Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 16 Şubat 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


Abdil YILDIRIM

Herkes aynı şeyi düşünüyorsa



Herhangi bir konuda herkesin aynı şeyi düşünmesi şart olmadığı gibi, müm-kün de değildir. Her insanın fıtratı farklı, istidadı farklı, fikri ve düşüncesi farklı olabilir. Bu farklılıklar bir ayrımcılık ve bölücülük sebebi değil, işbirliği ve fikir zenginliği demektir. Ne kadar çok fikir ve düşünce bir araya gelirse, alınan kararlar o kadar isabetli olur. Onun için dinimizde istişareye büyük önem verilmiştir. Zaten çağdaş bir yönetim tarzı olan demokrasinin de temelinde bu istişare metodu vardır.

Ne var ki, bir topluluğu veya bir toplumu idare edenler, genellikle farklı düşüncelerden rahatsız olurlar. Herkesin aynı şekilde düşünmesi, hiçbir konuda farklı bir görüş ve düşüncenin çıkmaması, birlik ve beraberlik gibi kabul edilir. “Bakın herkes aynı şeyi düşünüyor, ne kadar güzel bir birlik ve beraberlik tablosu” diye sevinebilirler.

Halbuki, bu bir birlik değil, tek tipliliktir. Düşünce kısırlığı ve fikir darlığıdır. “Herkes aynı şeyi düşünüyorsa, hiç kimse hiçbir şey düşünmüyor demektir” bir anlamda.

Birileri sizin yerinize de düşünür, karar alır ve uygular. Size de bu kararlara uymak düşer. Özellikle totaliter ve müstebit bir düzenin başında bulunanlar, düzenlerine çomak sokacak kaygısı ile her yeni düşünceyi düşman olarak görürler. Statükoyu korumak endişesiyle hiçbir farklı düşünceye izin vermezler. Herkesi kendileri gibi düşünmeye zorlarlar. Hatta başkalarının düşünmesine bile gerek yoktur. Onlar herkes adına düşünürler, karar verirler ve uygularlar. Böylece halkı da düşünme zahmetinden kurtarırlar.

Halbuki insan, düşünen bir mahlûktur. Bu özelliği sayesinde insan olmuştur. Herkesin fıtratı farklı, zevki farklı, istidadı ve ihtiyacı farklıdır. Bu farklılıklar bir araya gelerek bir bütünlük oluşturur ve böylece sosyal toplum ortaya çıkar. Demokrasi denen yönetim tarzı da, farklılıkların bir araya gelerek bir bütün oluşturmasından doğan sistemin adıdır.

Demokrasinin, yani istişarî yönetim tarzının faziletini idrak eden toplumlarda, farklı düşünceler teşvik edilir. Zira her düşünce yeni bir gelişmeye kapı açar. Bir çok yeni buluş ve icatlar farklı düşüncelerden doğmuştur. Galile farklı düşündü, yeni bir bakış açısı getirdi ve coğrafya bilimi geliş-meye devam etti. Yeni kıt'alar, yeni denizler ve okyanuslar keşfedildi.

Herkesin görüş birliğinde olması o kadar da imrenilecek bir şey değildir. Ziya Paşa, “Fikirlerin çarpışmasından hakikat ortaya çıkar” demiş. Farklı fikirler olacak ki, istidatlar inkişaf etsin, yenilikler ortaya çıksın, yeni icatlar ve keşifler olsun.

Çağdaş üretim merkezlerinde ve işletme-lerde beyin fırtınası yapılır. Ortaya atılan bir konuda herkes fikrini söyler, bu fikirler saçma bile olsa, toplantılarda değerlendirilir.

Bu konuda Üstâd Bediüzzaman çok güzel örnekler veriyor.

Meşrûtiyetin önemini izah ederken, Kur’ân’dan istifade ederek meşrûtiyetin şeriata uygun olduğunu ifade ediyor. “On kişi bir araya gelse, her biri on akılla düşünür, yirmi gözle görür, yirmi kulakla işitir” şeklinde örnekler veriyor.

Çağdaş uygarlık seviyesini hedef alan bir ülke olarak, hâlâ düşünceyi suç sayıyor ve cezalandırıyorsak, hedefimizi heder ediyoruz demektir.

16.02.2007

E-Posta: [email protected]




Halil USLU

Neden Adalet Partisi?



Evden çıkan adama ‘Neden çıktın?’ derler. Evi kapatanlara da ‘Kimler kapattı?’ derler. Bugünlerde sene-i devriyesini kutladığımız, bundan 46 yıl önce 1961 yılında kurulan Adalet Partisi elbette boşuna kurulmadı. “Yeter söz milletindir” sloganı ile yola çıkan ve 14 Mayıs 1950’de iktidara gelen ve Türkiye’ye yep yeni bir çağ açan Demokrat Parti hükümeti maalesef 27 Mayıs 1960 askerî ihtilâlince kapatıldı ve üç büyük devlet adamı hunharca idam edildi. Böyle olunca bu misyonu devam ettiren kahraman insanlar Adalet Partisini merhum orgeneral Ragıp Gümüşpala başkanlığında kurdular. Daha sonra Sn. Süleyman Demirel büyük kongrede bu bayrağı aldı ve büyük bir vatan sevgisiyle Demokrat Partinin başlattığı fakat bitiremediği hizmetleri devam ettirdi.

Demokrat Parti, Adalet Partisi ve bugünkü Doğru Yol Partisi, esasında aynı kökten gelen bir misyonun devamıdır. Her şekliyle devamıdır. Felsefî inanç mefkûresi aynıdır, her türlü hizmet anlayışı ve ülkenin bölünmez bütünlüğü anlayışı, din ve vicdan özgürlüğü vs. hep aynıdır. 46 Ruhu denilen bu misyon, mefkûresi silinmez köklü ve güçlü bir mühürdür. Eserleriyle ve hizmetleriyle Türkiye’de inkârı mümkün olmayan bu aziz sevda, bütün hizmetlerinde maalesef her 10 yıldaki askerî darbelerle karşı karşıya kalmıştır. AB’yi başlatan, Kıbrıs’a hürriyet mührü vuran ve dış dünyada saygıdeğer politikalar husûle getiren bunlardı. İhtilâller ve dahildeki hasutlar olmasaydı bugün Türkiye süper bir güç haline gelirdi.

Demokrat misyon 14 Mayıs 1950 yıllarında iktidara geldiğinde Türkiye’yi bir baştan bir başa, Dünya Bankasından ve bazı devletlerden aldıkları başta “Marşal” yardımları ile şantiye şehri haline getirmişlerdi. Türkiye’nin imarı, inşası yeniden başlamıştı. Bugünkü bütün yollar ve devasa eserler onların çizdiği projelerin devamı, onların mühürleri ve bu misyonun mühürleridir. GAP da bunun içinde, KOP da. GAP, Süleyman Demirel’in gayreti ile hayata geçti. Devasa köprüler ve 300 baraj, 2 bin gölet ve demir çelik tesisi, şeker fabrikaları, çimento fabrikaları ve okullar, üniversiteler vs.ler..

DP, AP ve DYP çizgisinde olanlar veya Türkiye’de siyasî karakteri ve yelpazesi ne olursa olsun insanlar, Demokrat Parti ve onları hedef alan 1960 kanlı ihtilâli üzerinde belki çok konuşuyorlar, yeni yeni belgeseller gösteriliyor. Bunlar bile insanı dehşete düşürüyor. Fakat yine de hadisenin ‘önemli ayrıntıları’ tam bilinemiyor. Çünkü, yaşananlar, işkenceler, hukuk ihlâlleri ve askerî ihtilâllerin açtığı yara ve millet düşmanlığı, bugünkü genç nesle aktarılabilmiş değil. Görülüyor ki, gençlerimiz bu konuda yeterli bilgiye sahip değil. Şimdi seçilme yaşı 25, dört milyon civarında yeni seçmen var. Bu gençler, Türkiye’nin mazisini bilmezlerse nasıl hizmet yapacaklar ve neyin mücadelesini yapacaklar. Onun için merhum Mehmet Akif “Bastığın yeri tanı” diyor.

Özellikle DYP teşkilâtı, 2 bin belde teşkilatında 924 ilçede ve 81 ilde elindeki bütün imkânlarıyla, bir vatanperver inançla Adalet Partisi’nin kuruluşunu panellerle, seminerlerle anlatması elzemdir. Küçük yaşlarımda, Konya hükümet meydanında elini öptüğüm ve idam edildiği dakikalarda kuşların uçuştuğu ve müthiş bir yağmurun üzerine yağdığı aziz Adnan Menderes’i ve onun devamını neden anlatmayacağız? Hiç bu konulara temas etmeyen kişilere Nobel ödülleri verilirken, DP ve AP’yi ve onun mümtaz kadrosunu geniş yelpazede anmamak millet adına, misyon adına bir hicrandır. İnşaallah yapılacaktır.

Hınçlarını, hırslarını alamayanlar Adalet Partisini de kapattılar. Türkiye tamamen bir siyasî kaosun içine girdi, çok zaman ve zemin kaybettirdiler. Acaba bunları yapanlar bir vicdan muhasebesi yapıyorlar mı?

Sevginin neresindeler?

16.02.2007

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

17 Aralık’tan bugüne



17 Aralık 2004: Brüksel’de toplanan AB zirvesi, Türkiye üyelik müzakerelerini 3 Ekim 2005’te başlatma kararını açıkladı.

Bu karar sonrasında, hükümetin o güne kadar bir numaralı gündem maddesi olarak takip ettiği reform sürecini daha da hızlandırması beklenirken tersi oldu. Frene basıldı ve reformlar için hiçbir yeni adım atılmadı.

13 Ocak 2005: 17 Ağustos depreminden sonra yazdığı yazılar sebebiyle 312’den yargılanıp mahkûm edilen eski Ankara temsilcimiz ve yazarımız Cevher İlhan, bilâhare söz konusu maddede yapılan değişiklik sonucu tekrar yargılanması gerekirken, Kurban Bayramı arefesinde evi basılarak ve ailesinin gözü önünde kaba muamelelere maruz bırakılarak gözaltına alındı, ardından tutuklanıp cezaevine gönderildi, itirazımız üzerine tutuklama kararı kaldırıldı ve 28 saat cezaevinde tutulduktan sonra serbest bırakıldı.

2 Mart 2005: İlhan’ın yaşadıkları, sadece bir buçuk ay sonra Yönetim Kurulu üyemiz ve yazarımız Sami Cebeci’nin başına geldi. O da 27 saat cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edildi.

17 Ekim 2005: Cemil Tokpınar, deprem için yazdığı bir yazıdan dolayı mahkûm edilmişti. Kararın Yargıtay’da bozulması üzerine, Asliye Cezada görülen iade-i muhakeme neticesinde, mahkeme, yargılamaya esas teşkil eden ceza maddesinde iki kez değişiklik yapılmasına ve ilk kararı da kendisi değil, DGM vermiş olmasına rağmen, mahkûmiyette direnme kararı aldı. Sadece hapis süresini biraz indirip 7300 YTL paraya çevirdi.

15 Şubat 2006: Tokpınar’dan sonra Sami Cebeci de deprem yazısı sebebiyle Ağır Ceza Mahkemesinde yeniden yargılandı, 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı ve infaz tamamlanıncaya kadar seçme, seçilme; vakıf, dernek, sendika, şirket, parti yöneticisi ve denetçisi olma; bir meslek icra etme dahil birçok haktan mahrumiyetine karar verildi.

14 Mart 2006: Benzer bir durum, hakkındaki mahkûmiyetin 276 gününü hapiste geçirmiş olan Mehmet Kutlular’ın iade-i muhakemesinde de yaşandı. Ağır Ceza Mahkemesi, Kutlular’a evvelce verilen cezada ısrar etti. Sadece “kanunda sanık lehine yapılan iyileştirmeler” sebebiyle bu cezayı kısmen “hafifletti.”

8 Aralık 2006: Emekli Orgeneral Doğu Aktulga için yazdığımız bir yazı sebebiyle vârisleri adına açılan dâvâda hakkımızda verilen tazminat kararı, Yargıtay’da onaylandı. Mahkemenin 10.500 YTL olarak hükmettiği tazminat, “yasal faiz”lerin eklenmesiyle, bir sene geçmeden bir buçuk katına yükseldi.

Ve 13 Şubat 2007: Yazıişleri Müdürümüz Faruk Çakır, Danıştay cinayeti sonrasında attığımız “Oyun geri tzepti” manşetle “âdil yargılamayı etkilemeye teşebbüs”ten altı ay hapse mahkûm edildi, ceza 3600 YTL para cezasına çevrildi.

İşte, Türkiye’nin AB yolunda önemli bir eşiği aştığı, ama sonrasında anlaşılmaz bir rehavete girdiği 17 Aralık 2004 tarihinden bu yana Yeni Asya’nın yaşadığı serencam bu.

Her an kabarabilecek olan bu listeyi, AB sürecinin neresinde olduğumuzu gösteren bir belge olarak dikkatlere sunmakta fayda gördük.

16.02.2007

E-Posta: [email protected]




Davut ŞAHİN

Kurtlar Vadisi kaldırılacaksa...



RTÜK, Show TV yöneticileriyle görüşüp Kurtlar Vadisi dizisinin kaldırılması yönünde görüşmelerde bulunmuş.

Bunun üzerine Show TV, Kurtlar Vadisi dizisini yayından kaldırmak için çözüm arayışına girmiş. Genel Müdür Saner Ayar, Pana Film’le hukukî sorunları görüşmeye başlamış.

Bu satırlar okunduğunda belki ikinci bölüm yayına bile girmeyecek.

Tamam.

Kurtlar Vadisi kaldırılsın!

Ama bu milletin ahlâkını bozan, değerlerini sarsan, müstehcenliği normal hale getiren dizileri de bir gözden geçirin.

Mesela:

Bebeğim (atv):

Taşıyıcı anneliği konu alan bir dizi.

Şöhret (atv):

Genç kızları şöhrete özendiriyor. Pırıltılı bir dünya sunuyor.

Selena (atv): Çocukları aptalca “sihir” numaralarıyla uyutuyor.

Avrupa Yakası (atv):

Maalesef çok izleyicisi var. Mizah altında öylesine iğrenç espriler var ki. Kimin eli kimin cebinde belli değil...

Binbir Gece (Kanal D):

Konuyu bilmeyen yok. İğrenç ahlâksız teklif, günlerce medyaya magazin malzemesi oldu.

Acemi Cadı (Kanal D):

Sihirli Annem RTÜK ve aile baskısıyla kaldırıldı. Ama uyanık yapımcılar hemen boşluğu doldurdu. Aptalca senaryo, berbat konusu ve saçma sapan numaralarla Sihirli Annem’i aratmıyor.

Yanık Koza (Show TV):

Daha ilk bölümden sonra, kimin çocuğu, kimden belli olmayan bir dizi yıllardır oynatılıyor. Entrika, ihanetler dizinin ana malzemesi.

Cino İş Başında (Show TV):

Yine saçmasapan cin hikâyeleri. Sihir ve büyü dünyasıyla çocuklara en büyük zararı veren dizilerden.

Daha sayalım mı? Bu kadar yeter.

Kurtlar Vadisini kaldırmak isteyen bir grup var. Ancak bunun altında yatan saikler de düşünülmeli.

Evet, şiddeti körüklüyor derseniz, diğer dizilerde kullanılan argümanları da görmezden gelmeyin. Benzer diziler o kadar çok ki.

NAMAZ KARDEŞLİĞİ

Çiğdem Anat istifa etti (CNN Türk).

Yerine gelen isim ise belli oldu: Gürkan Zengin.

Yahut bu isim konuşuluyor şimdilerde. Birkaç gün içinde ise netleşir...

Gürkan Zengin, uzun zamandan beridir CNN Türk’te “Editör” programını yürütüyor. Öyle veya böyle. Çünkü uzun yıllara dayanan haber tecrübesi var.

Konumuz bu değil.

Akşam gazetesi yazarlarından Oray Eğin, bu sahada yeni kalem oynatmaya başlayanlardan. Gürkan Zengin hakkında ilginç bir anekdotu sütunlarına taşıdı:

“Madem televizyon haberlerinden konu açıldı, son günlerde CNN Türk’teki bir değişime de dikkat çekmenin yeridir. (...) Gelen gideni aratır. Anad’ın yerine ise Gürkan Zengin’in geçeceğini söylüyor medya kulisleri. Zengin, hiçbir özelliği, rengi, kendine ait bir ekran kıvılcımı olmayan, yıllardır her gün ekranda olmasına rağmen ‘varolmayan’ bir isimdir. Bunca yıldır her gün ekrana çıkıp hiç ‘görünmemek’ ayrı bir özelliktir.”

“Peki buna rağmen Gürkan Zengin’i tutan hangi sistem olabilir acaba?”

Kendi sorusuna kendisi cevap veriyor:

“Hatırlıyorum, bir gün Gürkan Zengin, Bebek Camiinde namaza gitmişti bir hafta sonu. Bebek Camii özel olarak seçilmiş bir yer sanki: Tam karşısındaki Bebek Kahve medya simalarının sık sık takıldığı, oradan haberlerin kolay yayıldığı bir yer. Zengin’in namaza gittiği de doğal olarak yayıldı. Doğrusu bu havadis, uzun vadede Zengin’in işine yaramışa benziyor. Kanalın Taha Akyol’un başını çektiği muhafazakâr kesimlerine, ‘derin’ CNN Türk’e ‘Ben de sizdenim’ mesajı galiba yerine ulaştı. Dahası, namaz kılan bir haber koordinatörü günümüz siyasî iklimine de uygundur.”

Bunda bir “art/niyet” aramanın anlamsızlığı ortada.

Peki, çok merak ediyorum, siyasî iklim dışındaki yaşam tarzı nasıl bir şey?

Eğin gibileri bize izah etse çok iyi olur!

16.02.2007

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

ABD’nin İran politikası



ABD’nin bir İran politikası var mı? Amacı var ve İran’ı etkisiz ve hatta eskisi gibi kendi uydusu haline getirmek istiyor. Yeniden kendi haziresine katmak istiyor. Bunun için bir politikası var mı? Belirsizlikten başka bir politikası yok. ABD diyalogtan kaçarak Hatemi devrini heba etti. Hatemi’nin elini güçlendirecek yaklaşımlardan kaçındı ve rejimi yumuşatmak yerine devirmeyi yeğledi. Bu da haliyle Irak işgalinden sonra başarısızlığa uğradı. Brzezinski’nin dediği gibi ABD açısından son durak İran mı olacak, bunu vakit gösterecek. Ama iki taraf da ileriye doğru kaçarken birbirlerine toslayabilirler ve bu ihtimal giderek daha fazla ağırlık kazanıyor.

Bununla birlikte, ABD’nin İran’a yönelik politikası olması gerektiğini savunanlar var. Bunlardan birisi Baker idi ve İran-ABD diyaloğu teklif ediyordu. James Baker ile Lee Hamilton’ın bu yöndeki teklifleri Bush tarafından kale alınmadı. Bush hâlâ bildiğini okuyor ama bildiği de bir şey yok. Bununla birlikte bazı tavsiye ve telkinler var. Bunlardan birisi ‘dual coientainment’in geri kalan ayağının canlandırılması. New containment politikasının uygulanması yani İran’ın bir şekilde ihtiva edilmesi ve tecrit edilmesi. Bunun mekanizma ve araçlarından birisi de “a new alignment” yani taraftar toplama ve saflaşma politikası. Esasında bu araçların hepsi Soğuk Savaş döneminin araçları.

Soğuk Savaş döneminde iki kutup vardı. Bunlardan birisi SSCB ve diğeri de ABD idi. ABD, SSCB’yi bloke etmek için ‘old containment’ politikası uygulamıştı. Böylece edindiği yeni dostlarla SSCB’yi enterne etmişti. Buna, İslâm dünyasını seferber etme mânâsında Yeşil Kuşak projesi de dahildi. Ateizme karşı bütün dinî renkleri ihtiva eden bir politika veya arayış idi. Araplar buna istiktap veya kutuplaştırma da (polarization) diyorlar. Gerçekten de kutuplaştırma ve alignment politikaları meyvasını vermiş ve SSCB havlu atmıştı. Böylelikle savaşsız bir şekilde Soğuk Savaşın galibi ABD olmuştu. Ancak o dönemde kutupsuz bir üçüncü kutup arayışı daha vardı. Buna zaman zaman Üçüncü Yol da deniliyordu. Bu da Bağlantısızlar (non alignment) hareketi idi. Bunun liderleri de Tito, Nasır ve Nehru gibi tanınmış liderlerdi. Bunlara kısaca Üçüncü Dünya ülkeleri de deniliyordu.

***

Soğuk Savaş sonrası dönemde şimdi ABD İran’a karşı aynısını vizyona koymak istiyor. Bunun için de “a new alignment” politikasının somut bir adımı olarak Körfez ülkeleri ile birlikte Mısır ve Ürdün ABD ile biraraya geldi ve İran’a karşı müşterek bir kutup oluşturmanın başlangıç adımını attılar. Kutuplaştırma ve saflaştırma için ‘Shiite Iran’s rising and Arab Sunnis sinking’ yani Şiî İran yükseliyor ve Sünnî Araplar batıyor şeklinde başlıklar atıyorlar. Bu defa da yine Irak’taki yanlış politikalarının sonucu dengeler kaybolunca Şiiliğe karşı Sünnî blok üretmek istiyorlar. Bunun ayaklarından birisi ihtiva veya çevreleme, ikinci ayağı ise bloklaş(tır)madır.

Soğuk Savaş döneminde SSCB’ye karşı bu politikayı Soğuk Savaşın altın beyni olarak kabul edilen George Kennan dizayn etti. Nixon’ın Kissinger ile birlikte yürüttüğü SSCB’ye karşı Çin ile temas ve ittifak da bu politikanın bir ürünüdür. Bu İran’a karşı yeni kutuplaşma veya saflaşma politikasını (realignment) ilk ortaya atan Washington Post yazarlarından David Ignatius oldu ve Rice da bunu telâffuz etti. Telâffuz etmekten öte Körfez ülkelerine giderek projeyi kuvveden fiile çıkarmaya çalıştı. Bir dereceye kadar da somutlaştırdı.

***

Ancak bu politikanın bir ayağı eksik. Herkesin hemfikir olduğu bu ayak diyalog ayağıdır. Son sıralarda yalnızlaşan İran diyalog konusunda olumlu sinyaller gönderiyor. Soğuk Savaş döneminde tecrit ve kutuplaştırarak bloke etme politikasına rağmen yine de her seviyede ve liderler seviyesinde SSCB ile ABD arasında diyalog sürekli devam etmiştir. Krizin tavan yaptığı Domuzlar Körfezi Krizi gibi buhranlarda bile Kennedy gibi Amerikalı liderler diyalog kapısını açık tuttular. Ama Bush, Baker, Brzezinski ve Kissinger gibi akil adamların bu yöndeki yüreklendirmelerine rağmen diyalog kapısını açmamakta direniyor, inadını sürdürüyor. Belki İran’ı küçük görüyor olabilir. ‘Düşmanı’ büyük görmek nasılsa küçük görmekte aynı derecede hatadır. Gerçekçi olmak en doğrusudur.

Time dergisi Rice’ın ütopik politikalardan gerçekçi politikaya geçeceğini duyursa da Bush yönetimi henüz o aşamanın çok uzağında. Netice itibarıyla, Soğuk Savaş SSCB’nin yenilgisiyle sona erdi. Galiba Soğuk Savaş sonrası ki, buna bazıları Üçüncü Dünya Savaşı veya Dördüncü Dünya Savaşı diyorlar bu dönem de galiba ABD’nin hezimetiyle son bulacak.

16.02.2007

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

Çok yönlü tehlike



Televizyon ve radyoların yayınlarına ‘çeki düzen’ vermek için kurulan Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), televizyon izleyicilerinin şikâyet yağmuruna tutuluyor. İzleyicilerin büyük çoğunluğu mevcut televizyon yayınlarından şikâyetçi. İşin üzücü yanı, zamanında ‘alternatif tv kanalı’ olarak kurulan bazı televizyonlar da ‘yanlış yol’da...

Mevcut haliyle televizyon programlarının ‘zararları’nı saymaya gerek yok. Aralarında ‘faydalı’ yayın yapan az sayıda kanal var, ancak bunlar denizde damla misâli. Dolayısı ile, dile getirilen eleştirilerden alınmalarına gerek yok.

Çok daha iyi olması mümkün olan televizyon yayınlarının git gide ‘kötü’leşmesi, toplumun ruh sağlığını da bozuyor. Başta çocuklar olmak üzere hepimizi tehdit eden bu çok yönlü tehlikeye karşı hangi metodlarla karşı koyacağız?

Varlık sebebi, fertleri ve aileleri bilgilendirmek olan TV’lerin, aksine onlara ‘zararlı’ hale gelmesi düşündürücü değil mi? Kültür ve din konusundaki programlarına yer bulamayan ‘kanal’lar, ‘magazin’e her türlü kolaylığı sunuyorlar. Zaten ‘haberler’in de magazinden ayrılan bir yönü kalmadı...

Radyo Televizyon Üst Kurulu Başkanı Zahid Akman, şu anda birçok ulusal televizyon kuruluşunun, yayın ilkelerine saygı göstermedikleri için lisans iptaliyle karşı karşıya bulunduklarını belirtip, yayıncıları uyarmış. (Bianet.ogr) Akman ayrıca, ekran izleyicilerinden çok sayıda şikâyet aldıklarını ve çok güç durumda bulunduklarını da ifade etmiş.

Yaşanan çelişkiyi ifade etmesi bakımından Akman’ın tesbitleri dikkat çekici: Hem şikâyet ediyoruz, hem de izliyoruz! (Ne yazık ki, TV izlemeyenler ‘azınlık’ta. Şükür, en azından şimdilik biz de bu ‘azınlık’ arasında yer alıyoruz.)

Televizyonlarda ‘izlenme sayısı’ uğruna her türlü kötülüğü yayanlar da aslında bu ‘kirlenme’den şikâyetçi. Ancak işin içinde ‘kirli para’lar olması ve ‘şeytan’ın da kötülerin en büyük destekçisi olması sebebiyle yanlıştaki ısrar sürüyor. Dünyadaki gidişâta baktığımızda televizyonların ‘düşünme’yi tatil ettiği ve netice itibarıyla ‘zararlı’ olduğu yönünde kanaat gelişiyor. Bazı ünlü TV yıldızlarının, kendi çocuklarına tv izlettirmemesi ve bununla—haklı olarak—övünmesine şahit oluyoruz. Bu isimlerden biri de şarkıcı Madonna idi. Kendileri bir ‘batağa’ saplanmış olsa da, çocuklarının aynı batağa düşmemesi için gayret gösteriyorlar ki bu da takdire değer bir davranış olsa gerek.

TV yayınlarından şikâyetçi olan RTÜK Başkanı Akman’ın verdiği örnek hepimizi ürkütmeli: “Bir mankenle bir delikanlı arasındaki ilişki üç gün içinde 80 dakika bir ana haber bülteninde verilirse ciddi bir tehlike var demektir. Onun dışında popüler tanınmış bir kadın ve onun sevgilisi arasındaki bir kavgadaki tokat atma görüntüsü 1 bültende 53 sefer verilmesi söz konusuysa ciddi bir sıkıntı var demektir. Bu kadar duyarsız olunmaması gerektiğini hatırlattık kendilerine...”

İnşallah, ‘ciddî ikâz’ edilen TV’ler insafa gelir. Aksi halde hepimiz tehlikedeyiz...

16.02.2007

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Hizmet aşk ve şevki



Hz. Ömer’in (ra) birgün yaşlı bir adamı görüp ağladığını görenler, “Niye ağlıyorsun?” diye sormaktan kendilerini alamamışlar. O da, “Adamın âkibetine ağlıyorum” diye cevap vermiş ve eklemiş: “Bütün emekleri boşa gitmekte de onun için.”

“Ama bu bir gayr_i müslim ya Ömer!”

“Ben de zaten onun için ağlıyorum ya! Didiniyor, çırpınıyor, ama geçersiz amelleri sebebiyle Cehennemi boyluyor. Acı akibetini düşündüm de onun için ağlıyorum.”

Acaba gerçek imana kavuşamadığı veya imanını kaybettiği için hayatı kararan, mânen tehlikeye düşen bir yakınımız, bir komşumuz; tanıyalım, tanımayalım Allah’ın değer verip de yarattığı herhangi bir insanın ebedî hayatının tehlikede oluşunu görmek, düşünmek bizi hüzne atmaz mı?

Eğer bu bizi üzüyorsa onların manevî hayatlarını kurtarmak, imanlarını kuvvetlendirmek için ne kadar gayret sarf ediyoruz?

Doğu Karadeniz’in Sarp Kapısına yakın Hopa’da Ömer Efendi ve Yaşar Beylerin dost ve arkadaşlarını sohbete davet edişlerindeki hummalı gayrette bu inceliği gördüm. Otomotivci Yaşar Efendi ve altı oğluyla birlikte ortakları Ömer Efendi hınca hınç dost ve arkadaşlarıyla doldurdukları dershanede ilim aşıklarını görmek tek kelimeyle mesrur etti bizi. Onların Nurun hakikatlerini iştiyakla dinleyişlerini bir görmeliydiniz. Komünizmin bütün şiddetiyle hükmettiği yıllarda talebesi Hulusi Yahyagil’in Kars’taki hizmetlerini yad eden Üstad, onun bu haliyle Rusları manevî bombardımana tuttuğunu iftiharla söylüyordu. Şüphesiz kahraman Nur talebelerinin gayretleriyle komünizm Anadolu’ya girememişti. Komünizmin yıkıldığı, ateizmin kalıntılarının hâlâ silinmediği günümüzde Gürcistan dahil diğer Türkî Cuhuriyetlerde tohumları atılan Nurun hakikatleri birer fidan olmuş, büyümekte, inkişaf etmekte. Hopa da atılımları ve müştak kadrosuyla bu hakikatlere hizmette yarışmakta.

Evet, Hopa’da da Nur’un hakikatleri filiz vermeye başlamış; ateizme, ahlâksızlığa bir Sedd-i Zülkarneyn olmakta. Meraklı dinleyicilerin gözlerinde bu kutsî hakikatlere kavuşma ve hizmet etmenin heyecan ve mutlululuğunu hissetmemek mümkün değil.

Nur’un büyüleyici, çarpıcı hakikatleri gözleri açmakta, kamaştırmakta, kalpleri çaptırmakta, daha geniş kitlelere duyurmanın heyecan ve zevkini yaşatmakta onlara. Bu hakikatlere güzel bir tercüman olan Yeni Asya’ya kol kanat germenin zaruretine de inandılar ve hemen on gazeteyle işe başlayacaklarını belirttiler.

Hayat atalet kabul etmiyor. Zerreden kürelere kadar herşeyin harıl harıl çalıştığı bir dünyada herhalde iman ve Kur’ân hakikatlerine kavuşma gibi büyük nimet de büyüklüğü ölçüsünde gayret ve faaliyet istiyor.

16.02.2007

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Sîmâlar delili



Resimlerde ressamların, şiirlerde şâirlerin, binalarda mimarların, kitaplarda yazarların üslûplarının damgası ve mührü vardır. Pikasso’nun Leonardo da Vinci’nin, Osman Hamdi’nin resimlerindeki damga; Mimar Sinan ile başka mimarların yapılarındaki mühür; Yahya Kemal Beyatlı, Mehmed Akif, Necip Fazıl ve Nazım Hikmet’in şiirlerinin ayrı ayrı teşehhusatları vardır.

Atomdan yıldızlara kadar bütün varlıkların yapı taşlarında bir damga var. Hiçbirisi, diğerinin aynısı değildir. Meselâ, Hz. Âdem’den (as) kıyamete kadar gelmiş geçmiş hiçbir insanın siması, sesi, parmak izi, saçlarının teli, spermi, DNA şifresi vesâiresi birbirine benzememektedir.

Kezâ, hiçbir yaprak, hiçbir mısır tanesi, hiçbir buğday da birbirinin tıpa tıp aynısı değildir. Mutlaka bir elden çıktığına dâir “bir imza, bir mühür” bulunmaktadır.

Meselâ, her bir mevcudu, en güzel şekilde nakşeden Mübdi olan Allah, yeryüzü sayfasında, her mevsimde, özellikle baharda, değiştirdiği nihayetsiz muntazam mahlûkatın vücudlarının fihristesini, tarihçe-i hayatlarını, hareket düsturlarını; çekirdeklerinde, tohumlarında, köklerinde, mânevî bir sûrette derc ve muhâfaza ediyor ve zevâlden sonra meyvelerinde, aynen, kalem-i kaderiyle mânevî bir tarzda, basit tohumcuklarında yazıyor, hattâ her geçici baharda, yaş kuru ne varsa, mahdut zerrecikler ve kemikler hükmünde olan tohumlarda, ölmüş odunlarda, mükemmel intizamla muhâfaza ediyor. Güyâ herbir bahar, birtek çiçek gibi, gayet muntazam ve mevzun olarak zeminin yüzüne bir Cemîl ve Celîl’in eliyle takılıp koparılıyor, konup kaldırılıyor.1 Kur’ân, dikkatleri bu âyetlere (delillere) çevirerek okunmasını tavsiyenin yanında emreder.

Öyle ise, bütün zamanları, mekânları bilen, her şeyi en ince teferruâtına kadar plânlayan, programlayan ve her an her şeyle meşgul olan, idâre ve sevk eden bir zât, bu damgaları vurmaktadır. O da Allah’tır.

Tüm varlıkların siması hem nev, hem tür, hem de fert olarak farklıdır. Hiçbir buğday tanesi, hiçbir yaprak, hiçbir yağmur damlası, hiçbir kar tanesi, hiçbir kelebek, hiçbir sinek de birbirinin aynısı değildir. Bu sonsuz bir ilim, sonsuz bir kudret, sonsuz bir irade, sonsuz bir görüş vs. gerektirmektedir. Atomlar, hücreler, kar taneleri birbirini tanıyarak ve bilerek bu farklılığı meydana getirmeleri imkânsızdır.

Burada meseleyi biraz daha müşahhaslaştırarak açalım; sadece insanı diğer hemcinslerinden farklı kılan en bariz ayırıcı vasfı sîmâsını ele alalım;

Sizin sîmanız, en ince teferruâtına kadar, ne şimdiki, ne de sizden evvel geçmiş milyarlarca insandan hiçbirisine kesinlikle benzememektedir. Bu bir kanundur ve sizden sonra gelecekler için de geçerlidir.

Bir yönüyle birbirinin benzeri, diğer cephesiyle de birbirinden ayrı milyarlarca resmi küçücük bir alanda çizip, sonra da kendileri gibi olması mümkün milyarlarca resimden ayırmak ve her şeyi sonsuz ihtimal yolları içinde bir yola ve bir şekle sokmanın ne anlama geldiğini düşününüz! Bu, milyarlarca akıllı, şuurlu ressamların, milyonlarca sene çalışsalar bile asla başaramayacakları bir olaydır.

Diğer taraftan, tüm bedende bir alâmet-i farika mührünü vurmuştur. Hiçbir saç teli birbirine benzememektedir. Hiç kimsenin parmak izleri de birbirinin aynısı değildir. Keza, seslerimizde de aynı kudret damgası mevcuttur. Hiç kimsenin sesi aynı tonda, aynı tizlikte değildir. Bütün organlar buna kıyas edilebilir.

Bunu yapabilen, elbette ve hiç şüphesiz yarattığı her varlığı, şimdiki, geçmiş ve gelecek tüm yönlerini bilen ve o varlığa istediği şekli vermeye gücü ve ilmi yeten sosuz isim ve sıfatlar sahibi Cenâb-ı Hak olabilir. Vücudun neresinde olursa olsun tüm organları ve özellikle sîmâda yer alanları, başka sîmâlardaki organlardan ayrı yaratmak ve her gözü, mutlak sûrette diğer gözlerden ayırt edici bir özellikle donatmak, akıl ve kalbi bulunan her vicdân sahibine, bütün bunları yaratıp sonsuz hikmetlerle donatan Zât’ı (cc) gösterir ve tanıttırır...

Dipnot: 1. Sözler, s. 151.

16.02.2007

E-Posta: [email protected] [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

İnsan yetiştirme projesi



Bundan aylar önce yaptığımız "Nasıl bir nesil yetişsin, nasıl evlât yetiştirmeliyiz?" şeklindeki çağrımıza gelen yeni cevaplar var. Onlardan biri de aşağıda okuyacağınız yazı.

Manisa'dan yazıp gönderen arkadaşımız Mehmet Yavaş'ın yazısını kısaltmak ve özetlemek durumunda kaldık.

Yazısına hal hatır sormakla başlayan ve iki hafta önceki Manisa sohbetimiz hakkında memnuniyetini ifade ederek, yazar arkadaşlarımızın Anadolu seyahatlerini sıklaştırmaları gerektiğini hatırlatan değerli Mehmet Yavaş'ın "insan yetiştirme stratejisi"ne dair yazısını sizlere takdim ediyoruz.

* * *

Muhterem Latif Bey, 28 Eylül 2006 tarihli yazınıza cevaben bu yazıyı yazıyorum. Geç oldu. Ama, kırık dökük de olsa, çağrıda bulunduğunuz konu hakkındaki düşüncelerimizi yazıp gönderelim istedik.

Gerçi siz "Lütfen kısa yazın" demiştiniz; ama, kısa yazmak gerçekten zormuş. Neyse, hayırlı çalışmalar dileğiyle...

Nasıl bir evlât veya

nasıl bir nesil yetişsin istiyoruz?

Mehmet Yavaş

İdealimiz, dünya–ahiret dengesini kurabilen bir nesil yetiştirmek.

Bu konuda her grup, her camia kendi çapında bir şeyler yapmaya çalışıyor. Bizler de öyle...

Çok ihlâslı, gayretli insanlar var. Bunların yaptığı hizmetler meyvesini veriyor. Bu konularda birlikte hareket edilen yerlerde müsbet sonuçlar alınıyor.

Ancak, genelde işler ferdî çabalarla ve el yordamıyla yürütülüyor. Bu noktada, kuşatıcı projelere ihtiyaç olduğu ortaya çıkıyor. Kuşatıcı projelerin de, yavaş yavaş şekillenmekte olduğu görülüyor.

Meselâ, bizde her seviye için programlar var. Bunlar, genelde haftada bir–iki saatlik dersler ile dönem sonlarında yapılan programlar şeklinde.

Bu programlar, sonuç veriyor. Her kademede hem bilgi birikimi sağlanıyor, hem de yeni nesillere yeni birtakım bilgiler aktarılıyor.

Bu bilgilerin bereketinden eşimiz, çocuklarımız, yani hepimiz faydalanıyoruz. Bu noktada, haliyle kendimizi ve çocuklarımızı muhafaza etme çabası var. Daha geniş kitlelere açılmak için de, yeni bazı imkânlara ve geniş çaplı programlar düzenlemeye büyük ihtiyaç var.

Uygulanacak programların, cazip ve bilhassa çocukların seviyesine uygun gerekir. Bunun için de, okuma programlarının yanı sıra, meşrû dairede spor, müzik, eğlencenin yer alması gerekiyor. Şayet çocuk ve gençler kendilerini tatmin edecek böyle bir ortam bulamazlarsa, bir süre sonra faydasız başka noktalara yönelmeleri ihtimali doğuyor.

Çok şükür, yayınlarımız vasıtasıyla başka kimselerle de irtibat kurabiliyoruz. Keza, burada Can Kardeş dergisine abone olan henüz tanışamadığımız pekçok çocuk var. İnşaallah, zamanla onlarla da irtibata geçeriz.

Aslında, şehir hayatının sıkıntılarını dahi, çevreyi geliştirmek için bir fırsat olarak değerlendirmek mümkün. Genelde insanlar, beton yığınları arasında sıkışmış ve tv'ye esir olmuş durumda.

Bu durumda, özellikle çocukları eğitim ve sosyal mânâdaki faaliyetlerde buluşturmak gerekir. Burada dikkat edilecek önemli bir husus, çocukların akranlarıyla, yani yaşıtlarıyla birarada bulundurulması. Kuşak farkı olduğu takdirde, daha başka sıkıntıların baş göstermesi kaçınılmaz hale gelir.

Günümüz dünyası iyice küçüldü. İletişim kanalları baş döndürücü şekilde gelişti. Bu sebeple, insanlara ulaşmak daha kolay hale geldi.

Bu gelişmeye ayak uydurmaya gayret etmeli. Geri kalmak büyük hata olur. O halde, dinî ve ahlâkî eğitim konusunda da yeni açılımlar ve geniş çaplı projelerin ortaya konulması gerekir. Aksi halde, vazifemizi hakkıyla ifâ etmemiş oluruz.

HİZMET

Sevindirici bir telefon

Son zamanlarda aldığım en sevindirici telefonlardan biri, merhum Tayyar Ağabeyin hizmette çığır açtığı şehir Bandırma'dan geldi.

Bu şehirde elektrik işiyle uğraştığını söyleyen bir ağabeyimiz, iki senedir himmetlerinizle devam eden Nurs köyündeki "Bediüzzaman Külliyesi" inşaatında bizzat gidip çalışmak istediğini ifade etti.

Ayrıca, bilfiil çalışmakla kalmayıp, Rusya'da çalışan oğlunun da yardımıyla, her türlü elektrik malzemesini temin etmeye gayret edeceklerini dile getirdi.

Bu gayyur ve âlihimmet ağabeyimiz, bizlerin sadece tavassutunu ve gerekli irtibatı sağlamada yardımcı olmamızı istiyor.

Biz de, kendilerine bu meyanda yardımcı olmaya çalıştık.

Cenâb–ı Hak, yapacakları yardımı ve bilfiil ifâ edecekleri hizmeti rızâsı dairesinde kabul eylesin, makbul eylesin.

Köyün o sarp yamaçlardaki inşa faaliyetine, önümüzdeki günlerde hummalı şekilde yeniden başlanacak.

Bu vesileyle, Nurs'taki cami, misafirhane ve külliye hizmetleriyle birinci derecede alâkadar olan Hikmet Okur'un telefon numarasını bir kez daha vermekte fayda var: 0535 768 27 72

GÜNÜN TARİHİ (16 Şubat 1950)

"Namuslu bir seçim" kararı

Çok partili hayata geçildikten sonra Türkiye'de ilk kez "nâmuslu bir seçim sistemi"nin uygulanması kararı alındı.

Meclis'te kabul edilen yeni seçim kànununa göre, bundan böyle "Tek dereceli, gizli oy ve açık tasnif esaslarını taşıyan çoğunluk sistemine dayalı seçim sistemi" uygulanacak.

Bu tarz bir uygulamayı öngören kànun, halk tarafından "namuslu seçim kararı" şeklinde isimlendirildi.

Zira, bu tarihten önce uygulanan seçim sistemi, tam bir utanç tablosu teşkil ediyordu.

Meselâ, seçmenin hangi partiye oy vereceği aleni iken, oyların sayım ve döküm işlemi ise, çoğu yerde jandarmanın süngüsü altında ve seçmenden gizli bir şekilde yapılıyordu.

Hatta bu yüzden, 1946'da kurulan ve anamuhalefet partisi konumunda bulunan Demokrat Parti, bazı mahalli seçimler ile ara seçimlere katılmadı.

1946 yılı genel seçimlerinde, özellikle taşradaki ağır baskılar yüzünden sadece İstanbul'dan milletvekili çıkarabilen DP, 17 Ekim 1948 ile 16 Ekim 1949'da yapılan her iki ara seçimde de, sistemi protesto ederek seçimlere katılmadı.

DP, bu tavrını 16 Şubat 1950'de "gizli oy, açık tasnif ve yargı denetimini kabul eden seçim kànunu" kabul edilinceye kadar da sürdürdü.

Kabul edilen bu yeni sisteme göre, 14 Mayıs 1950'de genel seçimler yapıldı.

DP, bu seçimde 487 milletvekilliğinin 408'ini kazanarak tek başına iktidara geldi. CHP ise, anamuhalefet konumuna düştü.

Meclis'teki genel tablo 1954 ve 1957 seçimlerinde de değişmedi.

CHP'nin "sittin sene" iktidar yüzü göremeyeceğini anlayan totaliter kafalı bazı iç ve dış odaklar, 1960'taki kanlı "27 Mayıs Darbesi"nin şartlarını "olgunlaştırma"ya koyuldular.

İşte, Türkiye Cumhuriyeti demokrasisi, o gün kalbinden bıçaklanarak komaya sokulmuş oldu.

Daha sonra da iki–üç kez süngülü darbeye mâruz kalan demokrasimiz, ne yazık ki hâlâ kendine gelebilmiş değil.

16.02.2007

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Hızır Aleyhisselâm-1



Gebze’den okuyucumuz: “İnsanlık tarihinde Firavun, Şeddat, Nemrut, gibi pek çok inkârcı ve tahripçi kimselerin yaşadığı biliniyorken; Hazret-i Musa (as) Hazret-i Hızır (as) ile gezdiği esnada Hazret-i Hızır (as) bir çocuk öldürüyor. Ve yapmış olduğu fiilleri kendi iradesi ile değil, Allah’ın iradesiyle gerçekleştirdiğini söyleyerek, öldürdüğü çocuk için, ‘İleride çok büyük zararlara neden olacak fiillerinden korktuk’ diyor. Bu ne demektir? Nasıl korkudur? Hâlbuki Allah her şeye hâkimdir.”

Kur’ân’da Hazret-i Musa (as) ile Hazret-i Hızır’ın (as) bir süre birlikte seyahat ettikleri hakkında bilgi verilir. Bu seyahati Hazret-i Musa (as) istemiştir, Cenâb-ı Hak da yolları açmıştır.

Olay kısaca şöyle:

Hazret-i Musa (as), Hızır’ı (as) gördüğünde selâm verdi. Ve “Cenâb-ı Hakk’ın sana öğrettiği ilimden istifade etmem için seninle gelebilir miyim?” dedi. Hazret-i Hızır (as):

“Benim yaptıklarıma sabretmeye senin gücün yetmez ya Musa! Bende, Allah’ın kendi ilminden bana verdiği öyle bir ilim var ki, sen onu bilemezsin. Sende de, Allah’ın sana verdiği öyle bir ilim var ki, ben de onu bilemem” dedi ise de, Hazret-i Musa (as):

“Beni inşallah sabırlı bulursun. Sana hiçbir işinde karışmayacağım” diye cevap verdi. Hızır (as) bu defa:

“O halde bana uyacaksan, ben sana anlatmadıkça her hangi bir şey hakkında bana soru sormayacaksın” dedi ve ikisi birlikte yürüdüler. Bir gemiye bindiler. Bir serçe kuşu geminin güvertesine kondu ve denizden bir iki yudum su aldı. Hızır (as):

“Ya Musa! Benim ilmimle senin ilmin; Allah’ın âlemleri kuşatan sonsuz ilmini bu serçenin denizden aldığı bir yudum su kadar eksiltmez” dedi. Sonra Hızır (as) geminin tahtalarından bir ikisini söküp attı. Hz. Musa (as):

“Adamcağızlar bizi gemilerine aldılar. Sen gemilerini batırmak mı istiyorsun?” dedi. Hz. Hızır (as):

“Sen bana sabredemezsin, demedim mi?” dedi. Hazret-i Musa (as) özür diledi.

Yürüdüler. Sokakta bir erkek çocuk gördüler. Hızır (as) çocuğu öldürdü. Musa (as) tekrar şaşırmıştı:

“Aman, ne yaptın? Günahsız bir canı telef ettin!” dedi. Hızır (as):

“Ben sana yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi?” dedi. Musa (as):

“Bundan sonra sana bir şey sorarsam artık bana arkadaş olma” dedi ve yine yola koyuldular.

Bir kasabaya vardılar. Kasaba halkından yiyecek istediler. Kasaba halkı bunlara yiyecek vermedi. Sonra şehrin içinde yıkılmak üzere olan bir duvar gördüler. Hızır (as) bir işaretle duvarı onardı. Musa (as):

“Keşke ücret alsaydın. İhtiyacımız vardı” dedi. Hızır (as):

“Artık seninle ayrılmalıyız” dedi. “Dayanamadığın işlerin yorumunu sana anlatayım: Gemi, denizde çalışan birkaç yoksula aitti. Onu kırarak kusurlu kılmak istedim. Çünkü peşlerinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı. Çocuk ise, inanmış bir anne ve babanın evlâdı olmasına rağmen, çok asiydi. Anne ve babasını da azdırmasından ve inkâra sürüklemesinden korktuk. Duvara gelince, şehirde iki yetim erkek çocuğa aitti. Duvarın altında onların hazinesi vardı. Babaları da iyi bir kimseydi. Rabbin onların ergenlik çağına ulaşmasını ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini başkalarının müdahalesi olmadan çıkarmalarını istedi. Ben bunları kendiliğimden yapmadım. İşte dayanamadığın işlerin iç yüzü budur.”1

Peygamber Efendimiz (asm) bu olayı kendi diliyle de anlattı ve daha sonra: “Allah Musa’ya rahmet etsin. Keşke sabretseydi de, aralarında geçen maceralar Cenâb-ı Hak tarafından bize bildirilseydi” buyurdu.2

Yarın inşallah devam edelim.

Dipnotlar: 1- Kehf Sûresi, 18/60-82 2- Buhârî, 1/102

16.02.2007

E-Posta: [email protected]




Serdar MURAT

Olmert'in temasları



“Dört cephede mücadele vermek zorunda kalıyoruz” diye de düşünebilirsiniz, kafamızı kısır tartışmalardan kaldırıp, “bölge ve dünya gerçekleriyle yüz yüze kaldık” diye de bakabilirsiniz.

Ben ikinci cepheden bakanlardanım.

Nasıl bakmam?

İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu hakkında Gensoru önergesi verilmişti. Başından sonuna takip ettim. İktidar ve muhalefet kulislerine girdim, Genel Kuruldaki konuşmaları takip ettim.

Birçok meslektaşım da Gensorunun ciddiyetine uygun davranarak Meclise gelmiş, görüşmeleri takip etmeye çalışıyordu.

Konuşmaları izlerken, muhalefet sözcülerinin gazete haberlerini dahi dikkatli bir şekilde takip etmediklerini fark ettim.

Dahası Gensoruyu veren partinin lideri görüşmelerde yoktu. Gensoru’yu ANAP vermişti. ANAP lideri Erkan Mumcu o gün Meclisteydi, partisinin grup toplantısını yaptı. Ama iş gensoruya gelince Mumcu yoktu.

Partisinin verdiği gensoruyu kendi lideri dahi ciddiye almıyorsa, sorarım size biz nasıl ciddiye alalım?

Bu yüzden ciddiyetsiz muhalefet şovları, klasik iktidar böbürlenmelerinin dışına çıkıp, gerçeklerle yüz yüze olmanın zamanı…

***

Ankara dün İsrail Başbakan’ı Ehut Olmert’i ağırladı. Başbakanlıkta korumaların itiş kakışı ötesinde Olmert önemli görüşmeler yaptı, Ankara İsrail Başbakanına verilmesi gereken bütün mesajları verdi.

Başbakan Erdoğan’ın İsrail gezisinin her aşamasında Başbakanlık korumaları İsrailli meslektaşları tarafından engellenmiş. Dün kısasa kısas kuralı işledi ve Olmert’in korumaları Başbakanlığın birçok bölümüne alınmadı.

Ancak başbakanlar düzeyindeki hava farklıydı. Olmert gelmeden önce Başbakan Erdoğan Salı günkü grup toplantısında Kudüs’te yapılan kazının İslâm dünyasını incittiğini söyleyip, uyarıda bulunmuştu. Erdoğan’ın bu çıkışı üzerine, “Doğru mu yapıldı, ziyaret iptal edilir mi?” şeklinde bazı kaygılar oluşmadı değil. Ancak görüldü ki, Olmert izahat vermek için bir hazırlık yapmış ve kazı yapılan bölgenin fotoğraflarını yanında getirmiş.

Ancak başbakan bu fotoğrafların kendisini tatmin etmediğini bir teknik heyet gönderileceğini ifade etti. Teknik heyet önerisi Olmert tarafından kabul edilmiş, tabiî Tel Aviv’e dönünce karar değiştirmezse.

Ankara, Olmert’e Filistin’de sağlam duran bir hükümetin kendileri açısından da faydalı olduğunu anlattı, El Fetih ile Hamas arasındaki anlaşmadan rahatsız olmamaları gerektiğini anlattı. Bir süre önce Filistin’i ziyaret eden Parlamenterler Arası Dostluk Grubu üyesi bir milletvekili, “İsrail, Filistin’i karıştırmış. Kardeş kardeşe silâh çeker hale getirmiş. Asıl tehlikeli olan bu” demişti.

Yıllarca İsrail zulmüne karşı direnen dünyanın en masum milleti Filistinliler ne yazık ki, bir süredir İsrail’i sevindiren, Filistin dostlarını üzen bir kardeş kavgasının içindeler. Mekke’de varılan anlaşma ile bu yanlışa son verildi. Önemli olan bunun sürdürülebilir olması.

Olmert Ankara’nın birçok talebine coşkulu bir destek verdi. Kuzey Irak’a girmemizi teşvik etti, ABD’deki Yahudi lobisine dayalı gücünü kullanarak sözde Ermeni soykırımı tasarısına karşı çaba gösterme sözü verdi. Tüm bunların bir karşılığı var. O da İran.

Dışişleri Bakanı Gül’ün, Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın ABD’deki temaslarında da en önemli nokta İran’dı.

ABD artık tüm oklarını İran’a çevirmeye başladı. Irak’taki ileri teknoloji gerektiren silâhların bu ülkeye İran’dan girdiği iddiaları Beyaz Saray tarafından dile getirildi. ABD Genelkurmay Başkanı Peter Pace dahi bu iddiaların doğru olmadığını belirtti.

Irak’a düzmece raporlarla saldıran ABD, kendi Genelkurmay Başkanını dahi ikna etmeyi başaramıyor, ama ilginç bir şekilde AB ülkeleri İran ganimetinden pay kapmak için, Almanya ve Fransa çok büyük ticarî ilişkileri olmasına karşın İran’a karşı ABD’nin yanında yer alıyorlar.

Türkiye’nin kayıkçı kavgaları ile zaman kaybetmek yerine enerjisini, birikimlerine bölgesel gelişmelere ayırması gerekiyor. Çünkü İran olayı yaklaştıkça, Kürt devleti olayı bunun bonusu olacak.

Türkiye ile yürütülen müzakereler işte böylesine kritik bir noktada.

İran’a karşı Kürt devleti kozu…

16.02.2007

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Metin KARABAŞOĞLU

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  Ümit ŞİMŞEK

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004