Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 20 Mayıs 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

İslam YAŞAR

’Dostlaar... Doostlaaarr!..’



Sulh-u umumîyi temin etmek...

Ancak insanın yapabileceği bir hareketti bu. Fert ve cemiyet olarak yaratılışının gayesini yerine getiren insanın, yani Müslümanın.

Sulh-u umumî, İslâmı yaşayan insanların hâlleri ile dilleri arasında meydana gelen insicamın intizamı nisbetinde çabuk temin edilirdi. İslâmiyet de o nisbette ihya olur ve intişar ederdi.

Ne var ki, tezatlardan müteşekkil bir varlıktı insan. Bedeni ruhuna, maddesi mânâsına, aklı nefsine, kalbi hevesine; hasılı bütün hassaları uzuvlarına münakızdı.

Gerçi Bediüzzaman’ın tabiriyle “Beden ruhun hânesi ve libasıydı. Ceset ruhla mütelezzizdi, ruh da vicdanla.” Fakat bunlar ancak o insicam, intizamla işlediği zaman tezahür edebilirdi.

Üstelik bu tenakuzların tezahürünün muayyen bir zamanı ve mahdut şartları da yoktu. Çoğu zaman hiç beklenmedik bir anda vuku bulur ve insicamın bozulmasına sebep olurdu.

“Bazen olur, melekler bile

Kıskanır temizliğimizi.

Bazen şeytan bile kaçar bizden.

Şu durmadan düzülüp koşulan

İnsan şekli var ya hani,

O öyle bir şekil ki,

Gam tezgâhında çizilmiştir.

Kimi şeytan olur insan,

Kimi melek, kimi canavar.

Bu nasıl bir tılsımdır ki,

Hepsi bir araya getirilmiştir.”

İnsan fıtratını doğru okuyup insanı iyi anlamanın tezahürüydü bu mısralar. Mevlânâ, “câmî bir istidâda sahip olan” insana insanı anlatırken bütün yönleri ile gösterme gayreti içine girmişti.

Çünkü âdeta zaaflar ve meziyetler manzumesi olan insan kendine bakarken bütün yönleriyle görmeye çalışmaz, genellikle sadece hoşuna giden cihetini nazara alıp ona göre hareket ederdi. O anda taşıdığı hâlleri ve yaptığı hareketleri zıtları ile mukayese etme imkânı olmadığı için de her hareketi meziyet zannederek yapar ve hatalarını tekrarlar dururdu.

İnsanların ekseriyeti böyle beşerî zaaflarla muzaaf olduğundan Mevlânâ, insana hareketlerini, zıtları ile mukayese ederek yapma fırsatı vermek için zaafları ve meziyetleri birlikte işlemişti.

Bunu yaparken hitabına herhangi bir zaman hududu koymamış; insanlar arasında din, inanç, fikir, milliyet, fıtrat ayırımı yapmamış, kendisi de dahil herkese hitap etmişti.

O zamana kadar hiçbir fert, cemiyet ve millet zaaflardan âzâde olmadığı gibi ondan sonra da olmayacağı ve hayat devam ettiği sürece bu beşerî ahvâl devam edeceği için yalnız kendi zamanına ayna tutmakla kalmamış, gayb-âşîna bir nazarla geleceğe de bakarak hitap hududunu genişletmişti.

Zîra İnsan Sûresi’nin “Biz insanı karışık bir damla sudan yarattık. İmtihana çekmek için onu işitir ve görür hâle getirdik. Biz ona doğru yolu gösterdik. Artık ister şükreder, ister nankörlük eder” mealindeki âyetleri mucibince insan, şükürle nankörlük arasında bir tercih yapmakla mükellefti.

İnsanlar her zaman şeytanî telkinlerle ve nefsanî tahriklerle karşı karşıya kaldıklarından, nankörlük etmeyip tercihini şükürden yana kullanarak kendisine gösterilen doğru yolda gidebilmesi için iradesini haktan, hakikatten yana kullanmaları gerekirdi.

Bediüzzaman’ın “İnsan fıtraten mükerrem olduğundan, hakkı arıyor. Bazen batıl eline gelir, hak zannederek koynunda saklar. Hakikati kazanırken ihtiyarsız dalâlet başına düşer, hakikat zannederek kafasına giydiriyor” sözleri ile de ifade ettiği gibi insan gayri ihtiyarî de olsa bazen gaflete düşüp Rabbine nankörlük edebilirdi.

“Muhakkak ki insan Rabbine karşı çok nankördür” ifadeleri de bir başka âyetin hükmü olduğundan her insan, her zaman hakikati hatırlatan hitaplara ve ikazlara muhtaçtı.

“Beri gel, daha beri, daha beri.

Bu vurgunculuk nereye dek böyle?

Bu hır gür, bu savaş nereye dek?

Sen bensin işte, ben de senim.

Hepimiz bir tek inciyiz, bir tek.

Başımız da tek, aklımız da tek.

Ne diye biri iki görürüz hep.”

Mevlânâ, o zaman böyle seslenmişti hayatında madde ile mânânın, ruh ile bedenin dengesini kaybederek dünyaya dalan, vurgunculuk yapıp hır gür çıkararak insanların huzurunu kaçıran ve her türlü ikaza, ihtara müstahak olan insanlara.

İnsan olmaları cihetiyle fakirin zenginden, havasın avamdan, âlimin cahilden, yabancının yerliden, yârin ağyardan hiçbir farkının olmadığını söylemiş ve insanları birlik şuuru ile şekillendirerek beşeriyetin incisi hâline getirmek istemişti.

Fakat insanlar bazı hayat hâllerini bir süre yaşadıktan sonra kendilerini hadiselerin akışına kaptırırlar ve herkesin öyle yaşaması gerektiğini düşünürlerdi.

İnsanların çoğunda böyle zaaflar müşahede eden Mevlânâ onlara, cemiyette, kendilerinin yaşadıklarının dışında farklı hayat hâllerinin ve insan tiplerinin de olduğunu göstermek istemişti.

“Onlar gülzardan daha güzel,

Gülden daha güler yüzlüdürler.

Diken içindedirler ama gül gibidirler,

Zindandadırlar ama şarap gibidirler,

Balçık içindedirler ama gönül gibidirler,

Gece içindedirler ama sabah gibidirler.”

Bu manzumede de olduğu gibi o maksatla söylediği şiirlerinin çoğunda aynı mısra içinde birbirine zıt unsurlar kullanmış ve ‘onlar’ dediği kişileri güzel şeylere benzeterek zorluklar içinde de güzelliklerin yaşanabileceğini göstermeye çalışmıştı.

İnsanın, hayatın cefasına da sefasına da iç dünyasında haddinden fazla yer vermediği ve ‘Dünyayı ahiretin mezrası’ olarak görüp hayatına ona göre yön verdiği takdirde diken içinde gül, balçık içinde gönül, gece içinde sabah olabileceğini anlatmıştı.

Beşeriyeti, bir bakıma Asr-ı Saadete götürecek olan yolun üzerindeki en büyük tehlike, insanın ferdîleşmesi, şahsî tavır ve hareketler içine girerek kendini olduğundan çok daha büyük görme zaafı içine girmesiydi.

İnsanın yalnız kalıp ferdileşme temayülleri içine girdikçe zaaflarının arttığını, aksiliklerinin depreştiğini, buna mukabil meziyetlerinin zayıfladığını düşünen Mevlânâ, muhataplarının görünen âlemin dar kalıplarından çıkarak cemiyetin içine karışmalarını sağlamaya çalışmıştı.

“Şu beş duyudan, altı yönden

Varını, yoğunu birliğe çek, birliğe.

Kendine gel, benlikten uzak dur,

İnsanlara katıl, onlarla bir ol.

İnsanlarla bir oldun mu,

Değerli bir maden, ulu bir denizsin.

Fakat kendinle kaldın mı

Küçük bir damla, ufak bir danesin.”

Damlaların derya olmasının sırrı saklıydı bu mısralarda. Mevlânâ insanlara, her zaman iç içe oldukları tabiî hadiselerden ve sık sık yaptıkları hâllerden, hareketlerden örnekler vererek hakikati tesirli bir dille anlatma cihetine gitmiş ve başarılı olmuştu.

Bu manzumesinde de Bediüzzaman’ın, ‘temsil dürbünü’ diye tabir ettiği misallerle anlatma tarzını kullanmış ve insanı damlaya, cemaati, cemiyeti denize, milleti, devleti de deryaya benzetmişti.

Bu temsile göre damla da suydu, deniz de, derya da. Hepsi su olan bu unsurlar, nasıl birleşip kaynaşarak büyük kütleler meydana getirebilmişlerse; aslı da, nesli de insan olan beşerî unsurlar da bir araya geldikleri ve asıllarını bozmadan ortak hareket ettikleri takdirde çok büyük bir güç kaynağı olabilirlerdi.

Lâkin bunu yapabilmeleri için kendilerine gelmeleri, yani yaratılışlarının hikmetlerine uygun hareket etmeleri; benlik, enaniyet, kibir gibi beşerî zaaflardan uzak durmaları ve insanlarla bir olmak için harekete geçmeleri gerekirdi.

Ne var ki, insanların çoğu bu hakikati bildikleri, yapılması gerektiğine de inandıkları hâlde kendi içlerindeki su ile iktifa ettikleri veya başkalarının kendi yanlarına gelmelerini bekledikleri için uhuvvete, muavenete, dayalı cemiyetler pek teşekkül etmiyordu.

“Sen kapları, testileri hele bir kır,

Sular nasıl bir yol tutar, gider.

Hele hır gürü bırak, birliğe ulaş,

Can nasıl koşup başka canlara karışır.”

Öyle insanlara bu gibi mısralarla seslenen Mevlânâ suların fıtratı gibi insanların mizacının da birleşip kaynaşmaya müheyya olduğunu, insanların; kaplar, testiler mesabesindeki hissi sınırları kaldırdıkları, menfaat kavgalarını bıraktıkları zaman istenen birliğin, beraberliğin çok çabuk bir şekilde tahakkuk edeceğini müjdelemişti.

Bediüzzaman Said Nursî’nin, “Zaman cemaat zamanıdır. Ferdî şahısların dehası ne kadar harika da olsalar, cemaatin şahs-ı mânevîsinden gelen dehasına karşı mağlûp düşebilir” sözleri ile ifade ettiği bu hakikat, bütün zamanlar için geçerli olmalı ki tarihin her devrinde insanlar çeşitli teşekküller kurarak birbirlerinden kuvvet almaya çalışmışlardı.

Onun için Mevlân⠓Birlikten kuvvet doğar” atasözünü de hatırlatırcasına, muhataplarına sık sık ‘İnsanlara katıl, insanlarla bir ol, birliğe ulaş’ diye seslenerek insanların cemaat ruhu ile canlanıp cemiyet disiplini içinde hareket ederek güçlü bir şahs-ı mânevî meydana getirmeleri gerektiğini hatırlatmıştı.

Çünkü insanlar, tarih boyunca hep birliğe, beraberliğe ihtiyaç hissettikleri kadar, ayrı kalma, müstakil olma, başkalarına hükmetme telkinlerinin de tesiri altında kalmışlar ve fert olarak da, cemiyet, devlet ve millet olarak da çok büyük zararlar görmüşlerdi.

Peygamber Efendimizin, “Sizden öncekileri aralarındaki ayrılıklar yok etti” Hadis-i şerifinde de görüldüğü gibi tarih bir bakıma bu beşerî zaafın tezahürlerinden ibaretti.

Onun için Mânevî değerlerden kuvvet alan devlet adamlarının yanı sıra kendini cemiyetin dünya ve ahiret saadetini temin etmekle vazifeli bilen bütün mürşidler, müçtehitler, mücedditler gibi Mevlânâ da her vesile ile insanları birlik ve beraberliğe dâvet etmişti:

“Dostlar, dostlar!..

Birbirinizden ayrılmayın.

Başınızdan kaçamak hevesleri atın.

Madem ki hepiniz birsiniz,

İkilik havası çalmayın.

Vefâ sultanı emrediyor.

Vefâsızlık etmeyin!..”

20.05.2007

E-Posta: islamyasar@yeniasya.com.tr


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Yazıları

  (13.05.2007) - Moğol zulmü, deccal fitnesi

  (06.05.2007) - 'Taze yaz meyveleri'

  (29.04.2007) - Sevgi yılında Mevlânâ’yı anarken

  (22.04.2007) - Velâdet-i Nebevî vesilesiyle

  (15.04.2007) - Habib’in (asm) diyarında

  (18.02.2007) - Bir kış seyahati

  (11.02.2007) - Hüsn-ü zan mümkün oldukça...

  (04.02.2007) - ‘Mühim bir Âlim’i anarken

  (28.01.2007) - ‘Olmak, ya da olmamak’

  (21.01.2007) - Bu zamanın gençleri

 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004