Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 26 Mayıs 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


S. Bahattin YAŞAR

Müsbet davranış örnekleri



Sirke ve ekmek bulunan sofraya yapılan dâvet

İnsanlar her geçen gün birbirinden biraz daha uzaklaşıyorlar. Bunun da sebeplerinden birisi, ne ikram edileceği olabilmektedir. Yani ne ikram edeceğim endişesi insanların birbirlerine gidiş gelişlerine bir engel teşkil edebilmektedir.

Oysaki insan sadece varıyla imtihandadır. Olmayan bir şeyi neden vermediğinin hesabı söz konusu değildir.

Nitekim sofrasında sadece sirke ve ekmek bulunan bir sahabe, böyle bir sofraya Hazret-i Peygamberi dâvet edebilmektedir. Yani kişinin evindeki varı sadece sirke ve ekmek ise, onu ikram etmesi bir eziklik ve rahatsızlık hissetme sebebi değildir.

Önemli olan, kişinin şartları ne olursa olsun, kendi şartları içinde mümtaz vasıflar taşıyabilmesidir.

Maddî ve manevî sıkıntılara, zahmetlere girerek bolca ikramlarda bulunup, bir daha böyle bir işe girişmemektense; sıkıntısız ve yorucu olmayan bir ikram çok daha makbul ve devamlı olabilecektir.

Sirke ve ekmek bulunan sofraya gelen misafir

Sofrasına dâvet eden kadar, sofraya dâvet edilen de önem arz etmektedir. Hazret-i Peygamber dâvet edildiği sofranın varından yoğundan ziyade, dâvete icabet etmektedir. Sirke ve ekmeği bulunan bir sofraya oturmak ve “Sirke ne güzel bir katıktır” diyerek, nimetin hakkını teslim etmek, bir peygamber ahlâkıdır.

Günümüzde ise bir misafiri eve dâvet edebilmek için, pek çok sıkıntıları ve telâşeleri göze almak gerekmektedir. Günler öncesinden geleceğinin bilgisini almak, beş, altı çeşit yemekler hazırlamak ve olağanüstü bir takım titizlikler yaşamak adet haline gelmiş bulunmaktadır.

Böyle olunca da artık sofralar misafirsiz, evlerdeki ‘misafir odaları’ da göstermelik, misafirsiz beklemektedir.

Oysaki dâveti ve dâvete icabeti kolaylaştırmak gerekmektedir. Ev sahipleri, harcamaların, borçlanmaların altına girerek değil, varına dâvet edebilmeyi alışkanlık haline getirmelidir.

Yani dâvet edenin de, dâvet edilenin de ‘şükür’ hali içerisinde olması; ne sofraya geleni tenkit misafirin haddi, ne de evde olmayanları ikram ev sahibinin haddidir.

Herkesin en çok kendisini

sevdiğini düşündüğü peygamber

Davranış konuşulurken, o davranışla ilgili Hazret-i Peygamberden bir örnek varsa, orada fazla söze hacet bulunmamaktadır. O, bir davranış ortaya koymuşsa, onda pek çok hikmetler bulunmaktadır.

Nitekim Hazret-i Peygamberin arkadaşlarıyla muamelelerinde, arkadaşlarında oluşan kanaat, ‘Peygamber en çok beni seviyor.’ şeklindedir. Resul-i Ekrem (asm) küçük büyük; kâfir Müslüman, kadın erkek, işçi esnaf ayırt etmeksizin herkese büyük değer verirdi. Resul-i Ekrem (asm) insanlara öylesine değer verirdi ki, kişi, herkesten çok kendisinin sevildiğini hissederdi. Peygamberimiz, “İnsanlara lâyık oldukları değeri veriniz” buyurarak, insanlar arası ilişkilerdeki ‘değer verme’nin, önemine işaret etmiştir. Çünkü insanlar, değer verdikleri oranda değer göreceklerdir.

Yani arkadaşlarından birini diğerine karşı gücendirmemek, kıskandırmamak ve herkesin kendisini çok sevilen bir makamda görmesini sağlamak, çok önemli bir yaklaşım tarzıdır.

Şu davranış örneğinin muhteşemliğine bir bakın: Resulullaha bir gün Ebu Rifaa isimli bir Sahabe geldi. Resulullah hutbe okumaktaydı. Ebu Rifaa, kendini kastederek, “Garip, yabancı bir adam geldi. Dinini iyice bilmiyor, dini hakkında bilgi edinmek istiyor” dedi. Resulullah hemen hutbesini yarıda kesip, Ebu Rifaa’nın yanına gitti. Onunla özel olarak ilgilendi. Oturması için bir sandalye getirtti ve ihtiyaç duyduğu hususları öğretti. Bitince de kaldığı yerden hutbesine devam etti.

Bir garip insanın, bir sorusu için, hutbeyi yarıda kesmek ve onun ihtiyacı olan bilgileri özel bir ilgiyle öğretmek ve sonra da hutbesine kaldığı yerden devam etmek; onun insanlara değer verme konusunda da ulaşılmaz olduğuna apaçık bir delildir.

Konuştuğu insan ile bütün bedeni

ve duygularıyla konuşan bir peygamber

Konuştuğumuz kişiyle davranış tarzımız da önemlidir. Yani onu can kulağıyla dinliyor olduğumuzu ona hissettirmek, çok önemli bir iletişim kuralıdır.

Hazret-i Peygamber, bir insanla konuşurken, bütün bedeni ve duygularıyla o konuştuğu kişiye yönelir ve o kişiyle öylece muamelede bulunurmuş.

Özellikle günümüz dünyasında bu kural çok ihlâl edilir hale gelmiş bulunmaktadır. Yani internet gezintisi yapan bir insanın, yanına gelen bir arkadaşı, dostu ya da tanıdığına göstermiş olduğu ilgi; eliyle, gözüyle, aklıyla ve bütün bedeniyle internette olduğu halde, ‘anlat anlat kulağım sende’ kabilinden ilgilen(me)mekler pek de yakışık alan bir tutum olmamaktadır.

Adî davranışların ibadete dönüşümü mümkün

Yaptığımız iş ne olursa olsun, meşrû daire içerisinde olduktan sonra; yemekler, içmekler, oturmaklar, kalkmaklar, yatmaklar, yürümekler, konuşmaklar, çalışmaklar hepsi, Resulullah nasıl yapmışsa öyle yapmak niyet edildiğinde ibadettir.

Her davranışımızı O’nun Sünnet-i Seniyyesine benzettiğimiz ölçüde, davranışımız anlamlıdır. Aksi halde, ne kendi davranışımızı kendimizin beğenmesi, ne de muhatap olduğumuz kişinin davranışımızı beğenmesi, güzel davranış anlamına gelmeyecektir.

26.05.2007

E-Posta: [email protected]




Habib FİDAN

Keşkeli cümleler kuruyorum, gözlerim kapalı



Çoğu zaman “‘keşke’siz hayat” diye tutturulan cümlelerin hilâfına, “keşke”li cümlelerin cümbüşünde kurulabilecek bir hayat tablosu çizmek, en büyük emeli gönlümün.

Sıcaklıklarla beraber toz ve dumanın dansa kalktığı şu Mayısın sonlarında “keşke”li hayallerin saf saf oluşturdukları temenni dalgaları sarıyor her yanımı. Söz gelimi, Eskişehir’de her yerinden bıçaklanarak öldürülen babanın perişan olan ailesinin yapayalnız kalışına sebep olan ahlâkî çöküntünün orta yerinde “keşke”li bir cümle düğümleniyor boğazımda. Öyle ki; sağım solum, önüm ve arkam çepeçevre keşkeli cümlelere bürünür olmuş. Değil mi ki, şairin dimağından uçsuz bucaksız bir hayalin gerçekleşmesine yönelik,“İnsanlar gülüyordu de/ Trende, vapurda, otobüste/ Yalan da olsa hoşuma gidiyor, söyle” diye dillenen sözler bir muştu, bir huzur ve toplumsal bir mutluluk özleminin “keşke”den örülü bir avuntu tablosudur; o hâlde, aynalardan “Hep kahır, hep kahır, hep kahır / Bıktım be...” sedaları yükselecektir.

Evet; aynalarımız, yaşadıklarımız… Ve dahi, birbirimize reva gördüğümüz acı sağanakları… Bugünlerde televizyonu açmak istemiyorum. Hele ki, haberleri izlemek daha bir arttırıyor “keşke”li cümlelerimi. Al bayrağa sarılı şehitler yetmiyormuş gibi, Anafartalar’da meydana gelen canlı bomba dehşeti daha bir kahrediyor hayallerimi. Ağlayışlar, çaresizlikler, kan ve gözyaşı… Bütün bu acı olaylar hangi kelime dizimiyle karşılanır; bilemiyorum. Keşke diyorum: Nasıl ki mahşerde yüzü kara olanlar ortaya çıkacak; aynı şekilde insan kanı üzerinden beslenen odaklar dünyada da yüzleri kara bir şekilde ortaya çıksa… Keşke diyorum: En şerefli yaratık unvanına sahip olan insan, biraz da olsa, insan olma erdemiyle hareket etmeyi becerip ihtiras ve kindarlığına yenik düşmese… Keşke diyorum: “Başarıya giden her yol mübahtır” felsefesiyle hareket eden zihniyet târumâr olsa ve kimsesiz, zavallı, günahsız insanlar zarar görmekten kurtulsa…

Kamplaşan dünyamızda, aydınlık ve güzel yarınların kucaklayıcı nefesini içimde hissedebilmek adına bu “keşke”li cümleleri haykırmayı o kadar isterken, fildişi kuleden yükselip emrivaki türünden ahkâm kokan seslerin ve kendini dev aynasında gören gözlerden dehşet havasıyla çıkan bağrışmaların huysuzluğundan kurtaramıyor kahırlanmayı yüreğim. Sahi, İstanbul’u gözleri kapalı dahi dinlerken mutlu olabilen şair gibi, hakkım değil mi edebiyatın şen şakrak kelimeleriyle dans etmek? Sahi, ötekileş(tir)menin neredeyse had safhada olduğu, sözün lâf seviyesine düştüğü; edebîliğini, zarifliğini, inceliğini ve bilgi taşıyıcılığını kaybettiği yerde, kendini dinletememenin hazin hüznünün tortusu ne zamana kadar yüreğimden göz bebeklerime yansımaya devam edecek? Hayır, “Bu kurtlar sofrasında biraz zor” demek istemiyorum.

Bir şiir kitabı yahut psikososyal tahlil zincirinden oluşan bir kitap çıkaracak olsam, Nazım Hikmet’in şiir külliyatına ad olan “Memleketimden İnsan Manzaraları” adını kullanmak isterdim. Hiç de sıkıntı çekmezdim; zira akın kara, karanın ak gibi gösterilebileceği bilgi kirliliği içinde yaşıyoruz. Kim kime bayrak sallıyor? Kim kime bomba atıyor? Ahmet Mehmet’e neden düşman? Daha dün aynı yoldan geçip de hâl hatır soranları birbirine düşman eden kim yahut ne? Nereden çıktı bu ayrı gayrılık? Ne zamandan beri, biri diğerini tehdit olarak görmeye başladı? Komşuyu komşudan ötekileştiren ne? Eskişehir olayında olduğu gibi, öğrencileri öğretmenlerine karşı saldırganlaştıran yahut saldırganlığı önlemede birebir ilâç olan ahlâkî yapı neden günden güne çürüyor?

Keşke, diyorum; bir araya gelip de sadece ve sadece hak ve hakikati ayırt edebilmek için omuz omuza verebilme olgunluğuna erişebilsek. Keşke…

26.05.2007

E-Posta: [email protected]




Davut ŞAHİN

Toplum mühendisi!



Tuncay Özkan, birkaç “miting” olabileceğinin sinyallerini verdi kendi kanalından (Kanaltürk).

“Rengimiz Kırmızı/Beyaz” diyor Özkan.

Politika ne ki... Toplum mühendisliğine soyunmuş!

Konuğu Vatan gazetesi yazarı Mine G. Kırıkkanat’la “laiklik” muhabbeti ettiler.

Konuşmalar “iğneleyici”, ifadeler küçümseyiciydi. Sokaktaki insanı konuşurken, “fakir fukara” diyor. “Bunlar” diyor.

Ama şunu diyemiyor: “Benim insanım, vatandaşım...”

Kendi topraklarının insanına bu kadar yabancı ve uzak.

Tarafsızlık hak getire... Millete tepeden bakan üslûbuyla, halkı kışkırtan bir tavır ne gazeteciliğe yakışır, ne de medya etiğine.

PATLAMAYA MÜEYYİDE

RTÜK “yasağa” uymayan tv ve radyo kanallarını “uyardı.”

Ankara’daki patlamayla ilgili mahkemenin yayın yasağına uymayan televizyonlara “müeyyide” uygulanmasına karar verdi.

RTÜK yaptığı yazılı açıklamada, önceki gün toplanan Üst Kurul’un, Ankara’nın Ulus semtinde meydana gelen ve Ankara 2. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından olay yeri görüntüleri için yayın yasağı getirilen patlamayla ilgili çeşitli televizyon kanallarının yaptığı yayınları değerlendirdi ve müeyyideye karar verdi.

RTÜK “sosyal patlama”ya da müeyyide getirse...

Ahlâksız yayınlar konusunda tv haberleri yine “açılıp saçılmaya” başladı. Mayo reklâmları bahanesiyle yapılan haberler “izlenmeyecek” seviyede.

Hele “Ünlüler Sirki”indeki kıyafetler... (Star) Veya pazar ekranlarında oynatılan dansözler...

Yeter artık!

26.05.2007

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

Hatalar zinciri



Ne yazık ki, inisiyatifin hükümetten ve Meclisten çıktığı, ülkenin yargı ve bürokrasi kararlarıyla yönetildiği talihsiz bir sürece girdik.

Geriye dönüp, bu noktaya gelinmesinde kilometre taşı mesabesinde etkili olan önemli kırılma noktalarından bazılarını gözden geçirelim.

Bunların başında, anayasadan başlayan kapsamlı ve yapısal bir reform hazırlığı yapılmadan yola çıkılmış olması geliyor. Hükümetin tıkandığı bütün noktalar, baştaki bu hatanın sonucu.

İkincisi; 17 Aralık 2004 günü AB’den müzakere tarihi alındıktan sonra demokratikleşme reformlarının tamamen askıya alınmış olması.

Üçüncüsü; gizli anayasa olarak bilinen Millî Güvenlik Siyaset Belgesinde hükümetin inisiyatifi yine tümüyle askerî kanada bırakması.

Dördüncüsü; başlangıçta verilen “sonuna kadar gitme” sözlerine rağmen Şemdinli olayında çok kısa sürede “teslim bayrağı”nın çekilmesi ve savcının azliyle bunun açıkça ilân edilmesi.

Beşincisi; TMK askerin talepleri istikametinde yeniden düzenlenirken, 301 başta olmak üzere düşünce ve ifade özgürlüğünü tehdit eden maddelerin muhafazasında inatla direnilmesi.

Altıncısı; 3 Kasım gecesi seçim ve siyasî partiler kanunlarını en geç yerel seçime kadar değiştirme sözü verildiği halde sonra unutulması.

Yedincisi; Meclisin dördüncü yılı dolarken ifade edilen “Artık seçimi yenileyin, Türkiye şartlarında beş yıl uzun bir zamandır, ülke bunu kaldıramaz” ikazlarının kulakardı edilerek, “İllâ beş seneyi tamamlayıp rekor kıracağız” inat ve ısrarından vazgeçilmemesi.

Sekizincisi; dört buçuk yıl boyunca muhalefet olarak sadece CHP’nin muhatap alınması, her işin CHP onayına bağlanması, anayasa değişikliği gerektiren demokratikleşme reformları için gereken sayıyı tamamlamaya hazır diğer partilerin yok sayılıp kaale alınmaması ve onlarla diyaloga ihtiyaç duyulmaması.

Dokuzuncusu; cumhurbaşkanı seçim sürecinin son âna kadar kapalı devre götürülmesi, bilgilendirme ve uzlaşma arayışına girilmemesi.

Onuncusu; 367 meselesi başta olmak üzere, sistemin üreteceği tuzakların öngörülememesi.

Bu maddelere başkalarını da ilâve etmek mümkün. Ancak derli toplu bir görüş ortaya koymak açısından bunlar herhalde yeterli olur.

Şimdi, tam bu noktada “Mâlûm antidemokratik ve statükocu odaklar tüm güçleriyle birleşerek AKP’yi hedefe koymuşken biz de AKP’yi eleştirirsek onların safında yer almış olmaz mıyız?” itirazları yapılabilir. Nitekim yapılıyor da.

Bunlara karşı şu hususları ifade edebiliriz:

Bir defa, bahsedilen antidemokratik odaklar ve hukuku da kendi amaçları istikametinde kullanmakta hiçbir beis görmeyen statüko ile en kararlı mücadeleyi veren ve bunun ağır bedellerini ödeyerek bugünlere gelen bir gazeteyiz. Bu bakımdan asla ve kat’a onlarla aynı safta yer alamayız.

Nitekim söz konusu antidemokratik baskılara karşı bugüne kadar AKP’nin şahsında demokrasiyi ve hukuku savunageldik. Ancak üzücü olan, AKP’nin, bindiği dalı kesmekten farksız bir tavırla, bir kısmını yukarıda sıraladığımız hataları işlemesi ve yıllardır yaptığımız iyiniyetli, yapıcı uyarılara kulak asmaması bu krizi getirdi.

Bedelini AKP ile birlikte hepimiz ödüyoruz.

AKP’nin narına bütün Türkiye yanıyor.

26.05.2007

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

İyiliği hafife almamak



“Her hakikî hasenât gibi, cesaretin dahi menbaı imandır, ubûdiyettir. Her seyyiat gibi cebanetin dahi menbaı dalâlettir.”1

Sözler’de yer alan bu ifade cesaret gibi bütün iyiliklerin kaynağının iman, korkaklık gibi bütün kötülüklerin kaynağının da dalâlet, yani yoldan sapma olduğunu gösteriyor.

İman tuba ağacının bir çekirdeğini taşır içerisinde. Nasıl tuba ağacında Cennetin her nev'î meyvesi bulunur. İman ağacı da temizlik, doğruluk, cesaret, çalışkanlık, tutumluluk, sevgi, saygı gibi nefis meyveler verir.

İmanın yetmiş yahut altmış kadar şubesi bulunduğunu belirten Allah Resûlü (asm) en üstününün Lâ ilâhe illallah, en aşağısının da yoldan insanlara eziyet veren şeyleri kaldırmak olduğunu söyler. Haya da imandandır.2

Ve bütün bu imanın meyvesi, şubesi ve dalı olan iyilikler, “Allah’ın rızası itaatte, gazabı da isyandadır” hakikatinde belirtildiği gibi Allah’ın rızasına götürür insanı. Kötülükler de gazabına.

Onun için insan Allah’ın rızasına götürecek iyilikler ve Allah’ın gazabını celbedebilecek isyan ve kötülükler karşısında umursamaz bir havaya girmemelidir.

Evet, hiçbir iyilik küçümsenmemelidir. Onun için Resûl-i Ekrem (asm) “Komşuna verdiğin bir parça bile olsa hor görme” buyururlar.3

Mü’min, imanı gereği iyiliklerin insanı olacak, her yerde her zaman iyiliklere koşacak, kötülüklerden de kaçacaktır. Kimbilir belki küçük gördüğü bir iyilik, ihtiyaç sahibinin ihtiyacına cevap verir; duâsına, Allah’ın da hoşnutluğuna, hatta kurtuluşuna vesile olur.

Peygamberimiz (asm) bize bu konuda örnekler verir. Günün birinde adamın biri yolda insanlara zarar veren bir dalı veya dikeni kaldırdığı için Allah’ın hoşnutluğunu kazanmış, affına mazhar olmuştur.4

Bir kadının da bir kediyi bir odaya hapsedip açlıktan ölümüne sebep olduğu için Allah’ın gazabını celbettiği ve namazı, orucu olmasına rağmen Cehhennemi boyladığı yine hadis-i şerifte belirtilir.

Bütün bunlar göstermektedir ki hiçbir iyilik küçünsenmemeli, Allah’ın rızası olabileceği düşünülerek küçük-büyük demeden koşulmalıdır. Ve hiçbir kötülük de hiçe sayılmamalı, Allah’ın gazabı olabileceği düşüncesiyle şiddetle kaçınılmalıdır.

O zaman insan iyliğin ehli olur ve meleklerin dahi gıpta ile seyrettiği bir insan hâline gelir.

Dipnotlar:

1- Sözler, s. 25.

2- Riyazü’s-Salihîn Terc., 1:161.

3- A.g.e.

4- A.g.e., 1:163-164 (Buharî ve Müslim’den.)

26.05.2007

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Duygularımızın gücü



Çok muhteşem, komplike, girift ve antika bir yaratılışa sahip kılındık. Ruhumuz onlarca duygu, binlerce his ve lâtifelerle donatılmış. Ayrıca, şiddetli merak, ateşli sevgi, dehşetli hırs, müthiş öfke gibi onlarca pozitif-negatif duygu ve hislerle örülmüş. Vücudumuzda psiko-fizyolojik bağlarla da ruh-beden birlikteliği sağlanmış.

Duyu ve duygularımızı ve hayatın akışı içinde otomatik olarak yaptığımız normal işleri imanımızla şuurlu bir biçimde programlayabiliriz. Çünkü inancımız/imanımız düşüncelerimizi, düşüncelerimiz de şartlı refleksi, onlar da alışkanlıkları, onlar da fizyolojik yapımızı etkiler ve harekete geçirir. İmanımızın gücü, düşünce düzeyimizin yüksekliği, niyetlerimizin kararlılığı, şuurumuzun genişliği oranında ruhumuzu geliştirir, duygularımızı kontrol edip programlayabilir, hikmet dairesinde olağanüstü haller gösterebiliriz.

Kuantumla ilgili olan enerjimizin bu türü, madde ile etkileşir, zihin tarafından modüle edilebilir ve zihin ekranında bilgi kaydedebilir. Manyetik özelliği olan fırın, televizyon ve bilgisayar gibi elektronik cihazları ses, bakış ve vücut ısımızla açıp kapatabiliriz. Ampule yaklaştığımızda yanmasını ve uzaklaştığımızda sönmesini sağlayan sensor sistemi, nazara örnek olabilir.

Japonya’da, sakatlar için 40 metre mesafeden göz enerjisi ile kanalları değiştirilebilen televizyonlar yapılmış. Bu sistemi, başka cihazlara da uygulamak ve mesafeyi daha da uzatmak mümkündür.

Bazıları olumlu veya olumsuz enerjilerini gözleriyle gönderirken, bir kısmı ise, nefesleriyle veya elleriyle gönderebilmektedir. Çünkü sadece gözlerimiz değil ellerimiz, beynimiz ve hatta nefesimizle de enerji yayarız. İşte, nazar da, ruh ve manyetik güçle oluşturulan bir etkidir. Gönderilen siyah enerjiyle muhatapların ruh dengesi bozulabilir, hatta onlara maddî zararlar da verilebilir. Bir kısım elektrik cihazlarının, hassas elektronik sistemleri bozması gibi…

Negatif duygular bizi ezer, enerjimizi tüketir, direnme gücümüzü kırar.

Elektro-biyo-manyetik dalgalar veya sair hassas elektronik cihazlarla insan beynini ve düşünce dalgalarını telepatik olarak okumanın mümkün olduğunu hemen herkes bilmektedir. İşte nazardan da, yüksek bir iman kalkanı ile kurtulabiliriz. Yukarıda zikrettiğimiz duâ, bizim bu yöndeki menfî duygularımızı nötrleştirir, törpüler, yönlerini değiştirir veya etkilerini azaltır. Hiç şüphesiz güçlü duygu, sağlam karakter, kuvvetli inanç da nazarı tesirsiz kılar.

İman enerjisi ne kadar güçlü ise, dışarıdan gelebilecek olumsuz duyguların enerjisi o nispette engellenir. Zira iman, aynı zamanda bütün enerji boyutlarını şuurlu olarak kullanma ve yönlendirebilme gücüdür. Tahkikî iman ise, savunmaya yönelik bir enerji kalkanı oluşturur, elektriği geçirmeyen maddeler gibi, beynimizi ve düşüncelerimizi sararak korur.

26.05.2007

E-Posta: [email protected] [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

İhtilâl sıtması



Her seçim devresinde

ayrı bir handikap (6)

Türkiye'nin kalkınma hamlesinde en büyük atılımın gerçekleştirildiği 1950–60 devresi, binler teessüf teessüf olsun ki kanlı 27 Mayıs darbesiyle noktalandı.

Aradan on yıl kadar bir zaman geçti ve Türkiye tam da ihtilâl yarasını sarma aşamasına gelmişti ki, cuntacıları yeni bir ihtilâl sıtması tuttu. 12 Mart 1971'de hükümete muhtıra verildi ve derhal istifası istendi. Aksi halde kanlı bir darbe daha yapılacaktı.

Çekilen meşrû hükûmetin yerini ara ve kara rejimler aldı. İki kez yapılan genel seçimlere rağmen, siyaset bir türlü toparlanamadı. Türkiye, uzun yıllar (on yıl kadar) koalisyonlu hükümetlerle idare edilmek zorunda kaldı.

1973'teki bölünmüş, parçalanmış siyaset tablosu, ne yazık ki 1977 genel seçimlerinde de devam etti. Üstelik bu fecî vaziyet, Ecevit liderliğindeki CHP'ye 60 yıllık demokrasi tarihinde kendi rekorunu kıracak bir oy potansiyelini sağlama şansını kazandırdı.

İşte, dört partinin birbiriyle yarıştığı 1977 yılı seçim sonuçları:

CHP: Yüzde 41,4 oyla 213 mv.

AP : " 36,9 " 189 "

MSP: " 8,5 " 24 "

MHP: " 6,4 " 16 "

Seçimlerin galibi olan CHP lideri Ecevit, hükümet kurmaya muvaffak olamadı. Bu durumda, II. MC hükümeti kuruldu. Ancak, uzun ömürlü olmadı. 1978 yılı başında bakanlık makamı karşılığında AP'den ayrılan 11 milletvelinin desteğiyle, Ecevit yeni bir hükümet kurdu.

İkinci Ecevit hükümeti de başarılı olamadı. Memleket karanlığa gömüldü. Anarşi ve terör bir yandan, yokluk ve kuyruklar bir yandan, ülke adeta bir cenderenin içine sürüklendi.

Ekim 1979'da yapılan ara seçimlerin neticesi, bunalan Ecevit'in de hükümeti bırakıp kaçmasına sebebiyet verdi.

İşte, senato 1/3 (üçte bir) yenilemenin yanı sıra beş milletvekilliği için yapılan seçimlerin sonucu: Beş milletvekilinin 5'ini de alan Adalet Partisi, toplam oyların yüzde 54.1'ini alırken, diğer partilerin oy oranı ise şu şekilde neticelendi: CHP (Ecevit) yüzde 29.3, MHP (Türkeş) yüzde 5.4 ve MSP (Erbakan) yüzde 7.4.

(Aynı seçimde partilerin kazanmış olduğu senatör sayısı: AP 33, CHP 12, MSP 4, MHP 1)

Olgunlaştırılan darbe

14 Ekim 1979'da yapılan ara seçimlerin resmî sonucu henüz açıklanmadan, Başbakan Ecevit istifasını verdi.

Diğer partilerle yeni bir koalisyon kurma imkânını bulamayan Adalet Partisi ise, azınlık hükümetiyle ülkeyi idare etmeye mecbur kaldı.

Bir süre sonra da cumhurbaşkanlığı seçimi gündeme geldi.

Mevcut partiler, aralarında uzlaşıp da yeni cumhurbaşkanını seçmeye bir türlü muvaffak olamadı. Meclis'te tam 114 tur oylama yapıldı, yine de müsbet bir netice sağlanamadı. 115. turun yapılacağı esnada ise 12 Eylül darbesi yapıldı.

Çankaya seçimlerinin kilitlenmesi, erken seçim ihtimalini olabildiğince kuvvetlendirmişti.

O günün şartlarında bir genel seçime gidilmesi halinde ise, Adalet Partisinin oyların ekseriyetini alarak tek başına iktidara geleceğine kesin gözüyle bakılıyordu.

Ama, ne yazık ki, bu yol da bir türlü açılmıyor, açılamıyordu.

Öte yandan, ülkenin muhtelif merkezlerinde her gün onlarca yerde can ve mal kaybı yaşanıyordu. Anarşi ve terör meydan almış, berkemâl olması gereken asayiş, adeta berheva olmuştu.

Siyasî ve ideolojik kavga, had safhaya varmış, farklı görüşteki insanlar, akraba dahi olsa, gözünü kırpmadan birbirinin canına kast edecek bir duruma gelmişti.

Esas görevi asayişi sağlamak olanlar ise, ya işi ağırdan alıyor, ya da ihtilâl iyice "olgunlaşsın" diye, çaktırmadan başka türlü dümenler çeviriyordu.

II. Ordu Komutanı Bedrettin Demirel'in şu sözü çok manidardı: "Darbe, 1979'da yapılacaktı. Ancak, şartlar iyice olgunlaşsın diye bir sene daha beklendi. Ne yazık ki, bu durum beş bin insanın canına mal oldu."

İşte, olgunlaştırılmaya çalışılan ihtilâl, maalesef Türkiye'ye her yönüyle pahalıya mal oldu. Büyük can ve mal kaybının yanında, demokrasi ve onun vazgeçilmez unsuru olan siyasî bünye çok büyük zarar gördü.

Eski partileri kapatan ve eski siyasîlere 10 yıl süreyle yasak getiren cuntacılar, sivil hayatta da her şeyin emir komuta zinciri içinde yürütülebileceği gafletine düştüler.

Demokrasi işkence askısında

12 Eylül ihtilâlcileri, bir referandumla anayasa ve cumhurbaşkanını zorla ve dayata dayata bu millete oylattırdıktan sonra, 1983'te bazı siyasî partilerin kurulmasına–lütfen—izin verdiler.

1984'te yapılan genel seçimler öncesinde, beğenmedikleri partileri kapatan, ya da adaylarını veto ederek onları seçimlere sokturmayan ihtilâlciler, üstelik bu yaptıklarının adına da demokrasiye geçiş diyerek, kara kargaları bile güldürmeyi başardılar.

Dört yıl sonra, yani 1987'de yapılan genel seçimlerde, kısmî bir serbestlik olmasına rağmen, yine de ihtilâl şartlarının gölgesi altında gerçekleşti. Bu sebeple, hür irade Meclis'e olduğu gibi yansımadı, yansıyamadı.

(Devamı var)

26.05.2007

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Dâbbetü'l-Arz nedir?- 1



Eyüp Bey:

*“Dâbbetü’l-Arz nedir? Ne zaman, nasıl ve niçin çıkar? Bu konudaki rivâyetler nelerdir?”

Dabbetü’l-arz kavramına girmeden evvel, teklif sırrını kavramamız gerekiyor. Teklif sırrı; teklifin ve kabulün, tamamen hür iradeye bağlı olarak yapılması esasıdır ve bütün hak dinlerde korunmuştur. Yani Cenâb-ı Hak dinini bütün insanlığa teklif eder. Bunun için peygamberlerini tebliğci olarak gönderir. Peygamberler delil ve burhan gösterirler, dinin hakkaniyetini ve doğruluğunu ispat ederler, fakat kabulü, imanı ve teslimi insanların kendi iradelerine bırakırlar. İnsanlığa dini kabul hususunda icbar ve zor kullanmazlar. Çünkü esas olan içten kabuldür, hasbî imandır, samimiyetle teslimiyettir. Bir takım kehanetlere dayalı bir teslimiyet, makbul ve muteber değildir. Dolayısıyla dabbetü’l-arzı teklif sırrına zarar verecek bir boyutta ve biçimde beklemek gerçeklerle örtüşmez.

Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretlerinin de ifade ettiği gibi, gelecekle ilgili haberler müteşâbih, örtülü, kapalı, yoruma açık ve doğru yorumlamaya muhtaç bir üslûp içinde bildirilmiştir. Çünkü bunlar nihayet nazarî meselelerdir, tamamen teferruattır, alabildiğine detaydır. Böyle teferruat meseleler apaçık cümlelerle bildirilmez; şayet bildirilmişse, bildirildiği gibi çıkacağı beklenmez. O açık ifadelerin, bir takım gaybî haberleri insanların zihinlerine yaklaştırmak için birer temsil ve teşbih olmak üzere söylendiği düşünülür ve teklif sırrına uygun biçimde tevil edilir. Hakikatı ise Allah’ın ilmine ve iradesine bırakılır. İlmin ve realitelerin izzeti bunu gerektirir.1

Bir defa Kur’ân, yeryüzünün yürüyen bütün canlılarına “dâbbe” diyor. Kanaatimizce, önce şu dâbbe kelimesinin gizeminden ve esrarından bir kurtulmamız lâzım. İşte örnekler:

“…Allah’ın gökten indirip yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü dâbbeyi (canlıyı) yeryüzünde yaymasında, rüzgârları ve yerle gök arasında emre amade duran bulutları döndürmesinde, düşünen kimseler için (Allah’ın kudretini gösteren) deliller vardır.”2

“Yerde yürüyen dâbbeler (canlılar) ve kanatlarıyla uçan kuşlardan ne varsa, hepsi ancak sizin emsaliniz topluluklardır (türlerdir).”3

“Yeryüzünde yaşayan hiçbir dâbbe yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın!”4

“Hiçbir dâbbe yoktur ki Allah ona el koymamış olsun!”5

“Göklerde ve yerde dâbbe (canlı) ve melek adına ne varsa hepsi büyüklük taslamaksızın Allah’a secde ederler.” (Dikkat: Secde âyetidir)6

“Allah insanları haksızlıklarından ötürü yakalayacak olsaydı, yeryüzünde tek bir dâbbe bırakmazdı. Fakat onları belirli bir süreye kadar erteler. Süreleri dolunca onu ne bir saat geciktirebilirler, ne de öne alabilirler.”7

“Nice dâbbeler vardır ki, rızklarını kendileri elde edemezler. Onların da, sizin de rızklarınızı Allah verir. Allah işitir ve bilir.”8

“Allah gökleri gördüğünüz gibi direksiz yaratmış, sizi sarsmasın diye yere de ulu dağlar koymuş ve orada her türlü dâbbeyi (canlıyı) yaymıştır. Gökten su indirip orada bitkileri çifti çift (erkekli dişili) faydalı bir biçimde yarattık.”9

“Gökleri, yeri ve o ikisinde yaydığı her bir dâbbeyi yaratması Allah’ın varlığının delillerindendir. O dileyince bunları bir araya toplamaya da kadirdir.”10

“Ey insanlar! Sizin yaratılmanızda ve her bir dâbbenin yeryüzünde yayılmasında kesin olarak inanan kimseler için ibretler vardır.”11

Biz bu örnekleri, Kur’ân’ın canlılar için çok sık kullandığı “dâbbe” kelimesinin esrarından kurtularak, sağlıklı düşünmemize daha çok yarayacağını düşünerek verdik.

İnşallah yarın devam edeceğiz.

Duâ

Ey Vedud olan Allah’ım! Bize Senin sevgine mazhar olacak amel nasip eyle!

Bize Seni sevmeyi, Seni seven kimseyi sevmeyi, Senin sevgine ulaştıran ameli sevmeyi kolaylaştır! Senin sevgini bana kendimden, insanlardan, dünyadan ve her şeyden daha değerli kıl! Âmin!

Dipnotlar: 1- Saîd Nursî, Şuâlar, s. 498 2-Bakara Sûresi, 2/164 3- En’âm Sûresi, 6/38 4-Hûd Sûresi, 11/6 5-Hûd Sûresi, 11/56 6- Nahl Sûresi, 16/49 7- Nahl Sûresi, 16/61; Kezâ bakınız: Fâtır Sûresi, 35/45 8- Ankebût Sûresi, 29/60 9- Lokman Sûresi, 31/10 10- Şûrâ Sûresi, 42/29 11- Câsiye Sûresi, 45/4

26.05.2007

E-Posta: [email protected]




Zafer AKGÜL

Şimdi soğukkanlı olma zamanı



Kâinatta Allah’ın koyduğu kanunlar gereği boşluk yoktur. Eğer bir boşluk veya ihmal veya hesap hatası olursa, o boşluğu başka bir şey doldurur, hatanın veya ihmalin bedeli ödenir. Sosyal ve siyasal olaylarda da durum aynen böyledir. Siyaset de boşluk kabul etmez. Kâinatta tesadüfe tesadüf edilemediği gibi (Albert Einstein), siyasette de tesadüfe yer yoktur. Her gelişme ya bir plan projenin ürünüdür ya da dikkatsizliğin ve umursamazlığın sonucudur.

Fazla geniş alanlara yayılmadan, son siyasî gelişmelerimize uyarlayalım bunu. Çünkü ana konumuz bu. Cumhurbaşkanlığı seçimlerini ele alalım isterseniz, en sıcak iki konudan birincisi olduğu için…

Hafızalarımız bizi yanıltmıyorsa bir-ikisi hariç (istisnalar kaideyi bozmaz), ülkemizde cumhurbaşkanlığı seçimleri arefesinde hep krizler yaşanmıştır. Hemen tümü antidemokratik veya kural dışı şekilde gelişen olayların sonucunda bir şekilde yeni bir cumhurbaşkanının seçimiyle sonuçlanmıştır. Bir önceki cumhurbaşkanlarının beklenmeyen gelişmeler sonucunda gidişlerini de hesaba katalım bu arada. Bu bölgede bir manyetik alan olduğunu, bir Bermuda şeytan üçgenine benzer esrarlı çekim alanları olduğunu kabul etmeye siyasî tarihimiz bizi mecbur eder. Bu alanlara, “bir şey olmaz, aradan çok zaman geçti, bir çok şey değişti” diye körlemesine girenler, onca uyarılara ve erken uyarı sistemlerine rağmen maalesef batmışlardır.

İkinci bir husus ise, ülkemizin hep “Take off” noktalarındayken sağ-sol, ilerici-gerici, Türk-Kürt çekişmelerinden ve bunların silâha sarılmış organlarının terör estirmelerinden sonra demokrasinin-hoş bu da alaturka demokrasi diye tanımlanıyor ya öteden beri- rafa kaldırılması, iktidarların devre dışı bırakılması, ana gövde konumundaki iktidar partisinin bir şekilde irili ufaklı, minik, marjinal partilerce parçalanmasının sağlanması… Bu tip partilerin genelde ihtilâl yapmış emekli asker/sivil kodamanlarca teşvik edilmesi, siyaset alanına girişlerinde lojistik destek sağlanması da tesadüf değildir. Ondan sonra gelsin yeni gelişmeler, geri gitmeler, bocalamalar, kaoslar. Ölenlerin, öldürülenlerin, şehit edilenlerin, linç edilenlerin vatan, millet, millî haysiyet söylemleriyle, gözyaşları, romantizm, acıklı soslarla destanlaştırılması ve topluma yedirilmeye çalışılması da işin vitrinlik bölümüdür. Artık ortada kanayan bir yara varsa, vatan tehlikedeyse Meclis, hükümet, anayasal hak ve hukukların zamanı değildir (!) Bir an önce vatan ve millet kurtarılacaktır (!)

28 Şubat sürecinden kısa bir süre önce PKK avı için Güneydoğu ve Kuzay Irak caniplerinde teröristlere karşı geniş bir operasyon yapılmasına aniden karar verilip, o günkü Maliye Bakanı Abdüllatif Şener’den acilen para istenmesi tesadüf olmayacağı gibi, tıpkı Ankara’daki son çarşı cinayetinden sonra “Daha ne duruyorsunuz?” havalarının basılması üzerine sayın Başbakan’ın “Kuzey Irak çıkarması için askere destek veririz” kararını alması gibi bir gelişme de tesadüf olamaz herhalde. Kürt sorununun askerî tedbirlerle halledilmeyeceği, bunun ancak köklü, sabırlı ve istikametli bir sivil yaklaşımla, eğitimle olacağı bilindiği halde kısa günün kârı konumundaki bir askerî harekât yapmak zevahiri kurtarmaya yönelik palyatif bir çaredir sosyal ve siyasal kurallara göre… Yoksa “Neden şimdi?”sorusu çok şeyi gündeme getirebilir. İntihar saldırıları, terör, mayın tuzakları ve düzinelerle şahit vermemiz yeni bir şey değil ki?

Kuklaya değil, kuklacıya bakmadığımız sürece, “Birileri dışarıdan üflüyor, biz de burada oynuyoruz” hükmünün kaçınılmaz sonucu olarak, birileri Türkiye’yi ve milleti oyuna getirmeye çalışıyor, birileri de yine aynı oyuna gelmek için hep can atıyorsa, memleketin akîl adamları “Şimdi soğukkanlı olmaz zamanı” demelidirler. Öyle birkaç gazete manşetiyle, bir iki hamasî nutukla ve öfkeli kalabalıklar halinde lânet okumayla siyaset yapılmaz.

26.05.2007

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

Doğruyu savunmaktan bıkmayalım



“Akıl feneri” ile yol alanların ‘doğru’ları yer ve zamana göre değişir. Bugün ‘doğru’ dedikleri bir şeye, bir zaman sonra ‘yanlış’ diyebilirler. Bu tavra çok örnek verilebilir, ama sadece ‘sigara’ gibi ‘basit’ bir konu ile ilgili tavrı hatırlatmak yeterli olur. Geçmiş yıllarda sigara içmeyi ‘medeniyet göstergesi’ sayanlar, gelinen noktada nihayet sigaranın ‘kötü’ olduğunu kabul ettiler.

Hatırlattığımız örnek en basiti. Meselâ, bir zamanlar annelerin çocuklarını emzirmesi ‘aydın’larca pek mûteber kabul edilmezdi. Öyle ya, çok daha kaliteli, besleyici ‘mama’lar vardı ve ‘medeniyet’ de bunu dayatıyordu. Uluslar arası şirketler bu ‘bilgi’leri dikte edip, annelerin cebindeki paraları kendi ‘kasa’larına aktarıyorladı.

Zamanla bu konuda büyük bir hata işlendiği anlaşıldı ve bugün, hastahane köşelerinde asılan ‘afiş’lerle; annelere hitaben “Bebeğinizin sağlığı için ilk 6 ay boyunca sadece anne sütü içirin” deniliyor. Peki bu ‘son nokta’ mıdır? Bazı ‘aydın’lara göre belki öyledir, ama Avrupa ve Amerika işi daha da ileri götürüp ‘doğru’ya yaklaşmak üzeredir. İşin doğrusu nedir? Kur’ân’a göre, çocuklar iki yıl boyunca emzirilebilir. Bugün için bu süreyi ‘fazla’ bulan ilim adamları muhtemeldir ki yakın bir zamanda bunu kabul edip teslim edecekler.

İşte Kur’ân’daki ‘tesettür/örtünme’ emri de böyledir. Bugün için bazılarınca ‘gereksiz’ görülen bu emir, önümüzdeki yıllarda ‘ilmen ve tıbben’ de gerekli görülecektir. Pek çok hadisede yaşanan ‘doğruya teslim’ bu konuda da yaşanabilir.

Kur’ân örtünmeyi emir ve tavsiye ederken, ‘medeniyet’ açık saçıklığı teşvik ediyor. Türkiye’de bazı çevreler de örtünmenin (şekli ayrı bir konu) ‘iyi olmadığı’ kanaatinde. Son günlerde, ‘mayo reklâmları’ sebebiyle başlatılan bir tartışma; dolayısı ile ‘tesettürü’ de gündeme taşıdı. Açık saçıklığı teşvik edenler, “Örtünmek güzeldir” beyanından, tabirinden bile rahatsız olduklarını ilân ettiler. Onlara göre bu beyan, örtünmeyenlere ‘Sen çıplaksın, (...) bu yüzden vicdan azabı çekmelisin” demekmiş. (Bkz. Ayşe Arman, 23 Mayıs 2007)

“Örtünmek güzeldir” demekten ve bu beyanı “başörtülü fotoğraflarla” desteklemekten rahatsız olmak Türkiye ve dünya gerçekleriyle örtüşür mü? Aslolan (sınırları tartışılsa bile) tesettürdür, garip olan ölçüsüz açık-saçıklıktır. En medenî bilinen ülke ve topluluklarda bile bu konuda bir ‘ölçü’ yok mu? İnsanlar, ‘akıl feneri’ ile bile bir ‘ölçü’ koyduklarına göre, müstehcenliği teşvik edici adımlar nasıl desteklenir?

İstanbul başta olmak üzere bütün büyük şehirleri ‘açık-saçık reklâmlar’ ile donatmak isteyenler, kendi ‘hata’larını ve yanlışlarını perdelemek için “başörtülü reklâm”lara lâf atıyorlar. Bazı yazarların dile getirdiği gibi, ‘başörtülü reklâm’ yapan firmaların farklı ticarî niyetleri olabilir; o başka meseledir. Burada aslonan, tesettürün ‘doğru’ olduğu ve savunulması gerektiğidir. Yanlış olan, “müstehcenliği savunanlar”ın laf kalabalığı karşısında ‘doğru’ları savunmaktan geri durmaktır. Bu yanlışa düşmeyelim...

26.05.2007

E-Posta: [email protected]




Mehmet KARA

Vitrin tamam da...



Türkiye seçimlere adım adım yaklaşırken ortalık tozduman.

Ankara’da yaşanan 6 kişinin ölümü ve 100’den fazla kişinin yaralandığı bombalı saldırı kafaları allak bullak etti. Güneydoğu’da terör olaylarının artmasından sonra artan şehit cenazeleri yürekleri dağlıyor. Ateş düştüğü yere yakıyor. Bütün bunlar arasında Terörle Mücadele Özel Temsilcisi Emekli Orgeneral Edip Başer’in gazetelerde çıkan açıklamalarından sonra görevinden alınması zihinlerdeki soruları arttırıyor.

Bu karışıklık içinde partiler de seçim çalışmalarını yürütüyorlar. Partiler, 4 Haziran’da YSK’ya teslim edilecek adaylarını belirlemeye çalışıyor. Bütün partiler “vitrin” telâşına düşerken, vitrine alınan isimler şaşkınlık uyandırıyor. Bir dönem sağ partilerde etkin yerlerde olanlar sol partilerden, sol partilerde yöneticilik yapanların sağ partilerden aday olmalarını millet şaşkınlıkla izliyor.

Kendisini “muhafazakâr-demokrat” diye tanımlayan partilerin soldan vitrinine kattığı isimlere “seçim bildirgeleri”ni hazırlatacağı haberleri milletin kafasını daha da karıştırıyor. Bundan önce gömlek değiştiklerini söyleyenlerin bu seçimde de gömleğini değiştireceği gözleniyor. Bunun sebebinin “kendisini bir yerlere kabul ettirmek” mi, yoksa “merkez partisi olduğunu ispatlamak” için mi olduğu merakla takip ediliyor. Hem de seçim öncesi kapatma gibi senaryoların konuşulduğu bir ortamda…

Vitrinini zenginleştirmeye çalışan partilerin henüz bir program ortaya koymamaları ise ibretlik.

* * *

Seçimlere iki aydan daha az bir süre kalmışken, 16 Mayıs’ta görev süresi dolan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in anayasa paketini imzalamada son günü beklemesi de bu karışıklığı ve belirsizliği artırdı. AKP’nin, veto edilebilecek, Anayasa değişikliği yasa teklifi için yeni senaryolar düşündüğü kulislere yansıyor. Bugün Anayasa Komisyonunda, yarın da TBMM Genel Kurulu’nda aynen geçirerek Köşk’e göndermesi plânlanıyor. Bu normal gözüken bir durum…

Ancak, Başbakan Erdoğan’ın TÜSİAD’ın toplantısında Sezer’in veto edebileceğini hesap ederek, “Demek ki, cumhurbaşkanının da ön kabulü var. O da halkın seçmesine ve 5+5’e karşı” diyerek tepki göstermesi ve paketin bölünerek yeniden görüşüleceğinin kulislerde konuşulması soruları arttırıyor. Çünkü böyle bir durumda, Cumhurbaşkanı tekrar görüşülmek üzere geri gönderebilir. Bu durumda 22 Temmuz’a yetişmesi neredeyse imkânsız gözüken paketin akıbeti iyice çıkmaza girer. Paketin Meclis’ten geçmesinde tam destek veren Erkan Mumcu da, “inşallah şakadır ”diyerek tepkisini dile getiriyor. Bu girişimler, “Maksat üzüm yemek mi, bağcı dövmek mi?” sözünü hatırlatıyor.

Bir başka sıkıntıda yasada 120 gün olan takvimin kısaltılıp kısaltılmayacağı konusu. Bu süre kısaltılmazsa, halk oylaması Eylül’ün sonlarını bulabilecek.

AKP’de bu konuda kafalar karışık. Nitekim TBMM Başkanı Bülent Arınç, yeni Meclis oluştuktan sonra cumhurbaşkanının Meclis tarafından seçilerek referandumun ertelenebileceğini veya Meclis’in cumhurbaşkanı seçmeyerek doğrudan referanduma gidilebileceğini söyleyerek karışıklığı dillendiriyor.

CHP’nin gerginliği arttırıcı girişimlerinden sonra baştan beri süreci iyi götüremeyen hükümet için bu konudaki tavrı “samimiyet testi” olacak.

Peki, 22 Temmuz’a yetişmez ve yetiştirilemezse ne olur?

Kulislere göre, toplantı yeter sayısının 184 olduğuna ilişkin Anayasa değişikliği gerçekleşmezse, yeni dönemde cumhurbaşkanlığından önce Meclis Başkanlığı seçiminde sıkıntı olur. Çünkü Meclis Başkanı da cumhurbaşkanı ile aynı şartlarda seçiliyor. İlk 2 oylamada 3’te 2, üçüncü oylamada yarıdan 1 fazla, dördüncü oylamada ise en çok oy şartı ortada duruyor. Şimdi soru şu: Başkanını seçemeyen Meclis, cumhurbaşkanı seçebilir mi?

Böyle bir durumda ise, son aylardaki karışıklık, seçimden sonra da artarak devam eder.

* * *

Bu aşamada vatandaş “Hayırlısı ile şu seçim olsa da taşlar yerli yerine otursa” diye duâ etmeye başladı.

Bunca senaryonun tartışıldığı bir ortamda Türkiye, seçim sürecini de, yeni cumhurbaşkanı seçme konusunda da demokrasiye yakışır olgunlukla halletmeli. Son aylarda büyük yara alan demokrasimiz daha fazla yara almamalı.

26.05.2007

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004