"Gerçekten" haber verir 03 Kasım 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.

 


Hakan YALMAN

Musibetler ne söyler?



H

ayat bir dalgalanmalar seyri içinde geçen süreç olarak algılanırken, aslî boyutu ile bir çöl içinde seyyah konumunda olduğumuz hâl üzere işler. Bu dalgalanmalar ortasında insan zaman zaman musibetlerle karşılaşır ve bunları karanlık çölün ortasında karşısına çıkan düşmanlar olarak algılar. Bu anlar, bazı dönemlerde öyle üst üste gelir ki, kişi bütün sıkıntıların kendisini bulduğunu ve hayatta en sıkıntılı ferdin kendisi olduğunu zanneder. Bu anlarda Rabbi tarafında unutulduğunu ve hatta Rabbi’nin, Rahman ve Rahim olarak muamele etmediğini vehmedebilir. Üzülür, kırılır ve çaresizlik hisseder ve zaman zaman yıkılır. Hayata bağlayan enerjisi azalır ve bazen kaybolur.

Bu anlarda yapılacak en güzel şey benliği ve olayları harfîleştirmek ve doğru şekilde algılanacak zemine oturtmaktır. Bu, yaşanan bütün olayların Rabbi ile iletişim ve ondan kendisine gelen bir mesaj olduğunu ve her musibetin aslında dünyadan yüz çevirip Rabb-ı Rahim’e yönelmeye vesile olacağını fark etme imkânı sağlar.

İnsanın yaratılış amacı kulluk ve Rabbi ile muhabbet olmalıdır. Ancak zaman zaman bu bağ şekli kaygılardan dolayı ve aşırı hassasiyetten dolayı zarar görür ve ibadetin bu en güzel yönü devre dışı kalır. İnsan için en güzel hâl Kâinat Sultanı ile birliktelik O’nun yanında olduğunu hissetmektir. Bazen insanlar özellikle hayatı kendilerine problem hâline getirirler. Önemli olmayan problemler büyütüldüğü için büyük algılanır. Şeytanın genel stratejik planı da insanın bu zaaf noktasından istifade etmek üzerine bina edilmiştir. Diğer yandan, “iktiran” adı verilen iki şeyin aynı anda, ya da yan yana gözlenmesinin bunlar arasında bir irtibat olduğu inancını oluşturması da şeytanın vesveseye sürüklediği alanlardan biridir. Bu aslında dünya ile irtibatımızda ve maddi alanı anlamlandırmamızda en ciddi zaaf noktalarımızdandır.

Hayatın her anında şu prensip esas olmalıdır: “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” Aslında hayatın asıl anlamı da Rabbi ile muhabbet bağlantısından doğan lezzettir. İbadetler de özünde bu maksada hizmet etmelidir.

Geçmişte yaşanan her şey yaşanması gerektiği için yaşandı. Çünkü kaderin hükmüydü. Bunlardan Risâle-i Nur ölçüleri ile hayatını şekillendiren hiç bir ferdin âleminde ümitsizlik, şevksizlik, isteksizlik doğmamalı. Onların dâvâsı acz, fakr, şevk ve şükrü mutlak düzeyde hayata aksettirmeyi hedefleyen bir dâvâ. O dâvâda kırgınlık olmaz, küsmüşlük olmaz. Büyük bir yangından insanları kurtarmak üzere koşanların birbirlerine kızacak, küsecek vakitleri ve hâlleri olamaz.

Özellikle şuur altında ve musibet zamanlarında insanı sıkıntıya sokan ve sanki Rabbi’ne kırgın bir psikolojik hâle sevk eden hâl şeytandan kaynaklanır ve şeytan musibet anlarında çoğunlukla bu stratejik planı uygulayıp ferdi Rabbi’ne kırgın hâle getirmeyi hedefler. Oysa yaşanan her musibet ferdi dünyada uzaklaştırıp Asıl Sevilmesi Gereken’e yönelten bir süreçtir.

Musibet ve sıkıntı anlarında Mevlânâ Celalettin Rumi Hazretleri’nin şu sözünü hatırlamalıdır:

‘Dertsiz duâ soğuktur

Dertliyken yapılan duâ gönülden kopar…(Mesnevî)’

Evet çare arayışları, yakarışlar ve sığınmalar ferdi Rabbi’ne yaklaştırır. Şeytanın vesveselerine kapılmadığı sürece musibetler bu maksada hizmet için isabet eder. Maksatlıdır ve anlamlıdır. Asıl gayesinin farkında olan mü’mini, kavrulan yüreği Rabbi’nin sevgisini çok daha net hissetme noktasına yani kemale ulaştırır. Bu noktada üstadın muhteşem ifadesi anlamını bulur:

‘Mü’min-i kâmil, ya o dünyaya küsmeli ya dünya ona küsmeli’

İnsanın yüzünü dünyadan uhrevî âlemlere çeviren musibetler rahmaniyet ve rahimiyetin lâtif bir tecellisinden başka bir şey değildir. Kulunun yüzünü kendine çevirmek için musibetler veren Âlemlerin Rabbi elbette kulunu sevmektedir. Bu sevginin ifade edilişi O’na yönelen kul için muhteşem olacaktır.

03.11.2008

E-Posta: [email protected]




Nimetullah AKAY

Münafığın gündemi gizli



Samimiyet diye bir duygu vardır. Samimî duygulara sahip olan insanların içi dışı birdir. Samimî olan insanların iki yüzü olmaz. Samimiyet riyakârlığı kabul etmez. Samimiyetsizliğin, diğer ifadeyle ikiyüzlülüğün temeli münafıklığa dayanıyor.

Münafığın her zaman gizli bir gündemi vardır. O hiçbir zaman gerçek yüzünü insanlara göstermek istemez. Çünkü onun yüzü dünyevî menfaatlere göre değişir. İçinden gelmediği zamanlar bile güler. Düşman duygular beslediği insanlara bile dost gibi görünür. Çünkü onun gizli bir gündemi vardır.

Mevlânâ Celâleddin “Ya olduğun gibi görün veya göründüğün gibi ol” ifadesiyle, olduğu gibi görünmemenin ve göründüğü gibi olmamanın çirkinliğini ifade etmek istemiş olmalıdır. Elbette “münafık” deyince aklımıza, Asr-ı Saadette Müslüman gibi görünüp de inanmayan Medineli münafıklar gelmektedir.

Allah’ın Resûlüne (asm) bunlar bildirilmişti. O bu münafıkları iyi tanıyordu. Ama belki dönerler, belki samimiyet imtihanını kazanırlar diye onları deşifre etmedi. Neticede bazıları öyle öldü, Cehennemi boyladı, bazıları da hatalarını anlayıp içi dışı bir olan mü’minlerden oldular.

Rabb-i Rahim Habibine, kâfirleri samimiyete dâvet etmelerini söylemişti. “Kâfirûn” Sûresi bunun için nâzil olmuştu muhtemelen. Resulullah, o kâfirlere Kur’ân lisaniyle “Ne ben sizin ibadet ettiğinize ibadet ederim, ne de siz benim ibadet ettiğime ibadet edersiniz. O halde benim dinim bana, sizin dininiz size” demekteydi. Burada aynı zamanda samimiyete dâvet vardı.

Kimse zorla inancından çevrilmeyecek, herkes kendi inancına göre mahkeme-i kübrada haşrolacaktı. Birileri bütün gerçeklere rağmen küfründe inat ediyorsa biz ona ne yapabiliriz ki? Küfürde de olsa bizim onun samimiyetine ihtiyacımız vardır.

“Münafık kâfirden daha tehlikelidir” hükmü de Kur’ân hakikatlerindendir. Çünkü kâfir küfrünü açık bir şekilde ilân etmektedir. Münafığın ise gizli bir gündemi vardır. Onun stratejisi gizlilik üzerinedir. Yeri gelince inanıyormuş gibi görünecek, gerçekte ise hiçbir zaman inanmayacaktır. İnanıyormuş gibi takındığı tavrıyla inananları kandıracak, küfrüyle de Rabb-i Rahîme isyanını devam ettirecektir.

Diyorum ki, mü’minin gizli gündemi olmamalıdır. İnandığı gibi yaşamalı, hiçbir zaman inandıklarından taviz vermemelidir. Hadis-i Şerifin hükmü gereğince ya doğruyu söylemeli, ya da susmalıdır. Üçüncü bir ihtimale kaçmaya cevaz yoktur. Yalanın birazına da izin yoktur. Çünkü yalan münafıkların kârıdır. Çünkü yalan söyleyen riyakârdır, iki yüzlüdür.

Biz ehl-i iman olarak hak bildiğimizi her yerde söyleyebilmeliyiz. Diyebilmeliyiz ki “Bizler bütün insanların Allah’ın emirleri dairesinde yaşamasını istiyoruz ve bunun için meşrû dairede elimizden gelen ikna metodunu kullanmaya çalışıyoruz ve çalışmaya devam edeceğiz.” Ama hizmetimizde zorlama yoktur. Çünkü dinde zorlama yoktur. Dinin sahibi olan Rabbimiz bu hükmü Kur’ân-ı Azimüşşan’ında vermiştir: “Dinde zorlama yoktur”.

Ben inancımı niye gizleyeyim ki. Ben Allah’ın rızasının kazanılmasını, Peygamberimin (asm) sünnetlerine uyulmasını istiyorum. Ben diyorum ki, insanlığın kurtuluşu İslâm’dadır. Ben diyorum ki, insanlığın bütün dertlerine Kur’ân ilâç olabilir. Bu hakikatleri gerekirse bütün dünyaya duyuracak şekilde bağırırım.

Dinimi yaşamamı bazıları benimsemiyor diye kendimi gizleyemem. Benim görevim Rabbimin rızasını kazanmak ve inancımın güzelliklerini lisan-ı hâlimle insanlara anlatmaktır öncelikle. İlâhî hüküm açıksa onu te’vil etmez, uymak için gayret gösteririm. Yeri gelince helâla helâl, harama da haramdır derim. Gafil ve günahkâr insanların kınamasına zerre kadar önem vermem. Rabbimi razı etmek benim için her şeyden çok daha önemlidir. Hâsılı inancımı gizlememi gerektirecek hiçbir sebep görmüyorum. Bunun için de açık sözlü olmayı, bildiğim gerçekleri zemininde ifade etmeyi bir görev bilirim. Kısacası benim gizli gündemim yoktur...

03.11.2008

E-Posta: [email protected]




S. Bahattin YAŞAR

İnsan neden günah işler?



Günahlarda menhus bir lezzet var

İnsanı günah işlemeye iten sebeplerden birisi, günahlardaki ‘menhus lezzet’tir. Günahların bu derece yaygın olmasının sebebi de, bu pis lezzetlere olan insanların düşkünlüğüdür.

Bu düşkünlük hali, insandaki akibeti görmeyen ‘hissiyat-ı insaniye’, ‘kör hissiyat’tır. Bu da, hazır az lezzeti, ilerideki çok lezzetlere tercih etmesidir.

Öyle ki, ahiretin elmas gibi nimetlerini, lezzetlerini bildiği halde, dünyevî kırılacak şişe parçalarını ona tercih etmektedir. Daha da ilerisi, ehl-i iman iken ehl-i dalâlete o dünya sevgisi için tabi olmaktadır.

Bu haldeki bir insan, gerçekte kayıp veya kazancını görememektedir. Yani böyle bir insan, günahlara girip, menhus lezzetleri tadarak Cehennemi kazanmakta, ahiret meyvelerini dünyada yiyerek de Cenneti kaybetmektedir. Bunlar, lezzet-i faniye için ahiretini terk eden sefihlerdir. Oysa ki bâkî bir mülkü, hevesat-ı faniyesinin terkiyle satın alan sefih değildir. Diğer bir ifadeyle, baki bir mülkü kazanmanın yolu, fani hevesleri terk etmektir.

Peki, “Bu halin tedavisi nasıldır?” denildiğinde ise, çare; insana, bu dünyada, imanın içindeki lezzeti ve günahların içindeki elemleri göstermektir. “Ehl-i sefahati sefahatinden kurtarmanın yegâne çaresi, aynı lezzetinde elemini gösterip, hissiyatını mağlûp etmektir.”İman ve Küfür muvazeneleri, s: 14

Meselâ insan bir dakika intikam lezzeti ile katleder, seksen bin saat hapis elemlerini çeker ve bir saat sefahet keyfiyle—bir namus meselesinde—binler gün hem hapsin, hem düşmanının endişesinden sıkıntılarla ömrünün saadeti mahvolur. Ya ebedî kayıplar?!

İşte, küçücük, fani, elemli lezzetler için; ebedî, büyük ve saadetli lezzetleri terk etmek, hakikî körlük değil de nedir?

Tahrip kolaydır

‘İnsan neden günah işler?’in bir diğer ayağı ise, fenalık ve hevesat yolunun, tahribat olarak kolay olması ve şeytanın da bu yola kolay sevk etmesidir. Nitekim yirmi adamın yirmi günde yaptığı bir binayı, bir adam bir günde yıkar.

Onun için, Kur’ân-ı Hakîmin en halis mü’minlere musırrane ve mükerreren, pek çok tekrar ve ısrar ile, tehdit ve teşvik ile, günahtan zecr ve hayra sevk etmesi, ‘tahribin kolay, tamirin zor’ olmasındandır.

Dolayısıyla bu tahribata karşı en büyük çare, ehl-i sünnet ve cemaat olan ehl-i hak mezhebini karargâh yapmak, Kur’ân-ı Mû’cizü’l- Beyanın muhkemat kalesine girmek ve Sünnet-i Seniyyeyi rehber yapmaktır.

Şeytanlar, tahribat cihetinde sevk ettikleri için, az bir amel ile çok şerleri yaparlar. Onun için de hidayet ehli, pek çok ihtiyata, şiddetli sakınmaya ve mükerrer ihtarata ve kesretli muavenete muhtaçtırlar. Cenâb-ı Hak, o tekrarat cihetinde bin bir ismiyle ehl-i imana muavenetini takdim edi-yor ve binler merhamet ellerini imdadına uzatı-yor.

Hal böyle iken, insanın manevî derecesine göre yapacağı küçük ihmaller, bütün kazanımlarını yok edebilecektir.

“Madem öyledir; hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma! Dünyayı yutan bütün letaiflerini onda batırma. Çünki çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar.” M.N. s: 149

03.11.2008

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

İnsanların en zengini kimdir?



Çoğu insanda zengin olma arzusu vardır. Bunun için çalışır, çabalar, elinden gelen her şeyi yapar.

Ne var ki çalıştığı halde herkes zengin olamaz. Sebebi de ya işin kuralına göre hareket etmiyordur, ya da kısmeti o kadardır.

İnsana düşen elbet çalışıp çabalamaktır, hangi işi yapıyorsa meşrû dairede kalmak şartıyla işin kurallarına göre hareket etmektir.

Bazıları zengin olur ve hâline şükretmesini bilir. Onun için de mutludur. Bazıları ise zengin olmasına olmuştur, ama içini hırs bürümüştür, gözü yukarılarda olduğu için elde ettiklerini kâfi görmez, nice imkânlar içinde bulunduğu halde hâline şükretmesini bilmez, dolayısıyla mutlu da olamaz. Zenginlik huzur ve mutluluk vermesi gerekirken bir türlü huzur ve mutluluğu elde edemez.

İnsanlardan öylesi de vardır ki, “Allah tembelleri sevmez” deyip çalışır, elinden gelen her şeyi, hem de esas ve kanunlarına sadık kalarak yapar. Fakat ancak kendi yağıyla kavrulacak hâle gelir. El âleme avuç açmaz, kimsenin de minneti altına girmez, izzetini ayaklar altına almaz, kanaat eder, hâline şükreder.

Bu ikinci adam önceki gibi zengin olamamıştır, ama mutludur. Çünkü tembelliğe prim vermemiş, çalışıp çabalamış, yapılması gerekenleri yapmış, sonunda da, “Eh ne yapalım kısmetimiz buymuş!” deyip sabretmiş, şükretmiştir.

Eğer zenginlik insana mutluluk verecektiyse önceki zengin olduğu halde mutlu olamamıştır. İkincisi ise zengin olamadığı halde mutludur.

Peki, birincisini mutsuz, ikincisini mutlu eden husus nedir?

Birincisini hırs bürümüştür; ne kadar kazansa da kendinden yukarıdakileri baktığı için mutsuzdur. İkincisi ise tembellik ve ihmale girmemiş, üzerine düşenleri hakkıyla yapmış, kazandığı az da olsa kanaat etmesini, şükretmesini bilmiştir. Aslına bakılırsa ikinci adam birincisinden daha zengindir, birincisinin elde edemediği mutluluğu elde edebilmiştir.

Bu noktada, “Kısmetine razı ol ki insanların en zengini olasın”1 hadis-i şerifinin ifade ettiği hakikati görmemek mümkün değil.

Bu gerçek aynı zamanda bize İslâmın hakikatlerinin insanı ne kadar mutlu eden ölçüler olduğunu da açıkça gösterir. İslâm insanları hem dünyada, hem de ahirette mutlu etmek için gönderilmemiş midir?

Demek kısmetine razı olan insan dünyanın en zengin insanıdır. Hırslı insan ise dünyanın en yoksul insanıdır.

Ne dersiniz günümüzün insanının mutsuzluğunun temelinde bu ve bunun gibi nice hayat ve mutluluk verici ölçü ve prensiplerden uzak kalması yatmıyor mu?

Dipnot:

1. Tirmizi, Zühd: 2; İbni Mace, Zühd: 19, Müsned, 6:210.

03.11.2008

E-Posta: [email protected]




İsmail TEZER

Matematiksel düşünce, Risâle-i Nur ve Bediüzzaman



“Yeni Zelanda Otago Üniversitesi Matematik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. John Clark, günlük hayatta ve dil öğreniminde matematiksel düşünmenin önemini anlattı. Matematiksel düşüncenin, insanların günlük hayatlarında karşılaştıkları olaylara sistematik, doğru ve çabuk yaklaşmalarında büyük yararlar sağladığını ifade eden Clark, sistematik düşünce yapısı da denilebilecek matematiksel düşüncenin bazen de olayların doğru anlatılması, algılanması ve yorumlanmasında kullanıldığını kaydetti.

Matematiğin mantık üzerine kurulu olduğunu ve herhangi bir olay karşısında bütün sebepleri ve buna dayalı bütün sonuçları hesaplayabildiğini dile getiren ve ayrıca matematiksel düşünce sistemini geliştirebilenlerin yabancı dili kolay öğrenebildiklerine de işaret eden Clark, ‘Yabancı diller kurallar çerçevesinde öğrenilir ve bu da zaten matematik demek. Matematikçiler, olaylara mantıksal çerçevede yaklaştıkları için, anadil ve yabancı dilin kendi yapısı arasındaki bağlantıları kolay şekilde çözümleyebilirler’ diye konuştu.” (Zaman)

Matematik, sayı ve ölçü temeline dayanarak niceliklerin özelliklerini inceleyen bilimlerin ortak adı olarak tarif edilir. Arapça’da Riyaziye veya Cebir olarak ifade edilmiştir.

Tarifinden de anlaşılacağı üzere, sayı ve ölçü temellidir. Bu ise, yaratılıştaki ölçü ve orandır. Yani matematik bir anlamda, eşyanın yaratılışında var olan ölçü ve ahenkten doğmuştur. Bazı filozofların matematiği ayrı bir bilim dalı saymaktan ziyade onu ‘bilimin dili’ olarak kabul etmesi de bu sırdan olsa gerek. Matematik adeta bütün bilimlere nüfuz etmiş, onlara ruh olmuştur. Zira bilimler kâinattaki düzenli kuralların, ölçülerin neticesidir. Düzeni ortadan çekerseniz, bilim de kalmaz.

“Günlük hayatta karşılaşılan olaylara sistematik ve doğru yaklaşma” olarak tarif edilen “matematiksel düşünce” ise, kâinatta var olan düzene uygun hareket etmek şeklinde algılanabilir.

Bu zaviyeden bakınca, aslında Yaratıcının, biz kullarından bir ölçüde ‘matematiksel düşünce’ beklediğini de söyleyebiliriz. Bediüzzaman, Cenâb-ı Hakk’ın sonuçları sebeplere bağlamakla ‘intizamı temin eden bir nizamı’ kâinata koyduğunu ve insanı da bu düzene, yani sebepler zincirine riâyet etmekle mükellef tuttuğunu söyler.1

Nitekim muvaffakiyetin sırrı da burada yatar. “Hayat-ı ictimâiye-i beşeriyede (sosyal hayatta) bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata (yaratılış kanunlarına) muvafık (uygun) hareket etmezse, hayırlı işlerde ve terakkîde muvaffak olamaz.” 2

Bütün bu mânâlar gösteriyor ki, “matematiksel düşünce” aslında fıtrata uygun düşünmek ve hareket etmektir. Sebepleri dikkate alan ve onlara riayet eden bir anlayıştır.

Öte yandan “matematiksel düşünce”de unutulmaması gereken önemli bir husus, sebeplerin matematiksel olarak her zaman aynı sonuçları vermeyebileceğidir. Siz matematiksel olarak yapılması gerekeni en iyi şekilde yapmış olabilirsiniz, ama bu, beklediğiniz sonucu kesin olarak elde edeceğiniz anlamı taşımaz. Eşyaya belli bir matematik, ölçü ve düzen koyanın, dilediğinde o kuralları kaldırabileceği gerçeğini de hatırda tutmak gerekir. Aksi takdirde matematiksel düşünce, esbabperestlik denilen ‘sebeplere tesir verme’ hastalığına dönüşebilir. Ve bu takdirde, Hz. İsa’nın babasız dünyaya geldiği, Bedir’de üç yüz kişilik İslâm ordusunun kendinden üç katı fazla müşrik ordusuna galip geldiği ve Üstad Bediüzzaman’ın çok az bir gıda ile uzun süre idare ettiği gibi “gerçekler” ise, “matematiksel düşünce”nin iflâs ettiği noktalar haline gelir.

Tam da burada aslında matematiksel düşüncenin, tanımı gereği fıtratla ne kadar uyumlu olduğunu görüyoruz. Zira “matematiksel düşünce”, aslında kâinattaki İlâhî hikmete uygun hareketten başka bir şey değildir. Zira düzen (intizam), ism-i Hakîm bir cilvesidir. Hikmete uygun hareket ise, iktisadın da tanımıdır.3 İktisat ise, bereket vesilesidir, tükenmeyen bir hazinedir ve alışageldiğimiz sayısal gerçekleri altüst eden İlâhî sürprizlerle, kudret tecellileriyle doludur. Dolayısıyla “matematiksel düşünce”yi, bereketi de içerisinde barındıran ve kimi zaman hayretimizi celbedecek kudret mû'cizelerine açık bir mânâ olarak algılamak daha doğru olacaktır.

“Matematiksel düşünceyi” hayatına ve eserlerine en iyi şekilde yansıtanlardan biri de şüphesiz Bediüzzaman’dır. O, Risâle-i Nur’un hususiyetle Hakîm ismine mazhar olduğunu söyler. 4 Hikmet ve sebepler yurdu olan şu dâr-ı dünyada Allah’ın eserlerinden yola çıkarak iman ve Kur’ân hakikatlerini “iki kere iki dört eder derecesinde” izah ve ispat eder. “Matematiksel gerçekliği” çok iyi kullanmıştır. “Madem dünya var, elbette ahiret de var” diyecek ve dedirtecek kadar, gözle görülmeyen iman hakikatlerini mantıkî ölçülerle ortaya koymuştur. “Risâle-i Nur, erkân-ı imaniyeyi (…) riyazi (matematiksel) bir katiyetle isbat eder, göze gösterir, aklı doyurur, letâifi kandırır; artık hiçbir imanî ve Kur’ânî hakikatı inkâra mecal kalmaz.” 5

Öte yandan Bediüzzaman’ın matematiği de harikulâdedir. Bunu Tarihçe-i Hayat’taki satırlardan takip edelim:

“Bediüzzaman, riyaziyede (matematikte) harikulâde bir sür'at-i intikale (çabuk kavramaya) malik idi. Herhangi bir müşkül meseleyi, zihnen hemen hallederdi. Hatta, cebir mukabele ilminde bir risâle telif etmişti. Tahir Paşa nezdinde hesap meseleleri münakaşa mevzuu olduğunda, hesaba dair hangi mesele bahsedilse, başkaları ve en mahir kâtipler neticeyi bulamadan, Molla Said zihnen çıkarıyordu. Çok defalar böyle yarışlara girişir ve umûmunda daima birinci gelirdi…” 6

Bediüzzaman’ın hesap ve matematikteki zihinsel gücünün örneklerini, eserlerinin pek çok yerinde görmek mümkündür.

Evet, ne diyordu Prof. Dr. John Clark: “Matematikçiler veya matematiksel düşünce sistemini geliştirebilenler, yabancı dili kolay öğrenirler. Yabancı diller kurallar çerçevesinde öğrenilir ve bu da zaten matematik demek. Olaylara mantıksal çerçevede yaklaştıkları için, anadil ve yabancı dilin kendi yapısı arasındaki bağlantıları kolay şekilde çözümleyebilirler.”

Okuduğu her şeyi kısa sürede kavrayışı ve ezberleyişiyle meşhur Bediüzzaman, birçok dili de biliyordu. Ana dili Kürtçe olan ve Türkçe, Arapça, Farsça’ya da hâkim olan Bediüzzaman, meselâ Fransızca’yı 15 günde öğrenerek Fransızca konferans bile vermişti.7 Ayrıca Rusça konuştuğu da nakledilir.8

Bütün bunlar bir yana, Bediüzzaman, kâinatın ve onun ezelî bir tercümesi olan Kur’ân’ın dilini çözmüştü. Bugün kırkı aşkın dile tercüme edilen ve ilginçtir ki Türkçe bilmeyenlerin dahi kendisine orijinalinden okunduğunda istifade ettiğini söylediği Risâle-i Nur Külliyâtı, aslında onun her şeyden önce ve temel olarak “fıtratın dilini” çözdüğünü gösteren en büyük delildir.

Dipnot:

1. İşârâtü’l-İ’câz, s. 26 2. Lem’alar, s. 174 3. “İktisat ve kanaat, hikmet-i İlâhiyeye tevfik-i harekettir.” (Lem’alar, s. 144) 4. Şuâlar, s. 612 5. İşârâtü’l-İ’câz, s. 274 6. Tarihçe-i Hayat, s. 43 7. İbrahim Kaygusuz, Davaya Adanan Bir Ömür, Mustafa Türkmenoğlu, s. 136 8. Son Şahitler, 4. Cild, s. 245, Subhi Türel anlatıyor.

03.11.2008

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Hizmet ehli fertleri bağlayan prensipler (1)



Cemaat bir fabrikaya benzer. Fertlerin kimisi çark, bazıları civata, kimisi de makine işlevi görür. Hizmet üretimi civata dahil, herkesin vazifesini yapması; aşk, şevk, gayret ve hamiyeti nisbetindedir. Zira, cemaat bir şahs-ı mânevîdir ve gücü, umum fertlerin gücünün birleşmesinden hasıl olur. Eğer, kişi “Ben basit bir civatayım, ne önemim var!” deyip işini aksatırsa; üretim durur ve zamanla fabrika dağılır.

Meşverete dayalı cemaatte, işleyişi, şahsiyetçilik, keyfilik değil; prensip ve kaideler sağlar. İşleyişin düzenli olması; fertlerin “dahil oldukları cemiyetin/cemaatin nizamını ihlâl etmemelerine” 1 bağlı.

Aşağıda bazılarını sıralayacağımız ve psiko-sosyolojinin de tasdik ettiği bu prensiplerle herkes kendisini test edebilir; hizmetteki konumunu ve verimini belirleyebilir:

* Cemaate dahil olmanın yegâne gayesi, Allah rızası ve sırf iman hizmetini yapmaktır.

* Mânevî ve modern ilimleri harmanlayarak İslâmiyetin esaslarını ispat eden; günümüzdeki Kur’ân ve Sünnet ölçülerini veren Risâle-i Nur’u okumak, özümsemek ve neşrine çalışmak.

* Önce nefsini muhatap almak ve terbiye etmek. 2

* Aşk ve şevkle hizmet etmek. (Hizmet, “dine meylettirmek ve iltizama (taraftar olup yapışmaya) teşvik etmek ve dinî vazifelerini hatırlatmaktan” 3 ibarettir.)

* İmandan sonra en fazla takva ve amel-i salihi esas tutmak. (Takva, menhiyattan ve günahlardan uzak kalmak; ve amel-i salih emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır.) 4

* Vazife-i İlâhiyeye (Allah’ın işine) karışmamak. (Yani, hizmette çalışmak, ancak sonuç almanın kendi vazifesi olmadığını bilmek.)

* Nur mesleğinin esası ihlâs sırrına dayanır. İhlâs Risâlesinin düsturlarını her vakit göz önünüzde bulundurmak. 5 İhlâs, İktisat Lem’alarını ve bazan Hücumat-ı Sitte’yi kardeşleriyle birlikte okumak.

* Îman ve Kur’ân hizmetini maddî ve manevî hiçbir makama basamak yapmamak; 6 ücreti Allah’tan beklemek. Hatta, insanların iltifatlarını istememek. Maddî beklentiler içine girmemek. 7

* Zarurî ihtiyaçları karşılamak için çabalamak; zarurî olmayan şeyler için mücadele vermemek. 8

* Sözler’i kendi malı ve telifi gibi hissedip sahip çıkmak ve hayatının en önemli vazifesi onun neşir hizmeti bilmek. 9

* Hakîki olarak Sözler’in neşrine ciddî çalışmakla beraber, beş farz namazını edâ etmek, yedi kebâiri işlememek.

* Benlik, enaniyet, şan, şeref, gösteriş ve makam peşinde koşmamak; 10 enaniyetini yok etmek.

* Risâle-i Nur mesleğinin uhuvvet/kardeşlik olduğunu; peder ile evlât, şeyh ile mürid arasındaki vasıta olmadığını bilmek. 11

Dipnotlar:

1. Muhakemat, s. 31.

2. Sözler, s. 11.

3. Sünûhat, s. 67.

4. Kastamonu Lâhikası, s. 106.

5. Kastamonu Lâhikası, s. 183.

6. Emirdağ Lâhikası-l, s. 73-74.

7. Lem’alar, s. 144.

8. Emirdağ Lâhikası, s.455.

9. Mektubat, s. 329.

10. Lem’alar, s.159-160.

11. Lem’alar, s.156.

03.11.2008

E-Posta: [email protected] [email protected]




Rifat OKYAY

Takdir bitmiş!



Her zaman yaptığımız, ama bilip bilmeden yaptığımız bir işi, eğer kendimize ve başkalarına faydalı olmak istiyorsak, hemen ve muhakkak terk etmemiz gerekmektedir. Bunu başarmanın birinci yolu ise niyetine girmekle olacaktır İnşaallah. Yeni yetişen neslin eleştiri dediği bu tenkid etmek adeta bir salgın hastalık gibi… Hastalık varsa elbette ki devası, ilâcı da vardır.

Fakat bilinmez ki bu bir hastalıktır. Güzel ve faydalı işler daima zorlukların, çok çalışmanın, fedakârlığın ve zahmetlerin eseri olmuştur. Tenkid, eleştiri ise bilhassa çekememezlik ve kişinin kendi noksanlıklarından dolayı; ortaya konan, birçok emek ve gayretin mahsülü olan eserlerin, yapılan işlerin tabir-i aherle sırtlanı, çakalı ve akbabasıdır…

Arslanlar gibi çalışarak, emek ve güç vererek iş yapmak zordur. Alın terinin damlalarıyla kimse boğulmadığı gibi, kimse de birilerine zarar vermemiştir. Ancak meyveli ve faideli neticelere şahit olunmuştur…Gayret ve çalışma daima yüceltir, tenkid ve ümidsizlik ise daima irtifa kaybettirir…

Evet hemen hemen herkesin kafasında şu fikir mevcuttur: Faydalı tenkid. Biz ise bunun ötesini söyleyelim: Takdir ve aferinlerle bir adım daha ileriye götürebilme gayreti… Hele hele bu zamanda… Enenin Kaf Dağının arkasında bir şeyler arayarak, muhakkak bulduğu ve insanların iyi kötü bütün yaptıklarını başına belâ ettiği bir zamanda en geçersiz ve faydasız bir meta oluyor: Tenkit ve eleştiri… Başkaları bile bulsa ve yapmaya kalkışsa; müdahale ve cevap: Hayır. Yok. Olur mu böyle şey gibi ’altın sözler’ olmalıdır…Yoksa olmadık işlerin muhatabı sizin iyi, kasıtsız niyetiniz olabilir, fiilleriniz bile değil… Zamanın, ahirzamanın en meşhur hastalığı ‘su-i zan’la devam ettirildiğini başka nasıl anlayacağız ki?...

Başkalarına ölçüsüz ve bilgisizce bin elbise biçip dikmektense; kendimize bilerek ve ölçülü bir şekilde bir elbise dikmek milyon milyon defa iyidir, hoştur, güzeldir…

Takdir dolu sözlere ve günlere…

03.11.2008

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

Önce aranızda anlaşın!



Sinemalarda gösterime giren bir film, ‘aydın’ların arasına ihtilâf soktu. Bir kısmı filmi beğendiğini ifade ederken, bir kısmı da tam aksi yönde fikir beyan ediyor.

Sözkonusu film, Can Dündar’ın hazırladığı “Mustafa” belgeseli. İstanbul ve Ankara’daki ‘gala’larda en üst seviyede izleyici bulan belgesel film, kendilerini ‘Atatürkçü’ olarak kabul ve ilân edenler arasında da tartışma konusu oldu. En başta CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, hazırlanan filmi beğenmediğini ilân etti. Baykal’ın itirazı, filmin muhtevasına. “Film, tarihi yanlış aksettiriyor” da diyemeyen Baykal, belgeselin; Mustafa Kemal’in arkadaşlarına sahip çıkmadığı ve yalnız kaldığı hissini vermesine itiraz ediyor.

Belki de filmle ilgili en isabetli yorum, tarihçi İlber Ortaylı’ya ait. Ortaylı, filmde ‘yeni bir bilgi’ olmadığını ifade etmiş. (Yeni Şafak, 31 Ekim 2008) Elbette işin aslını bilen tarihçiler için belgeselde yeni bir bilgi yok, ama resmî tarihin öğrettikleriyle iktifa eden kesim için ‘yeni ve sarsıcı’ bilgiler olsa gerek. Düşünün, ilkokul sıralarından itibaren bütün eğitim hayatı boyunca Mustafa Kemal’i; ‘hatası ve yanlışı olmayan bir lider’ olarak öğrenen ‘aydın’lar filmdeki ‘bilgi’leri hazmedebilir mi?

29 Ekim vesilesiyle vizyona giren film, muhtemelen önümüzdeki günlerde daha da tartışılacak. Çünkü önümüzde 10 Kasım var. Tartışmalar devam edecek de, acaba millet ekseriyeti işin aslını öğrenebilecek mi? Meselâ filmde, Mustafa Kemal’in ‘her gün bir büyük rakı içtiği’ ifade ediliyormuş. Bu filmi izleyen öğrencilerin; öğretmenlerinin anlattıklarını sorgulamaması mümkün olur mu?

Daha yakın zamana kadar Mustafa Kemal’in ölüm sebebi bile okul ders kitaplarında anlatılmıyordu. Geçen yıllarda Radikal gazetesinde yer alan bu konudaki bir yazıyı (‘Bugünkü imkânlar olsa Mustafa Kemal kurtulur muydu?’ anlamında) okula götürdü diye bir öğrencinin öğretmeni tarafından azarlandığını hatırlıyorum.

Bu filmi hazırlayanlar da, izleyip eleştirenler de bir şeyi unutmamalı: Tarihî gerçeklerin uzun süre gizli kalması mümkün değildir. Zaten, yapılan tartışmalar da bunu gösteriyor. Doğrusu, filmin vizyona girmesinden sonra medyada dikkat çekici değerlendirmeler de yapıldı. Gazetelerde yer alan bazı yazılar, kamuoyunda ilgi uyandırdı. Bir firmanın, hazırlanan bu belgesele sponsor olmaması ve devamındaki tartışmalar da dikkat çekici. “Sponsor olmadı, o halde M. Kemal’e karşıdır” şeklindeki yayınların arkasında ticarî gayeler ve rekabet olduğu ifade edildi ki akla uzak bir ihtimal olarak görülmüyor. Filmi hazırlayanlar ve aynı filme itiraz edenler de ‘Atatürkçü’ olduğunu ifade ettiklerine göre, önce kendi aralarında bir anlaşsınlar. Bu belgesel M. Kemal’i tarihî gerçeklere uygun şekilde anlatıyor mu, anlatmıyor mu? Sonra da milletin değerlendirmesine müracaat etsinler.

Türkiye, muasır medeniyet seviyesine ulaşmış, AB ölçeğinde hür ve demokrat bir ülke olmuş olsa belki de tartışmalar daha kıvamında gelişir, gerçeklere daha kolay ulaşılırdı.

“Tenkid etmek yasak, övmek serbest” anlayışı öğretmenleri de, tarihçileri de, siyasetçileri de çıkılmaz bir yola sürüklüyor.

03.11.2008

E-Posta: [email protected]




Yeni Asyadan Size

Toplantı haftası



Önceki hafta yazdığımız gibi, 2008 güz dönemi Temsilciler Toplantısı bu hafta sonu, 8 Kasım Cumartesi günü İstanbul’daki binamızda yapılacak. Geçen toplantıdan bu yana hizmetlerimizde yaşanan gelişmelerin gözden geçirileceği toplantıda, önümüzdeki döneme ilişkin çalışmalar da görüşülecek. Temsilcilerimizin hem müzakereler, hem de hesap ve ödemeleri için hazırlıklı gelmelerini rica ediyoruz.

***

Mehmet Kutlular’a “Deprem İlâhî ikazdır” dediği için verilen ve büyük kısmı infaz edilen mahkûmiyetin AİHM tarafından haksız bulunmasına ilişkin habere, o sözü söylediğinde Kutlular’a ağır hücum ve hakaretlerde bulunanlar arasında yer alan Sabah gazetesinin yer vermediğini ifade ile, bu husustaki eleştirimizi gazetenin okur temsilcisi Yavuz Baydar’a da ilettiğimizi, geçen 2 Haziran’da bu köşede yazmıştık.

Mesajımızda Baydar’a şunu sormuştuk:

“Genel Yayın Yönetmeni Ergun Babahan’ın, 28 Şubat sürecinde Sabah gazetesinde yapılan yayınlarla ilgili özeleştirilerde bulunduğunu hatırlıyoruz. Bu özeleştiriler, o dönemde Kutlular için yapılan yayınları kapsamıyor mu?”

Bu sorumuza Baydar’dan da, Sabah yönetiminden de bir cevap alamadık.

Derken, geçtiğimiz 29 Ekim günü Sabah’ın verdiği bayram ilâvesinde, Baydar’ın, gazetenin 23 yıllık yayın hayatında attığı 29 Ekim manşetlerini değerlendiren “Zaman tünelinde baş sayfa yolculuğu” başlıklı yazısıyla karşılaştık.

Bu manşetlerden biri de, Yeni Asya’nın 28 Ekim 1990’da Kocatepe Camiinde tertiplediği ilk Bediüzzaman mevlidine tahsis edilmiş ve ertesi günkü Sabah’ın “Buruk 29 Ekim” başlığı altındaki mesajlarını Baydar şöyle özetliyor:

“Gazeteye göre şeriat Kocatepe Camisinin içine girmiş, ‘cumhuriyet ve Atatürk düşmanı Saidi Nursi’ için orada mevlut okutulmuş. SABAH, ‘Buruk 29 Ekim’ manşetini atmakla kalmamış, bir de ‘Cumhuriyet hasta’ başlığıyla ve başyazısıyla durum tesbiti yapmış.”

Ve orada bırakıyor Baydar. Manşetle sergilenen saygısız ve saldırgan tavrı açıkça eleştirip kınamaktan kaçınıyor.

Gazetenin 29 Ekim manşetlerinin tümü için de şu değerlendirmeyi yapıyor: “Son 23 yılın SABAH’ı, Cumhuriyetin kuruluşunu anma günlerinde, o yılın rengini, lezzetini, endişesini, umudunu da yansıtmayı denemiş. Kimi zaman başarıyla, kimi zaman daha az başarıyla...”

Bütün diyeceği bu kadar. Said Nursî’ye “Cumhuriyet düşmanı” iftirası atan ve sonraki günlerde mevlidin organizatörü Yeni Asya kadrolarına yönelik bir DGM operasyonu için zemin hazırlamaya yönelik söz konusu provokatif manşeti ise “daha az başarılı”lardan saydığı anlaşılıyor.

Böylece, Sabah’ın “28 Şubat özeleştirileri”nin ne ölçüde “samimî” olduğunu da bu vesileyle tekrar görme imkânı buluyoruz.

Ne diyelim? Yazık...

***

24 Ekim tarihli Cumhuriyet gazetesinde de bir yazar, bir hocaefendinin adıyla anılan cemaati “Nurculuğun bir kolu” olarak niteleyip, bu cemaat için, “Cemaat ekonomisiyle holdingler yaratıyor” dedikten sonra, “Eskiye takılanlar ise 3-5 bin tirajlı gazetelerinde risalecilik yapıyor!” ifadesini kullanmış.

Kast ettiği gazete bizsek, Yeni Asya’yı—çok şükür 3-5 binin epeyce üzerinde olan—tirajıyla küçümsemek, bilhassa arkasındaki destek dikkate alındığında hiç de övüneceği düzeyde olmayan kendi tirajını, Ankara Temsilcisinin, yakınlarda “Çankaya Belediyesi her gün 500 Cumhuriyet alıyor” sözüyle küçük bir ipucunu verdiği mekanizmaya borçlu bir gazeteye yakışır!

“Para... para... para...” çarkının bir parçası olmayıp “risalecilik yapmak” ise, Yeni Asya’nın her zaman iftiharla taşıyacağı onurudur.

Yazar, 40 yıllık yayın hayatında hiçbir kirli ve karanlık çıkar ilişkisine adı karışmayıp bağımsız ve özgün duruşuyla bugünlere gelen Yeni Asya’nın, Cüneyt Arcayürek ve Hikmet Çetinkaya gibi Cumhuriyet emektarlarınca da takdir edilen bir yönüne sataşarak kendi düzeyini sergilemiş.

Muhatap aldığımız için değil, sadece okurlarımızı bilgilendirmek için bu kaydı düşüyoruz.

03.11.2008

E-Posta: [email protected]




Cevher İLHAN

“Film” ve devrimler… (1)



Geçtiğimiz haftanın terör, etnik provokasyonlar, Ergenekon duruşmaları ve 29 Ekim Çankaya resepsiyonlarındaki “el sıkma” ve “smokinin Çankaya’ya dönüşü” haberleri ortasında Can Dündar’ın âlâ-yu vâlâ ile vizyona giren “Mustafa” filmi, tartışmaların başını çekti.

“Film”de “devrimin önce evlâtlarını yediği”, M. Kemal’in yakın arkadaşlarından koptuğu, yalnızlaşıp yalnız ve mutsuz yaşadığı ve yalnız öldüğü konuşulan konular arasında…

Ayrıca Dolmabahçe Sarayı ve Savarona’da yaşanan “büyük dram”ı gözler önüne seren “film”le, M. Kemal’in “kadınlara düşkünlüğü” yeniden gündeme geliyor.

Bu arada sekiz yaşındayken evlâd edindiği kendisine çok benzeyen A. Tunçak’ın “oğlu” olduğu; Tunçak’ın, “Çok benziyorsunuz, oğlu musunuz?” sorusuna, “O hepimizin atası, babası; bazı sırlar benimle beraber mezara gidecek” tepkisiyle cevaplamaktan kaçınması, bu iddiaya mesnet ediliyor.

Genelkurmay arşivlerinden yararlanarak hazırlanan “film” üzerindeki tartışmalar bununla da bitmiyor. M. Kemal’in 1926’den itibaren hayatta iken kendi heykelini büyük kentlere diktirmesinden, “diktatörlüğü”ne kadar birçok husus irdeleniyor; siyasî arenanın polemik konusu oluyor…

HARF İNKILÂBI VE DİL DEVRİMİ

Kıtlık içinde kavrulan milletin fakr-û hali nazara alınmayarak zevk-u sefâ içinde içkili dans, tango ve eğlence partilerinin düzenlendiği; M. Kemal’in Köşkte kurduğu sofralarda günde bir büyük rakıyı bitirdiği ve üç paket sigara ile onbeş kahve içtiği; sebebini soranlara, “Gövdem bu kafayı kaldıramıyor, çok yoğun düşüncelerle dolu; içince rahatlıyorum” dediği basında yeniden yer alan “anılar” arasında…

Buna bağlı olarak, “Mustafa”nın daha öğrencilik ait günlüğünde yapacağı “devrimler”le ilgili ipuçları verdiği; ve “Elime kudret geçerse, bir günde darbeyle sosyal hayatı değiştiririm” diye yazdığı da filme gündeme geliyor…

“Filmin temâsı”nı bir televizyon programında anlatan Dündar’ın, “Mustafa”nın, “küçüklüğünden beri yapılacak “çok işleri” varmış gibi daima “acelesi”nin olduğunu söylemesi ve buna Harf İnkılâbını örnek vermesi, “bir günde darbeyle” yapacağı “devrimler”i hatırlatıyor.

Bin yıllık Selçuklu ve Osmanlı kültürünün yazılı olduğu tarih, kültür, medeniyet, ilim ve irfan birikimi Arapça harfleri yerine Lâtinceye geçilmesi süreci üzerindeki münâkaşalar, bu bakımdan dikkate değer.

Bazı “inkılâpçı arkadaşları”nın en azından belli bir uyum süreciyle bir süre resmî evraklarda ve gazetelerde yanyana iki yazının yazılması, Lâtinceye yavaş yavaş geçilmesi önerilerine karşı çıkıp bir gecede tek başına “inkılâp” kararını alarak tepeden tatbikata koyan M. Kemal’in, “darbe gibi devrimi”, “az zamanda çok işler başardık” nutkuyla da uyuşuyor.

Ve sosyologlara göre üçyüz senede ancak tatbikata konulabilecek “Harf İnkılâbı” gibi toplumu kökten değiştiren bir “değişim - dönüşüm” ve “devrimi”, bir gecede gerçekleştiriyor.

Gerçek şu ki bundan tam seksen sene önceki “Harf devrimi”nde M. Kemal’in “inkılâpçı arkadaşları”nın dahi bu hızlı devrim dayatmasına şaşırmaları, “Bir devre-i hükûmetinde öyle büyük icraat yapar ki, üç yüzyüz sene yapılmaz” tespitindeki hakikati ortaya çıkarıyor.

1 Kasım 1928’de, “yepyeni bir millet meydana getirmek” sloganıyla bin yıllık İslâm kültürünü ve bütün mefâhiri İslâm nâmına geçen tarihi silen ve bizzat “inkılâpçılar” tarafından amacının “kültür devrimi” olduğu itiraf edilen “Harf Devrimi”ni, 12 Temmuz 1932’de Türk Dili Tedkik Cemiyeti”nin kurulmasıyla “Dil Devrimi” tâkip etti. Türkçe, bizzat M.Kemal tarafından yurda dâvet edilip “Dilaçar” soyadı verdiği pasaportu “vatansız” damgalı Ermeni dilci Agop Martayan’ın “başuzmanlığı”na emânet edildi…

DEVRİMLERİN TEMEL AMACI...

Bin yıllık tarih bütünüyle ketmedildi; okullarda okutulan tarih kitapları İslâm ve Osmanlı tarihinden tecrid edilerek, beş bin yıl önceki efsanelerle dolduruldu. Ardından 26 Eylül 1932’de Birinci Türk Dil Kurultayında, İslâm inancından sıyrılmayı hedefleyen, “yabancı asıllı bütün kelimelerin Türkçeden atılması”nı esas alan ve “öz Türkçecilik” ve “arı dilcilik” dayatmasın ardından zengin İslâm ve Osmanlıca kültürünün tasfiyesine girişildi… Peşinden İslâmî mânâyı hatırlatan kelimeler yerine “Türkçe kökünden meydana gelen kelimelerin türetilmesi” ameliyesi başladı.

Viyanalı dilci Dr. Phil Hermann F.Kvergitch’in “Türk Dillerindeki Bazı Unsurların Psikolojisi” isimli 41 sayfalık tezini, dostu dönemin Matbuât Umum Müdürü Vedat Nedim Tör’e gönderdiğini anlatan Yakup Kadri Karaosmanoğlu, M. Kemal’in bunu görür görmez “Aradığımı buldum!” deyip F.Kvergitch’i Dil Kurultayına çağırır; ve bu tezin ortaya atılan “Güneş Dil Teorisi”ne ilham kaynağı olduğunu belirtir.

Bunu gibi yeni rejimin tarih kitapları için referans, yine İngiliz tarihçi G.H.Wels’in “Tarihin Ana Hatları” isimli çalışması olur. Özetle İngiliz tarihçi ve gazeteci Lord Kinross’un, “M. Kemal’in yeni ulus inşasında yapmak istediği”nin, “Türk milletini milletlerüstü İslâm vatanından kurtarmaktı” cümlesi, sözkonusu devrimlerin temel amacını açıklar. Keza İsmet İnönü’nün, 25 Kasım 1987’de Milliyet’te çıkan, “Harf inkılâbının bizde büyük tesiri ve faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır” ikrarıyla bu maksat te’yid edilir.

Maksat, “dinden tecrit” zihniyetiyle, din yerine “zâhiren milliyetçilik, hakikatte ırkçılığın” ikamede edilmesidir. Dinden bîbehre tarih ve kültürdür…

“Film”, bu açıdan önemlidir; zira devam ediyor…

03.11.2008

E-Posta: [email protected]




Şükrü BULUT

Bir medeniyetin çöküşü



Bediüzzaman Hazretleri medeniyetler mukayesesinde bulunurken, şu haliyle Avrupa medeniyetinin çökmekte olduğunu haber verir. 1919’da, Efendimizin taht-ı riyasetinde toplanmış meb’usların müzakere meclisinde “Halbuki o cereyan hem zalimane, hem âlem-i İslâmın tabiatına aykırı, hem mü’minlerin çoğunun menfaatine ters, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzettir” ifadeleriyle izah ettiği dinsiz Avrupa medeniyetinin er geç parçalanacağını haber veriyor. Yazdığı ilk eserlerinin çoğunda tekrarlanan bu mânâyı çoktandır bir seyir içinde takip ediyoruz. Sosyal ve ahlâkî çöküşü her ne hikmetse pek nazara almadığımız halde, bizim de menfaatimize dokunduğundan maddî çöküşüyle fazlaca ilgileniyoruz.

Said Nursî Hazretleri, Avrupa ve Amerika medeniyetlerinin nasıl kurtulabileceklerini de çeşitli eserlerinde uzun uzadıya izah ediyor. Bilhassa Hutbe-i Şamiye eserinde, Batı medeniyetinin Kur’ân’a kulak vermesini engelleyen manilerin nasıl bertaraf olduklarını ve olacaklarını sıralıyor. Ahirzaman hadiselerinin seyrini ve mahiyetini açıkladığı risâlelerde Avrupa medeniyetine mensup hakikî İsevî’lerin öncülüğünde Kur’ân’a ve İslâma “muvasala çizgisi”ndeki yürüyüşün ve bu yürüyüş neticesindeki ittifakın, garp medeniyetini ve bütün insanlığı helâketten kurtacağını müjdeliyor.

Helâket ve felâket asrının temsilcisinin elindeki Kur’ânî reçetenin felâketzede Avrupalılar ve mûsibetzede Asyalılarca anlaşılmasını engelleyen hadiselerin üzerinde fazla durmak istemiyoruz. Yalnızca vurgulama niyetiyle, 11 Eylül öncesinde Salman Rüşdi, Humeynî, Teslime Nesrin ve Cemalettin Kaplan hadiseleri gibi bahanelerle İslâmı karalama kampanyaları ile sonrasındaki Hicaz orijinli ve motifli Bin Laden senaryosuyla global anlamda Avrupa medeniyetine mensup insanların müşevveş olmadan Kur’ân’ı dinlemeleri engellenmeye çalışılmıştır. Gerçi Kur’ân burada da mû'cizesini göstererek bütün nazarları kendisinde toplamış ise de, ahirzaman dinsizlerinin çıkardıkları toz-dumanın zihinleri müşevves ettiği de bir gerçektir.

Avrupa medeniyeti çocuklarının zihinlerini yanlışlardan kurtarıp durulaştıracak olan yine Kur’ân’dır. Bu çerçevede Kur’ân’ın zamanımızdaki hakikî tefsiri Risâle-i Nur’un bir asra yakındır semavî dinlere düşman materyalist Avrupa felsefesine nasıl diz çöktürdüğünü hepimiz biliyoruz. İşte Risâle-i Nur mütehayyir ve müşevveş İsevî âleme Kur’ân’ın mesajını aktarmaya çalışırken, Asya münafıklarının yardımıyla siyasal İslâmcılar başka formatlarda Türkiye’de sahneye çıktılar. Dinin, fukaralığın, ezilmişliğin, horlanmışlığın, dışlanmışlığın, zenginliğin, rüşvetin, beleşciliğin ve cehaletin siyasal İslâmcılarla çok mebzulca kullanıldığı Türkiye’de, Risâle-i Nur’a perde ve gölge olundu. Hayatında hiç kimsenin bir çayını bile ücretini ödemeden içmeyen Said Nursî’ye mukabil, bir kısım “dindarlar”ın hükümet sırtındaki ganimet yarışları, hakikaten mütehayyir Avrupa’ya yapılacak yardımları ciddî mânâda aksattırdı.

Türkiye dindarları Risâle-i Nur vasıtasıyla hem kendi dertlerine ve hem de Avrupalıların problemlerine Kur’ân’dan çözümler üretmeleri gerekirken, dünyevî küçük hesaplara dalarak, öz çocuklarını da kaybetmeye başladılar.

Biz inanıyoruz ki, Türkiye dindarlarına bu tuzağı hazırlayanlar başta dessas, mütecaviz Avrupa dinsizleriyle Asya münafıklarından oluşan şebekelerdir. Peygamberimiz (asm) ahirzamanda bu iki cereyanın beraberce çalışıp insanlığı ve bilhassa Müslüman ve Hıristiyanları mağlûp edeceğini haber veriyor. Said Nursî Hazretleri Kur’ân’ın ve Efendimizin istikbali tasvir eden haberlerini tefsir ederek hem Asya medeniyetinin inşasına ve hem de Avrupa medeniyetinin insanlığın zararına yerle bir olmamasına çalışırken, Türkiye Müslümanları Said Nursî’yi sevdikleri halde ona yeterince kulak vermediler.

Şu helâket ve felâket asrında bazı Müslümanların hiçbir mûsibet yokmuşcasına dünyayı rahatça yaşamaya yönelmeleri, asrın dehşetini arttırıyor. Materyalist felsefenin neticesi olan Avrupa medeniyeti yıkılırken, Müslümanların ellerinde Kur’ânî reçetelerle yardıma koşuşturmaları gerekiyor. Hakikî İslâm medeniyetinin güzelliklerini çekirdekler, saksılardaki fideler ve bazen de nihaller halinde takdim etmeden aklı gözüne inmiş Avrupalılar, şeriat-ı Ahmediyedeki hakikî medeniyeti nasıl görecekler ki... Unutmamalıyız ki, hakikî medeniyet aktüel Avrupa medeniyetinin kabuk parçalamasıyla inkişafa başlayacaktır. İnsanlık Kur’ân’ın güneşinde ve dingin terbiyesinde bunu başaracaktır.

03.11.2008

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

‘Poşetlik adam’



Herifin biri ancak savaş ilânı zamanlarında rastlanabilecek bir maharetle aynı gün en az 4 ulusal gazetenin manşetine oturdu. Belki kendisi bunu bahtiyarlık olarak da addediyordur. O ayrı ve gayrı bir mesele. Manşet olduğu gazeteler benim sayabildiğim kadarıyla 8. 9 veya daha fazla da olabilir. Üstü için sınır yok. Hem de iki cephenin gazetelerine birden manşet oldu. Bunu başarmak her babayiğidin kârı değildir. Manşetlerden önce kanallara ve canlı yayınlara düştü ve burada geçmişte işlediği ve suç olan müessir bir fiili övmeye yeltenince spikerin uyarısıyla karşılaştı. Fakat cevap vermek yerine cevap istedi ve ezberinden hiç şaşmadı: “Ben de onun gibi gazeteci oldum, Allah’ın işine bakın” dedi. Adamın pişkinliği zerafet sınırlarını çoktan aşmıştı. Dili kaypak ve kaçamak yani lastikli idi. Aynen “Şu Bizimkilerdeki” üslubu gibi. Bir fiili övüyor mu yoksa yeriyor mu kolay kolay kestiremez ve işin içinden çıkamazdınız. O da öylece idare eder giderdi. Geçmişte ‘ayaklı kütüphane’, ‘ceride-i seyyare (ayaklı gazete)’ gibi tabirler vardı. Adam da adeta müstehcen bir yayın. Çocuklar bile bahse konu zatın serencamını merak ediyor ve kendi aralarında masum olup olmadığını tartışıyor. Özal döneminde olsaydı ‘muzır neşriyat’ kabilinden mutlaka poşete girerdi. Adam hakkındaki isnatları kâh Mehmet Ali Erbil üslubuyla karşılıyor veya savuşturmaya çalışıyor ve bu bağlamda: “Elimden geçenler azize olurlar ve azizelik payesine ulaşırlar, yükselirler’ diyor. Bazen de savunma pozisyonunu değiştiriyor ve Müjde Ar’ın gazoz benzetmesini istiare suretiyle kullanarak komploya ve ketempereye getirildiğini söylüyor.

***

Bu komplocu savunma şekli ve taktikleri de bana Nuh Mete Yüksel dâvâsını hatırlattı. Nuh Mete Yüksel de mühim ve VIP adam olduğundan dolayı komploya kurban gittiğini söylemişti. Pekalâ Merve Kavakçı’nın ahına da tutulmuş, komploya da kurban gitmiş olabilir. Bir şeyi hep merak etmişimdir. Prensip olarak komplo teorilerini reddetmem. Lâkin Malik Binnebi’nin dediği gibi komploya düşünlerde de biraz yatkınlık olması gerekir diye de düşünürüm. Bu bağlamda, Emin Çölaşan’ı ele alabiliriz. Adam düşmanları olan birisi. Daha doğrusu aleyhinde yazmadığı adam neredeyse yok. Muhatap almadıkları hariç... Hasımları adamın eksiğini gediğini, kusurunu arıyorlar ama kadınlara zaafı yönünde bir karineye dahi rastlayabilmiş değiller. Adam üstelik meşhur da. O yapmasa bile birileri onun kılığında zamparalık da yapmıştı. Ama adamın paraya zaafını dostu düşmanı biliyor. Gazetesinden milyonlarla (dolar) ifade edilebilecek tazminatlar aldığı ve kolay kolay bir faniye veya yazara nasip olmayacak kadar zenginleştiği söyleniyor. Ama ister Tansel Hanım’a olan sevgisi veya vefası deyin veya isterse korkusuna bağlayın, adamın o taraklarda bezi yok vesselam. Yani komplocular kişiyi zayıf noktasından yakalıyor veya avlıyorlar. Tuzağa bu noktasından düşürüyor veya çekiyorlar. Şu evvelki adam ise evinde yakalanan 28 Şubat sürecinin ‘baş kahramanını’ ağırlamaktan da şeref duyuyor ve ona sahip çıkıyor. Adam dürüstlük abidesiymiş... Halbuki dürüst adamın dürüst partneri de (F. Şahin) devlet desteğiyle plastik cerrahinin marifeti doğrultusunda artık aramızda tanınmayan bir kisve ve kimlikle dolaşıyor.

***

Zât-ı muhterem bununla da kalmıyor. Neocon-Ergenekon cinasına uygun bir isimlendirme veya kafiye veya uyak ile anılan ve yargılanan bir örgütün içerideki paşalarına da hulus çekiyor. Adam 1952’den beri İslâmî kesime gölge ediyor. Her kriz onun ismiyle birlikte anılıyor. Sanki yaşayan Kubilay... Krizlerde hep onun ismi anılıyor. Ne bereketli adam. Kullan kullan bitmiyor. Jet hızıyla Adlî Tıp’dan lehte bir rapor almış veya devşirmiş. Kimileri ‘aşırmış’ da diyor. Bu durumda kimileri genelde yavaş çalışan Adli Tıp Kurumu’nda işlemlerin hızlanması için eleman olarak kendisini tavsiye ediyorlar. Belki kuruma biraz dinamizm gelir. Adam bu işleri severek ve yüksünmeden yapıyor. Şöhretten şikâyet ediyor ve önüne gelene de kimliğini ibraz etmesini isteyemeyeceğini söylüyor. Ama şöhret avcılığından da bir an olsun vazgeçip, geri durmuyor. Reyting malzemesi oluyor ve reytinglere epey katkı sağlıyor. Bundan dolayı starlaştı ve televizyon kanallarından kendisine plaket verilmesi umulur. Kriz geldi, diziler gitti derken ‘gavs’ gibi televizyonların imdadına yetişti. Şayet kanallar benzeri bir iki isim keşfedebilseler bütün krizleri yırtar ve sıkıntılarını aşarlar. Bu itibarla yapacağı en iyi iş Mehmet Ali Erbil kabul ederse şayet onunla birlikte bir şov programı hazırlamak ve sunmak olacaktır. Karşılıklı düet de yaparlar. Yardımcı oyuncu olarak da Abdurrahman Sarıkaya’yı da yanlarına almalarında fayda var, bu takdirde şovun rengi daha da koyulaşır. Velhasıl her şeyin ve ailevi değerlerin sulandırıldığı vur patlasın çal oynasın tarzında ve tadında bir yapım gerçekleştirebilirler. Bu durumda Mehmet Ali de taze izleyici kitlesine kavuşur. Zira artık Hülya Avşar veya Erbil şovları da tahttan düştü, para etmiyor. Yeni katkılar gerek…

03.11.2008

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 
GAZETE 1.SAYFA

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  H. Hüseyin KEMAL

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır