. Yani insan ya Allah’ın yarattıklarından korkar, ya da Allah’tan. Üçüncü bir ihtimal yoktur.

Allah’tan korkmanın, O’nun rahmetinin şefkatine yol bulup sığınmak demek olduğunu kaydeden Üstad Saîd Nursî Hazretleri, korkunun bir kamçı olduğunu ve kişiyi Allah’ın rahmet kucağına attığını beyan eder. Bediüzzaman’a göre, Allah korkusu ile Allah’ın merhametine, mağfiretine, affına, sevgisine, şefkatine, rahmetine, re’fetine ve yumuşak huyluluğuna ulaşılır. Yavru için anne korkusu gayet lezzetlidir. Çünkü bu korku kendisini annesinin sıcak kucağına çekiyor. İşte, bütün annelerin şefkatlerini toplasanız, Allah’ın rahmetinin sadece bir pırıltısından ibaret kalır. Öyleyse sonsuz şefkat ve hadsiz merhamet Sahibi olan Allah’tan korkmakta büyük bir “lezzet” olduğu böylece ortaya çıkmış oluyor. Üstelik Allah’tan korkan, Allah’tan başkasının çirkin, neticesiz, musibetli ve belâlı korkularından da kurtulmaktadır.

Allah korkusu olmadığında, kişi, korku duygusunu gene mutlaka kullanır ve bu defa Allah’tan başka şeylerden korkmaya mecbur ve mahkûm olur. Öyle şeylerden korkar ki, o korku sonuçta hiçbir işe yaramadığı gibi, korkulan şeyin ne merhameti, ne acıması ve ne de şefkati söz konusu olmaz. Bilâkis böyle korkular insan ruhuna elem verici belâlar, ıstırap verici acılar ve yürek yakıcı hüzünler doldurur. Böylece insan, yüreğinde Allah’tan başka şeylerin korkusunu taşımanın cezasını “ivedilikle” görmüş olur.6

Bununla beraber, yaratıklara karşı duyulan korkunun aşırı boyutu, yani “korkaklık” derecesi için dalâlet olduğu söylense de; küfrü gerektirdiğini söylemek ölçüsüzlük olur ve aklî bir hüküm olmaz. Çünkü korku damarı zaten normal ölçülerde hayatı korumak için verilmiştir. Beş altı ihtimalden bir ihtimal ile korkmak ihtiyattandır, meşrûdur, vücudun kendisini savunduğu bir mekanizmadır. Yirmi, otuz, kırk ihtimalden bir ihtimal ile korkmak ise en fazla evhamdır, korkaklıktır, hayat için azaptır.7 Ama hangi derecesi olursa olsun, korku ile küfrü ve inkârı bütünleştirmenin sağlıklı bir izah biçimi olamaz.

Dipnotlar: 1- Rahmân Sûresi, 55/46 2- Bakara Sûresi, 2/40 3- Âl-i İmrân Sûresi, 3/28 4- Câmiü’s-Sağîr, 3/3348 5- A.g.e., 3/2896 6- Sözler, s. 322 7- Mektûbât, s. 404

24.01.2007

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

Ötekine saygı, kendimize saygıdır



Kendisini yakından tanımasam da kendisini tanıyanlar onun vicdanından konuştuğunu söylerlerdi. Belki de bunun için çok sevildi. Onun öldürüldüğü günün ertesinde vicdanıyla efsane olan bir başkası da öbür dünyaya yolculuğa çıkmıştı bile. O da ‘bizim papazımız’ olan Abbe Pierre’den başkası değildi. Onu en iyi anlatan tariflerden birisi mücessem vicdan oluşuydu. Vicdanın cisimleştirilmiş hali. Yani Mesih’in yeryüzündeki vekili. Mesih elbette bize göre Allah’ın cisimlendirilmiş veya ete kemiğe bürünmüş hali değildi. Ama onun bedeni insanlığın ortak vicdanı idi denebilir. Eskilerin tabiriyle maşeri vicdan, Rahip Pierre, Emmaus isimli yardım kuruluşuyla kimsesizlerin kimsesi ve evsizlerin sığınağı olmuştur. 14 Ocak tarihinden beri tedavi gördüğü Paris yakınlarında Val de Grace askerî hastanesinde gözlerini dünyaya yummuş. Rahip Pierre tarafından 1950 yılında kurulan vakfa bağışlanan eskimiş eşya, araç ve gereçlerin satışından elde edilen gelirle yoksullara ve evsiz ve barksızlara yardım yapılıyor. Fransa’da son 20 yıl içinde ‘ülkenin en sevilen şahsiyeti’ anketinde son iki yıla kadar sürekli rahip Pierre ilk sırada yer alıyordu. Rahip Abbe Pierre, son yıllarda artık bu sıralamaya dahil edilmemesini istemişti. O sadece fakirlerin vicdanı değildi, aynı zamanda horlanmış, dışlanmış hakikatperestlerin de vicdanıydı. Bu açıdan güçlü Yahudi lobisini karşısına alma pahasına Garaudy’ye saip çıkmıştı. O Garaudy ki, Pierre ile ortak bağını oluşturan eski dinini terk etmişti. Buna rağmen Garaudy’nin sahipsiz kalmasına gani gönlü razı olmamıştı. ‘Bizim Papaz’ı böyle hatırlıyoruz....

***

Neden ‘Bizim Papaz’? Şuradan: İslâmiyet insaniyet-i kübra olduğundan dolayı vicdan sığınağı olan herkes ve insanlık değerlerini taşıyan her ferd bizim ortağımızdır. Bu bakımdan o bizim papazımızdı. Ya Annamarie Schimmel? O da bizim şarkiyatçımızdı. Selman Rüşdi yerine Ayetullah Humeyni’nin fetvasına sahip çıkmıştı. Onun ötesinde Mevlânâ, Abdülkadir-i Geylâni ve Abdülkadir-i Cezairi de başta Hıristiyanlar olmak üzere gayri müslimlerin hocası değil miydiler? Elbette. Burada kökleri birbirine karıştırma gibi bir niyetimiz yok. Zira aynı kökte buluşan kökenler bizim zenginliğimizdir.

Tevafuk, Hrant Dink’in ve Abbe Pierre’in ölümünün ardından okumakta olduğum Kıbleyi Bulmak kitabında ‘dindar ötekiyi tasvip etmek’ diye bir bölüme gelmiştim. Bu bölüm ister istemez beni Abbe Pierre’e ve Hrant Dink’e götürdü. Onunla ilgili demet demet hatıralar sunanlardan birisi olan Hollanda Türk diasporasından Burhaneddin Çarlak onunla ilgili hüsnü şehadet mesabesinde şu ifadeleri kaydediyordu: “Yine sert eleştirilerinden Ermeni patrikhanesi, Ermeni diasporası ve Ermenistan ve Fransa da nasibini zaman zaman alırdı. Hollanda İslâm Televizyonu NIO için 28 Kasım tarihinde kendisi ile çekim yapmıştık. Bizleri çok nazik karşılamıştı. Anlattıklarına Hollandalı meslektaşlarım da hayli şaşırmıştı. Yüzlerce yıldır Doğu Hıristiyanlığının İslâmiyetle sorunsuz iç içe yaşadığını, halkların din bağlamında bir sorunu olmadığını söylemişti. “Ben günde 5 vakit ezan dinleyerek Hıristiyan olduğumu hatırlıyorum. İç içe yaşam dinleri ancak besler’’ demişti Dink. Papa’nın talihsiz açıklamalarını yanlış bulduğunu belirten Dink, ‘Herkes yalnız kendi dini hakkında konuşsa sorunlar olmaz’ diye bağlamıştı sohbeti...” Belki de bunun için çok sevildi Dink. Anlaşılsaydı eminim ki vizyonu Ermeni Türk ilişkilerine tiryak ve ilaç olurdu.

***

Nefret nefreti, sevgi de sevgiyi celbeder. Sevgiyi celbedenlerden birisi de Abbe Pierre idi.

Asıl Adı Henri Groues olan Abbé Pierre, 1912 yılında Lyon’da doğdu. Gençliğini kilise ve devlet kurumlarından aldığı görevlerle geçirdi. 1944 yılında Fransız Meclisi’ne giren Pierre, o dönemde komünizme karşı fikirleriyle dikkat çekti. Ama 1950 senesinde fakirlere yardım gayesiyle bugün dünyanın elliye yakın ülkesinde şubesi bulunan Emmaus Derneği’ni kurdu. Avrupa ülkelerine gelen göçmenlere karşı yapılan haksız uygulamaları kınamak için gösteriler düzenledi. Fransa’ya yeni yerleşen birçok gurbetçi, evini Emmaus’un yardım mağazalarından aldığı eşyalarla kurmuştur.

Pierre karizmatik şahsiyetiyle hep dikkatleri üzerine çekti. 1992 yılında kendisine verilen Fransa’nın en büyük nişanı olan Legion d’Honneur ödülünü ülkedeki evsiz insanları gündeme taşımak gayesiyle reddetti. Ardından 1996’da ‘İsrail Politikasının Kurucu Mitleri’ isimli kitabı yazarak şimşekleri üzerine çeken Fransız Müslüman Roger Graudy’yi ‘her şeye rağmen’ destekleyerek tepki çekti. Vatikan’a Pierre’in aforoz edilmesi için baskı yapıldı. Ama o hep mücadele etti. Fransızlar onu hep sevilen adam seçtiler. İki yıl önce Cumhurbaşkanı Chirac, Pierre’i yeniden Legion d’Honneur ödülü ile taltif etti.

Avrupa’nın bu yüzyılda yetiştirdiği en iyi kabiliyetlerden birisi sayılan Pierre, Fransız gazetecilerin İslâmiyet hakkında sordukları sorularına da enteresan cevaplar veriyor. 11 Eylül olaylarından sonra İslâma ilgisinin arttığını söyleyen Pierre, o günden sonra Kur’ân okumaya başladığını ifade ediyor. “Kur’ân ideolojik ve kronolojik değil, her biri kendi içerisinde mükemmel bir âhenge sahip olan sûrelerden oluşan bir kitap... İslâm dini, imanı güçlendiren ve Allah’a bağlı olmayı sağlayan davranışları ve amelleri muhafaza etmiştir. Ramazan ayını takiben binlerce insanın aynı anda ve samimi bir şekilde O’nun huzurunda secdeye gitmesi bunu göstermektedir. Bizler ayinlerimizi unuttuk. Noel Baba’ya saygı, Hz. İsa’ya adanmışlığın yerini aldı” diyor.

Pierre’i, Fransa’nın en sevilen adamı yapan şüphesiz onun tavırları ve samimiyeti. Oy verenlerin çoğunluğunun gençler ve kadınlar olması da bir başka enteresan nokta. Demek ki ortak vicdanımız bir. Pierre’in paralosı şuydu “Allah yolunda insanlara yardımcı olmak, fakirlere, işsizlere ve evsizlere kucak açmak.” Bu İslâmın evrensel parolası değil midir: EtTazimu lillah ve’ş-şefakatu lihalkillah. Allah’a saygı, yarattıklarına sevgi ve merhamet. Dünyamız bu anlayışa hasret olduğu oranda, dünyamızı kurtaracak olan da bu anlayıştır ve ortak vicdandır.

24.01.2007

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

Yeni tehlike, yine tehlike



Son sözü yine en başta hatırlatmak gerekecek: Kalplere “Allah (cc) sevgisi” yerleştirmemenin bedelini milletçe ödüyoruz. İşlenen çirkin cinayetlerden daha çirkin olan da bu değil midir?

Dün cenazesi kaldırılan Agos gazetesinin (Ermenice “agos”un, öküzlerle çift sürülürken kullanılan ‘saban’ın ‘izi’ anlamına geldiğini de hatırlatalım) Genel Yayın Yönetmeni ve yazarı Hrant Dink’i öldürenlerin düşüncesinde onun ‘suç’u ‘farklı bir ırk’a mensup olmasıydı. Cinayet sonrası şahit olduğumuz bazı konuşmalarda, ‘farklı bir ırka mensup olmanın’ adeta suç olarak yorumlandığını ve böyle düşünenlerin toplumda yer bulabildiğine rastladık.

İşlenen cinayetlerden daha tehlikeli olan nokta, böyle düşüncelerin cemiyette var olabildiğidir. Tabiî ki bu durum bir neticedir ve Türkiye’yi ‘idare edenler’ bu konuda sorumludur. Irkçılığın Türkiye ve dünya için bir ‘zehir’ olduğu yaşanan bunca acılardan sonra hâlâ anlaşılmamış olabilir mi?

“Zehirli bal” hükmünde olan ve bilhassa gençler arasında zemin bulabilen bu düşünce, mensup olduğumuz inanç sistemine tamamen ters düşen bir anlayıştır. Kişileri ‘ırk’larına göre iyi ya da kötü olarak sınıflandırmak tamamen karşı olmamız ve karşı durmamız gereken bir tavırdır. Kur’ân’ın öğrettiği de, Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed’in (asm) sözleri, halleri ve davranışları da bunu göstermez mi? İslâm değil midir, ‘ırkçı düşünceyi’ ayaklar altına alan? Öyle ise, bu yanlış ve tehlikeli düşünce Müslüman toplumda nasıl yer bulabilip filiz veriyor?

Milleti bir arada tutma iddiasıyla kullanılan ‘ırkçılık tutkalı’ çok feci neticeler vermiş ve vermeye de devam ediyor. Türkiye için asıl tehlikenin de bu olduğunu görmeliyiz. Bu noktada da yine gelip eğitim sistemine dayanıyoruz. Okullarımızda çocuklarımıza öğretilenler, bizi bir arada tutmaya yarıyor mu? Eğitim sistemi yoluyla 80 yıldır öğretilenlerle geldiğimiz noktadan memnun muyuz? “Biz bir numarayız” anlayışı, Türkiye ve dünya gerçeklerine uyuyor mu?

Sıkıntı belli, çare de bellidir. Huzur, sevgi ve barış istiyorsak her şeyden önce İslâmın ortaya koyduğu prensiplere vurgu yapmalıyız.

Şunu da hiçbir zaman unutmamalıyız ki, üstünlük ve fazilet her hangi bir ırka, millette mensup olmakta değil; “Takvada, Allah’a daha iyi kul olmakta” dır. Bu temel prensibi ne ölçüde öğrenip, gençlerimize de öğretirsek; toplum olarak o nisbette rahat ve huzurlu olabiliriz. Aksi halde, ırk üstünlüğüne vurgu yapan anlayışla hiçbir yere varamayız.

*

Hislere mağlûp gençler

Malûm, gençler ‘akıl’dan ziyade ‘his’leriyle hareket eder. Hrant Dink cinayeti sonrası İETT otobüsünde şahit olduğumuz bir konuşma, hislerle hareket etmenin ne feci bir şey olduğunu bir defa daha hatırlattı. Aynı zamanda, ‘medya’nın sorumluluğunu da...

Otobüste, gündemi meşgul eden cinayeti konuşan ve tartışan gençler TV’lerde gördüklerini/duyduklarını yorumluyorlardı. Gençlerin biri, “Dink’i vurana 16 yıl ceza vermişler, birşey değil, yatar çıkar!” diyordu. Tabiî ki daha yargılama bile başlamadan, konunun gençler arasında bu şekilde yorumlanması dikkat çekici. Ya birisi bir yalan söyleyip, sonra söylediği o yalana kendisi de inanmış, ya da bir yerden duymuş olmalılar...

Bu yorumu, değerlendirmeyi duyunca donup kaldım! Çünkü bu yorum, “16 yıl cezaevinde yatmak zor değil” anlamında kullanılmıştı. Bir cana kıymanın ahiretteki hesabını bir yana bırakalım, bir gencin, hayatının baharını cezaevinde geçirmesine nasıl ‘bir şey değil’ denilebilir? Bu durum, gençlerin akıldan ziyade ‘his’lerle hareket ettiğini göstermez mi?

Lütfen, gerçekleri görüp, “zehirli bal” hükmündeki “ırkçılığı” öncelemekten vazgeçelim. Gençlere ‘ırkçı’ değil, ‘ahlâklı, faziletli, imanlı’ olmayı öğretelim...

24.01.2007

E-Posta: [email protected]




Serdar MURAT

İşte bu tablo



Bir ölüm,

Bin hayat verdi.

Sessiz kitleler,

En büyük ses oldular.

Ne diyordu Hrant Dink öldürülmeden önce yazdığı son yazısında,

“Evet, gözümüz var toprağında bu vatanın. Gözümüz var, ama koparıp götürmek için değil, en dibine gömülmek için.”

Eşi Rakel ne dedi, “Sevdiklerinden, çocuklarından, torunlarından, bizlerden, kucağımdan ayrıldın, ülkenden ayrılmadın sevgilim!.”

Mıh gibi çaktı cümleleri acılı eş beynimizin tam ortasına.

“Katil kim olursa olsun, 17 ya da 27 yaşında, biliyorum ki o da bir zamanlar bebekti. Bir bebekten bir katil yaratmak, sorgulanmadan hiçbir şey yapılamaz.”

Acılı bir eşti Rakel…

“Bugün bedenimin yarısını, sevgilimi, çocuklarımın babasını uğurluyoruz” dedi. Ve gerçek sevgiye yakışır bir şekilde uyardı onbinleri,

“Kimseye saygısızlık etmeden, slogansız, pankartsız, bir yürüyüş gerçekleştireceğiz.”

Öyle de oldu. Harnt Dink’in yakın mesai arkadaşı Aydın Engin uyardı, slogan atmak isteyenleri.

Ve diyaloğu ilke edinmiş, bir Ermeni aydınının cenazesinde sessiz kitlelerin sesi yükseldi.

“Hepimiz Hrant’ız” dedi binler, onbinler….

Bizi bölmek isteyenlere, ülkenin tapusunun cebinde olduğuna inanıp, düşman olduğunu susturmayı ilke edinmiş kör milliyetçi anlayışa karşı, hoşgörü ve diyaloğun sesi yükseldi.

İspanyolların Madrit’te, İngilizlerin Londra’da yaptığını yaptı dün İstanbul’da yürüyenler.

Teröre karşı en güçlü sesi verdiler.

Ülkem adına sevindim, ülkem adına gururlandım.

Teröre karşı verilebilecek en güzel cevabı o sessiz insanların sesi verdi.

Ve bir başka ses daha yükseldi. Bir değil hatta iki. İstanbul’da Rakel Dink’in, Trabzon’da Havva Samast’ın, Huri Hayal’in sesleriydi bunlar. Acılı annelerin, eşlerin yüreğiydi o.

Ogün Samast’ın azmettirdiği söylenen Yasin Hayal’ın annesi Hrant Dink’in ayakkabısının altı delik, yüzüstü yere uzanmış, üstüne beyaz bir kâğıdın örtüldüğü fotoğrafını görünce ağlamış.

Her anne gibi onun da yüreği sızlamış. Oğlunun azmettirdiğini bilmeden, lânet okumuş cinayeti işletenlere. Oğlunun da işin içinde olduğunu öğrenince bin kat daha fazla lânet okuduğundan şüphem yok. Çünkü o bir anne.

Tetiği çeken Ogün Samast’ın annesi Havva Hanım ise yıkılmış. “Oğlum seni kullananları açıkla” diyor. Mütevazi bir Anadolu kadını. Saçını süpürge edip, yuvasını ayakta tutan analardan.

Ne İstanbul görmüş, ne Hrant Dink’in adını işitmiş.

Bir alıp vereceği yok ne Hrant ailesiyle, ne onun diniyle, milliyetiyle, görüşleriyle.

Acılı yürekler, cenazede binlerce, onbinlerce insanın sergilediği vakur tepki ve ortaya konulan birlik ve beraberlik görüntüsü Türkiye’nin en büyük kazanımı oldu.

Bunda şüphesiz olayın üzerinden 31 saat geçmeden faillerinin bulunmasının da payı büyük elbette ki.

Faili meçhul olsa, sessiz milyonların sesini değil, öfkeli kalabalığın yüreğimizde açacağı yeni yaraları konuşuyor olabilirdik. Çünkü bu cenaze İslâmî duyarlılığın en yüksek olduğu bir ülkede bir Ermeni aydınının cenazesiydi.

Ama öyle olmadı. İslâmî duyarlılığın aynı zamanda diğer dinlere karşı hoşgörü olduğunu yansıtan görüntülere şahit olduk.

Bütün dinleri bağrında buluşturup, asırlardır onları hoşgörü sarmalında yoğuran İstanbul bir kez daha, umut ışığı oldu tüm Türkiye’ye.

1955 olaylarında gayri müslimlere yönelik olarak yaşanan o utanç verici yağma zihniyetini hortlatmak isteyen o gün halk-ırkçı, bugün ise ulusalcı maskesini taşıyan zihniyet başarılı olamadı.

Sergilediğimiz birlik ve beraberlik tablosunu taçlandırmamız gerekiyor.

Bunun için de olayın arkasındaki bağlantılar çözülmeli. Türkiye sergilediği bu aydınlık tavra rağmen, karanlıkta bırakılmamalı.

Çorap söküğüne İstanbul’da yürütülen soruşturmadan başlandığı gibi, Trabzon’da mercek altına alınmalı.

Şunu çok iyi biliyoruz. Geçmişte yaşadığımız Çorum olaylarından tutun, 2 Temmuz’da Sivas’ta Madımak Otelinin yakılmasına kadar, bölgedeki emniyet ve istihbarat birimlerinin tuhaf ilişkileri söz konusuydu. Aynı durum bugün Trabzon’da söz konusu.

Gazeteci Fehmi Koru’nun, “Örgütün tabelası olmaz ki?” diye sorduğu gibi, artık tabelalar aramayı bırakalım. Silâhla kan döken, can alan ve özellikle de stratejik hedeflere yönelmiş, rahibi, Ermeni gazeteciyi öldüren, Mc Donald’sa bomba atan bir yapılanma var. Eylem dersen, eylem var. Silâh dersen, silâh var. Daha ne tür bir örgüt olacak?

“Tıpkı bir güvercin gibiyim...”demişti Hrant Dink.

“Ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.”diye eklemişti.

Bir güvercin gibi, biraz ürkekçe, ama bir o kadar da özgürce yaşadığını anlatmıştı bize.

Güvercini vurdular.

Ama onun kanından ürkeklik değil, cesaretin tohumları, bölünme değil, birlik ve beraberliğin çiçekleri yeşerdi.

24.01.2007

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Metin KARABAŞOĞLU

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahaddin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  Ümit ŞİMŞEK

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004